Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 01-07-2006, 08:57
sodomo-- sodomo-- isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Mar 2006
Mesajlar: 1.767
Standart Alan Watts-Benlik Tabusu

Var oluşun bir başlangıcı yoktur, çünkü o bir çember gibi döner durur ve çemberin üzerinde başlangıç noktası yoktur. Zamanı gösteren şu saatime bakın; döner durur. İşte var oluş da öylece kendini yineler durur. Ancak akrebin onikiye çıkıp inmesi gibi, gün ve gece, uyanmak ve uyumak, yaşamak ve ölmek vardır. Bunların hiç birini diğeri olmaksızın bulamazsınız; çünkü, akla birlikte kara'yı görmemiş olsaydınız, karanın ne olduğunu bilemeyecektiniz.

Yine aynı şekilde, var oluş sonsuza değin ara vermeksizin sürüp gitseydi kendinden usanacağından dolayı, bir vardır, bir yoktur. Gelir ve gider. Şimdi gördünüz, şimdi görmediniz! Nefes alışınız gibi, içeri ve dışarı, içeri ve dışarı... Eğer nefesinizi içinizde tutmaya çalışırsanız, kendinizi çok kötü hissedersiniz. Saklambaç oyunu gibidir de, çünkü saklanacak yeni yerler bulmak ve sürekli olarak aynı yerde saklanmayan birini aramak her zaman eğlencelidir.

Tanrı da saklambaç oynamaktan hoşlanır, ama Tanrı’nın dışında hiç bir şey olmadığından, kendinden başka oynayacak hiç kimsesi yoktur. Ancak o bu güçlüğü, güya o, kendisi değilmiş gibi davranarak aşar. Bu, onun kendisinden saklanma yoludur. Sen olur, ben olur ve bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler, taş-toprak ve yıldızlar olur. Bu şekilde kimileri korkunç ve ürkütücü olan tuhaf ve harika maceralar yaşar. Ama bütün bunlar kötü rüyalar gibidir, çünkü o uyandığında hepsi kaybolup gidecektir.

Ancak Tanrı saklambaç oynarken, sen ve ben olurken, bunu öylesine iyi yapar ki, kendisini nerede ve nasıl sakladığını hatırlaması çok zaman alır. Ama işin bütün eğlencesi de budur zaten –tam onun yapmak istediği. Oyunu bozacağından, kendisini çabucak bulmak istemez. Bu nedenledir ki, sen ve ben için, bizlerin güya kendisi değilmiş gibi davranan Tanrı olduğumuzun farkına varması o denli güçtür. Ama oyun yeterince sürdükten sonra hepimiz uyanıp, öyle değilmiş gibi davranmayı bırakacak ve hepimizin tek bir Ben –sonsuza dek yaşayan ve ne varsa içine alan Tanrı- olduğunu hatırlayacağız.

Tabii ki, Tanrı’nın insan gibi bir biçimi olmadığını hatırınızda tutmalısınız. İnsanların derileri vardır ve her zaman bir de dışarısı vardır. Eğer böyle olmasaydı, bedenlerimizin içi ve dışı arasındaki farkı bilemezdik. Ama Tanrı’nın ne derisi, ne de biçimi vardır, çünkü O’na dışarısı olacak hiç bir şey yoktur. Tanrı’nın içi ve dışı aynıdır.

Tanrı varoluşun benliğidir, ama ayna olmaksızın gözlerimizi göremememiz, kendi dişlerimizi ısıramamız, ya da kafamızın içine bakamamamızla aynı nedenlerle onu göremeyiz. Benliğimiz çok ustaca gizlenmiştir, çünkü gizleyen Tanrı’dır.

Tanrı’nın neden bazen kötü insanlar biçiminde gizlendiğini, ya da hasta ve acı çeken insanlarmış gibi davrandığını sorabilirsiniz. Öncelikle şunu unutmayın ki, o bütün bunları kendinden başkasına yapmıyor. Ayrıca masaldaki heyecanın iyilerin kötüleri nasıl alt ettiğini görmekten duyulmasından, hoşlandığınız bütün masallarda iyiler kadar kötülerin de olduğunu unutmamalısınız. Bu, kağıt oynarken de aynıdır. Oyunun başında kağıtları karıştırırız ve bu karışıklık dünyadaki kötülükler gibidir, ama oyunun özü bu karmaşayı iyi bir düzene koymaktır ve bunu en iyi yapan oyunu kazanır. Ardından kağıtları yeniden karıştırırız ve tekrar oynarız, ve dünya için de bu böyledir.”

Açıkça mit tarzında olan bu hikaye, gerçekliğin bilimsel bir açıklaması olarak verilmez. Oyunlar ve drama benzeşimlerine dayanan ve yıpratılmış ‘Tanrı’ sözcüğünü kullanan bu hikaye, yalnızca gerçekliğin ne gibi olduğunu verme iddiasındadır. Astronomlar, üzerinde galaksileri gösteren beyaz noktalar olan şişen bir balon imgesini evrenin genleşmesini açıklamak için nasıl kullanıyorsa, ben de bu hikayeyi öyle kullanıyorum. Çocukların çoğunluğu ve bir çok yetişkin için bu hikaye çok kolay anlaşılabilir, basit ve büyülecidir. Bununla karşılaştırdığınızda, dünyanın çoğu mitik açıklamaları kaba, karmaşık ve anlaşılmaz kalır.

George Harris şöyle der:


“Bizim kuşağımız, lanetleyecek ya da koruyacak bir Tanrı olmaksızın, soğuk bir cehennemi ve hücre hapsini bu yaşamda görür. İnsanoğlu, ta ki tuzaktan kurtulup, ‘Oluşun Esas Zemini’ni yakalayıncaya kadar, var oluşunun hiç bir gerekçesi yoktur. Boş ve sonlu olduğunu, yalnızca kısa bir zaman sonra öleceğini bilir. Bu yaşamın hiç bir anlamı olmadığı ve gelecek bir yaşama inanmadığı için, gerçekte o bir kişi değil, ama kendi kendini yok etmenin bir kurbanıdır.”


‘Oluşun Esas Zemini’, Paul Tillich’in Tanrı yerine kullandığı arıtılmış bir terimdir ve benim çocuklar için aktardığım hikayede çocuklara el altından verilen giz, ‘Oluşun Esas Zemini’nin ‘sen’ olduğudur. Şüphesiz, ‘Zemin’in varsayıyor olduğu, ya da ‘öyleymiş gibi göründüğü’ güncel ‘sen’ değil, ama gözleyen o olduğu için gözlenemeyen saklı ‘Benlik’tir. O halde bu tabuların tabusudur: Sen O’sun

Ancak kültürümüzde bu, deliliğin ölçüsü, saygısızlıkların en büyüğü ve kuruntuların en çılgıncasıdır. Bunun büyüklük kuruntusunun son durağan benliğin şişerek mutlak saçmalığa ulaşması olduğuna inanırız. Çünkü egoyu bir elimizle beslerken, öbür elimizle başını ezeriz. ‘Yerlerini bilmelerini’, ego sürüsü içinde bir küçük ego olarak uygun bir alçakgönüllülük içinde davranmalarını, düşünmelerini ve hissetmelerini öğretmek için kuşaktan kuşağa çocukların canına okuruz. Annemin bana, “Kumsaldaki tek çakıl taşı sen değilsin” demesi gibi. Aklı başında olup da kendisinin Tanrı olduğuna inananı ya çarmıha germeli, ya da yakmalı.

Gerçi şimdilerde daha bağışlayıcı yaklaşıp, aklı başında hiç kimsenin böyle bir saçmalığa inanamayacağı görüşünü benimsiyoruz. Ancak zavallı bir aptal kendisini dünyanın her şeye gücü yeten bir yöneticisi olarak düşünebilirdi ve ancak böyle biri diz çöküp tapınabilirdi

Bu böyle, çünkü Tanrı’yı evrenin en küçük bir ayrıntısına bile bilinçli ve kişisel olarak el atan Mutlak Teknotrat, Evrenin Kralı olarak düşünürüz –ama benim hikayemdeki Tanrı bu türden değil. Gerçekte, hikaye de benim uydurmam değil! Dinler tarihi okuyan herkesin bileceği gibi, Eski Hindistan’dan gelir ve Vedanta felsefesini açıklamanın mistik bir yoludur. Vedanta, kimileri en azından M.Ö.800’lere dayanan bir karşılıklı konuşmalar, hikayeler ve şiirler seçkisi olarak Upanishadlar’ın öğretisidir. Bilgili Hindular Tanrı’yı, dünyayı bir hükümdar gibi yukarıdan yöneten özel ve ayrı bir mutlak kişi olarak düşünmezler. Onların Tanrı’sı her şeyin ‘üstünde’ değil, ‘altında’dır ve dünyayı içeriden oynar. Dahası, hiç bir Hindu kendisinin Tanrı olduğunu, aynı zamanda bunun herkes ve her şey için doğru olduğunu görmeksizin düşünemez. Vedanta felsefesine göre, Tanrı’dan başka hiç bir şey yoktur. Ama yalnızca Tanrı onları uyduruyor olduğu ve kendisiyle saklambaç oynamak üzere kendisini onlarmış gibi gösteriyor olduğu için, Tanrı’dan başka şeyler var gibi görünür. Bu yüzden, görünürde ayrı şeylerin evreni sonsuza kadar değil, bir süre için gerçektir; çünkü, ‘ben’ kendimi saklayıp bulurken, o da gelip geçer.

Ama Vedanta bunun böyle olduğu inancından, ya da düşüncesinden ibaret değildir. Temel olarak ve her şeyden önemlisi deneyim, bunun böyle olduğunun dolaysız bilgisi ve bu nedenle şeyleri görmenin alışılagelmiş biçiminin kökünden değişmesidir. O, dünyayı tersyüz eder.

Ama bu, hala deri içindeki bir ‘ben’den daha fazla bir şey olmadığı yanılsamasının etkisi altındayken, diğerleriyle ve onların gereksinimleriyle kendini ve kendi gereksinimlerini özdeşleştirme çabası olarak ‘bencil olmama’ uygulamasına ilişkin alışılmış düşüncelerle karıştırılmamalıdır. Böylesi ‘bencil olmayış’, “biz sizden daha hoşgörülüyüz” oyununu oynayan kesime benzer olarak, çok ince bir benlikçilik olmaya adaydır.

Vedanta’da katı bir ahlakçılık yoktu: İnsanları, gerçek güdülerini paylaşmaksızın azizleri taklit etmeye, ya da onları ateşleyen bilgiyi paylaşmaksızın güdülerini taklit etmeye çağırmadı.

Bu nedenledir ki, çocuklarıma vereceğim kitapta, ne vaaz, ne ‘-melisin’, ‘-malısın’ olmalıydı. Gerçek sevgi, suçluluk ya da ödev duygusundan değil, bilgiden doğar. Size bakması gerektiğini düşündüğünden dolayı evlenemeyen ve bu yüzden de sizden nefret eden bir kıza sahip, yatalak bir anne olmak ister miydiniz? Benim istediğim, şeylerin nasıl olması gerektiğini değil, ama onların nasıl olduklarını ve neden ve nasıl onları oldukları gibi görmediğimizi söylemek olurdu. Egoların, çok incelikli ve karmaşık biçimlerde yola gelmiş gibi yapma biçimleri olsa da, bir egoya egoist olmaktan başka bir şey öğretemezsiniz. Bu yüzden, aslolan insanın kendini ayrı bir ego olarak görme yanılsamasından deney ve deneyimle kurtulmasıdır.

Dahası, ego yanılsamasından kurtulan birinin, böyle yaptığı için kendini diğerlerinden daha iyi, ya da üstün görmesi olanaksızdır. Ne yana dönerseniz dönün, yalnızca tek bir ‘ben’in binbir türlü saklanıp ortaya çıkışı vardır. Kuşlar çıktıkları yumurtalardan daha üstün değillerdir. Doğrusu, kuşun, bir yumurtanın başka yumurtalar olma yolu olduğu söylenebilir. Yumurta, ego; kuş da, kurtulan ‘ben’dir.

Böylelikle, kabuğunuzu kırmalısınız bile demiyorum. Bir gün, bir şekilde sen (gerçek sen, ‘ben’) bunu zaten yapacaksın. Ama ‘ben’in insanmış gibi olduğu durumların çoğunda, oyunun fark edilmeden kalması ve böylece de yeryüzündeki yaşamın dramının büyük bir patlamayla sona ermesi olanaksız değildir


Alan Watts-Benlik Tabusu

www.goto.bilkent.edu.tr/gunce
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 21-12-2018, 02:52
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Alan amcamızın anlatım dilini çok sevdim, akıcılığı da yerinde ama daha konuya girişi böyle olunca.

"Var oluşun bir başlangıcı yoktur, çünkü o bir çember gibi döner durur ve çemberin üzerinde başlangıç noktası yoktur."

Anladım ki "sınırlı" bir düşünceye sahipmiş dedim, konu devamı da bunu doğruladı zaten.

Düşüncede sınır demek, adeta onu ipoteklemek demektir, ipotekte o şey üzerinde tam yetkiniz olmaması anlamına gelir ki, Alan amca kendi sınırları içerisinde kalmış, bahsettiği çemberi yaramamış.
Belki bunun bilincinde belki değil ama halinden memnun.

Galiba biz insanlar bulunduğumuz hal ortamı ile, şimdiden geleceği, geçmişi çok iyi bilmek gibi bir olayı seviyoruz. Onun bir hata olacağını bile aklımıza getirmiyoruz.
Şimdiden bütün her şeyi bilmek, çok net olarak altını çizmek, aslında çok sıkıcı da bir şeydir. Bir filmin sonunu bilmek gibi, heyecansız, can sıkıntısı ile ona bakmak, hiç zevk vermese gerektir.
Ama "bilmek" denen zevk sanırım daha baskın geliyor, filmin sonunu da biliyoruz.

Tabii hiç bilmiyoruz deyip, bu huzursuzluğu yaşamaktansa, biliyoruz deyip, huzurlu olmanın tarifi de olmasa gerektir.
Böyle yapınca, sorulara cevaplar bulmak yerine, zaten cevabı bildiğimiz için, cevaba göre soru buluyoruz.
Bu rahatlıkta da yazıyoruz çiziyoruz, sanırım bu işler böyle dönüyor.

Diğer yandan böyle sınırlamalar olmasa, sınırsızlık denen şey nasıl bilinecek?

Olay kendi içinde kendini tanımlıyor.

Hepsi lazım!

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 25-12-2018, 21:29
gandalf gandalf isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 06 Nov 2017
Mesajlar: 48
Standart

Varoluşa bütün bir sınır tayin edebileceğimizi sanmıyorum sevgili Felâsife.

Örneğin Turan Dursun'un varoluşu 1934 yılında başlıyor. Veya Eyfel Kulesi, 1889 yılında.

Yalnızca herhangi bir varlığın varoluşunu sınırlayabiliyoruz. Fakat ne zaman daha önceye gitsek, hep de bir şeylerle karşılaşıyoruz. Turan Dursun veya Eyfel'den 1 yıl önce, 100 yıl önce, 1 milyon yıl önce... vs.

Evreni Big Bang'le, veya Tanrı'nın dokunuşuyla sınırladık diyelim. O zaman bile bir geçmiş görebiliriz. Big Bang'e dönüşme potansiyeline sahip bir yapı; ya da henüz Evrene dokunmamış vaziyette bulunan bir Tanrı; ama illâ ki, bir "önce" çıkıyor karşımıza.

İnsan bilgisi bir şeyleri nasıl anlamlandırıyor? Bakıyoruz ki annemiz babamız varmış. Bakıyoruz ki, herkesin birer annesi babası var. Ve şöyle düşünüyoruz: "Öyleyse her insanın bir anne babası vardır."

Varoluşun başlangıcı meselesi de aynı şekilde. Bakıyoruz ki dün vardı, dünden önceki gün de vardı. Ne kadar önceye bakarsak, hep daha öncesi var diyebiliyoruz. "Öyleyse hangi zamana bakarsak bakalım, daha öncesi de düşünülebilir." sonucuna varmamız daha anlamlı.

Elbet her yerde kesintiler olsaydı... Mesela insanlar veya evler arabaların, birdenbire şıp diye belirdikleri bir evrende yaşıyor olsaydık, "Öyleyse varoluşun mutlak bir başlangıcı vardır." demek daha anlamlı olacaktı.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 25-12-2018, 23:17
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

gandalf´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Varoluşun başlangıcı meselesi de aynı şekilde. Bakıyoruz ki dün vardı, dünden önceki gün de vardı. Ne kadar önceye bakarsak, hep daha öncesi var diyebiliyoruz. "Öyleyse hangi zamana bakarsak bakalım, daha öncesi de düşünülebilir." sonucuna varmamız daha anlamlı.
Aynen öyle sevgili gandalf
Düşünebildiğimiz kadar düşünebilmeliyiz, statik düşünceden kurtulup, dinamik düşünceye geçmek zorundayız, başlangıç yok dediğimiz an, bu ondan öncesinin düşünülmeyeceği anlamına gelir ki, bu statiktir, bu da düşünceye sınır demektir.
Zaten bende bu noktada şurada ki konumu açmıştım, meseleyi ters mantıkla ele almıştım.
Düz mantık Bing bang olayını bile, bir başlangıç yapıyor, buna göre dizayn yapıyor, öncesini yok kabul ediyor. Oysa o bile bir ilk değil, ilkler anlamına, tekrarlar anlamına gelebilir, bu zor değildir.
O yüzden ...""Öyleyse hangi zamana bakarsak bakalım, daha öncesi de düşünülebilir." sonucuna varmamız daha anlamlı."... sözünüz benim için de anlamlı.

Sevgiler

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 26-12-2018, 00:23
ilahimasal ilahimasal isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Oct 2017
Mesajlar: 3.462
Standart

Mevcut YAŞAMA değer / kıymet vermeyip yaşanılan bu yaşamı kısa/eksik bulup önceydi sonraydı gibi anı yaşamayı dahi kendisine ÇİLE haline getirip çevresindeki insanlara dahi bunu enjekte etmek isteyip kendi yaşamı bitince bir başka yaşama geçiceği hezeyanı içinde olanların yaşarken gördükleri boş ruyadır. İdealist olmak.

Öncede yok
Sonrada yok
Yaşam bitince gidilecek yerde.

An var. Yaşarsan ne ala

Bu tip insanların benlik problemleri tanrı üretip ürettiğinin sözcüsü olmaktan ve bundan sebep problemli yaşamlar üretmekten bir adım bile ileri gidememiştir.

Kimisi peygamberim dedi
Kimisi filozof
Kimisi şaman

Hepsinin ortak noktası yaşamı kendine zehir ve çile gibi görüp ÖBÜR TARAF hikayesi ile insanları zehirlediler.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:07 .