Demokrasi Hareketi
Dünyadaki yönelim, iktidarın merkezden tabana doğru yayılması iken, AKP, iktidarı daha da merkezileştiriyor. Dahası, din ve ahlakı da devlet eliyle belirlemek istiyor. Yasa yapmak yetmiyor, fetva da çıkartıyor. Zaten katı üniter yapılı bir ulus devlette bu yönelim padişahlığın yolunu yapıyor. Diyanet İşleri başkanı başbakana bağlı, atanan, maaşlı bir memur. Bu yüzden kim iktidarsa ona göre fetva vermek durumunda. Bu coğrafyada din hep devletleştirildi. Bireyin vicdanına bırakılmadı. Çünkü halka güvenmiyorlar. Dün kemalistler güvenmiyordu bugün muhafazakarlar güvenmiyor. Çünkü tek tipçiler. Çeşitliliği tehdit olarak algılıyorlar. Bu, Bizans'tan beri var. Bizans'ta da Kilise İmparatora bağlıydı.
Sol, ''Aman adımız çıkmasın'' diyerek din konusuna pek girmedi. Tam da girmediği için adı çıktı. Girseydi, hem gayrı müslimlerin, alevilerin ve inançsızların sesi olur, o kesimleri daha görünür kılabilirdi hem de egemen dini devletin tasallutundan çıkarır, eleştirileriyle inananları reforma bile sürükler, sekülerleştirirdi. Tabi islamcıların islamı özellikle Batı'dan bakıldığında İslamofobiye yol açacak denli berbat yorumlayıp yaşamaları var bir de. Solun değil ama kemalizmin geleneksel tutumuna islamcıların bu hali yol açtı. Dincilerdeki tek tipçilik ve baskıcılık yüzünden(ki buna Demokrat Parti de dahildir) laikler korktu ve vesayet rejimine destek oldu. Bu rejimi sağlıklı biçimde tasfiye etmek için bir demokrasi hareketi ortaya çıkmalıydı. Bu hareket, farklı olanların birbirini anlamasına vesile olmalıydı. Ama dinciler, laikleri ve kaygılarını anlamak ve yatıştırmak, güven vermek yerine bu kesimleri yaftalayıp düşmanlaştırma yoluna gittiler. Askeri vesayeti tasfiye ettiler ama bunu farklı olana nefret üreterek yaptılar. Laikleri anlama yoluna gitmediler çünkü o yola gitselerdi kendi yanlışlarıyla da yüzleşmek zorunda kalacaklardı. Tek tipçilikleriyle, otoriterlikleriyle, kendi toplum mühendislikleriyle, islamı anlamaktaki sığlıklarıyla ve kadın düşmanlıklarıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardı.
Hem askeri vesayeti tasfiye etmeyi hem de dinci kültürel yapıyla hesaplaşmayı yapabilecek gerçek bir demokrasi hareketi olsaydı laikler de destek verirdi. Ama liberaller, laikleri yaftalamak üzerinden bir ''demokratikleşmeye'' tav oldular. Bu yüzden AKP otoriterizmini görmezden geldiler. Bugün Uludere bombalanıp bir özür bile dilenmiyorsa, Sivas katliamı zaman aşımından düşürüldüyse, dindar-kindar nesilden içki yasaklarına, kürtaj konusundan sanat düşmanlığına pek çok olumsuzluk yaşanıyorsa bunda liberallerin bu sığ demokrasi kavrayışının büyük rolü var. Sandık görünce demokrasi var sanma eğilimini kıramadılar bir türlü. Oysa demokrasi bir kültür meselesidir herşeyden evvel. Her gün beş kadın öldürülüyorsa ne demokrasisi, kim için özgürlük? Binlerce işçi ölürken, işsizlik bu kadar yaygınken, buna karşı nüfusun artması teşvik ediliyorken demokratikleşme sadece elitler için anlam taşır. Tüm bunlara 'rağmen' bir demokratikleşme olabilir mi? Kim için demokrasi, hangı sınıf için? Aleviler için mi Sünniler için mi? Türkler için mi Kürtler için mi? Herkes için demokrasi ve özgürlük, ancak emeğin mücadelesiyle tamamlanırsa mümkündür. Aksi halde ayakları havada, kendisi lafta kalır. Emekçiler aktifleştiklerinde ise egemenlerin zaten pek uyma eğiliminde olmadıları hukuku sıkça ihlal ettiklerini, olan sınırlı demokrasiyi de kaldırdıklarını biliyoruz. Tam da bu yüzden dünyanın pek çok ülkesinde demokrasi talebi ve anti-kapitalist mücadele el ele yükseliyor. Demokrasi solun değeri. Çünkü otoriterliği bizzat kapitalist sistem üretiyor.
Türkiye'de hem muhafazakar-ataerkil kültür ve bu kültürün temsilcisi sağ partilerle hem de vesayet düzeniyle arasına mesafe koyan, ikisini birden eleştiren, sınıf mücadelesini de gören, gerçek bir demokratikleşmenin öznesi olabilecek sosyalistler vardı. Hala var. Bugün gelinen nokta dün devrimcilerin söylediklerini doğruluyor. Sosyalistlerden başka, AKP'nin yeni rejimine karşı, eski rejimi savunma yanlışına düşmeden, gerçek bir demokratikleşmeyi sağlayabilecek ve kadın, Kürt, Alevi sorunlarını çözebilecek bir alternatif görünmüyor. Yunan halkı bu seçimi yaptı. Umarım biz de sorunlar daha da kangrenleşmeden devrimci seçeneği yükseltebiliriz. Önemli olan sokağı örgütlemek, bir özgürlük ve dayanışma hareketi yaratabilmek. Bu ülkedeki en ileri ve sahici demokrasi pratiği Fatsa'da yaşandı. Gerçek bir demokrasi ve herkes için özgürlük ancak emekçilerin mücadelesiyle kazanılabilir.
Devletçi anlayış bitti. Ama özel sektör de krizde. Özyönetim gerekiyor. Özerkleşmiş, çalışanların yönetim ve denetimine dayanan bir kamulaştırma savunulmalı. Demokratik kitle örgütleri(isteyen ''STK'' desin) vasıtasıyla emeğin kendini yönetebilirliğini, devletten birşey beklemeyen bir anlayışla inşa edebiliriz örneğin. Dünyada liberaller devletin ideolojisizleştirilmesini savunuyor. Keşke bizdekiler de savunsa. Bizim devletle işimiz yok. Gerici ideolojik donanımından ne kadar arınırsa o kadar iyidir. AKP'ye karşı bu talebi de ancak özgürlükçü sosyalistler yükseltebilir. AKP devleti git gide dinsel ideolojiyle donatıyor. Devlet gücünü kullanarak herkesi ''kendi suretinde baştan yaratmaya'' koyuluyor. Devlet sadece hukuk değil ahlak da yapmaya başladı. Piyasanın ucuz işgücü ihtiyacını karşılamada süreklilik sağlayabilmek için bireysel özgürlüklere ''gelecek nesillerin devamı adına'' el konuyor. Kapitalizm bireysel özgürlükleri taşıyamıyor. Bireysellik, hele ki emekçilerin bireyselliği ile sistem arasındaki gerilim artıyor. Emekçilerin bireysel özgürlüğünü savunmak devrimcileşiyor. Çünkü bu savunu kapitalizme karşı yapılacak. Bireysel özgürlük başlığı liberallerin istismarından koparılıp alınmak zorunda.
AKP'nin en zayıf olduğu nokta ise kadın. Çünkü muhafazakarlık, geleneksel olarak kendini kadını bastırmak ve onu birey olarak tanımamak üzerinden kuruyor. Kadını ancak erkeğin eşi, annesi v.b. olarak anlamlandırabiliyorlar. Nüfusun yarısı kadın. Hiçbir onurlu kadın, cinsiyetinden ötürü aşağılanmayı, küçük görülmeyi kabul etmez. Buna payanda olan din de kuvvetle eleştirilmelidir ki kendini düzeltsin. Bir insanı cinsiyetinden ötürü kendinden değersiz görmek ile ırkından ötürü aynı şeyi yapmak arasında fark yok. Cinciyetçilik de bir çeşit ırkçılık. Bu sorun en az Kürt sorunu kadar önemli ve zaten onu da içeriden kesiyor.
Roboski'de insanlar bombalanırken dinli mi dinsiz mi diye bakmadılar. Biber gazı sıkarken, işsiz bırakırken, yasak koyarken de bakmıyorlar. Emekçiler hakları ve gerçek bir demokrasi için biraraya gelip mücadele ettiklerinde, bu mücadele süreci içinde kardeşleşecek, kaynaşacak, dönüşecek ve farklılıkların barış içinde biraradalığı da sağlanacaktır. Kültürel çelişkileri çözecek olan yegane hareket de aşağıdan yükselen bir devrimci harekettir. Kendi sorunlarını sadece halkın kendisi, kendi mücadelesi içinde çözebilir.
AKP ise seküler yaşam tarzına saldırıyor. Devlet yasaklarıyla özgürlükleri hiçe sayıyor. Dindar nesil hayalleriyle toplum mühendisliğine soyunuyor. Başbakan her gün nefret dili kullanıyor. Operaya mescit talebi, her alana girip ''Ben buradayım!'' demeye, gücünü farklı olan herkese sürekli hatırlatma kibrine dayanıyor. AKP sadece kadınları kızdırmakla kalmıyor, toplumu da kültürel açıdan tekrar geriyor. Kürtleri ise küstürdü ve kaybetmek üzere. Hızla yokuş aşağı sürüyor arabasını. Ama yetmez. Bu 'kindar' hükümeti durduracak olan, halkın kendisidir. Kemalizm hepten tasfiye oldu. Yaşam tarzı kaygısı olanların da mücadeleye katılmaktan başka seçeneği yok. Sermayenin 'it dalaşından' demokrasi çıkmayacağını çok önce söylemiştik. Bugün AKP otoriterizmine karşı 'demokrasi cephesi' çağrısı yapan Ahmet Altanlar bile devrimcilerin çok önceden söylediklerini doğruluyorlar. Demokrasiyi ve özgürlükleri vermeyecekler. Alacağız! Almak için örgütlenmek, sokağa çıkmak, umudu büyütmek ve yılmadan mücadele etmek gerekiyor. Onlar padişahlık yolunda yürüsünler, biz devrimci yolumuzda yürüyelim. Herkes kendi yoluna!..
|