ritüel davranış biçimlerinin yaygınlaşarak gelenekselleşmesinde osmanlı'nın payı
RİTÜEL DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİN YAYGINLAŞARAK
GELENEKSELLEŞMESİNDE OSMANLI’NIN PAYI
Osmanlı İmparatorluğu en şaşaalı döneminde 60 milyonu aşkın nüfusu, Avrupa kıtasının iki katına eşdeğer 20 milyon kilometrekareyi bulan yüzölçümü ve buna paralel askeri gücüyle tereddütsüz 1600 ile1700 aralığındaki yüzyıl boyunca Avrupa’nın en güçlü, dünyanın da sayılı güç odaklarından biri idi. Bunu mimari ile kıyasladığınızda, gecekondular arasında yükselen bir saraya, ya da gökdelene benzetebiliriz. Güç ve ululuk kavramları insanda bambaşka duyguları çağrıştırır. Kimi zaman korku, kimi zaman saygı ve huşuu davet eder. Kimi zaman da bir övünç ve gurur kaynağıdır. Fakat hepsi bu kadar… Eğer “her şey insan içindir” prensibi doğruysa ne güç ve azametin, ne de bunların çağrıştırdığı gurur ve övünme duygusunun pratikte bir yarar sağlamayan içi boş kavramlar olduğunu görürsünüz. Toplumlara, dolayısıyla bireylere somut bir yararı olmayan, istek ve arzularını gerçekleştirmeye hizmet etmeyen, refah ve mutluluğuna katkıda bulunmayan hangi şey tercih sebebi olabilir ki? Sahip olmadığınız, hiçbir zaman da sahip olamayacağınız bir sarayın düşünü kurarak yaşanır mı?
Avrupa’yı titreten Osmanlı’nın en görkemli döneminde Osmanlı tebaasının, daha doğrusu “unsur-u asli” olarak adlandırılan ve zaman içinde azınlık durumuna düşen Müslüman-Türk insanının sosyo-ekonomik durumu sizce ne olabilir? Söyleyelim; ayağında yırtık bir çarık, bacağında yamalı bir şalvar, sırtında hırpani bir mintan, okuması-yazması olmayan, dünyayı öküzün boynuzunda sanacak kadar cahil, çoğu kez ekmeğine katık yapacak çökeleği bile zar-zor bulabilen, kaderine terk edilmiş, zorla “padişahım çok yaşa” diye bağırtılan bir halk.. Olanaklar açısından devletle birey arasındaki bu akıl almaz, bu içler acısı orantısızlık, bu iki unsur arasındaki kopukluğun bir göstergesi olarak Osmanlı’nın devasa gücünü anlamsız kılar. Osmanlı bu haliyle güç ve olanaklarını toplumuna yansıtamayan yalıtkan bir devlet ve yönetim anlayışının tipik bir örneğini oluşturur.
Osmanlı’nın durumu bu açıdan irdelendiğinde, kralları önünde diz çöktüren, ülkeler fetheden bu muazzam gücün, padişah ve yönetim zincirinin etkin ve yetkili halkalarını oluşturan sayılı kişiler dışında kimseye bir yararı yoktur. Hele hele bu gücü yoktan var eden, bekası için olmadık fedakârlıklara katlanmak zorunda bırakılan halk için külfetten başka bir şey değildir.
Hal böyle iken halkın Osmanlı’ya yüzyıllar boyu süren sadakati ancak, neredeyse “kraldan fazla kralcı olmak” deyimi ile eşdeğer bir anlayıştan kaynaklanıyor olabilir. Osmanlı Hanedanı’nın hükümran olduğu 620 yıllık süreçte elbette ki yokluğuna, yoksulluğuna, perişanlığına bakmaksızın kuru bir hamaset dürtüsüyle Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin peşine takılıp fütuhat peşinde koşan halkın benliğine sahip çıkmamasının, ya da çıkamamasının payı büyüktür. Başlarda yönetim erkinin dayatmasıyla filizlenen birtakım anlayışlar, zaman içinde “kutsanmış değerler” olarak ritüel davranış biçimlerini yarattı. Gelinen bu noktada doğaldır ki bireyin özgün düşünce ve yaratıcılığına yer bulunamazdı. Yüzyılların stabilize ettiği, yönetim kaynaklı toplumsal kabullerle kuşatılan bireyin, elbetteki “var olanı paylaşmak” dışında kendini ifade edebilmek adına, farklı düşüncelerle ortaya çıkmak gibi bir derdi ve çabası olamazdı. Bu yüzdendir ki, bireyselliğin önünü açan yeni yeni özgün fikirlerin ortaya çıkması için, devlet otoritesinin görece zayıfladığı ve Avrupa’daki fikir cereyanlarına paralel olarak birtakım değerlerin yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığı, buna karşın bireyi ve bireyselliği öne çıkaran, realist değerleri ikame eden 19 uncu yüzyılın başlarına kadar beklemek gerekecekti. Osmanlı kültürünün sarıp sarmalayarak disipline ettiği bireyin davranış biçimleri gelenek, görenek, örf ve adetlerle o denli kontrol altına alınmıştır ki, kişi, davranışlarında klişeleşmiş davranış kalıplarını yıkarak özgün bir birey olarak kendini ifade edebilmekten tümüyle mahrumdur. Namık Kemal’in, bağnazlığın boyutlarını çarpıcı örneklerle ortaya koyduğu şu ifadeleri bu konuda başka söze yer bırakmaz sanırım;
“Ölüm korkunçtur, fakat bir anda geçer. Görenek ise ölümsüzdür. İnsan, görenekten çektiği güçlükleri ne hastalıktan görür, ne yokluktan, ne ihtiyaçtan çeker, ne esirlikten. Görenek insanın oturuşuna karışır, gezişine karışır.. Görenek belası saldırganlıkta o dereceye varmıştır ki, herkesin ailesine, evladına kendinden ziyade zulmeder. Alacağı kızın zifaf gecesi yüzüne elmas yapıştırmamaya kim muvaffak olur? Bir kimse ilk okula başlayan oğluna ebced okutturmamak istese arzusuna nail olabilmesi mümkün müdür? Görenek sayesinde kimsenin eşine, evladına değil, sakalına hükmü geçmiyor. Bir adam bir yere memur olsa velev, cascavlak olsa, her nasıl olursa olsun sakal koyuvermesi mecburidir.”
|