İnsan çok karmaşık bir organizmadır, buna karşı gebelik süresi oldukça kısadır, bu nedenle insan yavrusu uzun süreli bir ebeveyn bakımına muhtaçtır. Psikanalizin kurucusu Freud ve diğer gelişim psikologları tanrı inancının kişinin erken dönemlerinde anne-baba-çocuk ilişkilerinden kaynaklandığını söyler; erken yaşlarında anne kucağı kişinin korunduğu, beslendiği, sıcak ve güvenli bir ortamdır, özellikle eski çağlarda çocuk için adeta bir cennettir. Baba ise çocuğun karnını doyurması için ihtiyacı olan yiyecekleri veren ve ona yaşanabilir çevreyi sağlayan koruyucu bir gücün simgesidir. Tüm bunlar için çocuğun yapması gerekense sadece onlara itaat etmektir. Doğal süreçte çocuk her zaman anne-baba tarafından korunur; gök gürültüsü, vahşi bir hayvan sesi, gecenin soğugu ya da karanlığı gibi genel olarak aklının almadığı ancak çaresiz kaldığı ve korktuğu doğa olayları karşısında sığınacağı tek yer anne ve babasıdır. Çocuk büyüdüğünde bu ortamdan mahrum kalır ve içinde bu huzurlu ortamı kaybetmenin neden olduğu derin boşluklar açılır, bu boşlukları dolrurmak ve yeniden huzur bulmak için hayal gücünü kullanarak kendini tatmin edecek fikirlere sarılır, her zaman yanında olacak ve sığınabileceği ilahi bir varlığı yaratır, bu aslında yüceltilmiş bir babadır.
Eski dönemlerdeki baba kavramını tekrar hatırlayalım; o dönemlerde baba, topluluktaki en güçlü kişidir, tüm kadınlara sahiptir, topluluğu korumak ve liderliğini yapmak onun sorumluluğundadır, bu durum erkek çocuklar arasında bir rekabet yaratır, aynı zamanda babaya karşı kıskançlık ve onun yerine geçme arzusunuda beraberinde getirir. Erkek çocuklar babanın yerini almak için kıyasıya bir mücadele içerisine girişir, bu rekabet bazen kardeşlerin birbirlerini öldürmesiyle sonuçlanabilir. Baba, eski gücünü yitirdiğinde ise; çoğunlukla önce doğan erkek çocuğun diğerlerinden daha güçlü olmasının getirdiği avantaj ile en büyük erkek çocuk babayı yenerek ya da öldürerek topluluğun yeni lideri olur. Önceleri, baba kendisine rakip olabilecek yaşta olan erkek çocukları kovmakta çözüm bulur ve bir süre erkek çocuklar babaya rakip olabilecek bir yaşa gelmeden önce kovulur, ancak bu çözüm olmaz; kovulan çocuk intikam almak için bir savaşçı olarak geri döner ve babayı öldürür. Bu kez çözüm kendisine rakip olabilecek yaşta doğan erkek çocukları öldürmekte bulunur. Ve bu kural, zamanla ilk erkek çocuğunun öldürülmesi geleneğine dönüşür. Bu tarihsel arzulara yakın zamanda bir kaynak olarak Osmanlı padişahlarının tahtın, dolayısıyla gücün kendilerinde kalması için erkek çocuklarını öldürmesini ve kardeşler arasındaki kavgaları gösterebiliriz.
Bu noktada dinlerin ve tanrıların nasıl ortaya çıktığını hatırlayalım:
Krişna (MÖ.5000): Krişna hint tanrısı Vişnu'nun sekizinci kez dünyaya gelişidir. Kötü bir kralın kardeşinin oğludur ve bir hapishanede doğar. Kötü kral kardeşlerinin çocuklarından biri tarafından öldürüleceğini haber alır ve kardeşlerinin çocuklarını öldürtür. Ancak Krişna bir sepet içerisinde nehire bırakılmıştır, bu sepeti çoban bir aile bulur, onu büyütür ve Krişna sonunda kötü kralı öldürüp babasının intikamını alır.
Ra (MÖ.5000): Ra dünyaya firavun olarak gönderilmiştir, onun önderliğinde Mısır yokluğun, hastalığın olmadığı bolluk içerisindeki bir cennet olarak şekillenmiştir. Ancak Mısır halkı zamanla ona saygı göstermeyi ve yarattığı cennet için şükran duymayı unutur. Bunun üzerine Ra kendisini hatırlatmak için Sehmet adında bir canavarı insanları katletmek için kullanır ve halk ona saygı göstermeyi tekrar hatırlar. Daha sonra Ra yorulur, güçsüz düşer ve tekrar gökyüzüne dönerken yerini oğlu Horus'a bırakır.
Osiris (MÖ.1000-1500): Isis ve Osiris hem ağabey-kızkardeş hemde karı-kocaydılar (eski mısırda firavunlar sadece kendi kızkardeşleri ile evlenirlerdi), Osiris Mısır'a çiftçilik ve hayvancılığı öğretmişti, böylece Mısır halkına medeniyeti getirmişti daha sonra diğer ülkeleri ziyaret için ayrıldı, Mısır'ı bir büyücü olan eşi ve kız kardeşi Isis'e emanet etti. Ancak kardeşi Set onun yokluğunda bir oyun hazırladı, tam olarak Osiris'in vücut ölçülerine uygun muhteşem bir tabut hazırlattı (firavunların altın tabutları olduğunu biliniyor), Osiris geri döndüğünde Set onun için hazırlattığı tabutu denemesini istedi ancak Osiris tabuta girdiğinde tabutu kitledi ve Nil nehrine attı. Olan biteni öğrenen Isis eşini nehirde arayıp buldu, tekrar diriltti ve çocukları Horus doğdu, Horus amcası Set'i yenerek babasının intikamını aldı.
Musa (MÖ. 1000-1500): Mısır firavunu Ibrani bir erkek çocuk tarafından öldürüleceğinin haberini alır ve tüm Ibrani erkek çocukların öldürülmesi emrini verir, ancak bir anne köle olarak doğan çocuğunu bir sepete koyar ve Nil nehrine bırakır, firavunun ailesi nehirdeki çocuğu bulup onu evlat edinir, Musa firavunun ailesinden biri olarak büyür ve daha sonra firavuna karşı savaşarak köle yapılan insanlarını kurtarır.
Her hikayenin bir diğerinden alıntı yapmasını bir kenara bırakırsak; ana tema her zaman büyük bir lideri, toplum önderini, babasının intikamını alan güçlü bir erkek çocuğu anlatır. Tüm tanrılar geçici olarak bu dünyada bulunurlar ve daha sonra yerlerini kendisinden sonra gelen oğullarına bırakırlar, ya da aynı tanrının tekrar vücut bulması olarak anlatılırlar. Tüm bu hikayeler insandaki tanrı inancının yüceltilmiş bir baba olduğunu doğrular niteliktedir, toplum ya da oğul yüce bir babanın cennetinde yaşar ve babanın tek istediği saygı ve itaattir.
Yunan mitolojisindeki tanrılarda bu fikri doğrular; Akhilleus yaşamış en büyük savaşçı olarak nitelenir bu büyük isminden dolayı aynı zamanda tanrının oğlu olduğuna inanılır ve efsaneye göre ölümlü olmasını engellemek için annesi tarafından kutsanır ancak kimi hikayeye göre kutsal suya kimine göre kutsal ateşe sadece topuğu değmemiştir, bu nedenle sol topuğuna isabet eden bir ok ile tesadüfen ölür. Aynı şekilde Zeus çapkın bir tanrıdır, yeryüzüne insan kılığında iner ve bir çok kadınla birlikte olur, tanrı olmasına karşın babadır, güçlüdür ve bereket ile özdeşleşmiş yağmur ondan beklenir.
Freud tanrının baba olduğu fikrini ortaya attığında henüz Mısır tarihi hakkında detaylı bilgilere ulaşılmamıştı ve bu hikayelerin çoğu aydınlatılmamıştı, çalışmalarını daha çok afrika ve asya kabilelerinin inançları üzerinden yürüttü, buna rağmen aynı sonuca ulaştı, ancak bugün Mısır tarihi hakkında çok kesin bilgilere ve yapılan kazıların sonucunda bir çok kanıta sahibiz. Günümüz dinleri aynı efsaneleri anlatır, aynı isimleri peygamber olarak niteler, bu anlamda Islam dinide Arap kültürüne uyarlanmış bir anlatımı benimsemiştir ancak bu anlatımlarda Mısır tanrılarına ve hikayelerine çokça yer vermiştir.
Zamanla doğa koşulları, dolayısıyla insan korkuları ve arzuları değişti, güncel bir korku olan ölüm ve insan arzularının kendini tatmin için ürettiği cennet kavramlarına bir bakalım:
Antik Mısır: Ölen kişin kalbi tartılır, eğer iyilik tüyünden hafif gelirse Isis ile birlikte bir sonraki yaşama geçmesine izin verilir, ancak daha ağır gelirse o kişi Ammit tarafından yenir ve ruhu sonsuza dek huzur bulamaz (Ammit; su aygırı, timsah ve aslan melezi bir canavardır).
Pers imparatorluğu: Sinvat cehennem üzerinde kurulu bir köprüdür, Zerdüşte inanlar bu köprüden güzel bakire bir kız ve 2 köpek eşliğinde eğlenceli ve şarkılı bir yer olan cennete gider, inanmayanlar ise cehenneme düşer.
İslam: Tüm insanlar Sırat köprüsünden geçecektir, ancak islam dinini kabul edenler dünyada yaptıklarına göre hızlıca, kolayca ya da zorlanarak bir şekilde köprüden geçecek ve cennete gidecekler, kabul etmeyenler ise ayakları bir şekilde takılıp cehenneme düşecekler. Cennette sıcak ve kurak ortadoğu insanlarının hayali olabilecek gölge yerler, serinlikler, ırmaklar, bağlar ve bahçeler, yine o bölge insanının hayali olan memeleri yeni çıkmış genç kızlar ve kadehler dolusu şarapların olması manidardır.
Hristiyanlık: Diriliş günü geldiğinde Hristiyanlar yeni bedenlere sahip olarak tekrar dirilecek ve Adem'in günah işlemeden önceki hali gibi cennette tanrı ile birlikte yaşayacaklar. İnanmayanlar ebediyen cehennemde kalacaklar.
Bu hikayelere bakarak, cennet ve cehennem kavramlarınında insanların ölüm korkusuna karşı geliştirdikleri sonsuz yaşam arzusunun bir ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her toplumun sadece kendi yaşadığı bölge ve dönemine ait arzularına uyhun bir cennet yaratması bu fikrin o topluma ait olduğunun açık bir kanıtıdır.
Tanrılar ve dinler görüleceği gibi insanlığın başlangıcından itibaren vardır, bu kavramlar insan korkularının ve arzularının tatminine yöneliktir, aynı zamanda çocuklarının ya da halkının kendisine itaat etmesi için yaratılmış yüce baba kavramlarıdır. İnsan aklının almadığı ve çaresiz kaldığı durumlarda üretilen bu inançlar zamanla bugüne uzanmıştır.
Isis ve Horus'un Meryem ve Isa'ya dönüşümü
(Isis eşi öldükten sonra Horus'u doğurmuştur, İsa bakire bir anneden doğmuştur, efsaneye göre her iki çocuğunda biyolojik bir babası yoktur)
Dinlerin tarihsel olarak bölgelere yayılması bakılarak birbirlerine etkileri daha iyi anlaşılabilir.
Tüm dinlerin (Islam dışında) verdiği mesaj açıktır; tanrı kavramı tebasına daha iyi bir yaşamı sunabilecek, koruyucu, toplum düzenini sağlayabilecek kuralları koyucu yüce bir babadır. Toplumun tek yapması gereken ise kurallara uyarak kargaşa çıkarmaması ve liderlerine itaat etmesidir. Daha açık söylemek gerekirse; tanrı toplumun içerisinden çıkmış en bilge insandır, bu insan bir zamanlar Mısır'a büyük bir huzur getirmiş olan Ra'dır, bir zamanlar Ibranileri Mısır'ın zulmünden kurtarmış olan Musa'dır ya da çiftçiliği örretmiş olan Horus'tur.
İnsanlar özgür olmamalı, çünkü; din başlangıçta doğru bir eksende doğmuştu, tarihte tanrı olarak nitelenmiş insanların çok üstün nitelikli insanlar olduğunu kabul edersek, en yüce ve bilge insana saygı duyulması ve kurallarına uyulması toplum düzeyinde ancak bu şekilde sağlanmış ve bu sistem ile medeniyete adımlar atılmış olmalı. Eğer bu kişiler tarafından kurallar konulmasaydı ve itaat edilmesi sağlanamasaydı, muhtemelen halen birbirlerini öldüren, tecavüz eden, yağmalayan insanlar topluluğu olarak kalınacaktı.
Bugün gelinen durum tersine inançlardan değil insanların özgür bırakılmasından kaynaklanmıştır, eğer Osmanlı'dan bir yüce baba çıkıp eğitimi ve okur yazarlığı zorunlu tutsaydı bugün gelinen cehalet noktasında olmazdık.
Yahudi bilim adamları her yıl tüm Nobel ödüllerini toplarlar, bu din=cahillik teorisini çürüten en belirgin kanıttır. Ancak Islam diğer dinlere göre berbat bir dindir çünkü yüce bir baba tarafından değil, hasta bir arap tarafından yazılmıştır.
Bu süreci kırmak için çözüm eğitim sistemini değiştirip çocuklara yalanları değil gerçekleri anlatmak olabilir; bir insan ancak 10-12 yaşlarında erişkin bir beyne sahip olabilir, bu nedenle adalette ceza ehliyeti kavramı vardır. Bugün dindar nesil yetiştirmek istiyorum diyerek yola çıkanların asıl amacı yıllardır yetiştirilen yüce babalı nesillerin devamını sağlamaktır; önceden 8 yıl olan zorunlu eğitim 6 yaşında başlamaktaydı, bu sürenin sonucunda kişi 14 yaşına geldiğinde aldığı eğitim ile kendi kararını verebilmekteydi. Değiştirilen sistemde ise kişi 5 yaşında eğitime başlıyor ve tüm hayatını etkileyecek olan seçimini 9 yaşında yapılması bekleniyor. 9 yaşında imam okuluna gitmeyi seçen birisinin özgürlüğünden artık bahsedemeyiz, çünkü o eğitim sisteminin içerisinde diğer okullarda verilen yarım yamalak tarih, biyoloji, fizik, matematik benzeri derslerin hiç birisi yok. Diğer okullarda ise yalan bir tarih anlatılıyor, Arapların katliamı tarih kitaplarında yok, oysa Türkleri katlettiklerini ve Islam dinini zorla kabul ettirdiklerini tüm dünya biliyor. Tüm bu yazdığım gerçeklerde eğitim sürecinde anlatılmıyor, hatta artık kitaplarda Freud için sapık, Darwin için maymun, Einstein için pis Yahudi deniyor.
Sonuç olarak özetlemem gerekirse; din sistemi atalarımız tarafından topluma yön vermek için kullanılmış, tecrübe edilmiş çok güçlü ve gerekli olduğunu düşündüğüm bir sistemdir, bugünkü cehaletin ve sorunların kaynağı bu sistem değil içimizden çıkan sistemden habersiz liderler yani yüce babaların eseridir.