sosyo-politik evrim
SOSYO-POLİTİK EVRİM
Arkadaşlar, ülkemizin geleceğine ışık tutmak adına, dilerseniz 2004 yılına dönmek ve o tarihte yarı siyasi bir platformda yaptığım konuşmanın bir bölümünü takdirlerinize sunmak istiyorum. Buyurun ;
Dönüp geriye doğru, tamı tamına 57 yıl öncesine uzanan çok, ama çok önemli bir sürece bakmanızı öneririm. Ne görüyorsunuz arkadaşlar? Tarih 14 Mayıs 1950. Demokrat Parti iş başında. İşbaşı yapan yalnızca bu partimiydi arkadaşlar ? DP iktidarının, CHP iktidarının halktan esirgediğine inandığı “herkese refah, zenginlik, özgürlük” sloganı ile başlattığı sözde kalkınma hamlesi, “her mahallede bir milyoner yaratacağız” sözü ile sadece köşe dönücülerinin mi işine yaradı sanıyorsunuz? DP iktidarının yarattığı bu aşırı özgürlük ve hoşgörü ortamından aslan payını şeriat özlemi ile yanıp tutuşan Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı dinci güçler almadı mı? Tarikat yuvaları bu dönemde açılıp saçılarak faaliyetlerine doludizgin hız vermediler mi? Atatürk’ün “bu memleket şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” özdeyişine nazire yaparcasına tarikat yuvaları arı kovanı gibi dolup taşmadı mı? Geleceğin İslam Cumhuriyetinin projeleri bu dönemde sinsice yürürlüğe konmadı mı? Atatürk ilke ve inkılâplarını bir gecede ters-yüz etmeye güçleri yetmeyenler, adına “sosyo-politik evrim” diyebileceğimiz beyin yıkama ameliyesini en ince ayrıntısına kadar daha o günlerde planlamadılar mı? Bizim “propaganda”, ya da “beyin yıkama” dediğimiz şeye bakın onlar ne güzel bir ad bulmuşlar; “gönülleri fethetmek”…
O kadar dâhiyane, o kadar zekice ve sinsice bir plan ki bu… Fethullah Gülen’in yıllar sonra deşifre olan itiraf niteliğindeki söylevlerinde dediği gibi; Kimseyle kavgaya, sürtüşmeye girmeyeceksin. Demokrasinin size altın tepsi içinde sunduğu nimetleri sonuna kadar kullanacak, yasaların boşluklarından azami ölçüde yararlanacak ve yasalarla ters düşmeden maddi, manevi her türlü aracı kullanarak, bir şekilde beyinleri yıkayarak insanları ikna edeceksin. Saman altından su yürütecek, devlet mekanizmalarında kilit noktaları ele geçireceksin. Böylelikle her biten günün sonunda saflarını biraz daha sıklaştıracak, makul bir süreç sonunda da ortada sana muhalefet edecek kimse bırakmayacaksın. Plan budur... Toplumun en azından büyük çoğunluğunu saflarına çekmeyi hedefleyen böyle bir plan akşamdan sabaha gerçekleşecek radikal bir toplumsal değişim-dönüşüm olgusunu öngörmemektedir. Dolayısıyla bu plan olabildiğince uzun süreçlere gereksinim duymaktadır.
Bir yönü ile Darvin’in Evrim Kuramı ile tıpatıp benzeşen, ancak bilinçli bir iradenin ortaya koyduğu yapay yöntemlerle gelişen, bir anlamda “sosyo-politik evrim” olarak da adlandırabileceğimiz bu toplumsal değişim-dönüşüm olgusu her türlü koşul altında hedefi garanti etmektedir. Uzun süreçlerde hiç kimse bir gün, ya da bir yıl öncesine bakıp da “aaa… Ne kadar değişmişiz” diyemeyecek. Olabildiğince uzun süreçlerde doğal bir sosyal olgu olarak kabul edilecek. Bunu ancak yaşı 60'ın üzerinde olanlar dönüp te 50-55 yıl öncesine baktıklarında anlayabilirler. O günlerle bugünü kıyasladıklarında gerek görsel olarak, gerekse istatistikî olarak aradaki farkı kolaylıkla kavrayabilirler. Kurbağa testini bilirsiniz. Aynen öyle işte…
Bizi pişirdiler arkadaşlar, bizi pişirdiler… Pişirmeye de devam ediyorlar. Hiç temenni etmem ama belki 10, ya da 20 yıl sonra Atatürk’ün adının bile anılmasının suç sayıldığı, dervişlerin, yeşil sarıklı tarikat ehlinin, türbanlı, kara çarşaflı kadınların, eli tespihli, başı takkeli çember sakallı erkeklerin sokakları, meydanları doldurduğu bir mecraya doğru sürükleniyoruz. Çember giderek daralıyor ve biz hala bu çemberi nasıl kıracağımıza dair realist, etkin politikalar üretmek yerine kıymetli zamanımızı anlamsız kısır çekişmelerle, hamaset edebiyatının – o baldan tatlı - büyülü cazibesine kendimizi kaptırarak hovardaca harcamaktayız. Bizler birbirimizi motive etmek adına hamaset edebiyatı ile ayları, yılları tüketirken, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının hedeflerine adım adım yaklaştıklarını ne yazık ki göremiyoruz.
DP iktidarının o günlerde aşırı dinci odaklara sadece göz yummakla yetinmeyip gizli ve aleni olarak himaye ve destek verdikleri de bilinen tarihi gerçekler arasındadır.
Ya ondan sonraki iktidarlar… Sağcısı, solcusu, liberali, hepsi bu Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına açık-gizli omuz vermediler mi? Dönem dönem bir zamanlar “marjinal kesim” diye hafife alınan bu rejim düşmanlarına oy karşılığı akla hayale gelmedik ödünler verilmedi mi? İktidar olma uğruna, ikbal uğruna, kişisel hırs ve menfaat uğruna memleketin geleceği karartılmadı mı? Sağcısı da, solcusu da, liberali de ayni aymazlık içinde değimliydi? İmam Hatip Liselerinin görünür amacının dışında hangi gizli amaçlarla açıldığını bilen var mı? 12 Eylül sonrası Özal döneminde İmam Hatip Liselerinin sayısının ihtiyacın çok çok üstüne çıkarılmasının ardında gizlenen gerçek neydi?
1950 den bugüne gerek iktidarda olsun, gerekse muhalefette olsun, geçmişte görev yapmış tüm siyasilerin bugün geldiğimiz noktada büyük payı vardır. Destek verenler kadar göz yumanlar, göz yumanlar kadar da gaflet içinde uykuya dalanlar suçludur. Altına bir koltuk verildiğinde ne oldum delisi olup dünyasını şaşıran yalaka politikacılar suçludur. Günü kurtarmaktan başka bir şeye aklı yetmeyen, yeteneksiz, basiretsiz, dar görüşlü politikacılar suçludur. Üç kuruşa, ya da bir lanet olası koltuğa tamah edip gerçekleri milletten gizleyen, milletin gözünün içine baka baka bin türlü yalanı fütursuzca söyleyen eyyamcı, çıkarcı politikacılar suçludur. İktidar olup da muktedir olamayan, memleketin her gün adım adım bir yerlere doğru götürüldüğünü bir türlü göremeyen, ama yeri geldiğinde hamaset nutukları atmaktan geri durmayan ahmak, yeteneksiz politikacılar suçludur. Tüm siyasi partiler suçludur.
Ama herhalde hepsinden daha fazla - “bizden biri”- diyebileceğimiz kendisini, Cumhuriyeti, laikliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarını korumakla görevli sayan, bu rozeti bir görev olmanın ötesinde kendisine verilmiş doğal bir hak sayarak gururla, kıvançla sahiplenen, ama Atatürk’ün anasına küfredildiğinde yeri-göğü inletmeyen, ortalıkta dahi görünmeyen CHP suçludur.
Kaderin ne garip bir cilvesidir ki, el ele vererek büyüttükleri bu canavar günün birinde topunu birden sandığa gömüp meclisin kapılarını yüzlerine kapattı. Ne zaman ki sandığa gömülüp meclis dışında kaldılar, o anda ne hikmetse ayakları suya erdi ve AKP’nin rejim düşmanı olduğunu hatırlayıverdiler. Şimdi ANAP’ı, DYP’si, CHP’si, DSP’si ve de diğerleri adeta koro halinde bağırıyorlar…"memleket elden gidiyor, laiklik elden gidiyor…" Ne büyük yüzsüzlük!… Neymiş elden giden beyler? laiklik mi dediniz? Çok mu umurunuzda beyler, çok mu umurunuzda? Memleket mi dediniz? Çok mu umurunuzda? Siz bunların hiçbirine değil, ancak giden koltuklarınıza yanıyorsunuz. Siz bu canavarı yıllar yılı el ele besleyip büyütüp kucağımıza koymadınız mı? Memleket elden gidiyormuş, laiklik elden gidiyormuş… Ne hakla söylersiniz bunu, ne hakla… Hangi yüzle? Keşke bir yüzünüz olsaydı… Atı alan Üsküdar’ı geçti, sen hala ağlamaktasın. Ağla ağla, şimdi ağlama zamanındır… Bu saatten sonra size de bu yakışır…
|