
18-07-2006, 02:08
|
|
|
BAKIŞ AÇISI
BAKIŞ AÇISI
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş.
Ardından kulübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki
arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış.
Vincenzo'yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeğinin olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış, bir çırpıda.
Kadının anlattıkları Vincenzo'yu çok etkilemiş.
Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış.
Çeki kadına uzatmış.
O sırada kadına "umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" demiş.
Ertesi hafta Vincenzo klupte öğle yemeğini yerken Golf derneği'nin bir üyesi yanına yaklaşmış ve "otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler" demiş.
Evet" demiş Vincenzo, "bunun nesi garip?".
Garip değil tabi ki" demiş adam," ama size bir haberim var o kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış."
Vincenzo şaşkınlıkla " yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?" demiş.
''Yok'' demiş adam.
İşte bu hafta duyduğum en iyi haber" demiş Vincenzo.
İşte buna bakış açısı farkı diyoruz. Kimi parasını kaybettiğine
üzülür ama kimi de Vincenzo gibi ölümü bekleyen bir bebek olmamasına sevinir.
Aynı pencereden dışarı bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri gökyüzündeki yıldızları görebilir.
Seçim bizlere aittir
SEVGİYLE KALIN...
|

18-07-2006, 02:59
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
GELİNCİK
Uzaklarda bir köyde, çocugu dogmadan kocası ölmüs, tek basina
yasayan hamile bir kadin kendisine arkadas olmasi açisindan dagda
yarali olarak buldugu bir gelincigi evinde beslemeye baslar. * * * * *
Gelincik kadinin yanindan bir an bile ayrilmaz. Her ne kadar evcil * * * * *
bir hayvan olmasa da,oldukça uysallasir. Bir kaç ay sonra kadinin * * * *
çocugu dogar. Tek basina tüm zorluklara gögüs germek ve yavrusuna
bakmak zorundadir. Günler geçer ve kadin bir gün bir kaç dakikaligina * * * *
da olsa evden ayrilmak ve yavrusunu evde birakmak zorunda kalir...
Gelincikle bebek evde yalniz kalmislardir. Aradan biraz zaman geçer ve
anne eve gelir. Gelincigi ve kanli agzını görür. Anne
çıldırmışcasına gelincige saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada
içerdeki * odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... ve odada
beşiği, beşiğin içindeki bebegi ve bebegin yanında duran parçalanmış
bir yılanı görür... Einstein'in söyledigi rivayet edilen bir söz var:
"İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok
daha zor"
ÖNYARGININ OLMADIGI !
EN GÜZEL GÜNLER SIZLERIN OLSUN.
|

18-07-2006, 14:47
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
sevgili ezkamo
bu nefis yaşamdan kesitler için *teşekkürler.maallesef herşeye keskin bir bakış açısıyla bakmak biz insanların özelliklerinden *birini oluşturuyor.keşke böylesine sığ değil geniş bir bakış açısına sahip olabilseydik.ama mao'nunda dediği gibi ''KUYUDAKİ KURBAĞAYA GÖRE GÖKYÜZÜ KUYUNUN AĞZI KADARDIR.bulunduğumuz kuyunun ağzı kadar görüyoruz gökyüzünü. * sevgilerimle
|

18-07-2006, 14:55
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
Bu hikaye Japonya’ da yaşanmış gerçek bir olaydır
Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde
kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştı? Karanlık bir duvar boşlugunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalıydı. Sonra bu kertenkelenin 10 yıldır hiç kıpırdamadan nasıl yaşadığını düşündü ayak çivilenmişti!! Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar, ne yiyor acaba?
Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Gördüğü manzara adamı sersemletir. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmekteydi...Hayvanlardan *bile pay çıkarıp alacağımız insanlık dersleri olmalı.ilginç ve güzel bulduğum için copy'ledim. sevgilerimle
|

18-07-2006, 16:16
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
Sevgili Mephisto,
Ben her zaman derim insanoğlu garip bir mahluk. Halbuki bizi hayvanlardan üstün kılan özelliğimiz düşünmemiz ve üretmemiz. Bak görüyorsun kertenkele örneğini. Hayvanlar bize ders veriyor. Sevdiğim bir söz var:''Yaşamanın tadını çıkarmaktan korkana *aptal derim.'' Sen dünyaya bir kere geliyorsun. İkinci kere gelme şansın yok. O zaman yaşamanın tadını zevkini alacaksın. Bunu yaparken de kendini düşündüğün kadar başka insanları da düşünerek hareket edeceksin. Kendi mutluluğunu onların mutluluğuna tabi kılacaksın. Bunu yapabildiğin surece insan olursun. Biz ne yapmışız. Bir put yaratmışız. O put uğruna kendimizi prangaya vurmuşuz. Sanki bizim aklımız, mantığımız, vicdanımız yokmuş gibi.Kendimizi olmayan bir puta emanet etmişiz.Ne kadar garip değil mi?...Kendine güveni olmayan iradesi zayıf insanlar bu putu insanoğluna musallat etmişler. İnsanlık bu puttan çektiği kadar hiç bir şeyden çekmemiştir. Ne zamanki bu put ikinci plana atılmış insanlık o zaman rahat nefes almaya başlamıştır. Senin aklın var, vicdanın var. Sen bunları kullandığın zaman göreceksin ki kimseye gereksinimin olmayacaktır. Bunlar senin yol göstericin olmalıdır. İşte bizim yaptığımız da budur ateistler olarak. İşin garibi bu put hep bir sömürü aracı olarak kullanılmış. Dünyaya çeki düzen vereceğim iddiasıyla ortaya çıkmış. Ama tam tersi olmuş. İnsanların bu gerçeği görmeleri gerekir. Mademki bir çözüm olamamış o zaman bunun peşindan gitmenin bir anlamı olmayacaktır. Çözüm biz insanlarda. İnsan olarak kendimize inanmamız güvenmemiz gerekir. Dikkat edersen insanlığın gelişimi böyle düşünenler sayesinde sağlanmıştır. Ama işte sen gel de bunu anlat anlatabilirsen o garip mahluklara.
İkincisi.Bu başlığım her kese açıktır. Katkılarınızı bekliyorum. Böyle insanlığa ders verici öyküleriniz varsa yazın. Tartışmadan yorulmuş dinlenmek isteyen arkadaşlarımıza faydamız olsun. Sevgilerimle...
|

20-07-2006, 03:48
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
Kötü karakterli bir genç varmis.
Bir gün babasi ona çivilerle dolu bir torba vermis.
arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer
bu tahtaperdeye bir çivi çak" demis.
Genç,birinci günde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi
kendine kontrol etmeye çalismis ve
geçen her günde daha AZ çivi çakmis.
Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
Babasi onu yeniden tahtaperdenin önüne göturmüs. Gence "bugünden
baslayarak tartismayip kavga etmedigin her gün için tahtaperdelerden bir
çivi çikart (sök)" demis.
Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis.
Babasi ona "aferin iyi davrandin AMA bu tahtaperdeye
dikkatli bak. Artik çok delik var. Artik geçmisteki gibi güzel
olmayacak" demis.
Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara(delik)birakir. Arkadasina bin defa
kendisini affettigini söyleyebilirsin AMA bu delik aynen
kalacak(kapanmayacak).
Bir arkadas ender bir mücehver gibidir.Seni güldürür, yüreklendirir, sen
ihtiyaç duydugunda yardimci olur, seni
dinler ,sana yüregini açar" demis...
|

20-07-2006, 23:12
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
Aşka aşık olmak
Aşka aşık olmak çok az insanın tattığı bir yükseliş duygusudur.
Aşık olmanız yetmez, yaşamsal bütün duyularınızı alıp ona dahil etmeniz gerekir. Ve dünyasal bütün fikirlerinizi en yakın çöp öğütücüsüne. Akıl, zihin hesap kitapsız aşk size O'nu buldurur.
Bütün kurslardan, ögretilerden, meditasyonlardan, binlerce dolarlarla satın alınan ruhani değerlerden çok daha derinden yakalarsınız yaşamı.
ve bunu anlatamazsınız, yazamazsınız...
Anlayanların, bilenlerin gözlerinizde yakalayacakları bir derinliktir bu. Ve yaşamamış olanların cilt bakımına yoracakları bir duruluk
Aşka aşık olmanın hazzını yaşamak istemeyenlerin en büyük mazereti İş / Para ve gerçekler özünde tek bir sebep barındırır: Korku
Sevilmemek, değerli olmamak, değer bulunmamak korkusu ve daha birçoğu.....
Yaşamda aşık olunmayacak tek bir varlık tanımıyorum.
Yeter ki içinizde Aşk ı taşıyın. Aşk bir başkasıyla yaşanmadan önce insanın kendinde başlayan ve gelişen serpilen bir duygudur. Orada ona yer açabilirsiniz. Aşka yer açmanın tek yolu ise önce aşkı sevmektir. Öncelikle Aşktan korkmamaktır. Kendinizden birşeyler verdiğinizi sanmamak, size sımsıkı sarılmamaktır.
Yaşamın akışında yaşam suyuna bıraktığınız bedeniniz öylesine güvende olacak, kendini uykudaki bir bebek gibi bırakacaktır.
İşte orada Aşkı yakalarsınız.
Bunun için çok fazla şeye ihtiyacınız yok. Hatta aşık olduğunuz kimseye bile!
Aşk insana duyulduğunda zevk, acı, başlangıç ve bitişi getirir.
Aşk dünyaya duyulduğunda da zevk, acı, sevinç, üzüntü, başlangıç ve bitişi getirir...
Yani bilinmezi hayatımızda devamlı hatırlatır hatta farkına varırsanız yaşatır.
Yaşadıklarınızdan aldıklarınızla hayata çok daha farklı bakan gözlerinize, gönlünüzü katarsınız.
Hayata gözlerinizle, gönlünüzle ve farkındalıklarınızla bakarken yaşamın tadını alırsınız ( acı, tatlı, ekşi ...... )
Doygunluğun hazzını damağınızda hisseder, bedeninizde ki gençlik, gözlerinizdeki parlaklıkla gönlünüzde yaşamın aşkı, bir adım daha çıkarsınız O'na vardıran !
Bütün bunlar için kendinizden ve gönlünüzden başka hiçbirşeye ihtiyacınız yoktur.
Yoksa bütün şöhretler mutlu, bütün zenginler aşık ve dünyanın en güzel kadınları sevgi timsali olurdu
Uyuşturucu kullanan, mutsuzluktan intihar eden, her seferinde biriyle evlenip boşanan, ihanet ve reklamları birbirine karıştıran ve en önemlisi eldeki her şeye rağmen bir yere ait olma duygusundan kurtulamayan insanları duymaz, okumazdık.
Yalnız kaldığında tırnaklarını yemek yerine, nefes aldığınız bir anın güzelliğini yakalamaya, bir deniz kenarında dalgalarla martıların sizi hala sevindirmesine, gökyüzündeki yağmur fırtınadan korkmak yerine muhteşem renkleri fark etmeye ve sevdiğiniz bir müzigi kulağınızdan yüreğinize indirmeye ne dersiniz?...
Sevgiyle kalın...
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Ayla Özaygen
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Keyifli Yaşam Danışmanlığı
|

24-07-2006, 02:02
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
(Bir öykü de K.C'den)
ÜC HEYKEL
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her
fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: 'Doğum gününü bu üç altın
heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi
görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O
heykeli bulunca bana haber ver.'
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm
bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana
attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu
genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri
sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak
telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye
gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
'Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul
değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.'
|

24-07-2006, 02:09
|
|
|
Re: BAKIŞ AÇISI
(Bu güzel yazı da Sargon'dan)
Ruhumuz Arkada Kaldı
Bir filmde seyrettim; genç ve güzel bir kadın Paris'te bir cafede bir erkeğe anlatıyordu. O da anlattıklarını bir dergide okumuş:
Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızlı tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor:
"Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?”
Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki:
"Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."
Niye içimizde hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar'ın yaşlı torunu. Çünkü bu ap-tal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kalıyor, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz; ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...
Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.
Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? *
Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben, ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür, fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimizde sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz; işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...
Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki; ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte! Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor.
Milan Kundera "Yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela; konuşulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık; hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana; "Küt" diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler; daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul'da olmak sahiden de çok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da çok normal. Oysa trenler; karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, ağaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, *günebakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz.
Evet; freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var? Hayat, yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü, hızlı ya da yavaş...
Her şey bizim elimizde; sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...
* * * * * * * * * * * * * * * * * Can DÜNDAR
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:08 .
|