Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Dünya Dinleri, Mitoloji & Antik Uygarlıklar > Dünya Dinleri > Alevilik

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 19-10-2010, 00:15
Jolly Jocker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Jolly Jocker Jolly Jocker isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 24 Aug 2008
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 1.323
Standart Alevilik Nedir?

Arkadaşlar bu Alevilik konusu daha önce de forumumuzda tartışılmıştı. O tartışmalardan benim çıkardığım sonuç, Aleviliğin ne olduğunu Alevilerin de tam olarak bilmediğiydi. Çünkü birbirinden farklı görüşler ortaya çıkıyor, söylenenler arasında iç bütünlük olmuyor ve bilinmeyen noktalarla çok karşılaşılıyordu. Alevilik, bir dışsal bir de içsel öğretisi olan, belli bir inisiyasyon hiyerarşisi barındıran bir inanç. Bildiğim kadarıyla dört kapısı var. Şeriat kapısı, tarikat kapısı, marifet kapısı ve hakikat kapısı. İnancın en içsel anlamı ve gerçekte ne olduğunu üst dereceli Aleviler bilebilir ancak. Yani hakikat kapısının son basamağındakiler. Alt kısımlardakilere Alevilik sorulduğunda, ne olduğu tam belli olmayan, birbiriyle çelişik, saçma sapan ve yanıltıcı cevaplar gelecektir. Bu yüzden Aleviliği ancak üst basamaklardaki yetkin kişilerden öğrenebiliriz. Bunu biraz araştırdım ve bir gazetedeki röportaj çok ilgimi çekti. Okurken çok şaşırdım. Alevilikte sözü edilen Ali'nin islamın Ali'si olmadığı, Alevilikte sözü edilen Allah'ın bile islamın Allah'ı olmadığı, Aleviliğin -bırakın islamı- tüm semavi dinlerin dışında olduğu, evrimi kabul ettiği v.b. anlatılıyordu. Röportaj, Aleviliğin en üst basamaklarında olduğu anlaşılan biriyle yapılmıştı. Uzun bir söyleşiydi ama çok yer kaplamaması için sadece ilgi çeken yerlerini alıntılıyorum;

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Siz Alevi camiasında oldukça ilgi gören kitabınızda Alevi kelimesinin Hz. Ali’den gelmediğini söylüyorsunuz. Peki nedir bu sözcüğün kökeni ve bugüne kadar yaygın kabul gören bu anlayış hatalı mıydı?
Yaygın bir inanışın aksine bana göre Alevi sözcüğü Ali sözünden türetilmiş bir söz değildir. Çünkü Türkçe dilbilgisi kurallarına göre Ali sözcüğünden Ali’yi seven, Ali’nin yolundan giden anlamında bir kelime türetmek gerekirse, Alici veya Alili olması gerekiyor. Hiçbir zaman Alevi olmazdı. i eki Türkçe de sonuna geldiği kelimeye aidiyet kazandırır. İnsan-insani, tarih-tarihi, mimar-mimari gibi. Alevi sözcüğü alev kelimesinin sonuna –i eki gelmesi ile oluşturulmuş, aleve ait, ışığa ait, alevden gelen, ışıktan gelen anlamında bir kelimedir. Zaten 16. yüzyıla gelinceye kadar Alevilik içinde asıl zümreyi oluşturanlara verilen isim ışıklar veya ışık taifesi idi. Ancak ışık ve ışık taifesi sözcükleri küfre dönüştükten sonra ve bu insanlar üzerine sürek avları ve katliamlar düzenlendiği içindir ki bu insanlar isimlerini değiştirmek zorunda kalmışlar. Alevilik tüm tarihi boyunca defalarca isim değiştirmiştir. Alevilik kadar farklı isimlere bürünen bir başka topluluk, bir başka inanış daha yoktur yeryüzünde. Bu onlara karşı sürdürülen saldırıların ve katliamların doğal sonucudur.

Alevi sözcüğünün kökeni nerelere kadar gidiyor?
Milattan önce 2000 yıllarında Anadolu’da Luviler yaşamış. Hititlerle beraber var olmuşlar, ancak biraz Hititlerin gölgesinde kalmışlar, biraz da kendileri böyle olmasını istemişler. Çok önemli bir uygarlık oldukları ve bu uygarlığın evrenin, yeryüzünün ve insanlığın var oluşuna ilişkin çok önemli bilgilere sahip olduğu yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” demektir. Zaten günümüzde de birçok dilde “lu” kökü ışık anlamında kullanılır. İngilizce de light Almanca da licht, Latince de lüx gibi. Alev sözcüğü de ışığın kaynağındaki yansımaya verilen isimdir. Anadolu'da sadece Luviler yok; Likyalı'lar da var. Likya ışık ülkesi demektir. Aleviler de Safavi savaşları sırasında kendilerine uygulanan büyük katliamlar öncesine kadar kendilerine ışık taifesi olarak adlandırdılar, ancak ışık taifesi katli vacip hale gelince mecburen isim ve kisve değiştirdiler. Ama isim ve kisve değiştirirken özlerine sadık kaldılar ve bir kelime oyununun arkasına sığınıp varlıklarını bir müddet daha gizlemeyi denediler. Alevi sözcüğü o zamandan itibaren kullanılmaya başlandı. Bazı araştırmacılar bunu daha yakın zamanlara taşıyorlar ama ben alevi sözcüğünü Kul Nimet’in nefeslerinde buldum, bana göre Alevi sözcüğü ilk kez 16. yüzyılın son çeyreğinde kullanıldı.

Yani Hz. Ali’nin mazlum, mağdur kimliğiyle bağlantısı yok mu?
Var. Kerbela Olayı, Alevilikte sırdan uzak, sırra vakıf olmayan asıl büyük kitleyi, mağdur olmuş insanların sempatisini kazanmak için çok iyi kurgulanmış, kullanılmıştır. Aleviler mağdurun yanında olmayı seviyorlar. Ali, Alevilik içinde çok etkili bir isimdir. Ancak Ali derken 7. yy’da yaşamış İslami şahsiyet kastedilmez.

Kimi kastediyorlar?
Kasedilen bir kişi değil bir kavramdır. Şimdi Genç Abdal’dan (Güvenç Abdal) iki dörtlük okuyayım.

''Yoğ iken yerle gökler ezelden
Kudret kandilinde pünhan Alidir
Kün deyince bezm-i elestten evvel
Alemi var eden sultan Alidir.

Müminler sırrını ilden sakınır
Kendin bilmezlere sözün dokunur
Genci Abdal dört kitapta okunur
Evveli ahiri destan Alidir.''

Şimdi dünya kurulmadan varolan ve alemi var eden bir varlığı hangi özneyle anarsak analım ister Ali ister Muhammet diyelim bu,7. yy’da yaşamış etiyle canıyla kanıyla varolmuş İslam’ın 4. halifesi olan Ali olması mümkün değildir.

Aşağı yukarı Alevi sırrına vakıf tüm Alevi Aşık-ı sadıklarının nefeslerinde bu durum böyledir. Bir dörtlük daha okuyayım:

''Şah-ı Merdan cuşa geldi sırrı aşikar eyledi
'Yağmuru yağdıran benim' deyi Ömer’e söyledi
Ol dem şimşek yalabıdı Yedi Sema gürledi
Hem Sakidir, hem Baki’dir, Nur -Rahman’ım Ali!''
Sefil Ali

Şimdi Saki, Baki ve Nur-u Rahman, esirgeyen, bağışlayan ışığım Ali diyor aşık. Bu vasıfların, niteliklerin bir insanda toplanması ve bunun da 7. yy’da yaşayan Hz. Ali olması mümkün değildir. Aleviler bunu binlerce yıldır söylüyorlar, dinliyorlar. Bunu söyleyen birisinin kendisini Müslüman hissetmesi zaten mümkün değildir.

Yani size göre insanlık kadar eski bir inanıştır o zaman Alevilik.
Evet öyledir ve bu benim görüşüm değil bilimsel bulgulardır. Ben sadece üstü örtülmüş bir takım gerçekleri gün yüzüne çıkarıyorum.

Örtüyü kaldırıyorsunuz sizin deyiminizle.
Evet. Bakın bir nefes daha okuyayım;

''Sorma ne hacet bizlere sofu
Ta evvel künyede ismimiz vardır
Dünya kurulmadan yüz bin yıl evvel
Şu yeşil kandilde cismimiz vardır.''

Devrani’nin bir nefesi bu. Devrani diyor ki; dünya kurulmadan yüz bin yıl evvel başka bir kandilde, gezegende cisim olarak vardık. Bir başka biçim değil cisim olarak vardık. Bu nefesleri çoğaltabiliriz. Eğer Alevi Aşıkların söyledikleri inanmazsak biz bunlara Alevi aşığı olarak kabul etmeyiz, onların yolundan gitmeyiz. Ama kabul edersek söylediklerini de kabul edeceğiz. Sadece Yunus Emre’yi kabul etmekle olmuyor bu iş. Onun söylediklerini de kabul edeceksiniz. Pir Sultan’ı kabul etmekle olmuyor, söylediklerini de kabul etmek gerekiyor. Kul Himmet’i, Genç Abdal’ı keza öyle. Bunların hepsinin nefeslerinde Aleviliğin tarihi ve inanışın aslı çok net olarak yatıyor.

[Aleviler, Alevilik ile İslam] Arasında bir çelişki görüyorlardı; tarif edilmemiş olsa da öyle mi?
Genel algılama Aleviliğin İslamiyet’ten ayrı olduğu şeklinde değil de farklı olduğu yönündeydi. Aleviler camiye gitmiyorlar, namaz kılmıyorlar, oruç tutmuyorlar, hacca gitmiyorlar diye Müslüman olmadıklarını söylemek eksik bir anlatım olur. Asıl önemli olan Alevi inanışının temeldeki inanış kalıplarının İslamiyet’ten farklı olmasıdır.

Şöyle söyleyeyim, Alevilerin inandığı Allah ile Müslümanların inandığı Allah aynı Allah değildir. Müslümanlıkta yaratan ve yaratılan diye bir ayrım vardır. Yaratılışın dışındaki daha ulu bir varlık yaratılmışları yaratmıştır. Alevilerde böyle bir inanış yoktur. Aleviler yaratılışın tamamını yaratanın kendisi olarak görürler. Yani yaratılmışın dışında bir ilahi varlığa inanmazlar.

Alevilik ve İslam daha Allah’ın tanımında, yaratanın tanımında birbiriyle uzlaşmaz, örtüşmez bir şekilde birbirlerinden ayrılırlar. Geleneksel tarzda izah etmek gerekirse, Allah’tan başka tanrı yoktur der Müslümanlar. Aleviler bunu Allah’tan başka varlık yoktur diye ifade ederler. İkisi birbirinden çok farklı şeylerdir.

Yaradılışı yaratan ve yaratılan olarak ikiye ayırmayı Aleviler doğru bulmazlar. Varlıkta ikilik yaratmaktır bunun anlamı, Alevilikte hakir görünür. Aleviler varlığın birliğine inanırlar. Varlığın birliği de Alevilerde çok bilinen bir tabirle “ene’l hak” diye tarif edilir. Ene’l hak sözcüğü 910 yılında Bağdat’ta işte çok ağır tarihin en ağır cinayetlerinden birine kurban giden Hallacı Mansur tarafından ifade edilmiştir. “Ben Allahım” demektir.

Ancak bunun derinliği de, yaratılmış her şeyin, yaratanın bir parçası olduğunu, bu parçaların bir araya gelmesiyle yaratanın ortaya çıktığının ifadesidir. Daha temel olarak Allah inancında ayrılırlar. Aynı Allah’a inanmayan insanlar aynı dinden olabilirler mi? Hıristiyanlıkta, Yahudilikte ve Müslümanlıkta aynı tanrıya inanılır ama bunlar ayrı dinlerdir. Alevilerle Müslümanlar aynı tanrıya bile inanmazlar.

Yani Alevilik tüm tek tanrılı dinlerden de ayrılıyor, öyle mi?
Alevilik tüm semavi dinlerden ayrılır. Sadece Müslümanlıktan değil. Çünkü yaratılmışın dışında bir yaratanın varlığına inanmıyorlar.

Bugüne değin Müslümanlık içindeki dört hak mezhep dışında kaldığı tartışılıyordu. Şimdi siz bütün semavi dinlerin dışında mı olduğunu söylüyorsunuz?
Evet tamamen böyle. Başka bir şey daha söyleyeyim; Aleviler cennete de cehenneme de inanmazlar. Tüm semavi dinlerde öldükten sonra cennete ya da cehenneme gidileceğine inanılır. Alevilikte böyle bir inanç yoktur. Aleviler nurdan geldiklerini ve devriye çemberi tamamladıktan sonra aynı nura geri döneceklerine inanırlar. Bir çembere inanırlar, bu çemberin içinde önce ''kadir-i mutlak''tan nura, nurdan dört kuvvete düştüklerine inanırlar. Bu dört kuvvet dört nesneyle temsil edilir (ateş, toprak, su ve hava). Bunlar bilimsel gerçeklerdir: Bugün herkes kabul ediyor ki bir gezegenin doğumundan bir çocuğun doğumuna kadar evrende her şeyi kontrol eden dört kuvvet vardır. Alevi nefeslerinde de bu vardır. Sıradan insanlar kolay anlasınlar diye ateş, toprak, su ve hava olarak adlandırılır.

Sonra bu nur dört kuvvetin kontrolünde önce cansız nesneye, sonra nebata, sonra hayvana, sonra insana ve ardından olgun insana, yani İnsan-ı Kamil’e ulaştıktan sonra tekrar geldiği kaynağa döner. Alevilikte başka bir evrene, başka bir mekana veya öbür dünyaya, cennete ya da cehenneme gidiş yoktur. Sadece İnsan-ı Kamil oluncaya kadar dünyaya geliş gidişe inanılır.

Yani reankarnasyona mı inanıyorlar?
Tam öyle değil ama; ona yakındır. Eğer bir insan İnsan-ı Kamil mertebesine ulaşmadan ölmüşse -ki ona ham ervah denir bu kişinin arkasından, sonra Devr-i Asan olsun diye dua edilir. Bu duayla ona İnsan-ı Kamil olmakta kolaylık dilenir. Olgun insan ölmez, hakka yürür. Olgun insanın ardından Hakk’a yürüdü denir.

Hakk aslında gerçektir. Alevilik kökü çok eskiye giden on binlerce yıl öncesine giden çok soylu ve kadim bir inanıştır ve kendisini sürekli sembollerle, simgelerle ifade etmiştir. Bunun nedeni, Aleviliğin başka dinlerin hakim olduğu coğrafyalarda, iklimlerde yaşamasıdır. Yaşarken de saklanmıştır. Saklanırken de uzlaşmacı bir tavır takınarak yaşadığı coğrafyadaki inanışların öznelerini kullanmıştır.

Alevi toplumunda kendisini Müslüman hisseden bir kesim var. Bu hissedişin nedeni 1400 yıllık İslam kültürünün yarattığı bir şey midir? Yoksa İslami alışkanlıklar ve ritüeller Alevi toplumunun içine mi işlemiştir?
Mevlana’nın güzel bir sözü var: ''Olduğun gibi görün yoksa göründüğün gibi olursun.'' Aleviliğin uzun yıllar başka bir dinin içinde ya da başka bir dinin hükümdarlığında kendini açık ve serbest bir biçimde ifade edememesi sonucunda kendisini Müslüman hisseden insanların varlığı doğrudur. Burada Aleviliğin tarifini doğru yapmak lazım. Alevilik semavi dinlerin dışında bir gizli inanıştır.

Diğer dinlerde olduğu gibi Müslüman ya da Hıristiyan ya da Musevi ana babadan doğan çocuk anne babanın dinine geçer. Alevilikte bu yoktur. Alevi olabilmek için belli bir olgunluğa geldikten sonra kendi özgür iradenle Aleviliği kabul etmen gerekir. Doğan çocuk Alevi sayılmaz. Belli bir yaşa gelip aklı erdikten sonra bir rehber eşliğinde ve bir müsaip edinerek yola girip yemin etmesinin ardından ancak alevi sayılır.

Bu Aleviliği diğer semavi dinlerden ayıran çok gelişmiş bir özelliğidir. Yola giren insan da yola girdikten sonra hemen Aleviliğin sırlarına vakıf olamaz. Aleviliğin sırrı dört kapının ardında gizlidir. Yani girersin birinci kapının onuncu basamağına yükselirsin, ardından başka bir kapı gelir onu açarsın bir on basamak daha çıkarsın ve sonra bir kapı daha.

Dördüncü kapının onuncu basamağında Alevi sırrı insana verilir. Buna göre yoldaki adamı çevirip ''Aleviler Müslüman mıdır?'' diye sormak ve onun verdiği cevabı muteber saymak mümkün değildir. Erkâna girmemiş, ikrar vermemiş insanın Aleviliği tarif etmesi mümkün değildir. 1960’lı yıllardan sonra köyden şehre göçler yaşandı. Alevi köyleri boşaldı, şehire gelen Alevilerin büyük kısmı Aleviliğin ilk kapılarındaki insanlardır. Alevilik konusundaki bilgileri sınırlıydı.

Onlardan doğan çocuklar da Aleviliği bilgileri sınırlı anne babalarından öğrendiler. Bu anne babalardan doğan çocukların kendilerini Müslüman olarak tanımlamaları, Alevi yolunu bilmemelerinden kaynaklanır. Çünkü Alevi yolu, Alevi erkânı 1960’lardan itibaren dağılmıştır. Bugün Alevi erkânı kaybolmuştur. Aleviler gerçek bir Alevi bilgisinden mahrumdurlar.

Konuşmalarınızda Alevi sırrına vakıf olan ve olmayan ozanlar ayrımı var. Bu ozanlar nasıl ayrılıyor?
Bu ayrım sadece ozanlar için değil tüm Aleviler için vardır. Aleviliğin kurumsal yapısı içinde dört kapı vardır; Şeriat Kapısı, Tarikat Kapısı, Marifet Kapısı ve Hakikat Kapısı. Ve bu kapıdaki insanlara şeriat ehli, tarikat ehli, marifet ehli ve hakikat ehli denir. Yani her ehil başka bir şey söyler. Alevi nefeslerinden tarikat ehli başka bir anlam çıkarır, marifet ehli başka bir anlam çıkarır, hakikat ehli başka bir anlam çıkarır. Her söze en az dört anlam yüklenmiştir.

Onun için Aleviliği çok iyi tanımlamadan, çok iyi bilmeden Alevilerin kendilerini Müslümanım ya da değilim diye tanımlamaları doğru değildir. Sokaktaki insana mikrofon uzatıp Müslüman mısın diye sormak ve Müslümanım cevabı almak Alevilerin Müslümanlığı konusunda bir şey ifade etmez. Çünkü o insan Alevilik üzerine bir fikir yürütmek için yetiştirilmemiştir. Ehil değildir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 19-10-2010, 00:17
Jolly Jocker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Jolly Jocker Jolly Jocker isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 24 Aug 2008
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 1.323
Standart

Görüldüğü gibi Aleviliğin islamla, hatta semavi dinlerle bile hiçbir ilgisi yok.
Şimdi diyeceksiniz ki ''Freddie bunları niye anlatıyor?''
Yahu arkadaşlar, Alevilik de islam dışı olsa ve ülkemizdeki gayri-müslim sayısı %20 kadar artsa fena mı olur?
Sıkılmadınız mı, ''%99'u müslüman bir ülkeyiz'' nakaratından?

Ama başka birşey daha var.
Anladık Alevilik islam dışı, hatta teizm dışı bir inançmış. Peki bir din mi bu?
Benim iddiam odur ki Alevilik bir din değildir, bir felsefedir.

Din ile felsefe arasındaki en temel ayrım nedir?
Dinde tanrı insanla iletişim kurar; bunu ayetlerle, elçilerle, mucizelerle v.b. yapar.
Felsefede ise -eğer tanrıya inanan bir felsefe ise- birey düşünerek, kendi çabasıyla tanrıya ulaşır.
Yani dinde tanrıdan insana, felsefede ise insandan tanrıya doğru bir yöneliş söz konusudur.
Şimdi üstte anlatılan Alevilikte sizce hangisi olabilir?
Dördüncü kapının en üst basamadığında ''Ben Allah'ım'' diyen bir öğreti, Allah'tan mesaj alma inancını barındırıyor olabilir mi?
Olamaz! Çünkü Allah'tan mesaj gelecekse, son basamaktakiler ''Ben Allah'ım'' dediklerine göre, şakirtlerine kendi mesajlarını Allah mesajı diye okutuyor olabilirler en fazla.
Zaten Allah'ı tabiatın içine koyan bir inancın onu insanla iletişim kurabilecek bir formda düşündüğü söylenebilir mi? Bence söylenemez.

Kısacası, Alevilik din değil felsefedir. Aleviler de dinsizdir. Türkiye'deki dinsiz oranı böylece yaklaşık %20 civarı oluyor. Yani hiç de az değiliz.
Fakat Alevi halkını kendi inancının ne olduğu konusunda bilinçlendirmek lazımdır. Bu kitle de din eleştirisine aktif olarak çekilmelidir bence.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 19-10-2010, 01:13
zahit zahit isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 03 May 2010
Bulunduğu yer: almanya
Mesajlar: 263
Standart

dost freddie cok güzel bir konu yakalamissin.
seni kutlarim vede yüreginden öper,gercekler yoldasin olsun dilerim.
sitedeki cogu vatandas daha gerceklerlen hic tanisamamislar,
vede inadina tanismak istemiyorlar.nedeni ise benim kisisel görüsüm vede
analiz edisim,din olsun,politika olsun,hep faydaci yanasimlar vede kimse kimsenin,fincanci katirlarini ürkütmek istemiyor.
iste bu olus bizlere dogru aciyi yakalamamizi engelliyor,vede birbirimizi baska yönlere,yani istediklerimizi gercek annamda annatamiyoruz.
dinli kökenden geldigimiz icindirki,degisik söylemlere pas geciyoruz,
veyahutta onlarida kendimiz gibi görmek istiyoruz,iste yanlislarimiz
burada basliyor vede cözüm üretmekde zorlasiyor.
bu söylediklerime cogu arkadas tepki gösterecekler amma gercek bu.
benim iletilerimi bir okursan,aleviligi kisada olsa özünü aciyorum,
vede gercek annamda tartismak istiyorum,simdiye kadar kendimi ifade edemedim.nedeni ise kisir tartismalar oldugundan.
ileride daha cok yazisma dileklerimle.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 19-10-2010, 13:33
sabretooth sabretooth isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Aday Üye
 
Üyelik tarihi: 09 Apr 2009
Mesajlar: 7
Standart

Freddie güzel bir konuya değinöişisn teşekkür ederim
bu röportaj yapılan kişi Erdoğan Çınar dır kendisini pek çok alevi araştırmacı-yazar kendisini pek sevmezler sebebide aleviliği ilk hristiyan geleneklerine bağlı olarak geliştirdiğini savunur gibi söylemleri vardır

röportajda da denildiği gibi aleviliğin 4 yorumu vardır bu dört yorumda 4 kapıda farklı söylemlerdir. ilk 3 kapı yalandır 4 kapıya ulaşan bir insan artık kamil insan mertebesine ve bilgiye ulaşır adı üstünde sırrı hakikat kapısıdır 4. kapı
çoğu nefes ve deyişlerde aleviliğin ne olduğunu anlatır ama genelde alevi kesime bu türküleri dinletirseniz dinler beraber eşlik eder ama ne anlatıyor söylerimisiniz dediğiniz zaman vala birşey anlamadım der(aileme dinletip sorarım)
pek bilgileri yoktur alevilik hakkında aileden gelen yarım yamalak bilgileri kendi çocuklarına anlatırlar onlarda kendi çocuklarına böyle devam eder gider
tabiki bilgili olan bir alevi kesimi vardır yok değildir ama küçük bir kısımdır
bizler aleviliği ne kadar tartışsak da sonuç alamayız çünkü bizlerin bilgileri de sınırlıdır bizleri aydınlatması için Hakikat kapısı mertebesine ulaşmış bir insan bizleri doğru bilgilendirebilir ancak

Edip Harabi'nin bir deyişinde 4. kapı 40 makam'ı anlatan Vahdet-i Vücud nefesi

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik
Hakk´a hic bir layik mekan yok iken
Hanemize aldik, mihman eyledik

Kendisinin henuz ismi yok ici
Iami soyle dursun cismi yok idi
Hic bir kiyafeti, resmi yok idi
Sekil verip tipki insan eyledik

Allah ile iste burda birlestik
Nokta-i amaya girdik, yerlestik
Sirr-i kuntu kenzi orda soylestik
Ism-i serifini Rahman eyledik

Asikar olunca zat-u sifati
Kun, dedik, var ettik bu semavati
Birlikte yarattik hep kainati
Nam-u nisanini cihan eyledik

Yerleri, gokleri yaptik yedi kat
Alti gunde tamam oldu kainat
Yarattik icinde bunca mahlukat
Erzakini verdik ihsan eyledik

Asilsiz fasilsiz yaptik cenneti
Huri, gilmanlara verdik zineti
Turlu vaitlerle her bir milleti
Sevindirip sad-u handan eyledik

Bir cehennem kazdik gayretle derin
Laf atesi ile eyledik tezyin
Kildan gayet ince, kilictan keskin
Üstune bir kopru mizan eyledik

Gerci "kün" emriyle var oldu cihan
Arsu, kursu gezdik durduk bir zaman
Bos kalmasin diye bu kevn-u mekan
Ademin halkini ferman eyledik

Arif olan bilir sirri muphemi
Izhar etmek icin Ism-i Azami
Camurdan yogurduk, yaptik Ademi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik

Adem ile Havva birlik idiler
Ne guzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin icinde bugday yediler
Surduk bir tarafa puyan eyledik

Adem ile Havva dan geldi cok insan
Nebiler, veliler oldunumayan
Yuzbin kerre doldu, bosaldi cihan
Nuh Nebiyyullaha tufan eyledik

Salihe bir deve eyledik ihsan
Kayanin icinden cikti na-gehan
Pek coklari buna etmedi iman
Onlari hak ile yeksan eyledik

Bir zaman Eshab-i Kehf i uyuttuk
Hazreti Musayi turda okuttuk
Sit´i culha yaptik bezler dokuttuk
Idrise bictirip kaftan eyledik

Suleymani dehre sultan eyledik
Eyyube acidik derman eyledik
Yakubu aglattik nalan eyledik
Musayi Suayba coban eyledik

Yusufu kuyuya attirmisidik
Misirda kul diye sattirmis idik
Zelihayi ona cattirmisidik
Zellesinden ben-i zindan eyledik

Davut Peygambere caldirdik udu
Kazadan kurtardik Lut ile Hud´u
Bak ne hale koyduk nar-i Nemrudu
Ibrahime bag-u bostan eyledik

Ismail´e bedel cennetten kurban
Gonderdik sad oldu Halil-urahman
Baligin karnini bir hayli zaman
Yunus Peygambere mekan eyledik

Bir mescide soktuk Meryem anayi
Pedersiz dogurttuk orda Isa´yi
Bir agac icinde Zekariyya´yi
Bictirip kanini rizan eyledik

Beyt-ul Mukaddes´te Kudus sehrinde
Nehr-i seria´da, Erden nehrinde
Tathir etmek icin gunun birinde
Yahya´yi, Isa´yi uryan eyledik

Boyle cilvelerle vakit gecirdik
Bu enbiya ile cok is bitirdik
Baska bir Nebi-i zisan getirdik
Onun her nutkunu kuran eyledik

Kuffari Kureys´i ettik bahane
Muhammed Mustafa geldi cihana
Halki davet etmek icin imana
Murtazayi ona ihvan eyledik

Ona kiyas olmaz asla bir nebi
Nebiler sahidir Hakk´in habibi
Dunyanin ukbanin odur sebebi
Biz onu nebi-i zisan eyledik

Hak, Muammed, Ali ile birlestik
Hep beraber Kabe kacseyn´e gittik
O makamda pek cok muhabbet ettik
Leyletel-esra´yi seyran eyledik

Bu sozleri sanma her insan anlar
Kus dilidir bunu Suleyman anlar
Bu sirri muphemi arifan anlar
Cunki cahillerden pinhan eyledik

Hak ile Hak idik biz ezelide
Ta ruz-i Elest´te, Kalubeli´de
Mekan-i Huda´da, bezm-i celide
Cemalini gorduk iman eyledik

Vahdet alemini bilmeyen insan
Insan suretinde kaldi bir hayvan
Bizden ayri degil Hazret-i Suphan
Bunu Kur´an ile ayan eyledik

Sozlerimiz bizim pek muhakkaktir
Dogan, olen, yapan, bozan hepsi Hak´tir
Her nereye baksan hakk-i mutlaktir
Ahval-i vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayina girenler icin
Hakk´i hakkal-yakin gorenler icin
Bu sirri HARABI, bilenler icin
Birlik meydaninda cevlan eyledik
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 19-10-2010, 15:28
Sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Sangre Sangre isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
Standart

Erdoğan Çınar'ın yazdıkları tamamen safsatadır.. Alevilik'le uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Bu röportajında da belirttiği fikirlerini 'Aleviliğin Gizli Tarihi' isimli bir kaç ciltlik kitabında toplamıştır.. Fakat bu kitabında, nasıl ki Burak Eldem gibi sahtekarlar Hristiyanlık tasavvufu, mistizmi üzerinden Masonluğa, New Age dinlere, Sirius'a, uzaylılara vs. göndermelerde bulunuyorlarsa, aynı şeyi Erdoğan Çınar da Alevilerin mistik inancından dolayı yapmaktadır.. Kitabında bol bol uzaylılardan, Mu kıtasından, Atlantisten felan örnekler verir.. Bunların Alevilik'le zaten hiçbir ilgisi yoktur.

Ateforumda Akhenaton diye biri vardı hatırlarsanız.. Bol bol uzaylılardan, Sitchin'den, Mayalardan felan bahsederdi.. İşte bu yukarıdaki röportaj onun söylemlerini doğrulamaktan başka bir işe yaramaz.

Alevilik İran inanç sisteminden, dolayısıyla Hint inancından çok fazla etkilenmiş, Sufizm gibi ruhani inançlara oldukça yakın, tasavvufi bir İslam öğretisi, mezhebidir.. Allah-Muhammed-Ali gibi üçleme inancıyla Hint kültüründen (Hrıstiyanlık'ta dahil) etkilenmiştir.. Ve bu dinler gibi (Zerdüştlük/Hinduizm) panenteist bir özellik taşır.. Tüm diğer panesteist inançlar gibi, biyolojik evrimi değil, ruhani evrimi kabul eder.. Diğer bir deyişle tekamül inancına sahiptir.. Ve burada yazmak için zaman harcamayacağım bir çok farklı özelliği içinde barındırır.

Tüm bu farklı özelliklerinden dolayı bazı Alevi derneklerinin yaptığı gibi Aleviliği İslam'ın dışına atmak da, Aleviliği İslam'ın özü saymak da yanlıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 19-10-2010, 15:53
Sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Sangre Sangre isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
Standart

İran (Pers) Mitolojisine ait oldukça ünlü bir efsane olan 'Simurg Efsanesi'nin' bir yorumunu aktarayım.. Bu yazıda Alevilik inancının yansımalarını görebilirsiniz;

'Bu çok uzun, özeti yok mu?' derseniz, aşağıdaki linke bakabilirsiniz;
http://www.toplumdusmani.net/modules...articleid=1112

''Metin Bobaroğlu

Aşağıdaki aktarım, Simurg Efsanesi'nin bir yorumudur...

1
Kuşlar diyarında yaşam tüm canlılığı ve hareketliliğiyle devam etmektedir. İnançları gereği kabilenin tüm üyeleri, hayatın dinamik değişimlerinin doğurduğu farklı durumlara göre, başları sıkıştığında tüm kuşların Efendi'si olan ve zor duruma düşen kuşlara her zaman yardım ettiği söylenen Simurg'a dua etmektedirler. Ancak gel zaman git zaman aralarından bazıları Simurg'un neden yardım çağrılarına cevap vermediğini ve kendilerine görünmediğini sorgulamaya başlarlar. Zamanla bu tartışma halk arasında yayılır ve bir süre sonra Simurg'un varlığının sorgulanmasına dönüşür. Aralarından kimileri bu şüphelerini açıkça itiraf ederken, kimileri yardımın gelmemesini kendi eksikliklerine bağlarlar. Tam da bu hararetli tartışmalar sürerken, uzak bir ülkeden gelen cinsini kestiremedikleri bir kuştan aldıkları haberle büyük bir heyecana kapılırlar. Habere göre uzaklarda bir sürü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuştur!..

Bunun üzerine sayıları oldukça yüksek olan kuş kabilesi toplanmaya ve konuyu aralarında görüşmeye karar verirler. Simurg'un var olduğunu işaret eden ancak kendilerine neden yardım etmediğini açıklamaya yetmeyen bu bilgi onları, bu durumdan kurtulmanın tek yolunun, uzun ve zorlu bir yolculukla varılabileceği rivayet edilen Kaf Dağı'nda yaşayan Simurg'u bulmak olduğu konusunda ikna eder. O güne kadar böyle bir yolculuğa çıkanlar olmuş ancak geri dönen olmamıştır. Bu nedenle kuş toplumu, sessizliği ve konulara bilgece yaklaşımlarıyla onlara her an yardımcı olan haberci kuşa yolculuğun nasıl olması gerektiği konusunda danışma ve hazırlıklara başlama kararı alır. Bilge kuş daha evvel bahsedilen bölgeleri tanıdığını ve topluluğa kılavuzluk edebileceğini söyler. Yoldaki riskler nedeniyle, oluşturulacak olan büyük bir grubun bilge kuşun önderliğinde, diğer adı Zümrüd-ü Anka Kuşu olan Simurg'u bulmak için Kaf Dağı'na gönderilmesine karar verilir...

Tüm kabile arasından bu uzun ve zorlu yolculuk için yeterince istekli ve gerekli vasıflara sahip kuşlardan oluşan büyük bir grup oluşturulur. Kuşlar sevdiklerine veda eder ve yola koyulurlar...
***
Uzun yolculukları esnasında kuşlar aralarında konuşmakta ve bilgilerini paylaşmaktadırlar. Paylaştıkları her bilgiyle birlikte merakları ve şaşkınlıkları daha fazla artmakta, bu benzersiz ve gizemli kuşu bulma arzuları dizginlenemez bir hal almaktadır...

Simurg'un her canlıdan bir iz taşıdığı söylenmektedir... Ve tüylerinde her rengin barındığı... Kanatları altın ve kırmızı karışımı, vücudunun ve başının ise mor renkte olduğu... En garip söylentilerden biri yüzünün insana benzediğidir! Kuş gibi olmayan bir kuştur Simurg! Benzersizliği nedeniyle tektir. Ve hakkındaki tüm efsanelerin en can alıcı noktası, anlamı üzerinde tarih boyunca belki de en fazla kafa yorulmuş olan benzersiz eylemidir : Ömrünün bir aşamasına geldiğinde, yaşadığı yer (evi) olan "Bilgi Ağacı"yla birlikte kendini ateşe vererek, kül olana kadar yanmakta ve ardından o küllerin içinden tekrar doğmaktadır! Bu nedenle Simurg; ölümsüzdür...

Tüm bu efsanevi özelliklerinin yanında canlılara en zor anlarda yardım ettiği ve kendine en fazla ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ortaya çıkarak varlığını gösterdiği söylenmektedir... Her zaman yanlız olan bu kuşun kendinden yardım isteyenlere asla "hayır" cevabı vermediği rivayet edilmektedir... Varlığı, yanında bulunana tarifi mümkün olmayan bir mutluluk, sükunet ve huzur vermektedir... Simurg ortaya çıktığında, onu görebilme şansına erişenlerin bir daha asla eskisi gibi olmadıkları da rivayetler arasındadır... Simurg, dünyaların yıkılışları ve tekrar tekrar yapılışlarına şahit olmuştur. Bu nedenle bilgeliği akılların ötesindedir... Onun yer ile gök arasında birliği sağlayacağı söylenmektedir... Uçuşa kalktığında, bilgi ağacının yapraklarının titremesi nedeniyle dökülen tohumların dünyanın her yanına dağıldığı, gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök salmasını sağladığı ve bu bitkilerin insanoğlunun hastalıklarını tedavi ettiği gibi bazı rivayetleri anlamlandırmaya çalışmak ise konuşanların akıllarını zorlamaktadır adeta...

Tüm halkların kendilerine has farklı şekillerde ondan söz etmesi de son derece gizemlidir... Bu derece bilinen ve bu derece gözlerden ırak bir kuştur Zümrüd-ü Anka... Her yerde var olduğu halde, hiçbir yerde bulunamayan bir kuş...
***
Yolculuk başlayalı uzun zaman olmuştur... Her gün farklı diyarların üzerinden uçan, daha evvel tatmadıkları deneyimler yaşayan ve yeni şeyler öğrenen sürü, günlerin nasıl aktığını belirli bir süre anlamamıştır adeta... Kuşlar Simurg hakkında bildikleri efsaneleri tartışarak yollarına devam ederken, bahsedilen zorlu vadilere de yaklaştıklarını bilmeleri, onların gittikçe daha fazla sessizleşmesine yol açmıştır. Efsanelerde duyulan yerlere gitmenin onlarda meydana getirdiği düşünceli sessizlik, aynı zamanda günlük hayatlarında düşünmedikleri şeyleri de düşünmelerine zemin hazırlamıştır. Konakladıkları ve mola verdikleri yerlerde Simurg'un kahramanlara nasıl yardım ettiğini, onunla birlikte aşılamaz denen dağları geçerek çok uzak diyarlara gittiklerini anlatmakta ve kahramanların orada kendileri için paha biçilmez hazinelere ulaştıklarından bahsetmektedirler. Her kuş toplumunun bu hazinelerle ilgili farklı varsayımları vardır...

En ürpertici rivayetlerden biri de, Kaf Dağı'nın normal bir kuş için bulunamaz olmasıdır! Nice zorluklar aşsa dahi arayanlar, Simurg'un sadece kendini bulmaya hazır olanlara görüneceği söylenmektedir! Ona çabayla dahi ulaşılamamakta ancak ulaşanlar da ancak çabalayanlar arasından çıkabilmektedir... Bir rivayete göre Simurg, kendisini bulana ya ölümsüzlüğü, ya da aradığı en değerli hazineyi vermektedir...

O, kuşların göklerdeki hükümdarıdır ve her şeyi bilmektedir... Yolun sonuna gelmeyi başarabilenler O'nu Kaf Dağı'nda, Bilgi Ağacı adı verilen ağacın dallarında bulacaklardır... Ancak Kaf Dağı'nın eteklerinin dahi bulutların üstünde olması, yolculuğun zorluğu hakkında daha net bir fikir vermektedir...
***
Tüm bu rivayetlerle geçen uzun yolculuk içerisinde, zamanla birçok kuş yolculuktan çeşitli gerekçelerle vaz geçmeye başlar... Yolculukları boyunca her an yanındakilere yol gösteren ve onları devam etmeye teşvik eden bilge kuş olmasa, belki de yolculuk henüz dağın eteklerine dahi ulaşamadan son bulacaktır... Oldukça fazla kuşun yolculuğu bırakmasından sonra geriye kalanlar en sonunda Kaf Dağı'nın eteklerine ve aynı zamanda efsanelerde geçen meşhur vadilerin başlangıcına ulaşırlar... Ve tıpkı bahsedildiği üzere en büyük zorluklar yolculuğun bu aşamasından itibaren başlar...

Bu tip vadilerden uçmak gibi bir deneyimi daha evvel hiç yaşamamış olan kuşlardan bazıları hızla rahatsızlanır, tedirgin olur ve geri dönme kararı alırlar... Kimileri bir süre dinlenmek üzere o anda üzerinde uçtuğu vadiye doğru alçalarak sürüden ayrılırlar, belki de bir daha onları hiç yakalayamayacaklarını bilmeden... Kimileri o vadilerde gördükleri benzersiz güzelliklere dalarak yollarını kaybederler... Mazeretler gittikçe artar... İlerledikçe, çoğu içlerinde tarifi mümkün olmayan bir özlem hissederler geride bıraktıklarına... Yurtlarını, halklarını, o tanıdık ve bildik dünyalarını özlemişlerdir! Zaten bu zorlu yolun sonu da meçhuldür... Kitleler halinde gruptan ayrılmalar başlar... Bu sonu gelmeyecek gibi görünen yolu kimileri öfke ve kavgacılıkları nedeniyle terk eder, kimi kuşlar ise yol arkadaşlarının onlardan ayrıldığını görerek kararlılıklarını yitirirler... Kartalların çoğu kibirlerinden dolayı ayrılır sürüden. Krallıklarını özlemiş ve haşmetlerinin gittikçe silindiği bu yolculuktan sıkılmışlardır... Artık şarkı söyleyerek ilgi toplayamayan birçok bülbül ve renkli güzelliği ile dikkat çekemeyen birçok papağan da bıraktıkları yaşamlarına dönmek üzere sürüden ayrılır...

İşin garip yanı, onları dağın eteklerine kadar getiren bilge kuşun yolculuğu bırakmak isteyenleri bu aşamadan sonra geri çevirme gibi bir çaba göstermediğine şahit olmalarıdır! Bu durumu kendisine sorduklarında net bir cevap alamazlar... Simurg'un tüyünün bulunduğunu ve onun gerçekten var olduğunu hep ondan öğrenmişlerdir! Yolculuğa inanılmaz bir şekilde önderlik etmiş ancak kendini adeta belli etmemiştir... Tüm bunları düşündüklerinde açıklayamadıkları boşluklar nedeniyle bu işin nereye varacağı hakkında detaylı konuşmak istediklerini iletirler... O ise bu aşamadan sonra sarfedilecek sözlerin, yolun sonunda kendi yaşayacakları deneyim yanında anlamsız olacağını söyleyerek onları cevapsız bırakır...

Sırasıyla istek, aşk, marifet ve istiğna vadilerini geçerler; az kalmalarına rağmen sayıları daha da azalarak... Vahdet Vadisi inanılmaz bir vadidir... Birçoğu burada kalmak, başka hiçbir yere gitmemek ister... Ardından Hayret Vadisi'nde gördükleri karşısında donup kalırlar... Sonsuza kadar o vadiyi seyretmekten daha güzel ne olabilir ki? Ne yerleri, ne yurtları akıllarına gelmemektedir artık! Hayret halinde kalan nice kuşu geride bırakan küçük grup, tamamen idrakleri ve hayal güçleri dışında olan Yokluk Vadisi'ne ulaşırlar... Bu vadiden bahsetmek dahi çelişki doğuracak, varlık alanına ait olacaktır... Tarihte bu vadi hakkında "bahsedilen her ne varsa, o değildir" denmektedir... Doğası gereği hakkında hiç konuşulamayan ve sonsuza kadar da konuşulamayacak olan Yokluk Vadisi... Ona ulaşanlar dışında tüm varlıklar için sonsuza kadar bir sır olarak kalacak bu vadi Kaf Dağı'nın son vadisi ve Simurg'un yuvasına açılan kapıdır...
***
Sonunda, geriye kalan azınlık tüm efsanelerin bağlandığı o "En Kutsal Yer"e varırlar. Önlerinde tüm heybetiyle Bilgi Ağacı durmaktadır... Hepsi huşu içindedirler... Tüm zerrelerine kadar kutsalla dolu bu mekana gelmek için hatırlayamadıkları kadar uzun bir yolculuk yapmışlar ve topluluklarının neredeyse tamamını yolda bırakmışlardır... Sadece bir avuç kuş olarak oraya varmak hayal gibidir! Mutlak bir sessizliğin içinde ağır ağır Bilgi Ağacı'na doğru ilerlerler... Bilgi ağacının üzerinde otuz tane tablet vardır... Hiç bir ses çıkmaz gruptan... Neredeyse fiziksel olarak dokunulabilecek bir sessizlik içerisinde herbiri, kendine yakın tabletin bulunduğu dala usulca yerleşir ve okumaya başlar...

"Yuvanıza hoş geldiniz" yazmaktadır tabletin başında. İçlerindeki duygu fiziksel bedenlerini zorlamaya başlamıştır. Öyle beklenmedik, öyle akıl almaz birşeyi idrak etmeye başlamışlardır ki, bedenleri bu idrakin yoğunluğuyla titremeye başlar... Yazı şöyle devam etmektedir :

"Burası Si (otuz) – murg (kuş)'un evidir..."
***
Bu esrimenin şiddetiyle o ana kadar inandıkları, oldukları, zannettikleri herşey ve tüm kimlikleri, idrak ettikleri Hakikat karşısında yanmaya ve yok olmaya başlar! Aynı anda dallarında oturdukları Bilgi Ağacı'da alev alır! Varoluşlarının açığa çıkan sırrı tüm varlıklarını Bilgi Ağacı'yla birlikte yakmaya başlamıştır! Mit; tıpkı sonsuzluktan beri gerçekleştiği ve sonsuza kadar gerçekleşmeye devam edeceği gibi gerçekleşmektedir! Herbiri birbiriyle tıpatıp aynı renkte küllere dönüşene kadar yanarlar... Ve sonunda, geriye yanacak hiçbirşey kalmadığında, o küllerin içinden doğar Zümrüd-ü Anka...
***
...
...
Ve Simurg; kendini idrak eder...
...
...
***
Efsane gerçekleşmiş, yolculuk yapan otuz kuş Yokluk Vadisi'nde gözden kaybolmuşlardır... Simurg'u bulmayı başaran tüm kuşlar gibi, onlar da bir daha asla Yokluk Vadisi'nden geri dönemeyeceklerdir...

Otuz arayıcı kuş artık yoktur... Arayan Aranan'da yok olmuş; aşık ve maşuk yoklukta birleşmiştir... Yokluk Vadisi'nden uzaklaşırken her birinin bedeni kendilerine has renklere bürünerek, gökküşağının ahengi içinde farklılaşan renkler gibi, farklılaşmaya başlarlar Birlik içinde ... Ancak yansıttıkları artık Simurg'un renkleridir... Ve gözlerin sahibi değişmiştir...
***
Çokluğun ahenginde; Birlik...
Varlığın içinde; Yokluk...
Yokluğun rahminde; Varlık...
***
Kuşlar yurduna doğru uçmaya başlarlar... Uzun uçuşları sırasında daha evvel yolculuktan vazgeçen arkadaşlarını görürler... Karar kıldıkları vadileri anlatarak çevrelerine büyük kalabalıklar toplayan kuşları... Zamanla kendileri de iyice inanmaya başlamışlardır anlattıklarına... Yaşadıklarının mutlak Hakikat olduğuna... Çevrelerine topladıkları büyük kalabalıklara Simurg Efsanesi'ni ve varoluşun sırlarını coşkuyla anlatırlarken, üzerlerinden sessiz sedasız geçen otuz kuşu fark edemeyeceklerdir... Şans eseri gözleri onları yakalayanlar ise, geldikleri köye dönen otuz sıradan kuştan başkasını göremeyeceklerdir gökyüzünde... Hiçbir fiziksel ayırdedici farklılığa, ize, nişana ve belirtiye sahip olmayan otuz görünmez kuş...

Kuşlar yurduna vardıklarında halkları onları coşkuyla karşılarken, bir zamanlar yolcu ettikleri otuz kuşu karşıladıklarını sanırlar... Bir zamanlar yolcu ettiklerini sandıkları otuz kuşa sarılırlar... Aileleri, arkadaşları ve halkları belki de asla bilemeyeceklerdir içlerinde ikame edeni... Sadece onlara belirli bir nazarla bakabilenler fark edebilecektir kalıbın ardındaki farklılığı; diğerleri onlara heyecanla sorarlarken Simurg'un var olup olmadığını... Ve tüm o efsanelerin...

Soranlara Simurg'un herşeyden daha gerçek olduğunu söyleyeceklerdir...
Neden yardıma gelmediğini ve kendilerine görünmediğini sorduklarında meraklı kalabalık bu garip halli dostlarına; O'nu görmek için yeterince uğraşan herkese görüneceği cevabını alacaklardır...

"Nasıl yeterince?" sorusuna aldıkları cevabı ise uzun zaman düşünmek zorunda kalacaklardır : "Kendinden vaz geçecek kadar..."

Bir yandan O'nun yakınlığını, öte yandan ise O'nun uzaklığını nasıl anlatabileceklerdir kalabalığa? Sonunda, yapabilecekleri yegane şeyi yapmaya ve halklarına yolculuklarını sembolik bir hikaye ile anlatmaya karar vereceklerdir... Ve halkları bu hikayeye aşık olacaktır...

Hikayeler yerine Simurg'a aşık olanlara ise, yanan ateşin karşısında şu sözleri aktaracaklardır :

"Simurg'u bir ölümlü asla göremez... O'nu sadece Kendisi görebilir..."

2
"...........ece Kendisi görebilir..."

Çarpacak yer bulamadığından sonsuz boşlukta yankılandı kaynağı mekansız kelimeler...

Başta bildikleri dinleyene ulaşamadıkları gibi...
Arkalarında da söyleyeni bulamadılar...

3
Ateş yanmazken duyulmayanlar, ateş yanarken duyuldu...
Ateş yanarken duyulanlar, ateş söndüğünde dirildi...
Dirilince anladı, orada oturmuyor...
Ve Doğuran aslında; bir çocuk doğurmuyor...

4
Yananlar küle döndükten sonra; sessizlik...
Öteki kalmadığında...
Sessizlik...
...''
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 20-10-2010, 14:50
aliyarasfal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
aliyarasfal aliyarasfal isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 24 May 2010
Mesajlar: 2.935
Standart

Çok yakın tanıdığım alevi iki farklı alevi ailenin büyükleri bana şunu demişlerdi; "Bizim dedelerimiz çok uzun zaman önce Afganistan'dan göçmüşlerdir." Hatta köy adı dahi vermişlerdi.Bu "çok uzun zamanın" bir kaç yüzyıldan fazla olduğunu söyleyebilirim. Çünkü anlattıklarına göre İran - Horasan üzerinden Anadolu'ya geldiklerini ,sürekli ve uzun bir göç olayının tarihsel hikayesini anlatmışlardı.Kürt-alevi olarak tanımlanan bu kişilerin kendilerinin kürt olmadığını ifade etmeleride ayrı bir konu.

Her inançsal bakış gibi elbetteki felsefesi vardır.Ancak aleviliğin inanç olduğu kesindir ve Sayın Sangre'nin ifade ettiği gibi bir çok inancın kültürel izlerini içinde barındıran sentez, ancak günümüz şekliyle Anadolu'ya has saz-deyiş ile bütünleşmiş özgün bir inanıştır diye düşünmekteyim.

Şimdilik saygımla gittim...

Sorular sormuyorsan ya ölüsün ya da köle...
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 20-10-2010, 15:57
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

Bruinessen'in "Kürdistan Üzerine Yazilar" kitabini okurken, Kürt asiretlerinin alevilikle sünnilik arasinda gidip geldiklerini anladim. Bruinessen bazi asiretlerinin tuttuklari soy kütüklerini incelemis ve ortaya ilginc bir durum cikmis. 16. yüzyilda hanedan ailelerinin din degistirdikleri anlasiliyor. Ornegin Mokri, Sahrezar ve Ardalan hanedanlarinin 5-6 kusak icinde isimleri degisiyor. Baslangicta Muhammed, Omer, Mustafa gibi isimler varken, sonraki kusaklarda birdenbirer Hüseyin, Haydar, Ali, Zülfikar isimleri yogun sekilde kullanilmaya baslaniyor. Bazilari tekrar Osmanli tarafina geri döndügünde Siiligi kabul ettiklerini reddediyorlar.

Yani Osmanli-Safevi catismasi sirasinda Kürtler, Türkler ve Azeriler Alevilik/Siilik ve Sünnilik arasinda gidip gelmisler. Galiba Osmanli kontrolündeki aileler sünnilige, Safevi kontrolündeki aileler siilige yönelmisler yada zorlanmislar. Halk ve büyük aileler Sultan ile Sah arasinda gidip gelmis.

Aleviligin bir heterodoksi oldugu acik. Ben de baslangicta Aleviligin Islamiyetle pek ilgisi yok diye düsünüyordum, ama tarihte Siilik ile yakin bir iliski de görülüyor. Siiligin o zamanlar nasil birsey oldugunu ise pek bilmiyorum. Belki de Siilik simdiki Iran'da oldugundan daha farkli bir bicimdeydi. Savas sonrasinda Siiligi tekrar reddeden gruplar, belki de zamanla simdiki alevilige benzer bir bicim ürettiler.

Söyle bir alinti yapayim:

"16. ile 19. yüzyil arasinda bugüne kadar yeterli aciklik kazanmamis önemli degisiklikler meydana gelmistir. Daha 1655'te Afsarlar ve Bati Azerbaycan'in diger Türk topluluklari büyük ölcüde Safii Sünniydiler. (Evliya Celebi) Yukarda da gectigi gibi 16. yüzyilda bu bölgede bir miktar Sii Kürt de yasamaktaydi. Fakat 19. yüzyil baslarinda, Azerbaycan'daki bütün Kürtler Sünni ve bütün Türkler Sii olmustu. Bu nasil olur?"

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/

Konu sargon tarafından (20-10-2010 Saat 16:05 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 21-10-2010, 16:43
Titan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Titan Titan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 05 Oct 2007
Bulunduğu yer: Bilgisayarımın Karşısı
Mesajlar: 1.610
Standart

Konuyla ilgili bir link.

http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9190

"Aç insanların karnını doyurduğum zaman bana kahraman diyorlar. Bunların neden aç olduğunu sorduğum zaman ise; bana komünist diyorlar"

Ernesto Che Guevera
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 22-10-2010, 01:16
kemalistcan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
kemalistcan kemalistcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Jul 2010
Mesajlar: 337
Standart

Freddie olaya biraz pragmatik(yararcı ve fırsatçı)yaklaşmış olsa da ben kendini ateist olduğu halde kültürel ve toplumsal nedenlerden ötürü halen alevi olarak tanımlayan biri olarak, aleviliğin islamdan ve diğer semavi dinlerden oldukça bağımsız bir felsefe olduğu konusunda kendisiyle hemfikirim; hayırdır inşallah

Kendi düşüncelerimi daha önce başka başlıklarda paylaşmıştım ama yeri geldiği için yine paylaşıyorum; farklı bakış açım nedeniyle bir tekrardan öte olduğunu, zenginlik katacağını, tartışma ortamı sağlayacağını düşünüyorum. Olaya tarihsel materyalist diyalektik açıdan bakmanın gerekliliğinden dolayı bunları paylaşıyorum.

Ali'nin osman, ebubekir ve ömerden hiçbir farkı yoktur(muhammet'in damadı ve amcasının oğludur); bunu alevi kökenli biri olarak söylüyorum. Ali amcası Hamza gibi tam bir savaş makinesi. Gazvelerin ne amaçla(imparatorluğu genişletmek, ganimet(para, mal, carie, köle) toplamak ve vergiye bağlamak) ne şekilde(hemen hemen bütün yetişkin ve çocuk erkekler öldürülüyor) yapıldığı düşünülürse bu savaş makinesinin nasıl kullanıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Şia genelde ona yapılan haksızlık ve emervi zulmü noktasında hareketle ideolojik besleme yapar tabanına. Emevilerin arap ırkçısı gözü doymaz vahşiler olduğu kesin; ama Ali'ye yapılan haksızlık ne kadar doğrudur ne kadar bizi ilgilnedirir buna bakmak lazım. Muhammet'in ölüm döşeğinde, veda hutbesinde ve kimi zamanlar Ali'yi işaret ettiğini söyler şia; sünnülerde tam tersini söyler. Kim haklı; birbirini tutmayan rivayetlerden ve hadislerden başka hiçbir kaynak yoktur. Ama muaviyenin yüzük hilesi ve kerbela katliamı konusunda ayrıntılar dışında aliye ve ailesine madik atıldığı konusunda iki taraf da hemfikir; ama bu bizi nereye kadar ilgilendirir ve bizi nereye götürür? Halk, muhammedin kendi soyundan gelen imamlara ve onların büyük ölçüde hakkaniyetli tavırlarına rağmen egemenlerin istedikleri gibi yönlerdikleri imamlara(imam hanefi, imam gazali) daha çok rağbet etmişler, diğerlerini kerbela olayında olduğu gibi birçok kez satışa getirmişler. Peki bu bizi ne kadar ilgilendirir? Kuran dolayısıyla islam ve islam tarihi ortadadır. Her ne kadar ortada bir haksızlık ve kıyım varsa da yaşananlar egemenlik savaşıdır. Gerçek şu ki sünnüler uzun bir süre egemenliği ellerinden bırakmadılar moğol saldırılarına kadar.

Bir taraftan bu haksızlık ve katliam üzerinden bir ayrılma(sünnü ve şia olarak) yaşanırken diğer bir tarafta zorla, işkenceyle müslüman olmuş, kendi dinlerini gizli gizli yaşamaya çalışan diken üstünde olan, islamla birlikte rahatları ve düzenleri bozulmuş(ülkeleri ve zenginleri ellerinden gitmiş, katliama ve tecavüzlere maruz kalmış, köle ve cariye olmuşlar, yanlarına yerleştirilen(hatta evlerine) arap göçmenlerinin can sıkıcı gözetiminde) bir kesim(özellikle farslılar ve türkler)bu parçalanmayı fırsat bildi ve şianın yanında yer aldı ve şia gibi göründü. Bu şeriat karşıtları için alinin ve ailesinin yaşadığı haksızlık ve zulüm çok etkili olduysa da en çok kendi çektikleri sıkıntılar onları bu yola itti; bundan ötürü emevi iktidarını türkler yıkacak ve son emevi sultanını öldüren bir türk olacaktır. emevilerin yerine geçen abbasiler sünnülükte onları hiç aratmadı ve kendine karahanlılar, gazneliler ve selçuklular gibi türk yandaşlar bulmakta hiç zorlanamadı; bu türklerde ganimet ve iktidar için sünnü oldular. Ama hala şeriatı istemeyenler ama direk inkar edemeyenler vardı; örneğin ismaililer. Onlar şia(gibi) olarak mücadelelerine devam ettiler ve kimi zaman güçlendiklerinde çok güçlü devletler kurdular; safeviler, timur imparatorluğu, fatimiler, karakoyunlular gibi. Bu devletlerin ideolojik beslemesi, ali ve ailesinin yaşadığı haksızlık ve zulm, emevilerin islamı yozlaştırması ve haklara ettiği eziyet üzerineydi. Oysa şeriatı ciddi şekilde ihlal ve tahrip eden kendileriydi. Halkın bilinç düzeyi ortadayken ilkelerine dinsel birşey katmaları zorunluydu.

Karamanlılarda, karahanlılarda, safevilerde, timur imparatorluğunda, babürlerde, osmanlı(ilk dönemler) ve birçok türk devletinde konuşma, okuma ve yazma dili türkçeydi. Bugün islamcıların sahiplendiği birçok bilim adamı bölgenin özgürlük ortamında koydu yapıtlarını. Ana dilde ibadet edebiliyorlar, dini seçimleri ve yaşayışları konusunda ne bir zorlama ne bir kalıba sokma söz konusuydu. İşte alevilik buydu; devrimci, ilerici, insancıl ama zorunlu olarak(anlattım daha önce) islamdan izler taşıyan bir öğreti.

Ne şiayla ne islam hiçbir ilgisi yoktur; ilgisi tamamen konjoktüreldir. Bugünkü yaşayan alevilik için aynı şeyi aynı netlikle söyleyemesek de donelerden yola çıkarak aynı sonuca ulaşılabilinir.
İslama göre müslüman olmamanın, dinden dönmenin ve dine karşı gelmenin(muhalif olmanın) cezası ölüm(çarmıha gerilmek, el ayak çapraz kesilmesi, pusu sonucu aniden öldürülmek gibi vahşi yöntemlerle hemi de; tek şansın müslüman olmak ölüm seni bulmadan). Şimdi bana ayetleri getirttirtmeyin; hepimiz ezbere biliyoruz. Bir tek hiristiyanlarla, yahudilere cizye(haraç) karşılığında can bağışlandığını biliyoruz; osmanlı bunu vergi olarak 600 sene aldı. Diğer bir kurtuluş yolu ise cariye ya da köle olarak bir ömür geçirmek azat edilmeyi bekleyerek.

Böyle bir durumda islama nasıl muhalefet edilir, karşı durulur? İktidarı ele geçirmek ekonomik güç ve insan kaynakları kadar ideolojiden de geçer; çünkü örgütlenme, büyüme, gelişme ve mücadele ideoloji temelli gelişir. O dönem islamı direk hedef alan hiçbir oluşum korkunç bir ölümden, işkencelerden ve zulümden kendini kurtaramaz ve devamlılık sağlayamazdı. Emevilerin haksızlıkla ve zulümle başlayan, ırkçı ve islamı, çıkarları doğrultusunda çiğnemekten çekinmeyen tutumları karşısında hemencecik doğal bir şia grubu oluştu. Bu şeriata, zulme karşı gelmenin tek yolu da şia olmaktan geçiyordu bu yüzden; çünkü onlarda çok güçlüydüler ve haklı bir davaya sahiptiler. Kılıç zoruyla müslüman olan iranlılar ve türkler için biçilmiş bir kaftandı bu. Ama kimileri şeriatı hiçbir suretle uygulamak istemiyor ibadetleri vesaireyi yerine getirmiyordu ama ali taraftarı olarak arada kaynıyordu. Hatta bunların çoğu şeriata karşıydı ve kendi insancıl öğretilerine sahiptiler; yunus emre, pir sultan, şeyh bedrettin, hacı bektaşı veli. Bazıları da güç, iktidar istiyordu; şah ismail, hasan sabbah gibi.

İşte alevilik böyle bir ortamda doğdu(önceki halinden böyle evrildi; tasavvuf, sufilik, ahilik hep bunun ürünleri). Hem aleviler hem de aleviliğin içine giren teist ya da ateist arkadaşlar aleviliğin bam başka birşey olduğunu göreceklerdir. Alamut Kalesi fedaileri serisini okuyun lütfen; aleviliğin gizli öğretisini daha iyi anlayacaksınız. Ben tanrıyım, sevgidir dinimiz bizim, benim kabem insandır, ne kadar zengin olsanda yiyebileceğin kadar yersin, bozuk düzende sağlam çark çıkmaz, yarimiz dışında herşeyi paylaşmalıyız, ücretli çalışmak ahmaklıktır,(türkçe konuşula, okuna, yazıla)... diyen bir öğretiyi küçümsemeyin. Bugünkü varisleri çok yozlaştırdı ve sığlaştırdı; gerçek özünü unutarak sünnülerle müslümanlık yarışına bile girdiler. Ama yine de öz sağlam; görebilene, anlayabilene...

Gerçek alevilik herdaim şeriatla savaş halindeydi; ama anlattığım nedenlerden ötürü gizlenmek, örtülü olmak zorunda kaldı. Bu yüzden aleviler ateizme meyillidir, bu yüzden içerler, bu yüzden başlarını örtmezler, bu yüzden islam ibadetlerini yerine getirmezler, bu yüzden müzikte, folklörde, sosyal yaşamda ve devrimcilik de bir adım öndeler. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi bir sürü önder devrimci alevi; tesadüf mü acaba?

Ben asla alevicilik yapmam; yapanı da tasvip etmem. Ama burda birşeye açıklık getirilmesi gerekiyordu; benim yaptığımda budur.

Şimdi övünerek ve gururla söylüyorum: Şeriatla mücadele yolunda derisi yüzülen Nesimi, Hallacı mansur gibi; eşitlikçi ve adil bir düzen uğruna isyan edince öldürülen şeyh bedrettin(onu marksa benzetirler; onunla ilgili birkitap görürsniz lütfen okuyun) ve börlüce gibi; sistemin yanlışlığını gören, bozukluğuna,çürümüşlüğüne isyan eden dadaloğlu, pirsultan gibi; barışı, gönenci ve insanlığı hedefleyen yunus emre ve bektaşi gibi bende aleviyim. Aynı zamanda da ateistim. Ateistliğim beni tanımlamaya yetmez; ama alevilik kültür, sosyal yaşam, ideoloji, felsefe, sanat olarak kendini gösterir. Ayrıca kemalistim ve sosyalistim; alevi olmamın bunda payı vardır ama kesin belirleyici değildir elbette.

dilerim mesaj yerine gitmiştir.

Sevgiler, saygılar
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Alevilik Nedir? benkimim Alevilik 370 14-07-2013 19:16
Alevilik Gerçeği mitch İslam 7 19-11-2009 18:36
Alevilik Ve Toplumsallaşma tanselsemir İslam 1 24-10-2007 00:24
futbol klübü nedir?,din nedir?,inanç nedir? İslam 3 22-05-2007 14:35

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:41 .