
03-03-2006, 06:17
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 19 May 2005
Mesajlar: 2.806
|
|
Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Bakara Suresi 151. ayet:
''Ali Bulaç 151- Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.
Diyanet Vakfı 151. Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.
Edip Yüksel 2:151 Nitekim, size ayetlerimi okuyacak, sizleri temizleyecek, size kitap ve bilgeliği öğretecek, bilmediklerinizi bildirecek bir elçiyi aranızdan seçip gönderdik.
Elmalılı Hamdi Yazır 151-Nitekim içinizde size ayetlerimizi okuyan, sizi tertemiz yapan, size kitap ve hikmet öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri öğreten, sizden bir elçi gönderdik.
Süleyman Ateş 151. Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.
Yaşar Nuri Öztürk 151 Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.
Arapça Aslı - Bakara 151:
''Kema erselna fıküm rasulem minküm yetlu aleyküm ayatina ve yüzekkıküm ve yüallimükümül kitabv vel hıkmete ve yüallimüküm ma lem tekunu ta'lemun ''
Ayette geçen ''Kitabv vel hıkmete'' lafzını 19cu Edip'in nasıl iğdiş ettiği bir kenarda dursun; dursun da şu Hikmet kelimesinden ne anlamamız gerektiği üzerine az tefekkür edelim.
Hatta biz tefekküre başlamadan önce ünlü bir müfessirden yorum alalım:
Elmalılı Hamdi Yazır Bakara 151 Tefsiri:
''Hem size bütün filozoflara ders verecek kitap ve hikmet öğretiyor, okuma-yazma bilmezken size kitap ve yazı belletiyor. Her türlü hikmeti içine alan hukuk ilmi ve şartlarını, kanun koymadaki hikmeti, yüksek ahlâkı, toplumun sırlarını, insanlığın menfaatini, dünya ve ahiret ilmini, kâinat nizamında geçerli ve hükümran olan kanunları ve ilâhî sünnetin sonucunu, bunların tatbik ve uygulama şeklini sözlü ve fiilî sünneti ile öğretiyor. ve size hiç bilmediğiniz, akıl ve düşünce ile bilme imkanını bulamayacağınız şeyleri, gayba ait sırları ve ahiretle ilgili durumları vahy ile bilip öğretiyor. Öğretiyor da sizi dünyanın üstadı, cihanın hakimi olacak ve bütün insanların örnek alacakları, orta yolu tutan bir ümmet teşkil edecek bir hale getiriyor. ''
Elmalılının bu ayeti tefsirindeki eksikliği bakalım al-Taberi kapatabiliyor mu?
Taberi Tefsiri Bakara 151:
''151- Nitekim size, içinizden, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten ve size daha bilmediğiniz nice şey*leri de öğreten bir Peygamber gönderdik.
Sizi, dostum İbrahimin dinine erdirdiğim ve Hanif dini İslamı açıklamak*la size olan nimetimi tamamladığım gibi size, içinizden, Kur'an âyetlerini oku*yan, Araplardan bir peygamber gönderdim. O Peygamber sizi, günahların kirle*rinden temizliyor. Size Kuranın hükümlerini, sünnetlerini ve dinin hükümlerini öğretiyor. Ayrıca size, bilmediğiniz geçmiş ümmetlerin kıssalarını. Peygamber*lerin haberlerini ve meydana gelecek hadiseler gibi şeyleri öğretiyor. '' (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/371.)
Evet, Taberi ile konuya da zaten girmiş oluyoruz. Kitab ve Hikmette kasıt nedir? konusuna..
Diyanet Tefsiri a ç ı k a ç ı k çocuğun adını koyuyor:
''Zira o, insanlara bir yandan kitabı, bir yandan da "hik-met"i yani dini ve dinî konularla ilgili en doğru bilgileri ve genellikle sünnet diye ifade edilen en güzel davranış biçimlerini öğrettiği gibi, bilmedikleri daha başka konularda da insanları aydınlattı ya da aydınlanmanın yollarım açtı. Böylece müs*lümanlar, bilgi ve erdemlerle donanmış olarak basandan başarıya koştular. Hz. Peygamber'in açtığı bu aydınlık yolda ilerleyerek sonraki yüzyıllarda dinî ve dün*yevî ilimlerde ve bunların uygulamaya geçirilmesinde İnsanlığa örnek ve önder olacak bir konuma yükseldiler.''
Hikmet kelimesinin ayette neden tercih edildiği hususunda İmam Şafii, İbn-i Teymiyye de Diyanetle koşut açıklamalar yapmış asırlar önce.
Evet, Hikmet kelimesinde var bir 'hikmet'..Boşuna konmamış oraya o.
|

03-03-2006, 10:09
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 21 Sep 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1.149
|
|
Hikmet Murad-ı İlahi'yi anlayabilmek,olayların perde gerisini görebilmek,cama değil camdan bakmaktır.Örnek: Musa-salih kul kıssası.
|

04-03-2006, 08:43
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 19 May 2005
Mesajlar: 2.806
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Aspartam bu cevabı kime yazdığını anlatmayı unutmuşsun:
Mealcilere mi? Müffesirlere mi? Bana mı yazdın?
Hikmet'in ne olduğunu anlayabilen birilerini görüyor musun? -Muhakkak kendini ''camdan bakabilenlerden görüyorsun, ona şüphe yokta''..
Hikmetin kaç adet tefsiri olduğunu tahmin edebilir misin?
Kısaca bir şeyler anlatmaya çalışmışsın, ama senin umduğun sonuç çıkmamış bu 1,5 satırdan.
Hikmet 1,5 satırlık cümlelerde mi ola aceb?
|

04-03-2006, 10:40
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 21 Sep 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1.149
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Daha ne diyeyim Mutezile.Arif olan anlar.Çok aceleci, sabırsız,tez canlı,çabuk öfkelenen,öfkesinden yanlış kararlar veren ve uygulayan biri olan Musa'nın hayatı hikmeti aramak ve öğrenmekle geçmiştir.Allah Onun bu çabalarından birisini kelemına alarak kıyamete kadar korumuştur.İşte size ibretlerle dolu bir hikmet hikayesi;
(Meal üstad Muhammed Esed'den,dipnotlar aşağıdadır)
60 HANİ,67 [gezginlik günlerinde] Mu-sa yardımcısına:68 “İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim” demişti, “[bu yolda] yıllar harcamam gerekse bile!”
61 Fakat iki [denizin] birleştiği yere vardıklarında balıkları bütünüyle akıllarından çıktı ve denize dalıp gözden kayboldu.69
62 Ve biraz uzaklaştıktan sonra [Musa] yardımcısına: “Öğlen azığımızı çıkar” dedi, “doğrusu, bu yolculuk bizi bir hayli yordu!”
63 [Yardımcısı]: “Olacak şey mi, bu”70 dedi, “O kayanın yanında dinlenmek için durduğumuzda, nasıl olduysa, balığı unutmuşum. Bunu olsa olsa bana Şeytan unutturmuş olacak!71 Tuhaf şey, nasıl da yol bulup suya ulaştı!”
64 [Musa heyecanla]: “Demek, aradığımız yer orası[ydı]!” diye bağırdı.72
Ve izleri üzerine hemen geri döndüler. 65 Ve orada kendisine katımızdan üstün bir bağışta bulunarak (özel) bir bilgiyle donattığımız kullarımızdan birine rastladılar.73
66 Musa ona: “Neyin doğru olduğu konusunda sana verilen bilgiden bana da öğretmen için senin peşinden gelebilir miyim?” dedi.
67 [Öteki;] “Sen benimle birlikte(yken olacak olanlara) katlanamazsın” dedi, 68 “çünkü tecrübe alanı içinde kavrayamayacağın şeye nasıl katlanabilirsin ki?”74
69 [Musa:] “Allah dilerse, beni sabırlı biri olarak bulacaksın” dedi, “ve ben hiçbir konuda sana uyumsuzluk göstermeyeceğim!”
70 [Bilge kişi:] “Pekala” dedi, “O halde, eğer benim peşimden geleceksen, [yapacağım] şeyler hakkında, bu hususta ben sana bir açıklamada bulununcaya kadar bana hiçbir şey sormayacaksın.”
71 Bu ikisi böylece yola koyuldular; sonunda [bir kıyıya vardılar; ve onları karşı kıyıya taşıyan] tekneden inecekleri zaman, bilge kişi75 teknede bir delik açtı, [Musa bunu görünce:] “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Doğrusu, çok vahim bir şey yaptın!” diye çıkıştı.
72 Beriki: “Ben sana, bana asla katlanamayacağını söylememiş miydim?” dedi.
73 [Musa:] “[Kendimi] kaybettim diye beni paylama ve beni yaptığım işten dolayı zora koşma!” dedi.
74 Böylece yeniden yola koyuldular; sonunda genç bir adama rastladılar: [bilge kişi] onu öldürdü, [Musa bunu görünce:] “Bir başka cana karşılık olmaksızın masum bir cana kıydın, öyle mi?” diye çıkıştı, “Gerçekten, çok korkunç bir iş yaptın sen!”
75 Beriki: “Ben sana, bana asla katlanamayacağını söylememiş miydim?” dedi.
76 [Musa:] “Bundan böyle sana soru soracak olursam benimle artık yoldaşlık yapmazsın: [çünkü artık] benden yana yeterince özür işittin” dedi.
77 Ve bunun üzerine yeniden yola koyuldular; derken, bir kasaba halkıyla karşılaştılar; onlardan76 yiyecek bir şeyler istediler; ama bu ahali onlara konukseverce davranmaya hiç yanaşmadı. Ve bu [kasabada] yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler; [bilge kişi] onu hemen onarıverdi; [Musa bunu görünce:] “Eğer dileseydin, [hiç değilse, yaptığın] bu iş için bir ücret alabilirdin” dedi.
78 [Bilge:] “İşte böylece seninle yol ayrımına gelmiş olduk.” dedi, “Şimdi sana, sabır göstermediğin [bütün o olayların] iç yüzünü açıklayacağım:
79 O tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti; ona hasar vermek istedim,77 çünkü peşlerinde her (sağlam) tekneye zorla el koyan bir hükümdar oldu[ğunu biliyordum].
80 O genç adamda, ki anası-babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük;78 81 [onu öldürürken] Rablerinin o ana-babaya onun yerine ondan daha temiz seciyeli ve merhamette ondan daha ileri [başka bir çocuk] vermesini istedik.”
82 Ve duvara gelince; duvar o kasabada yaşayan iki yetim oğlan çocuğuna aitti ve altında [hukuken] onların olan79 bir hazine [gömülüydü]. Onların babası dürüst ve erdemli biriydi; bunun içindir ki, Rabbin onların erginlik çağına eriştiklerinde o hazineyi Rabbinden bir bağış olarak kazıp çıkarmalarını irade etti.
(Dolayısıyla,) ben [bütün] bunları kendiliğimden yapmadım:80 Senin sabır göstermediğin [olayların] iç yüzünün gerçek anlamı işte budur.”
DİP NOTLAR:
69 Lafzen, “[denizde] kendisine bir yol buldu.” Onların bu sembolik “balığı” (bkz. not 67'nin son üçte biri) unutmaları, muhtemelen, insanın sık sık bilgi ve hayatın nihaî kaynağının Allah olduğu gerçeğini unutmasını ifade eden bir îma olsa gerek.
70 Lafzen, “Gördün mü?” Bir soru olarak kurulmuş olmasına rağmen, bu deyimsel ifade çoğu zaman “olacak şey mi?” sözüyle aynı anlama gelmek üzere, beklenmedik ya da olmayacak bir olay karşısında duyulan şaşkınlığı yahut anî bir hatırlamayı ifade etmektedir.
71 Lafzen, “hatırlamayayım diye onu bana unutturdu”.
72 Yani, balığın kaybolması, varmak istedikleri yere yahut aradıkları yere vardıklarını göstermiştir (bkz. 67. not).
73 Ubeyy b. Ka‘b'dan rivayet edilen (67. notta sözü geçen) Hadis'te bu esrarlı bilge kişiden “Yeşil Adam” anlamında “el-Hazir” ya da “el-Hizr” olarak bahsedilmektedir. Bu, öyle görünüyor ki bir isimden çok bir sıfat, bir lakabdır ve (halk arasındaki söylenceye göre) bu kişiye izafe edilen bilgi ve hikmetin her zaman yeni, her zaman geçerli olduğunu ifade etmektedir: Bu husus, bizim, bu kişinin şahsında, insan için varılması mümkün derinliğine kavrayış ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsîlî bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu teyid etmektedir.
74 Lafzen, “tecrübe olarak kuşatamayacağın şeye (hubran). Râzî'ye göre, Hz. Musa gibi bir peygamberin bile eşyanın nihaî gerçeğini (hakâiku'l-eşyâ’ kemâ hiye) bütünüyle kavramadığına ve daha genel bir ifadeyle, insanın olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşahede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü itidal ve kavrayış eksikliğine işaret eden bir ifade. Yukarıdaki ayet, son tahlilde -Hz. Musa'nın sonraki tecrübelerinden de anlaşılacağı gibi- görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını îma etmekte ve bunun da ötesinde, ince bir üslupla, insanın kendi entellektüel/zihnî tecrübelerinde, en azından öğeleri, unsurları itibariyle, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçeğiyle hiçbir zaman kavrayamayacağı, gözünde canlandıramayacağı yolundaki derin gerçeği dile getirmektedir; Kur’an'ın insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan hususlarda (ğayb) mesajını mecaz ve temsîllerle ifade etmesi de bu yüzdendir.
75 Lafzen, “o”.
76 Lafzen, “[o (kasaba)nın] sakinlerinden”.
77 Lafzen, “onu sakatlamak/kusurlu kılmak istedim” -yani, geçici olarak kullanılmaz bir hale getirmek istedim.
78 Lafzen, “korktuk” -Fakat akılda tutulmalıdır ki, haşiye fiili, bu birincil anlamının dışında, bazan “korku yahut kaygı verici buldu”, yani, sonuç olarak, “kötü bir şeyin olacağını kestirdi, yahut bildi” anlamını da ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs, yukarıdaki ayete ilişkin özel bir atıfla). Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, bilge kişinin ifade ettiği “korku” ya da “kaygı”, haricî belirtiler yoluyla yahut iç sezgi yoluyla (ki, sonraki ayetin ikinci paragrafında geçen “[bütün] bunları ben kendiliğimden yapmadım” sözünün de gösterdiği gibi, bu sonraki yolla olması daha mümkündür) varılmış pozitif “bilgi”yle eş anlamlıdır.
79 Yani, onlara miras olarak kalan. Eğer duvarın yıkılmasına izin verilseydi, muhtemelen, hazine başkalarının da haberi olacak tarzda ortaya çıkacak ve aç ve yorgun yolculara yardımdan kaçınarak gerçek seciyelerini ortaya koyan hasis kasaba halkı tarafından yağmalanacaktı.
|

04-03-2006, 23:13
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 19 May 2005
Mesajlar: 2.806
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Demek Arif anlar bu 60.-82. ayetlerden ''hikmeti'' anlar öyle mi?
Bu ayetler ilk okuduğumda bundan aylar önce de - şimdi olduğu gibi - şaşkınlıktan bakakalmıştım.
Ve zaten bunlar için de bir konu açmayı düşünürken senin tekrar gündeme getirmen iyi oldu aslında..
Sen Kurandaki Hikmet'ten demek bunları anlıyorsun ve kendini Arif sayıyorsun..
Ben de bunlara boş laf diyorum 60-82. ayetlerin tamamı; Ve Taberi ve Diyanetin yorumunda eni konu bir mantık gördüğüm halde burda her türlü gafı birarda görüyorum..
Tevekkeli 'Arif' olan ben değilim; sensin..
Yalnız biraz hoşgörü sınırını Muhammed Esed'le sınırlamanı yadırgadım.
Senin uleman bir tane, diğerleri 'dürdane' mi oluyor..
Sıkıcı ya; apaçık safsataları dillendirmek zorunda kalmak; gerçekten can sıkıcı..
|

07-03-2006, 17:10
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 21 Sep 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1.149
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Sevgili Mutezile alem-i internette gezerken artık tesadüf mü dersiniz yoksa şahsımın kerameti mi dersiniz onu bilmem,  hikmetle ilgili iktibas dergisinde bir yazıya rastladım.Kendi görüşlerimin bir benzerini bulduğum bu yazıyı beğenerek okudum.Sizin de görüşlerinize sunuyorum.
HİKMET
Kur'an'i kavramlar arasında en çok tartışılanlardan biri de hikmettir. Hikmetin bugüne değin çok çeşitli tanımları yapılmıştır, öyle ki bunlarının sayısının 22'lere kadar çıktığı bilinmektedir. Elbette bir kavramın, içinde bu denli fazla anlamı nasıl barındırabildiği sorulmalıdır. Pekçok kavramsal tartışmada olduğu gibi, hikmet konusunda da, yorumcunun bağlı olduğu mezhep veya düşünce akımının, nefsin ve diğer yanıltıcı faktörlerin kavrama farklı anlamlar yüklenmesinde etkin olduğu görülmektedir. Halbuki adil ve kist sahibi ilim ehlinin üzerine düşen, Kur'an'i kavramları, olduğu gibi almak ve ulül-elbab olmanın gereği olarak, gerçeğine uygun şekilde aktarmaktır. Bu durumda yapılması gereken şey, elbette öncelikle Kur'an'a müracaat etmektir.'Hikmet' kavramı, Kur'an'da, orjinal şekliyle pekçok yerde geçmektedir. Farklı surelerde hikmet kavramının benzer kullanımları olduğu görülmekle birlikte, kavramın gerçek anlamını yakalamak için köşe taşı fonksiyonu gördüğüne inandığımız ayetlere bakmamız gerekir. Bunlar sırasıyla Bakara: 269; Nahl: 125; Bakara: 129; Kamer: 5; Ahzab: 34; Ali-İmran: 81 ve İsra: 39. ayetlerdir. Bakara: 269. ayette Allahu Teala: "Dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar" buyurmaktadır. Burada adı geçen 'hayrın' ne olduğu konusunda daha net bir anlayışa sahip olmak için hemen Nahl: 125. ayete müracaat edilmelidir. Bu ayette de Allahu Teala: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" buyurmaktadır. İşte bu iki ayet, hikmetin 'ne olduğu' konusunda bize bir ön bilgi verecektir.Lokman Suresi 12. ayette Lokman (A.S.)'ın kendisine verilen 'hikmete' şükretmesinin istendiğini de gözönünde tutarsak ilk bakışta şu sonuca ulaşmamız mümkün olur. "Hikmet öyle birşeydir ki, ona sahip olan büyük bir hayra da sahip olmuş olur. Bu hayır, öyle birşey olmalıdır ki, örneğin Allah yoluna çağrı yapılırken, bu hassaya/bilgiye/özelliğe sahip olunması istenmektedir. 'Özlü Söz-ler'iyle bilinen Büyük hakim/hekim Lokman (a.s.) ise hikmet sahibi kişilik olarak anılmaktadır. O halde hikmet, "kişiye verilen belli bir hassa/özelliktir" ve bu özellik o kişinin seçkinliğinin nedenidir. İşte bu noktada Bakara: 129. ayetin dikkate alınması gereklidir. Ayette "içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen ve size Kitabı ve Hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik" denilmektedir. Bu ayet, hikmetin Kitap'tan ayrı bir şey olduğunun delilidir ve "Kitabı ve Hikmeti öğreten" kalıbı, klişe halinde Kur'an'm farklı yerlerinde geçmektedir (Bakara: 129, 151; Ali İmran: 164; Cuma: 2) Aynı şekilde Ahzab : 34. ayette de Ehl-i Beyt'e hitaben: "evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve Hikmeti anın!" denilmektedir. Hikmetin Kitap'tan ayrı bir şey olduğu gerçeğine ulaştıktan sonra da derhal Ali İmran: 81. ayete başvurulmalıdır. Burada Allahu teala yeminle, "bütün peygamberlere Kitap ve Hikmeti verdiğini" söylemektedir. Yani bu ayette, bütün peygamberlerin hikmet ile donatılmış oldukları bildirilmektedir. Evet, hikmet kavramının özüne vakıf olmak için öncelikle referans alınması gereken ayetler işte bunlardır.İlk adımı bu şekilde attıktan sonra, yine Kur'an'dan yola çıkarak, hikmet kavramına biraz daha açıklık getirmeye çalışalım. Kur'an'da hikmetle ilgili olarak yeralan diğer ayetleri incelediğimizde görürüz ki; Peygamberimiz, ümmetinden kendilerine indirilen kitabı ve hikmeti anmasını istenmektedir (Bakara: 231) İsa (a.s.)'ya da Kitap, Tevrat ve İncil'le birlikte hikmet öğretilmiştir (Ali İmran : 48; Maide : 110). İbrahim (a.s.)'in soyuna kitap ile birlikte hikmet verilmiştir (Nisa : 54). Müşrikler gözleriyle devirmek istedikleri peygambere zarar veremeyeceklerdir, zira Allah O'na Kitap ve Hikmet vermiş ve ona bilmediklerini öğretmiştir (Nisa : 113). İsa (a.s.), kavminin ayrılığa düştüğü hususlarda onlara hikmetle gelmiş (Zuhruf : 63) ve Davud (a.s.)'a da mülk, anlatım çarpıcılığı ve hikmet ayrı ayrı verilmiştir (Şad : 20). Bu ayetler de göstermektedir ki, Hikmet, Kur'an'da Kitap'tan (yani vahiyden) ayrı bir kavram olarak kullanılmıştır ve 'Hikmet'in verilmesi' deyimi, asla vahyin verilmesi gibi değildir. Hikmetin verilmesiyle kastedilen şey, tıpkı Hadid süresinde geçen 'demirin indirilmesi' tabirindeki anlamdır. Allah demiri asla 'indirmemiştir'. Demir yerdedir; ama demire o 'sağlamlık ve direnci' Allah vermiştir. Allah, mülk, anlatım çarpıcılığı ve Hikmeti de, tıpkı bunun gibi verir. Bizler "Allah bu kuluna zenginlik vermiş ya da ilim vermiş" dediğimizde, asla Sünnetullah dairesi dışına çıkılarak, gökten zenginlik veya ilim indiğini kastetmeyiz. Kişinin, zengin ve ilim sahibi olmasının yolları vardır ve bunlar eşyaya konulmuş olan kanunlara tabidirler. Bu kanunlara tabi olunarak elde edilen zenginlik veya ilim ise, vehbi değil, elbette kesbidir. İnsanın çalışmakla kazanamayacağı tek şeyin Peygamberlik olduğu hatırlanırsa, 'verilmiş olan hikmetin' Kitaptan ayrı olduğu da rahatlıkla anlaşılabilir.Hikmet kelimesinin bu anlamı taşıdığının son iki kanıtı ise, Kamer: 5 ile İsra: 39. ayetlerdir. Kamer : 5'te Allahu Teala, geçmiş ümmetlerin başına gelen hadiselerin beyan edilip, tüm açıklığıyla anlatılmasını "Hikme-tün Baliğatün" olarak açıklamaktadır. Yani geçmiş ümmetlerin başından geçen olaylar,bizim için, "gayesine varan ibretler" olarak sunulmuştur. Bu ayette bize denilmektedir ki; "Biz bu ümmetlerin yaşadıkları hadiseleri, 'boşa anlatmadık'; bunların bir gayesi vardır. Bu gaye, Allah'ın vaadinin hak olduğunu siz kullara açıkça göstermektir. Bu gayeye, bu ümmetlerin başından geçen olaylardan daha iyi ulaştırılacak hiçbir vasıta da bulunamaz. Zira bu hadiseler tarihsel gerçeklerdir ve ibret almak isteyenler için, kesin delillerdir." Kısaca bu ayette, bir gaye belirlenmekte ve o gayeye ulaştıracak en isabetli yol da gösterilmektedir. Yani bir amaç-araç veya sebep-sonuç ilişkisinden bahsedilmektedir.İsra suresinde ise, "Allah'tan başka ilah edinilmemesi, anne-babaya "öf bile denmemesi, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkının verilmesi, israftan kaçınılması, cimrilik yapılmaması vb." istenmekte ve 39. ayette bunlar için "Bunlar sana Rabb'inin hikmet olarak vahyettiği şeylerdir" denilmektedir. Ayetin aslına bakıldığında, bu emirlerin "gerekçelerinin'de beyan edildiği görülmektedir. Örneğin; "elini boynunda bağlamış kalma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret içinde kalakalırsın", denilerek, bu emre riayet etmemenin (sebep) doğuracağı 'sonuç' açıklanmaktadır. Yine aynı yerde: "erginlik çağına erişinceye kadar - o da en güzel bir tarzda olması dışında - yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefa edin. Çünkü ahid bir sorumluluktur" buyurulmaktadır. Yani yine ahde vefanın 'gerekçesi' açıklanmaktadır ve ayetler bu şekilde devam ederken, İsra: 39'da son nokta konmakta ve "işte bunlar, Rabbinin sana Hikmet olarak vahyettiği şeylerdir" denilmektedir. Yani bu ayette de yine bir "illiyet ilişkisi"nin varlığı görülmektedir.Müfessirler Enam: 89, Şuara: 83 ve Meryem: 12'de geçen 'hükm' kelimesi ile, Yusuf: 22'deki 'hükmen ve ilma' ve Duhan: 4'teki 'emrin hakim' tabirlerini de 'hikmet' olarak yorumlamaktadırlar, ancak burada 'hikmet' kelimesi orjinal haliyle kullanılmadığı için, bu ayetlerin doğrudan hikmet kavramıyla ilişkisi olduğu söylenemez. Sadece, aynı kökten gelmeleri *nedeniyle *ortak *anlamlar içerdikleri söylenebilir.Hadisler arasında da 'hikmetten bahsedildiğini biliyoruz. Bunların içinde en meşhur olanı Tirmizi ve İbn-i Mace'nin naklettikleri "Hikmet, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır' hadisidir. Bu hadisten başka pek dikkat çekmeyen ancak rivayet senedi daha güçlü olan Buhari ve Müslim'in ortak rivayeti olan bir başka hadis daha vardır. Bu hadiste: "yalnız iki şey hased (gıpta) edilmeye değer; bunlar da: Allah'ın kendisine vermiş olduğu Hikmetle hükmeden (yakdi) ve onu halka öğreten kişidir" denilmektedir. Ayrıca Dare-mi, peygamberin "hikmetin konuşulup yayıldığı kutlu bir meclis'ten bahsettiğini nakleder ve Tirmizi de peygamberimizin "ben hikmetin şehriyim, Ali de onun kapısıdır" dediğini bildirmektedir. Özellikle Buhari ve Müslim hadisinde hikmet kelimesinin "hükmetme'nin (yakdi = kaza = karar verme) bilgisi" anlamı taşıdığını görürüz ki, bu anlam, kelimenin özüne uygun düşmektedir. Zira kadı (hükmeden = karar veren) kişi, sözkonusu olayın künhüne vakıf olacak ve illiyet bağını doğru bir biçimde kuracak; kararını da buna göre verecektir. Yani verdiği karar isabet taşıyacaktır. Kararı isabetli olan kişiye ise ancak saygı duyulur ya da gıpta edilir...İşte bütün bu bilgilerden yola çıkılarak, ilim ehli 'hikmet' kavramının içeriği konusunda değişik açıklamalar getirmişlerdir. Bunlardan Fahruddin Razi, hikmeti "işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak", "herşeyi yerli yerine koymak" ve "eşyanın hakikatlerini bilme" olarak görmüş ve hikmetli kişinin "akıllıca konuşan, delile dayanan ve görüşleri isabetli olan kişi" olduğunu söylemiştir. Razi, hikmetin, nübüvvet ve Kur'an'dan ayrı olduğunda da ısrar etmiştir. Ragıp el-İsfahani ise hikmeti, "akıl ve ilimle hakka isabet edilmesi" ve "eşyanın bilgisine sahip olmak" şeklinde tarif etmiştir. Hikmet için müfessir Mücahid, "kavilde ve fiilde isabet"; İbrahim en-Nehai, "eşyanın anlamını bilmek ve anlamak"; Şüreyk, "fehm"; Elmalılı Hamdi Yazır ise "bir illiyet ve maluliyet bir sebebiyet-ü müsebbeyet ve bir manayı terettübtür" demiştir. Ayrıca Elmalılı, hikmet kelimesine, "siyaset", "icad", "adalet" anlamlarının yüklendiğini de bildirmektedir. Mutezile hikmeti, "anlayış kuvveti ve delil getirme" olarak görürken, tasavvuf ekolü de kelimeye "ilmi ledünni" anlamını vermiştir.Bu tanımlara dikkatle bakıldığında, hemen hepsinde ortak bir anlam olduğu rahatlıkla görülebilecektir. Biz burada bu anlamı yakalayan iki çağdaş müslüman alimin hikmet hakkındaki görüşlerini aktarmayı uygun buluyoruz. Mevdudi, Nahl: 125. ayetin tefsirinde hikmeti şöyle tarif ediyor: "hikmet, tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca davranmamak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasihatte bulunmak demektir. Her bölge, her grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak hareket edilmelidir. Söz konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır". Yine Mevdudi, hikmet üzerinde konuşurken en çok müracaat edilen Bakara: 269. ayetin tefsirinde de hikmeti şu özlü ifadelerle tanımlıyor: "Hikmet, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırmaya yarayan bilgidir". Seyyid Kurup ise, yine Bakara: 269. ayetin tefsirinde: "Hikmet sayesinde herşeyin ortası ve normali bilinir. Vakıaların yerine oturtulması, idrak ve Basiret ile anlaşılması mümkün olur. Bir kere hikmet bahşedilmiş olan kimseye itidal verilmiştir ki, onun sayesinde haddi tecavüz edip azgınlık yapmaz. Sebep ve neticeleri bilme hassası verilmiştir ki, bununla meseleleri ölçüp değerlendirir ve yanılmaz. Hikmetli kişi, basiretlidir ve isabetli ve doğru kararlar verir. Bunun içindir ki hikmette pekçok hayır gizlidir".Bütün bu açıklamalardan sonra artık kendi hikmet tanımımıza geçebiliriz. Evet ilim adamları tarafından, hikmet kavramı üzerine getirilen yorumların büyük bir kısmı doğrudur ve gerçeğin bir yönüne işaret etmektedirler. Ancak kimi hikmeti, "isabet" olarak görürken, kimi "fehm", kimisi de "eşyanın hakikatlerini" bilmek şeklinde tanımlamışlardır. Acaba bu ve bunun gibi ortak anlama sahip tanımlamalardan yola çıkılarak daha kuşatıcı ve öz bir tanıma ulaşılamaz mı? Bizce ulaşılabilir ve ulaşılmalıdır da. Zaten ayetlere yorum getirenlerin de kavrama "tek bir anlam" bulduklarını biliyoruz. Hiçbiri "hikmet aynı anda hem şudur, hem de budur" dememişlerdir, kendilerine göre en uygun buldukları anlamı, bu kavramın özünde yatan anlam olarak değerlendirmişler ve son sözlerini söylemişlerdir. Biz de böyle yaparak hikmet kelimesinin özünde yatan anlamı şöyle tanımlıyoruz:Hikmet; sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir.Bu tanımın, bugüne kadar yapılan yorumları özetlediği ve kavramın özünü aktarma konusunda 'yeterli' olduğunu düşünmekteyiz. Eğer hikmet buysa, o zaman "hayatın bilgisi" de hikmettir. Bu durumda neyin, nasıl, ne zaman yapılacağını bilmek ve hatta "know-how" bilgisi de hikmet olacaktır. Hikmet hayatın bilgisi veya eşyayı tanımak ve eşyanın özünde gizli olan sebep-sonuç ilişkisine vakıf olmak demektir. Yani hikmet "nasıl"ın bilgisi-dir. Hikmeti Allah dilediğine verir ve bu kişiler büyük bir hayra ulaşırlar. Zira onlar bilge kişilerdir, hayatı tanımaktadırlar ve olaylar karşısında nasıl davranacaklarını, nasıl tavır alacaklarını gayet iyi bilmektedirler. Bu hassaya ise ancak dünyayı ve hayatı tanıdıkları için sahip olmuşlardır. Hakim kişi anlayışlı, akıllı ve dirayetli olmalıdır ki bilgelik özelliği kazanabilsin ve insanlar ona danışma ihtiyacı duysunlar. Hakim kişi eşyanın kanunlarını bilmelidir ki önderlik yapabilsin. Hakim kişi siyaset bilmelidir ki toplumu yönetebilsin. İşte peygamberler böylesi özelliklere sahip insanlardır ve bu yüzden onlar hikmet (büyük bir hayır) sahibidirler. Denilmektedir ki hikmet, peygamberin sünnetidir. Doğrudur, hikmet, O'nun Kur'an ayetlerini hayata uygulama ve hayatı o yönde dönüştürme yönünde getirdiği yorumlar ve uygulamaların tümüdür. Gerçekten bu, en büyük hikmetlerden biridir. Bu yüzden peygamber ümmeti için "güzel bir örnek" değil midir ve değil midir ki Allah da bu ümmete, "peygambere verilen kitabı ve hikmeti anmaları" emrini bu yüzden vermiştir. Peygamber, müminlerden oluşan topluluğun, inandıklarını hikmet ile hayata geçirme sürecinde liderliğini yaparken, herkesten önce "nasıl"ın bilgisine vakıf olmalı ki, örnekliği takip edilebilsin. Evet Ümmet, bundan sonra, "kitabı ve hikmeti anmanın" gereği olarak hikmetin getirdiği sorumlulukları yüklenecek ve bütün bir hayati dönüştürmeye çalışacaktır. Böylece hikmetin bilgisi, onların başarıya ulaşmalarında çok önemli işlevler görecektir. İşte hikmette bunun için büyük bir hayır vardır ve bunu da ancak akıl ve vicdan sahipleri anlar (Bakara: 269). Dikkat edilmelidir ki, hikmetle ilgili olarak inen ayetlerin büyük bir bölümü Medeni'dir. Müminler Medine'de inançlarını pratize etme imkanı bulmuşlardır, ancak bunu nasıl yapacakları konusunda bilgiye ve örnekliğe ihtiyaçları vardır. Yani vahyin pratize edilmesi, hayata geçirilmesi gerekmektedir. İşte bu anda, Kur'an, ümmete: "İçinizden size Kitap ve Hikmeti öğreten... bir peygamber gönderdim" demiştir. Bu peygamber kitabı ümmetine öğretiyor ve ümmet de öğrendiklerini pratize etmeye çalışıyordu. İşte hikmet, bu pratize etme olayını mümkün kılan bir iktidar ve bir devlet ortaya çıkarmıştı. Medine'de vahiy, topluma hükmeder hale gelmişti. Kısaca, neyi, nerede, nasıl yapacağını bilen, oturaklı, olgun, akıl ve vicdan sahibi, sözü dinlenen, sözü ve fiillerinde isabetli olan, erdemli, 'iş bitirici', Rauf ve Rahim olan bir peygamberin kılavuzluğuyla, yani 'Hikmetli bir Peygamber' önderliğinde, müslüman ümmet, iktidarını dünyaya ilan ermişti.Bugünün müminleri de Kitab'ın ve Hikmet'in bilgisine hakkıyla vakıf olurlarsa, Allah'ın bahşettiği o büyük hayra ulaşırlar ve hem dünyaları hem de ahiretleri asan olur.
İktibas Dergisi, Sayı: 201
|

08-03-2006, 10:40
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 19 May 2005
Mesajlar: 2.806
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Kusura bakma bu uzunlukta alıntıları normalde okumuyorum. Site kuralları gereği sadece siliyoruz...
Şimdilik dursun, bazı Mümin arkadaşlar okuma arzusunda olabilir; engellemiş olmayalım.
Makul bir süre sonra silinir.
Lütfen copy-paste konusunda duyarlı olalım. Bir iki paragrafın ötesine taşacaksa link verelim...
Dilimizde tüy bittiği halde sitenin kıdemlilerinden bir dost bunu yapıyorsa yeni gelenler neden yapmasın..
Lütfen eski ve yeni üyeler; kopyala / yapıştırı makul ölçüler içinde yapıp (belki 2-3 paragraf) sonra link verelim. Okumak isteyen kaynağa gider okur..
|

08-03-2006, 12:20
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 21 Sep 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1.149
|
|
Re: Bakara 151 ''..Kitabı ve Hikmeti öğretecek...''
Oku! yaratan Rabbin adıyla.(Alak 1 )
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:26 .
|