Kapitalizm: Bireysel Özgürlüğün Feshi
Sermaye kendini var edebilmek için emeği ‘’ücretli emek’’ olarak tahakkümü altına almaya gereksinim duyar. Ücretli emek ile sermaye arasındaki sınıflaştırma diyalektiği olmasaydı kapitalizm de var olamazdı. İşçi, işgücünü sermayeye satarak ücretli emekçi haline gelir. Sattığı işgücü ve emeğinin ürünleri üzerindeki kontrol ve yönetimini artık sermayeye devretmiştir. Bu durum hem açık bir tahakküm ve sömürüdür hem de işçinin kendi emeğinin sonuçlarına yabancılaşması bakımından bir yabancılaşmadır. İşçi, işgücünü sattığı anda kendini metalaşmış bulur. Emeğin(işçilerin), yaşayabilmek için emeklerini bir başkasına satmak ve dolayısıyla bir başkasının tahakkümüne girmek zorunda kalması(yani işgücünü sermayeye satarak ‘’ücretli işçi’’ haline gelip metalaşması) çok açık bir sömürü ve tahakküm ilişkisidir. Zira bireylerin hayatlarını patron ve hatta piyasanın insa-üstüleşmiş kuralları yönetmektedir. Her an işsiz kalma ya da bir krizin patlak vermesi korkusu insan yaşamını esir alır. Üretilen ürün, mallar ve piyasa insana egemen olur, insan onlara değil. Bu durum, kısaca yabancılaşma dediğimiz şeydir ve insan ilişkilerindeki çarpıklığın, tersine dönmenin bir göstergesidir.
Üstte de belirttiğim gibi, işçi kendi işgücünü satmak zorunda kaldığında artık emeğinin üretkenliği üzerindeki tüm hakkını yitirir. Kendi emeğine yabancılaşır. İşgücünü alınıp satılabilen bir meta olarak değerlendiren sermaye düzeni, işçiyi metalaştırır. İşgücünü satması sonucu, bu işgücü ve onun ürünleri üzerindeki tasarruf tümüyle sermayeye kalır. Sermaye sahipleri, böylece ekonomide(toplumsal yaşamda) yönetimin sahibi olur. Üreticiler ile üretim araçları arasındaki tam birleşmenin önünde engel olan özel mülkiyet, pek çok ikiliği ortaya çıkarmıştır. Üretim tarzındaki çelişki(yani üretimin birlikte yapılmasına karşın mülkiyetin tüm çalışanlarda olmaması arasındaki çelişki) kullanım değerinin yanına bir de değişim değerini, parayı, siyaseti, devleti(yani yönetenler ile yönetilenler arasındaki ikiliği) ve siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki ikiliği doğurur. Üretici güçler yeni bir boyut kazandığı için gerek değer kuramının anlamı gerekse de işçi sınıfının kapsamı değişmiştir. Hal böyle olunca mücadele biçimleri ve sosyalizm tahayyülünde de değişim olmuştur. Bu başlıkta eski kavramlarla tartışmanın gereği yok bence. Artık yeni bir üretim sürecine girildi. Bilgi başlı başına bir üretim faktörü haline geldi. Bilgisayarlaşma ve makineleşme çok arttı. Artık üretken emek, üretim sürecinde ana ağırlık noktası değil. Üretken olmayan emek, üretim sürecindeki değişimlerle birlikte fazlasıyla öne çıktı ve belirleyiciliği arttı. Bu belirleyicilik artışı sayesinde o 'üretken olmayan emek' olmaktan çıktı ve üretken emek heryere yayılmış oldu bir başka deyişle. Üretken olmayan emeğin de sahnedeki ağırlığının artmasıyla birlikte işçi sınıfının kapsamı genişledi ve fabrikaya sıkışmaktan çıkıp toplumsal bir nitelik kazandı. Çünkü tüm toplumsal yaşam işe endekslendirildi. Toplum fabrikalaştı. Artık emeğin büyük bölümünü işçi kendi kol gücüyle değil entelekütel sermaye ve teknoloji ile üretiyor. Üretim aracı işçinin zihninde.
Değer kuramı Marks zamanındaki üretim sürecine aittir, günümüzü tam olarak açıklayamaz. Kaldı ki, değer dediğimiz şey zaten bir soyutlamadır, bir ilişkiselliktir. Emeği değer belleyemeyiz, emek emektir sadece. Zaten günümüzdeki üretim sürecinde de emek değerden bağımsızlaşmıştır. Değerin objektif bir ölçütü yoktur. Günümüzde üretken emek ile üretken olmayan emek arasında ayrım kalmamıştır. Üretim ve pazarlama süreçleri de fazlasıyla iç içe geçmiştir. Üretken emek, sadece sermayeyi değil bütün bir toplumsallığı yeniden üretir hale gelmiştir. Artık sömürü dediğimiz şey de üretime bağlı bir kavram olmaktan ziyade, iktidar mekanizmasının politikliğine ilişkin bir kavram olmuştur. Eski sınıf tanımı ve değer kuramı artık ortadan kalkmıştır. Artık sınıfsallığın belirleyeni ekonomik olmaktan ziyade politiktir. Zaten üretim aracına sahip olanlar ile buna sahip olmayanlar ayrımı da günden güne silikleşiyor. Şirketler herkese hisselerinden pay vermeye başlıyor v.s... Artık iktidara sahip olanlar ile olmayanlar arasında bir sınıfsal antagonizma kurulmalıdır. Daha doğrusu zaten varolan bu antagonizmayı çözmek için devrimci mücadeleye girişilmelidir.
Üretken olmayan emek derken kol gücünden farklı olarak beyin gücünü ve duygu üretimini kastediyorum. Artık kapitalizm bunları üretiyor, diğer deyişle bunları tahakküm ediyor. İşçinin sadece kas gücü değil beyin gücü ve duygu üretimi de kontrol ve tahakküme sokuluyor, metalaşıyor. Herşeyimizle sömürülüyoruz artık. Sömürü bir artı-değer gaspı değil, iktidar ilişkilerinin politikliğini anlatıyor. Birey tümüyle sistemin tahakkümüne alınmış halde. Bu noktada bireysel özgürlükten bahsetmek olanaksızlaşıyor. Kendini kıstırılmış, yalnızlaşmış, yabancılaşmış ve güvencesiz hisseden insanlar iki yönelimle karşı karşıya geliyor; ya özgürlüğünü sağlıklı biçimde yaşayabileceği, yani kendi varoluş ve eyleyiş gücünü gerçekleştirebileceği toplumsal koşulların yeniden kuruluşuna dair devrimci bir mücadeleye girmek ya da sistemin tüm olumsuzlukları karşısında özgürlüğü bir tehlike olarak algılamaya devam ederek sonunda otoriter bir yönelime girip bir tirana teslimiyette huzur aramak. ''Liberal demokrasi'' ve piyasanın Hitler ve Mussolini dahil nice tiranı nasıl olup da yarattığı ve kitlelerin bunların peşine nasıl takıldığını iyi anlamak gerekiyor. Bu kitle psikolojisini şekillendiren bizzat kapitalizmdir.
Kısacası, evet eski değer kuramı büyük ölçüde geçersizleşmiştir ama bu durum marksist teoriye ve komünizm mücadelesine hiç de halel getirmez. Zira marksizm, Marks'ın kendi zamanında yaptığı tespitlerin toplamı değil, o tespitleri yaparken kullandığı yöntemdir. Bugün değer kuıramının geçersizleştiğini söylerken ve yeni tespitler yaparken de yine marksist yöntemi kullanıyoruz. Komünizm ise, artık üretici güçlerin iyice gelişmesi sayesinde, bugünden nüveleri atılabilecek bir toplumsallık haline gelmiştir. Komünizm bireyselliğin sağlıklı yaşanabileceği, insanın kendini gerçekleştirebileceği, her tür tahakküm ve kıstırılmışlığı parçalayarak özgürlüğü reel kılacağı sistemdir. Kısacası, eski değer kuramının ortadan kalkması, sömürünün fabrikadan çıkıp toplumsallaştığını göstermekte ve komünizm ihtiyacını yakıcılaştırmaktadır. İşçi sınıfının kapsamının değişmesi de, tüm toplumda bir işçileşme olduğunu imler. Komünizm, devletsiz bir sistem olarak, bireyin bugünden başlayan özgürlük çığlıdır. Din baskısından büyük ölçüde kurtulan insan iradesinin sermayenin tahakkümünden de özgürleşmesi istemidir. Kapitalizmin sunduğu yalancı özgürlüğü yalnızlaşma, kaygı ve önemsizleşmeyle ikame etmesi karşısında her an yeniden güçlenebilecek faşizan eğilimlerin kökünü kurutmak için kapitalizmi aşmak kaçınılmazdır.
İşçi, kapitalist iş sürecinde iradesiz ve dolayısıyla özgürlüksüzdür. Sistemin iddiasının aksine kendi özçıkarı için değil, patronunun çıkarı(sermayenin büyümesi) için çalıştırılmaktadır. İşçi olma durumu bile bir olumsuzlanmayı anlatır aslında. Bireyselliği yok edilmiştir. Fiziksel ve zihinsel olarak tahakküm altındadır. Piyasada kişilikler bile satılıktır. Memur ve özellikle de bankacılar kendilerini pazarlar. Kapitalizm bireyi satılığa çıkarmış ve pazarda satmıştır. Birey, hakikaten değerli olduğu için değil, bunları satabildiği ölçüde kıymet görebilmektedir. Bireyi krize sokan bir sistem olarak kapitalizm, faşizm dahil her tür totaliter despotizmi üreten temeli sunar ve özgürlüğün günümüzdeki en büyük engelidir.
Freddie
Konu Jolly Jocker tarafından (23-10-2011 Saat 16:29 ) değiştirilmiştir.
|