Shlomo Sand’un 2008’de yayinladigi „
Invention of the Jewish People“ (Yahudi halkinin uydurulmasi) adli kitabi 2010 yilinda Almanca’ya cevrildi ve Almanya’da genis tartismalara yolacti. Shlomo Sand, 1946’da Linz’de (Avusturya) Polonya asilli Yahudi bir ailenin cocugu olarak dogmus. 1949 yilinda ailesi yerlesmek icin Israil’e gitmis. Paris’te sosyal bilimler okuyan Sand, Tel Aviv üniversitesinde tarih dersleri veriyor. Israil’in ileri gelen entellektüellerinden biri sayilan Sand Israil’in Filistinlilere karsi uyguladigi politikayi siddetli sekilde elestirmesiyle taniniyor.
Sand’in kitabi, Yahudi tarihi ile ilgili actigi tartismalar dolayisiyla ilginc oldugu kadar, ulus ve ulusallasma sürecine iliskin yaklasimiyla da ilgi cekici. Sand, Yadudi toplumunun gercekte bir etnik topluluk olmadigini, bir dinsel topluluk oldugunu anlatiyor. Filistinlilerin ve Yahudilerin ayni etnik kökene sahip oldugunu biliyoruz. Filistinlilerin, aslinda etnik acidan 2. dünya savasi sonrasi Avrupa’dan Israil’e dönen Yahudilerden daha fazla oranda kutsal kitapta anlatilan Israillilerin torunlari oldugunu söylüyor.
Sand’in kitabinin ilk bölümü halk, etni, irk, ulus/millet gibi kavramlari, milliyetciligin cözümlenmesine iliskin tartismalari ve ulus anlayisinin yerlesmesinde etkin olan entellektüellerin rollerini acikliyor. Bu tartismalar aslinda bizim icin de ilginc olabilecegi icin bu bölümün bir özetini yapmaya calisacagim. Bu arada kitabi okumak icin Almanca’min cok yeterli olmadigini, biraz da Almanca’mi gelistirmek icin okudugumu, bu yüzden yanlis anladigim yerlerin olabilecegini belirtmem gerekiyor.
Sand, kitabinin girisine bir bilimsel metinde sik rastlanmayan bir bölüm koymus. 3 ayri öyküde 7 kisinin hayat öyküsünü anlatmis bize. Her biri birbirinden ilginc bu kisilerin hepsi de Sand’in tanimis oldugu yada akrabalari olan kisiler ve bizi daha kitabin basinda Israil vatandasliginin nasil olustugu konusunda afallatiyor. Lodz’dan gelen komünist Scholek’in oglundan Barcelona’dan gelen anarsist Bernardo’ya, Filistinli Mahmud ve Mahmut Darwish’e, Tel Aviv üniveristesinden Larissa’ya deginen öykülerde, aslinda Israilli kimliginin nasil bir anlasilmazlik tasidigini hissediyorsunuz.
Sand, kitabin ilk bölümünde „halk“ ve „etni“ kavramlari üzerinde duruyor. Ibranice halk anlamina gelen sözcük olan „Am“ kutsal kitap kaynakli bir sözcük ve diger dillerdeki narod, people, peuple anlaminda kullaniliyor. Bati dillerinde „insan“a daha yakin görünen bir anlam tasiyor. Sözcügün gecmisteki özensiz ideolojik kullanimlarindan dolayi ciddi tartismalarda pek tercih edilmedigini, bu yüzden en iyisinin tarihsel olarak nasil kullanilmis olduguna bakmayi öneriyor Sand.
Avrupa’da oldugu gibi bircok tarimsal toplulukta 18. yüzyila kadar, bu sözcügün kralliklarin, prensliklerin yada imparatorluklarin egemenlik sahasindaki insanlar icin tebaa, uyruk anlaminda kullanildi, hicbir zaman bir ortak üst kültür anlaminda kullanildi. Egemenler icin uyruklarinin onlari sevmesi önemli degildi, egemenliklerini onlara „halk“ degil tanri bagisliyordu. Bunun icin uyruklarini ikna etmeleri yada bir konsensüse varmalari gerekli degildi.
1800’lerde Nasyonalizm tarih sahnesine cikti. Bircok toplulugu saran bu ideoloji ve mentalitede „halk“ sözcügü tereddüt edilmeden, yeni insa edilen „ulus“ sözcügünü gecmisini ve devamliligini iddia edebilmek icin kullanilmaya baslandi. Cok eski dönemlerden beri olagelen bir takim kültürel, dilsel ve dinsel elementleri „halk tarihi“ni yazmak ve „ulus“u insa icin gerekli idi. „Halk“ kavrami gecmis ve gelecek arasindaki catlagi dolduracak bir köprü islevi görecekti. Yeni ulusal devletlerin profesyonel tarihcileri bu kavrami hic cekinmeden kullandilar. Bu sürec 19. yüzyilin sonunda uyarici bir sonuca yol acacakti: Sik sik kullanilan ve yumusak bir kavram olan „halk“ kolay bir sekilde problemli bir kavram olan „irk“ kavrami ile birlestirildi. Bu iki kavram birbirinin destekcisi, tamamlayicisi yapildilar.
20. yüzyilin basinda yasanan kanli bir sürecin sonrasinda tarihciler ve bilimadamlari „irk“ terimini defterden silip, yerine „etni“ (Yunanca ethnos) terimini kullanmaya basladilar. „Etni“ eski „irk“ ve „halk“ sözcüklerinin arasinda bir yerde, ikisinden bir birlesim sayildi ve bilim dünyasinda yaygin kabul gördü. Bu sözcük de cok kolayca kullaniliyordu, ama aslinda anlam muglakligi sürüyordu. Bir kisim bilim adami icin, degisik bicimler alarak cözülmesine ragmen varligini halen sürdüren antik bir topluluk bicimi idi. Bir diger kismi ise „halk“ terimine „irk“ anlami verilmesine benzer sekilde, „etni“ terimine de ayni anlami yüklüyordu. Tarihsel ve kültürel birliklerin gelisim süreci üzerine bircok arastirma yapildi ve sonuclar bizi daha da belirsiz noktalara götürdü. Nasyonalizm arastirmacilarindan Anthony D. Smith, „etno-sembolik“ yaklasim tarzi diye bir aciklama yapti. Smith’e göre etnik topluluk „belli bir isim ve bir ortak baba mitosu olan, ortak bir tarih hafizasi olan, bir veya daha fazla kültürel temelleri bulunan, bir ortak ülkesi olan ve belli bir ortak dayanisma anlayisa sahip insanlar toplulugudur.“ Ingiliz arastirmaciya göre „etni“ gercek bir tarihe ihtiyac duymaz, bir mit bu ihtiyaci karsilamaya yeterli olur. Smith’in „etni“ formülasyonu Siyonistlerin Yahudilerin tarihsel rolleri konusundaki anlayislarini, gecmisteki „Panslavizm“ akimini, Hint-Avrupa veya „Aryan“ligi, hatta ABD’de yasayan zenci Yahudilerin durumunu bile acikliyordu.
21, yüzyilin dönümünde Fransiz filozofu Etienne Balibar („
Irk Ulus Sinif: Belirsiz Kimlikler“ kitabina bakin) bu kavramin tamamen kurgusal (fiktiv) bir kimlik oldugunu ortaya koydu. Balibar uluslarin etnik olmadigini, „etnik köken“ diye birsey olmadigini, bunun kanitlanamadigini ileri sürdü. Balibar’a göre uluslar zaten var olan, kökenleri olan seyler degildi, bizzat nasyonalizm sayesinde yaratilmis bir kavramdi. 18. yüzyila kadar belli bir egemenlik alaninda yasayan insanlara daha cok yönetici elitlerin taktigi bir isim olan „halk“ kavrami ayni Arsimed’in kaldiracindaki kritik nokta gibi, yeni bir „ulus“ formu üretmek icin kullanilmisti. Modern kültür düzenli sekilde "halk"i yokedip, „ulus“u yaratiyordu, buna da „Ulusal insa“ deniliyordu.
„Ulusal insalar“ o belli bölgelerde yasamakta olan diger dilsel-kültürel azinliklarda da bir reaksiyon ve yeni bir kimlik bilinci olusmasina yol aciyor ve bu gruplarin entellektüel elitleri de belirsiz olan farklari daha kalin cizgilerle anlamlandirmaya yöneliyordu. Bir sonraki adim ise kendi kaderini belirlemek icin verilen mücadele yada ulusal ayrilik oluyordu.
Antik dönemlerin gruplandirmalarinda dinsel özellikler (Ritüeller, Kültler, Ibadetlerm Dualar, Semboller vb.) önemli bir rol oynuyordu. Aralarindaki detay farklarina karsin, Belcika, Pakistan, Irlanda ve Israil gibi örneklerde bu özellikler bir ulusu insa etmek icin gereken hammaddeyi saglayan dinsel inanislar oldular. Buna karsin, dinsel elementlerin „ulusal insa“da kullanilis bicimlerinin farklilik gösterdigini unutmamak gerekir. Politik ve entellektüel elitler artik antik dönemlerin dinsel felaketciligini birakilmis, insanlara kaderlerinin kendi ellerinde oldugu vaaz edilip, ulusal tarihler „olusturuluyordu“.