Mor Çatı sitesinde muhtemelen geçen ay yayınlanan yazı:
http://www.morcati.org.tr/tr/haber/4...-edilemez.html
Özellikle yazının son bölümü üzerinde durmak istiyorum:
Bilindiği gibi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, bir süredir kadına karşı şiddetle mücadelede önemli bir adım olarak sunulan şiddet yasası üzerinde çalışmakta. 19 Eylül’den bu yana biz kadın örgütleri ile de toplantılar düzenlendi ve yaşanan sorunları yakından bilen bizler, hazırladığımız taslağı Türkiye’nin dört bir yanındaki 236 kadın örgütünün imzasıyla Bakanlığa ilettik. Bu taslak kabul edilmedi ancak kendilerinin hazırlamış olduğu taslak üzerinde çalışabileceğimiz söylendi. Bunun üzerine bakanlık yetkilileri ile geceli gündüzlü çalışarak tek tek her madde üzerinde görüşlerimizi belirttik, taslak üzerinde düzenlemeler yapıldı ve taslak Bakanlar Kurulu’nda imzaya sunuldu. Fakat sevinmemize fırsat kalmadan 24 Şubat’ta Meclis’e bambaşka bir taslağın gönderildiğini gördük. Taslağın adı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi” olarak değiştirilmişti. Oysa bizler kadınların aile içi şiddet yaşadıklarında önce ailenin dışına çıkmaya çalıştıklarını, bu süreçte hem ailenin, hem kadının korunamayacağını, bunun temel bir yaklaşım olduğunu, dünyadaki hiçbir örnekte de şiddetle mücadele yasalarının adının böyle konulmadığını defalarca söylemiştik.
Bir başka talebimiz Türkiye’nin bu konuda imzaladığı uluslararası sözleşmelerde olduğu gibi kadına karşı şiddetle mücadelede kadın erkek eşitsizliğine atıf yapılması, bununla mücadele edileceğinin belirtilmesiydi. Ancak ne yazık ki hayretle üzerinde çalıştığımız taslakta yer alan, “kadın erkek eşitliği”, “fiili eşitlik”, “toplumsal cinsiyet”, “ev içi şiddet” kavramlarının ortadan kaldırıldığını gördük. Kadın erkek eşitliği, fiili eşitlik kavramlarından korkularak şiddetle mücadele edilemez. Nitekim aynı mantıkla “koruma tedbir kararı”nın hakimler tarafından bir an önce verilebilmesinin önüne de engel konmuştur. Şiddet yaşayan kadınların sorgulanmasının yolu açılmış, belki de yeni cinayetlere ortam yaratılmıştır. Çünkü hakimlerin tedbir kararı verirken delil arayabilecekleri yasanın maddeleri arasına girmiştir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün eşiğinde olduğumuz şu günlerde, Meclis’e sunulan taslağın Türkiye’de inanılmaz boyutlara varan kadına yönelik şiddeti engelleyemeyeceğini görüyoruz. Şiddeti eşitsizliklerden kaynaklanan bir sorun olarak görmeyen, bununla ciddiyetle mücadele etme hedefi bulunmayan bir yasayı kabul etmiyoruz.
Türkiye’nin en önemli sorunu, diğer sorunlarla kıyas kabul etmez olarak kadın sorunudur. Bu sorunun kadın cinayetlerinden ibaret olduğunu düşünmeyin. Cinayetler asıl soruna kıyasla küçük bir ayrıntı kalır. Ancak maalesef cinayetler olmadığı sürece gerçek sorun dikkat çekmiyor. Ben de gerçek sorun üzerinde uzun bir yazı yazmayacağım. Sadece konuyu gündemde tutmak için (ki bunun her gün hatırlanması gerekir) ele alınan kısımla ilgili birkaç şey söyleyeceğim.
Meclisin nasıl önemsiz konular üzerine (futbolda şike vs...) hemen bir haftada kanun çıkardıklarını biliyorsunuz. Bu konu ise bir yıldır sürünüyor.
Bakanlığın konuyu nasıl sulandırdığı yazıdan anlaşılıyor. Bakanlık aile içi şiddetin olduğu bir ortamı hala aile olarak kabul etmekle kalmıyor burada çözümü aile içinde aramakta ısrar ediyor. Yani kadının canının tehlikede olduğu bir ortamda bakanlık hala aileyi birinci sıraya koyuyor (ki her sağduyulu insan bu durumda ailenin çoktan bitmiş olduğunu anlamalıdır). Bu durumdan şu anlaşılıyor: Bakanlığa göre bir kadının hayatı dahi içinde bulunduğu ailenin bütünlüğünden önemli değil, ki artık böyle bir ortama zaten aile demek mümkün de değildir. O zaman sormak lazım: Şiddet gören kadınların bulunduğu “aile” yıkılırsa toplumdaki aile birimlerinin büyük bir çoğunluğunun yıkılmasından mı korkuluyor. Yani bakanlığa göre bu ülkede aile içi şiddet o denli yaygındır ki şiddet olan aile kurumları çökerse tüm ülkede aile kurumu toptan çöker gibi bir kaygı mı vardır? Bakanlığın tavrını anlamak mümkün değil. Aslında tabi ki mümkün. Bakanlığın kafasında kutsal aile kavramı vardır. Bu kutsallar belli ki insan hayatıyla kıyaslanamayacak kadar önemlidir. Acaba nasıl bir zihniyet bu kutsalları bu denli dokunulmaz kılmıştır? Bu nasıl bir zihniyettir ki kadın kavramının geçtiği her yere bir aile kavramı yapıştırmak zorundadır?
Şunu da araya ekleyeyim aynı zihniyet ne zaman kadın hakları ihlalleri tartışılsa sanki kıyaslanabilirmiş gibi araya başörtüsünü de sokuşturuverir.
Başta bakanlık olmak üzere önlem almakta, çözüm üretmekte geciken her birim, uygulamaya konulması gereken çözümleri sulandırıp geciktiren her birim, meclis ve tüm devlet bundan sonra işlenecek her cinayette ortaktır. Bu erkek egemen zihniyetin değişmesi çok zor görünüyor. Ama siz öyle görünmesine bakmayın. İster istemez değişecek. Bunlar bu ilkel zihniyetin son dönemleri. Ama şunu da söylemeliyim ki eğer bu zihniyet, başta din olmak üzere o zihniyeti taşıyan birimleriyle birlikte yeryüzünden yok olup gitse hiçbirisini aramam.
Mor çatı sitesindeki yazıyı okuyun ve ve bu zihniyetin cinayetlerini her zaman hatırlayın. Güya dini duyguları zedelenen insanların başkalarının hatalarını kollayıp açıklarını aradığı bu günlerde asıl önemli olan şeyleri de hatırlamak gerekir.
Yazı biraz sert oldu farkındayım... Ancak bu sorunun çözülmek yerine unutturulmaya çalışılacağını daha önce söylemiştim. Hatta diyanet de işin içine karıştırılmıştı. Ve onların yaklaşımı da “şiddet görüyorsan sorun sendedir” demeye gelmişti.
Türkiye’nin en önemli sorununu unutmayalım ve her zaman gündemde tutalım. Bu ülkede yakın bir gelecekte din beklemediğiniz şekilde yok olup gidecek. Ama arkasından hayırla anmayacağız.