
21-09-2006, 13:51
|
|
|
Kelimelerden Eski Dil
Bu kitabın ortaya çıkışı gerçek bir olaya dayanır. Eskiden, yemek için tavuklar ve ördekler yetiştirirdim. Birkaç yıl sonra bir çakal sürüsü, kolayca elde edebilecekleri bu yemeği keşfettiler ve ben uçamayan bu kuşlarımı kaybetmeye başladım. Evde olduğum zamanlarda çakalları korkutup kaçırıyordum, ama sürekli olarak gözcülük yapamayacağımı biliyordum. Bir gün, bir çakalın sezdirmeden tavuklara yaklaştığını gördüm ve ona, durmasını söyledim. Bunu inanarak söylemekten çok, emeklerimin boşa gittiği duygusuyla yapmıştım.
Tuhaf bir şey oldu, çakal durdu ve ne o, ne de sürüden başka çakal bir daha gelmedi. Bu olayın ne kadar önemli olduğu konusunda kuşkuluydum. Doğrusu, türler arası bağlantının olabileceğinden kuşkulanmaya başlamamdan önce uzun bir süre geçti ve çakallarla daha birçok söyleşim gerçekleşti. Bu yeni bir endişeyi doğurdu. Başımdan geçenler bana okulda, televizyonda, kilisede, gazetelerde öğretilmiş olan herşeye ve özellikle bilimsel eğitimime ters düşüyordu.
Akıl durumumu sorgulamaya başladım, doğrusu merak içindeydim.
Deli ya da değil, çok geçmeden yalnız olmadığımı fark ettim. İnsanlara, onların da başlarından böyle olayların geçip geçmediğini sormaya başladım ve çok yoğun bir biçimde evet yanıtını aldım. Domuzlar, köpekler, çakallar, sincaplar hatta ırmaklar, ağaçlar ve kayalar... tüm bunlar, duyduğum öykülere göre "konuşuyorlar" ve yalnızca bizim de söyleşiye katılabilmemiz durumunda, dinliyorlardı. Ayrım yapmaksızın konuştuğum kişilerin hemen hemen tümü, diğer insanlar tarafından deli zannedilebilme korkusuyla bu öyküleri asla anlatmadıklarını söylediler.
Kitabın oluşması İçin izlemem gereken yol açık gibi görünüyordu: bu Öyküleri belgeleyecektim, ki bu etkileşimlerin sayısı, çeşitliliği ve her gün karşımıza çıkabilmesiyle başkaları deneyimlerinin gerçek olabileceğine inanmaya başlasınlar. Sadece tekir kedileriyle konuştukları için veya cins köpekleri sözlerine ve niyetlerine karşılık verdiği için, her şeye karşın, deli olmadıklarını öğrenebileceklerini umdum. Ya da en azından eğer deli iseler, yalnız olmaktan çok ötede ve sayıca kuşkucu akıllılardan üstünler.
Bu araştırmanın ortaya çıkaracağı kesin olan şey, insana kendisini iyi hissettiren bir kitaptı. New York Times best-seller listelerine girecekmiş gibi görünüyordu.
O kitabı yazmayı denedim... Ama bunu yapamadım. Dürüst olmak istediğim için değil. Nedenlerden biri, çakallarla olan söyleşinin gerçekte bu türdeki ilk etkileşimim olmadığıdır. Bu sadece uzun bir zaman dilimi içinde başımdan en açık biçimde geçmiş olan deneyimdi. Çocukken, hemen hemen her gece, özellikle kendinden geçmiş bir durumda yıldızların bana söylediklerini dinlerken de bu türden bir söyleşinin içinde yer aldığımı anımsadım. Gerçekte, yıldızların yaşamımı kurtarmış olduklarını anımsıyordum.
Öyküyü tam olarak anlatmak adına, çocukluk öykümü, yıldızları dinlemeye nasıl başladığımı ve mesajlarının benim için niçin Önemli olduğunu anlatmalıydım.
Bu noktada başka bir olaylar dizisi çıktı ortaya ve yapımın durumuna bakmaksızın, bir biyografi yazmak zorunda olduğumu anladım. Bana öğretilmiş şeylerin tarafını tutan deneyimlerimden, daha sonraları nasıl kaçındığımı anlatmalıydım. Bu, büyürken nasıl ve niçin hepimizin başına gelir? Kitap aniden destansı boyutlar kazandı. Bu soru, yanıtlanması açısından her biri bir öncekinden daha güç ve endişe verici diğer soruları getirdi. Kendimizi deneyimlerimize karşı nasıl ve niçin hissizleştiririz? Kulaklarımızı başkalarının seslerine nasıl ve niçin tıkarız? Bu kimin yararınadır? Kim acı çeker? Bir örnek vermek gerekirse, 'Kadınların susturulması ile doğal dünyanın susturulması arasında bir bağlantı var mıdır? Sonuçta, kişisel deneyimimin küçük dünyasının ötesine geçerek, içinde yaşadığımız evrene uzanan bir biyografi yazmak istiyordum.
Doğrusunu isterseniz bir ikinci nedenden ötürü de insana kendisini iyi hissettirecek olan önceki kitabı yazamadım. Deneyimli bir çevre eylemcisi olarak zararın neden olduğu manzarayı aynntılı bir biçimde yakından tanırım ve ümitsizliğin günlük sıkıntısını taşımaya alışkın olarak büyüdüm. Doğa ile ilişkimiz söz konusu olduğunda, bu konuda kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacak az şey vardır. Bu ilişkinin başarılı addedilmesi yalnızca aldatıcı olmakla kalmaz, aynı zamanda yok etmekte olduğumuz büyük somon balığı sürüleri, yaşamlarını acınacak durumda sürmeye zorlanmış milyarlarca tavuk, çocuklarımızın asla gezemeyecekleri güzel ormanlar nedeniyle, hiç de uygun olmaz.
Hiç düşündünüz mü, eğer somon balıkları veya tavuklar ya da ormanlar bir kitap yazabilselerdi, bu kitap nasıl olurdu? Hatta, eğer onların zaten söylüyor olduklarını dinlemek için zaman ayırmış olsaydık, öykülerinin neşeli ve renkli olacağına mı inanıyorsunuz?
Gerçi herkesin istediği tam olarak budur. Yani, sayısını sayamayacağım kadar çok kez çevreyle ilgili parçalar yazmak üzere görevlendirildim ve editörlerin bana söylediği, "Yazdıkların olumlu olsun," İdi. Hiçbir editör bir kez bile, "Yazarken açık kalpli ol!" demedi. Bu, günümüz ile ilgili gerçeği cesaretle karşılamaya isteksiz olma durumu, susturmanın bir başka şeklidir. Doğa ile olan rahatsız ilişkimizi düzene sokmadan önce bununla yüz yüze gelmeye kesinlikle hazır olmalıyız.
Bu kitabın farklı olması olması gerektiği açıklığa kavuşmuştu.Eğer açık kalpli olmuşsam,bu başlı başına zulmün sesi,bir feryat ve aynı zamanda "olan ve eskiden olmuş şeyler" üzerinde yazılmış bir aşk öyküsü olabilirdi.Ayrıca hepimizin içinde taşıdığımız ama incelemeye korktuğumuz yaşam,
sevgi, ve mutluluk potansiyeli hakkında olmalıydı.Kitap yeni ve zor anlaşılabilen bir çalışma olmalı,aynı zamanda "nasıl kurtulabileceğımıza" a da yanıt vermeliydi.
Franz Kafka'nın öne sürdüğü gibi,daha iyi bir dünya sunmaya hazır olmadıkça,kimsenin dünyasını değiştirmemelisiniz.Ancak hiç bir kurtuluş,zor konulardan sakınmakla bulunamaz.Kurtuluş yalnızca,şimdiki durumumuzun dehşet verici özelliklerinin içinden geçerek,onun ötesindeki daha iyi dünyaya ulaşmamızda gelecektir.Cesur biçimde sorunla yüzleşip seçenekler sunarak,gerçekliği meçhul ümitlerimizi ve ilerlememize set çeken engelleri ortadan kaldırabilir ve yeni olanakları açığa çıkarabiliriz.
Devam edecek....
|

21-09-2006, 16:31
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Franz Kafka'nın öne sürdüğü gibi,daha iyi bir dünya sunmaya hazır olmadıkça,kimsenin dünyasını değiştirmemelisiniz.Ancak hiç bir kurtuluş,zor konulardan sakınmakla bulunamaz.Kurtuluş yalnızca,şimdiki durumumuzun dehşet verici özelliklerinin içinden geçerek,onun ötesindeki daha iyi dünyaya ulaşmamızda gelecektir.Cesur biçimde sorunla yüzleşip seçenekler sunarak,gerçekliği meçhul ümitlerimizi ve ilerlememize set çeken engelleri ortadan kaldırabilir ve yeni olanakları açığa çıkarabiliriz.
Sevgili Psikokemoterapi,
Önce hoş geldin. Umarım iyi bir tatil geçirmişsindir. İlgiyle de bu başlığı takip edeceğimi de belirtmek istiyorum.
Bu yazının son paragrafı ilgimi çekti. Bence her kesin bu paragrafı dikkatlice incelemesinde yarar görüyorum. Dikkatli incelendiği zaman almamız gereken dersler olduğunu görüyorum. Ben şuna inanıyorum ki insanlık bu günlere gelmişse böyle düşünen insanlar sayesinde gelmiştir. Bu gün yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen insanlığın bunun da üstesinden geleceğine inanıyorum. Elbette bir takım yanlışlar yaşanacak ve bunun sonucunda doğrular oluşacaktır. Hepimiz de yaşamımızda bu aşamalardan geçerek bu günlere gelmedik mi? Bizler nasıl bir insan olarak bunları yaşadıysak insanlık da bunları yaşayarak hak ettiği yere ulaşacaktır. Yeter ki kendi doğamızdaki güzellikleri görelim. Bunları yaşama geçirelim. Sevgilerimle...
|

22-09-2006, 07:56
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Susturma
"Davranışımız yaşantımızın bir fonksiyonudur. Olayları gördüğümüz şekle bağlı olarak değerlendiririz Eğer yaşamımız yıkılmışsa, davranışımız da yıkıcı olacaktır. Eğer yaşamımız mahvolmuşsa, kendi benliğimizi kaybetmişizdir.
R.D. Laing
Bir dil var, sözcüklerden kat kat farklı ve derin. Bu dil, bedenlerin, birinin üzerindeki diğer bedenin, kar üzerindeki rüzgârın, ağaçlar üzerindeki yağmurun, taş üzerindeki dalganın dilidir. Bu, rüyanın, hareketin, sembolün, anının dilidir. Bunun var olduğunun farkına dahi varmayız.
Yaşam tarzımızı sürdürmek adına, çok geniş anlamıyla, birbirimize ve özellikle kendimize yalanlar söylemek zorundayız. Yalanların, ayrıntılı biçimde inanılır olmaları gerekmez. Yalanlar gerçeği engellerler. Gerçeğe karşı engeller konulmalıdır, çünkü onlar olmasaydı birçok acınacak davranış imkansızlaşırdı. Gerçek ne pahasına olursa olsun sakınılması gereken bir şeydir. Açık bir biçimde ortada olan gerçeklerin, savunmamızdan süzülerek bilincimizin içine girmesine izin verdiğimizde, bunlar, dehşetli bir dans partisinde, pistin ortasında yuvarlanan el bombalarıymış gibi etki ederler. Onlann patlayacağından, hayallerimizi paramparça edeceğinden ve bizi dünyaya ve kendimize yaptıklarımız karşısında korunmasız, içi boş insanlara dönüşmüş bir durumda ortada bırakacağından korkarak, kötülüğün yolunun üzerinde durmamaya çalışırız. Bu yüzden bu gerçeklerden, bu açık bir biçimde ortada olan gerçeklerden uzak dururuz ve dünyanın yıkımının dansını sürdürürüz.
Çoğu çocuğun başına geldiği gibi, küçükken dünyanın konuştuğunu duyardım. Yıldızlar şarkı söylerlerdi. Taşların tercih hakları vardı. Ağaçların kötü günleri olurdu. Kara kurbağalar iyi bir gün geçirdikleri için övünerek canlı tartışmalar yaparlardı...
Okula gitme ve sosyal yaşamın diğer gerekleri, aynı bir radyodaki parazit gibi, hayvanlar dünyasını algılama yeteneğimi engellemeye başladı ve ben birkaç yıl yalnızca insanlann konuştuklarına inandım. Yaşadıklarım ve inandıklarım arasındaki ayrılık beni derin bir biçimde yanılttı. Sonuç olarak, susturulmuş bir dünyada yaşamanın kişisel, politik, sosyal, çevrebilimsel ve ekonomik anlamını çözmeye başlamam zaman aldı.
Bu susturma, daha çok, kültürümüzün işleyen yanlarını merkez alır. Sömürdüklerimizin seslerini duymayı genellikle kabul etmememiz, onlara hükmetmemiz açısından çok önemlidir. Din, bilim, felsefe, politika,eğitim, psikoloji, tıp, edebiyat, dilbilim ve sanat hep kadınların, çocukların, diğer ırkların, diğer kültürlerin, doğal dünyanın ve üyelerinin, duygularımızın, vicdanlarımızın, deneyimlerimizin ve kültürel ve kişisel geçmişlerimizin susturulmalarına ve değerlerinin düşürülmelerine gerekçe bulmakla görevli araçlar olmaya zorlanmışlardır.
Bu türde susturulmayla tanışmam -ve bu birçok ailede çocukların büyük bir yüzdesi için aynı biçimde geçerlidir- annemi, erkek ve kız kardeşlerimi döven ve anneme, kız kardeşime ve bana tecavüz eden babamın elleri (ve cinsel organları) ile olmuştur.
Tahmin yürütebildiğim kadarıyla en küçükleri olduğum için babam, her nasılsa, beni dövmek yerine izlemeye ve dinlemeye zorlamanın en iyisi olduğunu düşünmüştü. Hayal meyâl, sanki bir rüyadan veya filmden fırlamışçasına, babamın kollarının şiddetli biçimde gelişigüzel sallandığı, ağabeyim Rob'u evin çevresinde döne döne kovaladığı sahneler hatırlıyorum. Annemin, çocuklarına gelebilecek saldırıları önlemek için, babamı yatak odalarına çektiğini anımsarım. Çok ince olan duvarlardan süzülüp gelen bastırılmış iniltilerin zoraki dinleyicileri olarak, taş kesilmiş yüzlerle mutfakta otururduk.
Asıl önemli nokta, gelişimimde önemli etkisi olan bu anıların belirsizliğidir; babamın dövmek ve tecavüzün ötesinde, tüm bu yaptıklarını sürekli yalanlaması, olan biteni bilinçaltıma itmişti. Parçalanan yalnızca bedenler değildi, aynı zamanda bellek ve yaşantı arasında, akıl ve gerçek arasında asıl bağlantı kopmuştu. Yalanlaması boşuna değildi, çünkü şiddeti kabul etmesi, sosyal açıdan saygı duyulan, zengin ve aşırı dindar bir savcının imajına zarar verebilirdi. Ancak daha da basit açıdan ele alırsak, çocuklarını döven bir adam hem bu konuda dürüstçe konuşup hem de bunu yapmayı sürdüremezdi.
Amnezikler*(Hafıza kaybı,unutkanlık) ailesi olmuştuk. Zihinde bu deneyimleri uygun bir biçimde içine alacak bir yer yoktur ve gerçek bir çıkış yolu olmadığından, kendi açımızdan kötülükleri bilinçle anımsamak işimize gelmezdi. Böylece gün geçtikçe algılama yeteneğimize güvenemeyeceğimizi ve duygularımıza kulak asmamanın daha iyi olacağını öğrendik. Her gün unuttuk ve bir anı su yüzüne çıkmayı denediğinde yeniden unuttuk. Bir dayak olayı olurdu, ardından kısa bir pişmanlık ve babam sorardı: "Niçin bana bunu yaptırdın?" Sonra? Hiçbir şey. Yakışık almayan bir kanıt varsa sakla! Kırık bir kapı, idrardan ıslanmış bir iç çamaşırı, ağabeyimin aceleyle köşeyi dönmeyi denerken yıktığı ahşap paravan. Bunlar bir kez tamir edildiğinde geride olayı anımsatacak hiçbir şey kalmamış olurdu. Böylece "unuturduk" ve olaylar devam ederdi.
Bu gönüllü unutma, susturulmanın özüdür. Bunu anladığım zaman "nasıl" ve "niçin" unuttuğumuza daha çok dikkat etmeye başladım ve böylece anımsamaya doğru gerisin geriye giden bir yolculuk başladı.
Başka neyi unuturuz? Nükleer yıkıma neden olabilen veya en küçük dozu bile öldürücü olan plütonyumun 250.000 yıldan beri süregelen varlığı üzerine düşünür müyüz? Rüyalarımıza küresel ısınma girer mi? En ciddi anlarımızda endüstriyel açıdan modernleşmiş toplumun dünya tarihindeki en büyük kütle imhasını başlattığını düşünür müyüz? Kültürümüzün karşılaştığı her yerli kültüre katliam yaptığını hangi sıklıkta düşünürüz? Herhangi biri, kültürümüz tarafından üretilmiş olan ürünleri tükettiğinde, onların üretimleri sırasındaki kötülükler için endişe duyar mı?
Kötülükleri durduramayız, çünkü onlar hakkında konuşmayız. Onlar hakkında konuşmayız, çünkü onları düşünmeyiz. Onları düşünmeyiz, çünkü tüm bunları kavramak fazlasıyla korkunçtur. Travma uzmanı Judith Herman şunları yazmıştır: "Kötülüklere verilen alışılmış tepki,onları bilinç altından uzaklaştırmaktır. Sosyal öze yapılan belirli tecavüzler,
yüksek sesle söylemek söz konusu olduğunda, fazlasıyla korkunçturlar: bu, söylenemez sözcüğünün anlamıdır."
Doğal dünyanın çevrebilimsel dokusu çözülmeye başladı artık; belki de
söylenemezi söylemeye ve duyulamaz zannettiğimizi dinlemeye başlamanın zamanı gelmiştir.
Bir el bombası yerde yuvarlanıyor. Bak! Kendiliğinden yok olmayacak.
Devam edecek...
|

22-09-2006, 10:17
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Dec 2005
Bulunduğu yer: sonsuzluktan
Mesajlar: 3.328
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Sn. Psikokemoterapi,
Hocam; ellerinize sağlık, demek için araladım bu pencereyi. Sitenize girdiğimden beri kitap dostlarımdan ayrı düşmüştüm, sayenizde bu dostluğumu devam ettireceğim gibi. Heyecanla takip ettiğimizi, bilin istedim. Emeğiniz boşa gitmiyor. Yazınızdaki gibi, emek sarf eden biri olarak; sizler bunu zaten biliyorsunuz ya her neyse.
Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.
|

23-09-2006, 08:02
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
İşte tipik mezbahamız hakkında bildiklerim:
Oda tıpatıp bir imalâthane gibi görünür. Boruların içindeki buharın çınlamasını ve salıverildiği anda çıkan ıslık sesini, zincirler sıkıca gerildiğinde çeliğin çeliğe çarpmasından çıkan madeni sesi, metal raylar üzerinde dönen tekerleklerin vızıltısını, hayvanları uyutan iğneyi fırlatan aletten yaklaşık her otuz saniyede bir çıkan patlama sesiyle, her şeyin noktalandığını duyarsınız.
Odalar daima rutubetlidir ve kan koktuğu kadar yağ da kokar. Duvarlar çoğu kez renksiz, zemin genellikle betondan yapılmıştır. Zihnimde sonsuza dek kazınmış olarak kalacak bir mezbaha resmi var. Başka bir yere bakmak için ne kadar çabalarsam çabalayayım, gözlerimi, yeni boyanmış oluktan alamam. Bunun nedeni yalnızca oluğun içindekiler değil, aynı zamanda odanın geri kalan kısmının kasvetiyle neredeyse can sıkacak biçimde zıtlık yaratan çelik mavisi rengidir.
Oluğun içinde, boş bir duvara bakan kesimlik bir öküz durur. Bir işçi buharla çalışan aleti alnına yerleştirdiği zaman, en son âna kadar durumu fark etmezmiş gibi görünür. O son anlarda öküzün ne hissettiğini veya ne düşündüğünü bilmiyorum. Dokunmanın oluşturduğu baskı, öküzün beynine doğru uyutan iğneyi fırlatır. Kesimlik öküz bazen sersemlemiş bir durumda, bazen ölmüş olarak, bazen bağırarak yere düşer ve başka bir işçi hayvanın arka ayağına bir zincir takmak için yere eğilir. Bu adam, görevi tamamlandığında başıyla işaret eder ve ilk uygulamayı yapan işçi siyah bir düğmeye basar. Bir yük asansörünün sesi duyulur ve kan kırmızı damlalar zeminde pıhtılaşan ırmağa karışırken, öküz geçici olarak raya asılır.
Tekerlekler rayda dönerken öküz ileri geri sallanır, boğazını kesen bir başka işçiye giden yolda damlayan kan, yerde yılan gibi kıvrılır. Oluğun kapısı açılmadan ve bir başka hayvan içeri itilmeden önce, bir öncekinin geçtiği yolu izlemek için zaman ancak yeter. Uyutan iğneyi fırlatan alet, yük asansörü, metal, buhar ve dişlilerin birbirine geçerken çıkardıkları gıcırtı yeniden duyulur. Bu, düzenli olarak, her yarım dakikada bir tekrar ve tekrar eder.
Sahte bir dünyada yaşıyoruz. Bunu küçük bir oyun olarak düşünün tek sorun yanılsamaların gerçek olduğudur. Grav! Grav! Sen öldün! Ve diğeri ayağa kalkmaz. Babam davranışına gerekçe bulmak adına uydurma bir dünyada yaşamak zorundaydı. Bizi dayakların ve tecavüzlerin anlamı olduğuna, her şeyin olması gerektiği ve olmak zorunda olduğu gibi olduğuna inandırmak zorundaydı. Tabii, babamın samimi olmayan oyununun eğlenceden çok uzak, yıkıcı olduğu herkesçe açıktır. Babam normal seyrindeki hayat oyununu yeniden yazarken, ona yaptığı her şey doğru görünürdü davranışını sürdürmek için gereksindiği gerçeği yaratıyordu.
Dünyayı uydurma terimlerle tanımlamaya yeltenirken, neyin gerçek olduğunu ve neyin olmadığını unuttuk. Dünya sessizmiş gibi davranırız, oysa gerçekte söyleşilerle doludur. Hayvan değilmişiz gibi davranırız, oysa gerçekte çevrebilim yasaları, "Tanrının Yarattıkları"nın geri kalanı için olduğu kadar, bizim için de geçerlidir. Evrim, her ne kadar, hiyerarşik bir düzende gerçekleşmese de, büyük bir varlıklar zincirinin en tepesindeymişiz gibi davranırız.
Ne düşündüğümü söyleyeyim: bu bir yalandır. Bu kocaman, uydurma bir oyundur. Hayvanların acı çekmediklerini ve etik açıdan onlara karşı bir sorumluluk taşımadığımızı iddia ederiz. Peki bunu nereden biliyoruz? Diğer insanların, örneğin tecavüze uğramış kadınların (bu kültür içinde yaşayan tüm kadınların yüzde 25'i tecavüze uğramıştır ve ek olarak yüzde 19'luk bir bölümü tecavüz yeltenmelerini savuşturmak zorunda kalmıştır) ya da futbol toplan, tenis ayakkabıları, Barbie bebekleri ve benzeri şeyleri üretmek için tutsak edilmiş yüz elli milyon çocuğun tüm bunlarla mutlu yaşadıklarına ve etkilenmemiş olduklarına inanırız. Yaşamımızı sessiz bir yeis içinde harcarken her şey yolundaymış gibi yaparız.
Ölüm, yaşamın bir parçası olduğu halde, onu bir düşmana benzetiriz. Ölmek zorunda olmadığımızı, modern tıbbın bizi hasta eden her ne olursa olsun, her şeye çare bulabileceğini iddia ederiz. Peki modem tıp ölmekte olan bir ruhu tedavi edebilir mi?
Şiddet kaçınılın azmış gibi davranırız, ki bazı yönlerden öyledir. Ancak bu, bilimin geliştirilmesiyle azaltılamaz mı? Bu soruya yanıt vermektense, çoğu kez, utanarak, şiddet yokmuş gibi davranırız.
Bilim, politika, ekonomi ve günlük yaşam, ahlâk ilminden bağımsız olmaz. Ama biz, sanki olurmuş gibi yaparız.
Sorunu anlamak güç değildir: Anlamadığımız her şey için -ölçülemeyen, miktarı belirlenemeyen ve denetlenmeyen herhangi bir şey için yokmuş gibi davranırız. Hayvanların, korunması veya tüketilmesi gereken kaynaklar olduğunu iddia ederiz; oysa gerçekte onların bizden tamamen bağımsız kararları vardır. Bağımsız varlıkları ve tercihleri olduğu halde, insanların etkili olarak kullanılmaları gereken "İnsan Kaynakları"ndan başka bir şey olmadıklarına inanmak yanlıştır. Ve hayvanların sezgili olmadıklarına, besleyip büyüten, seven, destek olan ve birbirleri için kederlenen üyelerin oluşturduğu sosyal topluluklar kurmadıklarına, ahlâkî davranışı açıkça göstermediklerine inanmak yanlıştır.
Bu gerekçeler mantıklıymış gibi davranırız, ancak hiçbiri ne içgüdüseldir, ne de mantıklı olarak, deneysel olarak veya ahlâkî olarak savunulabilir türdendir. Özetlersek, bu gerekçelere dayalı bir yaşam şekli bu gezegen üzerindeki yaşamı mahvetmektedir.
Eğer yalnızca nasıl dinleyeceğimizi anımsayabilirsek, bizimle konuşmaya hazır gerçek bir dünya, hâlâ bizi beklemektedir.
Devam edecek....
|

23-09-2006, 16:11
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Mar 2006
Mesajlar: 1.767
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Sevgili Psiko, son günlerde seni çok içe dönük ve mahzun gürüyorum.
Halbuki ne kadar da çok sözün vardı söyleyeceğin.
Galiba yöneticilik yaramadı sana...
Yoksa biz mi küstürdük seni ?
|

25-09-2006, 08:10
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Küçük bir çocukken yıldızlar yaşamımı kurtardılar. Ölmedim... çünkü onlar benimle konuştular.
Yedi ilâ dokuz yaşlarım arasında geceleri sık sık dışarıya süzülür, çimenlerin üzerine yatar ve yıldızlarla konuşurdum. Onlara her gece, adıma saklanmak üzere anılar verirdim *tanıklık ettiğim dayakların, katlandığım tecavüzlerin anıları. Taşıyabileceğimden daha büyük ve acı veren duygularımı onlara aktardım. Karşılığında yıldızlar bana anlayış gösterdiler. Bana şunları söylediler: "Bu olanlar, olması düşünülen şeyler değil. Sen yaşamayı sürdüreceksin. Biz seni seviyoruz. Sen iyi bir insansın."
Bu mesajın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Başka bir seçeneğin varlığını bilmiyor olsaydım, tanık olduğum ve katlandığım gaddarlığın doğal veya kaçınılmaz olduğuna inansaydım, ölebilirdim.
Ergenlik yıllarımın başında annemle babam boşandılar. Bu üzücü bir boşanmaydı, çünkü babam bir zamanlar yumruklarını, ayaklarını ve cinsel organlarını kullandığı aynı hiddet ve acımasızlıkla yargıçları, savcıları, psikologları ve her şeyden çok da parayı kullandı. Yıldızlar, onları her dinlemek istediğimde, sevecen bir biçimde konuşarak bana bakıcılık etmeyi sürdürdüler.
Zaman geçti. Ben büyüdüm. Üniversiteye gittim, fizik lisansı yaptım ve kendi kendime psikoloji üzerine epeyce büyük bir miktar kitap okudum. Dünya üzerindeki yerim konusunda yeni bir anlayışa sahip oldum.Artık beni kurtaran yıldızlar değil, kendi zihnimdi. Yıldızların benim için endişe ettikleri, benimle konuştukları, beni tuttukları üzerine olan daha önceki tezimin fiziksel olarak hiçbir anlamı yoktu. Yıldızlar cansızdır. Onlar herhangi bir şey söylemezler. Onlar endişe edemezler ve elbette benim için de endişe etmediler. Benimle ilgilenmek isteselerdi bile, uzaklık sorunu engel olurdu. Bin ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız, duygusal gereksinimlerime uygun bir biçimde nasıl karşılık verebilirdi? Şu açığa çıkmıştı ki, kendi ruhumun bir parçası katlanmam için gereksinim duyduğum sözcükleri kesinlikle biliyordu ve bu sözcükleri yıldızlara yüklemişti. Bu, bilinçaltımın oynadığı oldukça harika bir *oyundu ve projeksiyonun kullanım hakkına sahip yüce insanoğlu hariç tutulursa , çoğunlukla duygusuz olarak tanımak zorunda kaldığım bu dünyanın içinde yaşamımı sürdürmem için fevkalade bir uyarlayıcı mekanizma gibi görünüyordu.
Sık sık şu ünlü, "düşünüyorum, öyleyse varım," sözünü ortaya attığı sırada,Descartes'la aynı odada olmayı arzuladım. Kolumu boynuna
dolar ve nazikçe omzuna dokunurdum veya burnuna bir yumruk indirirdim
ya da ellerini ellerimin içine alarak onu samimi bir biçimde öper ve
Rene, dostum, sen hiçbir şey hissetmiyor musun!" derdim.
Dcscartes'ın en ünlü ifadesinin rasgele seçilmiş olduğuna inanırdım.. Niçin, "seviyorum, öyleyse varım," veya "soluk alıyorum, öyleyse
akciğerlerim var," veya, "dışkı boşaltıyorum, öyleyse yemek yemiş olmalıyım" ya da, "tüy kalemin ağırlığını parmaklarımda hissediyorum ve canlı olmaktan memnunum, öyleyse var olmalıyım," dememişti ? Sonra bu ifadelerin de lüzumsuz olduklarını görecek kadar büyüdüm;Gerçek
dünyada yaşayan herhangi birisi için yaşamın anlamı şudur: dünyanın
varlığı kendi varlığının en harika kanıtıdır.
Artık Descartes'ın ifadesini rasgele seçilmiş olarak görmüyorum. Bu söz, kültürümüzün NARSİSİZMİNİ temsil eder. Bu narsisizm, doğrudan deneyim ve bedeni yadsıma konusunda rahatsız eden bir saygısızlığa yol açar.
Descartes evrende kesinlik belirten bir noktayı, güvenebileceği bilginin bazı parçalarını bulmayı denemişti. Şunları belirtmişti: "Bu durumda, zannederim, gördüğüm her şey sahte; kendimi hiçbir şeyin var olmadığına, belleğimin beni yanılttığına inandırıyorum. Hiçbir duyguya sahip olmadığımı düşünüyorum; bedenin, görünüşün, uzantının, hareketin ve yerin kendi aklımın uydurması olduğunu hayal ediyorum. O zaman, neyi doğru zannederiz? Tüm dünyada hiçbir şeyin olmadığına inandım." Tüm yaşama yabancılaşmış olan Descartes her şeyin bir rüya, kendisinin de rüyayı gören kişi olduğunu düşünüyordu.
Bu oyunu siz de oynamış olabilirsiniz. Onuncu sınıftayken şu sözlerimle bir arkadaşımı çileden çıkarırdım: "Jon, tüm dünya yaşamıyor.Buna kendinin de dahil olduğunu bilmekten mutlu olmalısın. Hayal gücümün uydurmasından başka bir şey değilsin. Var olmadığın için yaptığın her şey benim bunu arzulamamın bir sonucudur." Jon iyi bir arkadaş olduğundan ve lisenin ikinci sınıfında olduğumuzdan yanıt olarak koluma oldukça "açık sözlü" bir yumruk atardı. O zaman gülümser ve şöyle derdim: "Bunu yapmanı amaçladım." Ek olarak birkaç yumruk daha atardı ve sonrasında spor salonunda basket oynamaya giderdik.
Sanırım Descartes'ın, Jon'un duyarlılığına sahip yakın bir arkadaşı yoktu. Bu yüzden, basket oynamaya gitmek yerine, kendisini narsisizm felsefesinin, her ne kadar boş olsa da, mantıklı sonucuna doğru yürürken buldu. Düşüncelerini düşündüğünden beri, evrenin varlığından kuşku duyuyordu ve kuşkulanmak için var olduğunu fark etti. "Düşünüyorum, öyleyse varım." Buraya kadar çok iyi. Ancak Descartes, sonuç çıkarma dizisini sürdürürken dünya onun için iki gruba ayrıldı: düşünen, ki bu Descartes'ın kendisiydi (veya daha kesin olarak bedenden ayrılmış düşünce işlemleriydi) ve düşündükleri (yani geri kalan her şey ve herkes.) Kendisi önemliydi ve diğerleri değildi.
Descartes burada durmuş olsaydı, diğer filozofların yanıtı büyük olasılıkla Jon'unkine benzer olurdu: kişisel varlığın filozofça konuşma veya düşünmenin dışında bırakılmasından doğan şiddetli bir tepki. Ama burada durmadı. O ve diğer birçok filozof sonunda, öznel kişiliğin, kesinlikle, herkese olduğu kadar, politik, ekonomik veya askerî gücü olan başkalarına da verilmesi gerektiğini kabul ederken, bunun konuşamayanlara veya en azından seslerini duymamayı tercih ettikleri varlıklara kesin bir biçimde verilmemesinde karar kıldılar.
Son söylenilen grup tabii ki kadınları içeriyordu: "Bırakın kadın sessizlik içinde boyun eğerek öğrensin. Fakat ben sessiz olmasının dışında bir kadının ne öğrenmesine, ne de erkek üzerindeki otoriteye el koymasına tahammül etmem." Buna aynı zamanda Afrikalılar da dahildi, çünkü onlar "birisi böylesi 'Hayvanlara' 'İnsan' diyebilse bile, aşırı derecede iğrenç ve tiksindirici" idiler ve "konuştuklarında dilleriyle ağızlarının içinde yelleniyorlardı". Ancak esas düşünce dizisi, bu düşünürlerin "böylesi yaratıkların böyle güzel bir ülkenin tadını çıkartıyor olmalarının acınacak bi şey" olduğunu düşünmeleriydi. Öznel kişiler-- gerçekten var olanlar-- bu "yaratıkları" yok ederek ve onların topraklarını kendilerine mal ederek derhal bu durumu düzeltmeye başladılar. Aynı mantık, aynı biçimde, Avrupalıların istedikleri toprakları işgal eden yerli Amerikalıların icabına bakmak için de kullanıldı. Onların topraklarım çalmak ahlakîydi, çünkü onlar "sağduyu hissetmeyen, ancak tutkuları tarafından yönetilen hayvanlar"dı ve "doğmuş olmaları angarya"ydı. Bu, hıristiyan olmayanları içeriyordu, ki din seçimlerindeki zayıflık onların tamamen insan olmadığını gösteriyordu ve bu yüzden köle edilebilirlerdi. Bu, hıristiyan olmayanlardan doğan çocukları içeriyordu, ki anne babalarının seçimlerindeki zayıflık onların da tamamen insan olmadıklarını gösteriyordu ve bu yüzden onlar da köle edilebilirlerdi. Tamamen öznel ve akıllı varlıklar olmanın dışında bırakılanların tanımının içine, gücü elinde bulunduranların sömürmek istedikleri herkes giriyordu.
İnsan olmayanların (yani "hayvanların") dünyasına dikkatle baktığımızda çağdaş bir Descartes buluruz. Descartes'ın raporuna göre, "Bilim adamları köpeklerin dövülmesini tam bir aldırmazlık içinde seyrettiler ve sanki acı hissedebilirlermiş gibi, yaratıklara acıyanlarla alay ettiler. Hayvanlann saat gibi olduklarını; darbe indiğinde duyulan çığlıklann yalnızca dokunulan küçük bir zembereğin sesi olduğunu, ancak tüm bedenin hiçbir şey hissetmediğini söylediler. Kan dolaşımlarım görmek için kesmek amacıyla zavallı hayvanlan dört ayaklarından tahtalara çivilediler, ki bu büyük bir tartışma konusu olmuştu."
Kesinliği ararken Rene Descartes, modern bilim ve felsefenin babası oldu. Hatta, eğer felsefesi sömürme için böylesine kolay bir mazereti sunmasaydı, araştırması başlamadan öldürücü bir biçimde çatlardı, yaşam belirsiz olduğu ve bizler öldüğümüz için, Descartes'ın aradığı kesinliği kazanabileceği tek yol soyutlanma dünyasının içinden geçiyordu. Bedenden ayrılmış düşünceyi deneyimin yerine koyarak (bedenden ayrılmış düşünce, doğal olarak bedeni olan herhangi birisi için olanaksızdır), matematiksel eşitlikleri yaşayan ilişkilerin yerine koya rak ve en önemlisi denetimi ya da denetleme girişimini, yaşamın vahşi ve kehanette bulunulamaz süreci içinde tam katılımın yerine koya rak,Descartes, örnek modern adam olmuştu. Aynı zamanda Batı felsefesinin tek en önemli kuralını kabul ettirmişti: eğer bir şey modele uymuyorsa, varlığı da söz konusu değildir.
ENDÜSTRİYEL *açıdan modernleşmiş topluma HOŞ GELDİNİZ !!!!!
|

26-09-2006, 07:51
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Küçükken yaşadığım o şiddet dolu günler ve geceler süresince, babamın ne düşündüğünü veya ne hissettiğini bilmem. Kız kardeşime vurmak üzere yumruğunu kaldırdığında, ağabeyime masanın diğer tarafından ciğerlerini boşaltırcasına bağırdığında veya yatağımın yanında durduğunda ve pantolonunu indirdiğinde yüreğinde ya da aklında olanları bilmem. Çocukluğum boyunca açıkça ifade edilemeyen bir soru, hiçbir zaman, tarif edilmeden veya konuşulmadan havada asılı kaldı; sonra... çok uzun yıllar sonra, yolunu bulup yüzeye geri çıkana kadar içimin en derin yerine yerleşti: eğer uyguladığı şiddet onu mutlu etmiyorsa, bunu niçin yapıyor?
O anlarda babamın ne hissettiğini veya ne düşündüğünü asla bilemeyeceğim. Onun için bu anlar, en azından bilinçli olarak yaşanmadı. Bugüne kadar ve tüm kanıtlara karşın, şiddete dayalı davranışlarım yadsımayı sürdürür. Bu, çoğu kez dehşet verici bir gerçeğin yadsınamaz kanıtına verilen ilk tepkidir; kişi bunu yalnızca yadsır. Kanıt, ister bir babanın çocuklarına tecavüz etmesiyle, ister milyonlarca Musevinin öldürülmesi veya milyonlarca yerli insana hınç duyulmasıyla ya da dünya üzerindeki yaşamın yıkımıyla ilgili olsun, doğrudur.
Kanıtı yadsımanın çoğu kez bilinçsizce olduğunu hayal ederdim. Anımsamak söz konusu olduğunda, aile içinde o yıllarla ilgili olarak anlaşılmaz tek kişi babam değildir. Masanın üzerinden kardeşlerime doğru hamle yaptığında ne yapardım bilir misiniz? Yemek yemeğe devam ederdim, çünkü masada yaptığınız budur ve ben fark edilmek istemezdim. Yerdim, ama sandviçi ağzıma götürdüğümde veya bir kaşık dolusu türlüyü yuttuğumda ya da fasulye çorbasını içtiğimde ne hissetmiş veya düşünmüş olduğumu bilmem.
Bu noktaya nasıl geldiğimi bilmiyorum, ama bilinçaltımla bir anlaşma --kültürümüz içinde yaşayan neredeyse herkes tarafından şu veya bu biçimde yapılmış olan ve bu kitabın sonunda açığa çıkacağını umduğum bir anlasma-- yapmış olduğumu biliyorum. Dayaktan bağışlanmış olduğum için, eğer bilinçli olarak kötü muamelenin doğruluğunu kabul etmezsem, doğrudan kendi üstüme yönlendirilmeyecekmiş gibi yapardım, "-miş gibi yapardım" doğru söyleyiş olmayabilir, işlem, zaman içinde hemen hemen şeffaflaştığı için belki de "inanırdım" demek daha doğru olacaktır. Kanepenin üzerinde hareketsiz kalmaya devam ederek ya da fasulyeleri, bana daralmış hissini veren boğazımdan aşağıya gitmeleri için zorlayarak, dikkatimi o dakikalık kurtuluşa odaklarsam, zaten beter olan durumumun daha da kötüleşmeyeceğine inanırdım.
Babamın odama yaptığı ilk ziyaret, anlaşmayı iptal etmedi. Edemezdi, çünkü anlaşma olmadan bana uyguladığı şiddetten sağ kurtulamazdım, aynen onu kendi yaşantısından uzaklaştıran benzer bir anlaşma olmadan şiddet uygulayamayacağından emin olduğum gibi. Kötü muameleyi anlamazlıktan gelirsem, en azından bağışlanacağım hayalini sürdürmek, idare edilemez bir şeklide üzücü bir durum içinde denetim hayalini sürdürmek adına ya da yalnızca yaşamımı sürdürmek için sanki kendimi duygularımdan ve bedensel duyularımdan soyutlamak zorundaymışım gibi, yatak odamdaki olaylar ister istemez yaşanmamıştı. Benimkinin arkasındaki onun bedeni, bacaklarımın arasındaki onun cinsel organı, bu duygular ve görüntüler odama giriverdiği ve odamdan savuşuverdiği gibi kolay ve çabuk bir biçimde aklıma giriveriyor ve savuşuyorlardı.
Belki de en iyisi, söylediğim tek bir söze inanmamanızdır.
Babamın bizi dövmesi ve tecavüz etmesi hakkında yazdıklarım gerçekten doğru değil. Yalnızca günahını almakla kalmıyor, yalan da söylüyorum. Çocukluğum anlattığım biçimde geçmedi, çünkü geçmiş olsaydı, sağ kalamazdım. Hiç kimse bundan sağ salim çıkamazdı. Bu yüzden gerçek, sadece babamın Rob'u evin çevresinde asla kovalamadığı ve annemle kız kardeşlerimin onu durdurmak için asla tavalar ve su dolu bardaklar fırlatmadıkları şeklindedir; özellikle de böyle olmak zorundadır. Yoksa tüm bunlar yalnızca inanılması çok güç şeyler olurdu. Ah, içimizden birini döverken biraz denetimini kaybetmiş olabilir, ama asla hiç kimseyi yerle bir edecek kadar dövmedi, sonra da tekrar ve tekrar vurmadı. Tecavüz mü? Lafı bile edilemez! Sürekli uykusuzluk, ardı arkası kesilmeyen kâbuslar, acı veren ve kaşınan anüs, tüm bunların başlangıcı babamın dışındaki kaynaklardandı. Aynı şey, her gece odamda saklanmış birilerini arama âdetim ve sonra kapımın önünü barikatla kesmem için de geçerli. Her çocuk uykusunda birisinin kendisini yakalayacağı korkusunu taşımaz mı?
Yazın ilk günlerinde bir akşam yemek için masada oturduğumuzu anımsamıyorum - özellikle anımsamayacağım. Babamın ağabeyime bir gece önce nerede olduğunu sorduğunu anımsamıyorum. Ağabeyimin lunaparka gittiğini söylediğini anımsamam. Ama eğer ağabeyim bunu söylemiş olsaydı, babam ona içeriye girmek için kaç para verildiğini asla sormazdı. Ve çok kesin bir biçimde, eğer ağabeyim bu asla sorulmamış olan soruya yanıt olarak bir miktar söylemiş olsaydı, ağabeyimin yanıtı doğru olmasa bile, ki bunun anlamı onun lunaparka gitmediği, belki de bir bara gittiğiydi, babam ona masanın diğer tarafından ciğerlerini boşaltırcasına bağırmazdı. Yiyecekler çevreye dökülüp saçılmazdı. Ağabeyim, buzdolabının yanındaki dar geçit yolunu kesene kadar, kaçmak için kapıya doğru atılmazdı. Babam ona asla ne en aşağılayıcı biçimde küfreder, ne de onu yumruklamaya başlardı. Kız kardeşlerim çığlık atmazlardı ve annem babamı sırtından sıkıca kavramazdı. Ağabeyim sonunda serbest kaldığında tökezleyip yere düşmezdi ve böbreklerinden tekmelenmezdi. Bunların hiçbiri olmadı. Hiçbiri olamazdı. Size yemin ederim. Ağabeyimin ayağa kalkabileceğine ve kapıyı açıp pembe Camaro marka otomobiline ulaşabileceğine inanır mısınız! Ağabeyim otomobilin kapılarını kilitlemezdi ve kilitlemiş olsaydı bile, babam otomobilini tekmelemezdi. Büyük bir şanssızlık eseri bunların tümü olmuş olsaydı bile, size kesinlikle söyleyebilirim ki, yedi yaşındaki bir çocuğun masada oturmayı sürdürerek ümitsiz bir biçimde fark edilmemeyi denediğini, yok olmayı istediğini anımsamıyorum.
Yine size kesin olarak söyleyebilirim ki, küçük bir çocukken bile, asla uykudan uyandırılmaz ve oturma odasına aileden birisinin dövülmesini izlemeye çağınlmazdım. Bu her gün, her hafta, hatta her ay yaşanmazdı. Dayaklar olmuş olsaydı bile --ki hem sizi hem de kendimi olmadıkları konusunda tekrar inandırmak isterim-- bunlar asla böylesi dehşetli bir manzara içinde cereyan etmezdi. Böyle bir şeye kim dayanabilirdi? Ve bunu kim yapabilirdi? Anılarım arasında gözlerim tam karşıya dikilmiş olarak donmuş bir biçimde kanepenin üzerinde oturmam, yanımdaki kardeşlerimi --görmekten daha çok-- hissetmem, hiçbirimizin kımıldamaması, hiçbirimizin tek bir ses çıkarmaması, her birimizin aynı zamanda yok ve olağandışı bir biçimde var olmamız, babamın hareketlerinin her birinin fazlasıyla farkında olmamız yer almaz. Ne babamın bacağının bir tekmenin tam ortasında donup kaldığını, ne de yüzünün öfke ile kaplandığını görebildiğimi anımsarım. Bunların hiçbirini anımsamam. Çünkü bunlar yaşanmadı. Ağabeyimin epilepsisi yok ve eğer olmuş olsaydı bile, bunun nedeni başına aldığı darbeler olamazdı. Kız kardeşim asla odasında, "yatağımda birisi var," diye çığlıklar atarak uykusundan uyanmazdı. Asla birisinin kendisine vurmak veya yatağa çekmek için bir kapının arkasından çıkacağından korkmazdı. Bir sevgilinin nefesinden aldığım alkol kokusu beni dehşete düşürmez, çünkü babam içki içmezdi. Ve eğer içmiş olsaydı bile, asla sarhoş olmazdı. Eğer sarhoş olmuş olsaydı bile, asla odama girmezdi.
Ve tüm bunların içinde en kötüsünü düşünürsek, odama girmiş olsaydı bile, ben asla tek bir şey anımsamazdım.
Bu kitapta babam, kültür, herhangi bir şey hakkında yazdıklarımın tek bir sözcüğüne inanmayın. Böylesi daha iyi!
Nazilerin yaptıkları Yahudi Katliamı'ndan sağ kurtulanlarla ilgili All port, Bruner ve Jandorf adlı psikologlar tarafından yapılan bir araştırma, tatsız düşüncelere karşı etkin bir direnme modelini ve durumun ciddiyetiyle yüz yüze gelme konusunda şiddetli bir isteksizliği açığa çıkarmıştı. Geç de olsa, 1936'da Almanya'yı terk edecek kadar şanslı olan birçok Musevi, mesleklerine geri dönmeye başladılar. Diğerleri yaşadıkları üzerine düşünmek zorunda kalmamak için hafta sonlarında kırsal bölgelere kaçtılar. Sağ kurtulanlardan biri anlatmıştı. Yan tarafta yakılan sinagogdan gelen dumanı fark etmemiş gibi yaparlarken, Mozart'tan bir parça çalan orkestrasının tek bir nota kaçırmadığım anımsıyordu.
İyi de, bunlar olurken seyirci kalan iyi Alman vatandaşlarını anlamak için ne yapacağız? Eylemlere katıldıkları veya (benzer biçimde) karşı koymadıkları için kendi deneyimlerini ve vicdanlarını hangi araçlarla bastırdılar? Kendilerini, yavaşça yerde yuvarlanan el bombasından nasıl başka tarafa çektiler? NASIL NASIL
|

26-09-2006, 08:18
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Mar 2006
Mesajlar: 1.767
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Sevgili Psiko, özellikle kitapların "arka kapakları" oldukça ilgimi çekmiştir hep ve bir kitabı okuyup okumayacağıma arka kapaktaki yazıyı okuduktan sonra karar veririm ve bazen sadece arka kapak yazısı bile yeterli olur. Eğer ilgini çeken arka kapak yazılıları var ise ve bunları yazarsan memnun olurum, tabii diğer arkadaşların da böyle ilgilerini çeken arka kapak yazılarını bekliyorum.
"İnsanlar bir mistiğin bir hayalci, dünyevi meseleler hakkında hiçbir şey bilmeyen, pratik olmayan bir insan olduğunu düşünürler. Fakat ben böyle bir mistiğe sadece yarı mistik derim. Tam anlamıyla mistik olan kişinin dengesi vardır; ruhsal şeylerde olduğu kadar dünyevi konularda da akıllı olmalıdır.
İnsanların bir mistiğin ne olduğuna dair pek çok yanlış anlayışı vardır. Bir falcıya da mistik derler, bir medyuma, bir kahine de mistik derler. Bir mistiğin bu niteliklere sahip olmadığını söylemek istemiyorum, fakat bu nitelikler bir insanı mistik yapmaz.
Gerçek bir mistik esinlenmiş bir sanatkar, mükemmel bir bilim adamı, etkili bir devlet adamı olmalıdır. O da iş, endüstri, toplumsal ve politik yaşam konusunda maddeci zihinli insan kadar nitelik sahibi olmalıdır. İnsanlar bana, 'Sen bir mistiksin, şuna buna aldırmayacağını sanırdım' dediklerinde hoşuma gitmiyor. Neden aldırmayayım? Her küçük detaya dikkat ederim, fakat her küçük detay başka hiçbir şeye dikkat etmeyeceğim kadar zihnimi meşgul etmez. Tanrı'nın bilincinde olurken dünyanın bilincinde olmamak gerekmez. İki gözümüzle tek manzara görürüz; onun için her iki yönü de, Tanrıyı da dünyayı da, aynı zamanda net bir görüş olarak görmeliyiz. Bu zordur, ama imkansız değildir."
Mistik Yürek
Yazar : Hazret İnayet Han
Yayınevi : Okyanus Yayınları
Sevgiyle kal
|

26-09-2006, 08:34
|
|
|
Re: KELİMELERDEN ESKİ DİL
Sevgili dostum Sodomo;
* KELİMELERDEN ESKİ DİL'in arka kapağında ki yazı aşağıda
"...Sağlıklı olanlar ve hasta olanlar var. Fark gerçekten böylesine katı. Bu farkla uğraşmak bizi yeniden zamanımızın temel sorusuna götürüyor: sağlıklı olan bizler, sağlıklı olmayanlara karşı etkili bir biçimde karşılık vermeyi nasıl öğreniriz? Dürüst olanlar, olmayanlara nasıl karşılık verebilirler? Eğer önemini kavramayı ve bu soruyu yanıtlamayı başaramazsak, yok edenler, sonunda bu gezegen üzerindeki yaşamın durmasına veya en azından durdurabildikleri kadarının durmasına neden olacaklar. Gezegenin sonunun gelme durumu, 'bu gerçekten' kaçmanın artık yeterli bir karşılık olmadığını gösteriyor. Yok edenlerin durdurulması gerekir. Soru şu: NASIL ? "
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:59 .
|