
23-12-2012, 06:26
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 12 Feb 2010
Bulunduğu yer: Berlin
Mesajlar: 5.990
|
|
Kutsal Kitapların Kaynakları 1 - Korku
"KUTSAL KORU"DAKİ ORTAM:
GÜÇSÜZLÜK-BİLGİSİZLİK
Gezegenimizdeki yaşam koşullarını bilmeyenimiz var mı?
İnsanoğlu, kolay bir yaşam ortamı bulamamıştır dünyamızda. Hep sertlikler ve tersliklerle karşılaşmıştır. Aç kalmış; acı çekmiştir. Yaralanmış; acı çekmiştir. Dayanılmaz hastalıklara yakalanmış; acı çekmiştir. Haksızlığa uğramış, hırpalanmış, ezilmiş; acı çekmiştir.
"Hep boyun eğip kalmış" da değil elbette. Savaşmış da. Doğanın acımasız koşullarıyla savaşmış, düşmanlarıyla savaşmış, türlü canavarlarla savaşmış, tepesindeki güçlülerle, "efendi"lerle, "ezen"lerle savaşmış. Ne var ki, her zaman başaramamış. "Güçsüz" kaldığı zamanlar da olmuş. "Çaresiz" bile kalmış kimi kez. Öylesine ki, çırpınmış ama "çözüm" bulamamış. Ne gücü yetmiş çözmeye; ne de bilgisi...
İşte bu da "inanç"lar doğurmuş. "Tanrı", "aracı" yaratmış. "Tanrı"lara ve "aracı'lara, dokunulmaz ve "giz"leri bilinmez "kutsal koru"lar; bu korularda yeşeren "ahlak"lar oluşturup geliştirmiş. Birbirinden kopya din'ler üretmiş; birbirinin benzeri "aracı"lar, "Peygamber”ler, "Tanrı gölgeleri" türetmiş.
Yaşam böyle sürüp gelmiş.
Özeti şu:
"Din"ler, her türüyle; sonradan yaratılmışlardır.
"İnsanlar”, ama "güçlüler” eliyle.
"Güçsüzlük”ten, "bilgisizlik"ten ortam bularak...
İncelemeleriyle ilgi çeken bir yazarımız:
"Arkeolojik araştırmalar, dinsel tasarımların, ancak elli bin yıldan beri var olduklarını tanıtlamıştır. Demek ki, insan, yirmi milyon yıl, din düşüncesinden uzak yaşamıştır"(1) dedikten sonra, şöyle sürdürür: "İlk tasarımlar, insanın doğa karşısında duyduğu güçsüzlük duygusundan doğmuştur. Dinler, bu temel nedeni her zaman taşımışlar, zamanla daha da derinleşmesini gerçekleştirmişlerdir."
"Güçsüzlük"te neler var?
"Din"lerin "yaratılması"nda ve "yaşatılması"nda temel olan "korku" var, "umut" var:
15
"Dinler tarihi"nde hep işlenen bir durum, bir yazarın kalemiyle de şöyle dile gelir:
"Evvel zaman içinde, ortalıkta, yalnız korku hüküm sürüyordu. Korku ve yalnız korku, insan kalbinde yer etmişti. Adım başında rastlanan bir hadise, insanın korkularını mahmuzluyor ve ona, bir an, aman vermiyordu. Rüzgârın sert sert esmesi, insanların korkularını dalga dalga kabartır, göklerin gürlemesi, yahut vahşi hayvanın kükremesi, onun korkularını coştururdu. Onun her günü, bu korku yüzünden kapkaranlıktı."(2)
Ünlü İngiliz filozofu Bertrand Russell (1872-1970); "İnsanoğlunun yüzyıllar boyu, dine duyduğu gereksinme (ihtiyaç) nereden geliyor?" biçiminde yöneltilen bir soruya şu karşılığı verir: "Öyle gibime geliyor ki, her şeyden önce korkudan... İnsanoğlu kendini, özellikle güçsüz hissediyor. Onu korkutan üç şey var: Birincisi, doğanın kendisine yapabileceği şeyler. Onu yıldırımlarla çarpabilir. Ya da bir depremle yıkıp yok edebilir. İkincisi, başka insanların kendisine yapabilecekleri şeylerdir: Onu savaşta öldürmek örneğin. Üçüncüsünde dine değiniyoruz..."3
Filozof, üçüncü olarak da, "pişmanlık sonucu üzüntüye düşülebileceği kaygısı" diye özetlenebilecek ve "dinin yardımıyla", insanların belki "daha az etkilenebilecekleri" varsayılan korkudan söz eder.
Russell, bir başka yerde, görüşünü şöyle belirtir: "Dinin, her şeyden önce ve genellikle korkuüstüne kurulmuş olduğunu sanıyorum. Bu, kısmen, bilinmeyenin korkusudur. Başınıza gelebilecek güçlüklerde ve itişmelerinizde, yanı başınızda duracak (yardımcı) bir ağabeyin olmasını size isteten korkudur. Bütün dinin kökü korkudur: Bilinmeyenin, ölümün saldığı korku..."(4)
"Din", "korku"dan mı doğmuştur?
16
"Evet!" diyenler var bu soruya.(5) Uzun boylu tartışmalara burada gerek yok. Bu kitapta işlenenler, bölüm bölüm, durumu aydınlatacaktır. Toplumbilimciler, insanbilimciler, din etnologları; "dinin neden doğduğu"nu çeşitli biçimlerde tartışırlar. Onlar tartışadursunlar; burada şu, rahatlıkla söylenebilir: "Din duygusu"nda, dinlerde ve dinlerin birer "mikrop taşıyıcı" gibi, en ilkel dönemlerden sürükleyip getirdiklerinde; "korku"nun payı çok büyüktür. "Korku"; tüm dinlerin, inançların ve bunlara dayalı kurumların, hiç mi hiç vazgeçemeyecekleri "besin" leridir.
Korku, dinlerle el ele vererek "mutsuz" etmekte insanlığı.
Eski Yunan düşünürlerinden Epikür (İÖ 342-271), "Tanrı"yı tümden yadsımayan bir düşünür sayılabilse bile; şu görüşte olduğunu belirtine gereğini duyduğunu görürüz:
"İnsanın bu âlemdeki mutluluğunu azaltan ve bozan üç korku vardır:
"Ölüm korkusu,
"Cehennem korkusu,
"Tanrı korkusu..."(6)
Düşünürün burada sözünü ettiği üç korkudan ikisinin, "dinin temel ilkeleri arasında" yer alışı ne denli ilginç ve düşündürücü değil mi? Öbür korku, yani "ölüm korkusu" da, dinlerin en başta sömüregeldikleri bir korkudur.
17
1. Ölüm Korkulası Bir Şey mi?
Ölüm korkusu, en berbat korkulardan. Epikür de bu görüşte. Ama şu görüş de onun: "Kimileri, eski mitolojilerde olduğu gibi, sonsuza dek talihsiz ve felaketli geçecek bir gelecekten korkarlar. Ya da hiç olmazsa, ölümün meydana getirdiği her çeşit duygudan yoksunluğu, insan için büyük bir acı gibi alırlar. Ve ruhun, bu hissizlik içinde bile acı duyacağını sanırlar. Oysa bizim yaşadığımız, bulunduğumuz yerde ölüm yoktur. Ölümün bulunduğu yerde de biz yokuz."7 Bunu böylece ve herkesin anlaması gereken biçimde bitirdikten sonra, ölümden korkulması gerektiğini düşünenlere, korkanlara; çağından seslenip soruyor gibi: "Öyleyse: insan ölümden niye korkmalı?" Ünlü düşünür, "felsefenin başlıca işinin, insana mutluluk vermek olduğunu" belirtirken şunu da ekler: "Felsefe de bu işi, her şeyden önce insanı, tanrılar ile ölüm karşısında duyulan korkudan ve nesnelerin yapısı üzerindeki yanlış düşüncelere bağlı budalaca ürküntülerden kurtarmakla yapabilir."8 Bunun nasıl başarılabileceğini de söyle açıklar: "Bunu da başarabilmek için, doğaya dayanan, doğal olan bir dünya görüşü gereklidir. Böyle bir dünya görüşü; masalı, efsaneyi, mucizeyi, özellikle de tanrıların bu dünyanın gidişine karıştıkları anlayışını ve bir de ölümsüzlük düşüncesini ortadan kaldıracak."
Evet, Epikür'ün dediği gibi, "niye korkmalı insan ölümden?"
Ama korkuluyor işte. İnsanlar, ölümden korkagelmişler. "Din"ler, inançlar da bunu körüklemişler ve her "fırsatta" sömürmüşler:
18
Kur'an'dan bir bölüm: Kıyame Suresi, ayet 26-30:
"Dikkat: 'Can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı' zaman; kurtaracak bir üfürükçü-'efsuncu' yok mu (yok mu bir çare bulan)? denir. Oysa o kişi artık anlamıştır ki, zaman; ayrılık zamanı. Bacağı bacağına dolaşır o sırada. O gün gidiş, artık Tanrı'ya doğru."
"Canın boğaza gelip köprücük kemiklerine dayanması" diye bir şey düşünülebilir mi?
Akıl ve bilim ölçüleri içinde düşünülemez elbette. Ancak ilkel mantığa göre düşünülür.
İlkel düşünceye göre "can", ölecek kimsenin gövdesinin her yanından toplanıp, "boğazına dek" gelir; sonra "ağız"dan bir "soluk" gibi, ya da kalıbını "terk eden" bir cisimli varlık benzeri uçup gider.
İşte "ilkel düşünce”lerle dolu olan "Kur’an’ımız"da da "ölüm" olayı bu düşünceye uygun biçimde anlatılır.
Bir başka bölüm: Vakıa Suresi, ayet 83-87:
'"Can gelip boğaza dayanınca' ve siz o sırada bakıp dururken, -ki; o (canı çıkacak olan) kişiye sizden daha yakınız, ama siz germezsiniz- din, kural dışındaysanız, haydi o (boğaza dayanmış olan) canı geri döndürün de görelim! Eğer haklıysanız..!"
Aynı ilkel düşünce. Tanrı (!) nasıl meydan okuyor görüyorsunuz.
Bu ilkel düşüncede "can çekişme" de var:
İlkel inançlardan halk kesimine yansıyan ve çağımıza dek gelen "can çekişme"den söz eden bir Sağlık Ansiklopedisi'nde şunları okuyoruz:
"Halk dilinde, insanların ya da başka canlıların ölümden önce gösterdikleri belirtilere verilen ad. Bu can çekişme deyimi, bir taraftan canlıların canını almak isteyen bir gücün varlığını, bir taraftan da, o canı vermemek isteyen can sahibinin direndiğini belirten bir deyimdir... "9
İslam inancına göre "can çekişme" adamına göre değişir. Eğer kişi günahkâr ve tövbesiz yakalanmışsa, İslam'ın büyük şarlatanı İmam Gazali'nin (1058-1111) Mücâhid'den aktardığı bir "ayet yorumu"ndaki anlatımla: "Sorma o zamanki ölüm acısını!"10 Yer verilen yorumun tümü şöyle: "O (günahkâr ve tövbesiz yakalanmış olan) kişi, can çekişirken melekleri gördüğünde, 'şu anda tövbe ettim!' der. Ne var ki, o sırada, meleklerin arasında ölüm meleğinin yüzü tüm korkunçluğuyla karşısında belirir. İşte sorma, o zamanki ölüm acısını ve can çekişme sırasındaki sıkıntılı durumu!"
19
"Can", ölmekte olan kişiyle "melekler" arasında "çekişilir". Özellikle de "ölüm melekleri kurulu"nun başı olan "Azrail" işe karışır. "Can"ı, bir yandan "ölüm meleği" çeker, almak için. Bir yandan da vermemek için "can sahibi" çeker. Ve bir "çekişme"dir gider. Tabii "can sahibi" yenilir sonunda!
Kur'an'dan: En'âm Suresi, ayet 93:
Ayet'te önce "peygamberlik" savında olanlara, yani Muhammed'in "rakip"lerine çatılır:
"Tanrı'ya karşı bile bile yalan uydurandan, ya da kendisine (Tanrı'dan) hiçbir şey 'vahyedilmemişken'; 'bana vahyedildi!' diyenden ve Tanrı'nın indirdiği gibi ben de (ayet) indirebilirim! İndireceğim!' diyenden daha zalim kim olabilir?"
Daha sonra aynı ayette Muhammed'in "rakip"leri "korkutuluyorlarmış gibi" seslenilerek şöyle denir:
"Zalimleri can çekişirlerken ölüm korkunçlukları içinde bir görsen! Melekler onlara elleri uzatmışlardır o sırada. 'Haydi çıkarın, verin canlarınızı! Tanrı'ya karşı haksız konuşmalarınızdan ve O'nun uyarılarına inanmayıp büyüklük gösterisinde oluşunuzdan dolayı bugün alçaltıcı bir cezayla cezalandırılacaksınız!' derler."
"İnanmayan"ları, "günahkâr”ları ne tür bir ölüm beklediği anlatılmak isteniyor burada. Yoksa Muhammed'in karşısında kendisi gibi "peygamberlik" savında olanların bu tür korkutmalardan etkileneceklerinin umulduğu düşünülemez.
Onlar, Muhammed'in de kendileri gibi boş inançlarla insanları korkutup aldattığını çok iyi bilirler.
2. "Ölüm Acısı"
"Ölüm acısı" üstüne çok "dehşetli" sözler yer alır din kitaplarında. Muhammed'den de birçok "hadis" aktarılır. Büyük şarlatan İmam Gazali de bunlardan birçoğunu kitabına almış:
"Ölüm acısı, üç yüz kılıç darbesinin verdiği acı kadardır."11 böyle demiş.
20
İki acıyı tamı tamına ölçmüş gibi. Ne var ki, Gazali'nin kitabında aynı sayfada, bu hadisin yanında "Hazreti Ali"den aktardığı bir açıklama daha değişik:
"Ali, herkesi savaşa kışkırtırdı. Ve derdi ki: 'Savaştan kaçıp ölmeseniz evinizde öleceksiniz nasıl olsa. Yaşamım elinde olan Tanrı'ya ant içerek söylerim ki; bin kılıç darbesinin verdiği acı, kişinin yatağında ölmesinden daha hafiftir.'"
"Ölüm acısı" kaç "kılıç darbesinin verdiği acı" kadar? Sayı üç yüz mü, bin mi olmalı? Peygamber mi doğru söylemiş, Ali mi? Hangisi doğru ölçmüş?!!
Belki de ne Peygamber onu söylemiş, ne de Ali berikini... Önemli olan, onların sözleri olarak "hadis" kitaplarına, "ahlak" kitaplarına geçirilmiş olmasıdır. Ve İmam Gazali gibi büyük bir İslam savunucusunun kitabında böylece yer verme gereğini duymuş olduğunu görmemizdir.12
"Ölüm acısı"nın "korkunçluğu"na ilişkin Peygamber'in sözü diye "hadis" ve "ahlak" kitaplarında yer alan, bu arada "Büyük İmam" Gazali'nin de kitabında yer alan başka hadisler de var. Onları buraya aktarmaya gerek yok. Ayrıca konuya ilişkin Peygamber'in dışındaki ulu kişilerin sözlerine de tanık oluyoruz.
Peygamber ya da onun dışındaki "ulu kişiler", "ölüm acısı"na ilişkin "korku”yu yüreklere salmak için bunca yalanı niye uydurmuşlar? "İbret"le düşünmek gerek. Bir amacı olmalı elbet! "Amaç" belli. Anlatmaya gerek var mı?
Söz konusu "acı" neden korkunçmuş?
İmam Gazali, "derin bilgi"ye sahip bir kişi havasıyla anlatmaya koyuluyor. Gazali'ye göre, insanın (ya da başka canlının) bir yerine bir şey battığında, bir yeri yandığında, yaralandığında, gövdesinden bir yerin kılı, siniri çekildiğinde; acı duyduğuna tanık oluruz. Oysa bu tür durumlarda "acı", "ruh"a yayılırsa da "ruh"un "tüm"ünü kaplamaz. Yalnızca, "ruh"u, yara bere alan ya da herhangi bir biçimde acıtılan vücut bölümündeki parçası etkilenmiş olur. "Ölüm" olayındaysa durum böyle değil. "Ruh" bütünüyle etkilenir. Her bir "parça"sından ayrı ayrı ve üst üste eklenmiş olarak alır acıları.
21
Çünkü "ölüm"de, "ruh"un "çekilmesi" ("nez"') vardır. "Çekilen bir sinir olduğunda, ne denli büyük acı duyulduğu ortada. Bir de; çekilenin, ruhun kendisi olduğunu düşünün. O zaman nasıl bir acı olacağını hesap edin. Acı alan, ruhun kendisidir artık. Yalnızca bir sinirden değil; tüm sinirlerden gelmiştir. Ölmekte olan kişinin her organı, sırayla ölür. Önce ayaklar soğumaya başlar. Sonra bacağın topuktan diz kapağına dek olan bölümü. Sonra oradan kalçaya dek olan bölümü... Her bir organın bir ölüm acısı söz konusudur. Acı üstüne acı, sıkıntı üstüne sıkıntı eklenerek can gelir; boğaza dayanır."13 Ve korkunç acılar içinde ölüp gider kişi. İslam dünyasında büyük etkinliği süregelen "din ulusu" Gazali'ye göre "ölüm acısı"nı böyle düşünmek gerekir işte.
"Ölüm acısı" acı acı anlatılagelmiştir hep.
Bununla birlikte "Tanrı’nın sevgili kulları"nın "can"larının "müjdeci melek"ler eliyle "müjdeler" verilerek ve coşkular, sevinçler içinde alındığı da açıklanır:
Kur'an'da, Vakıa Suresi'nin 88 ve 89. ayetlerinde bakın ne deniyor:
"Ama, ölmekte olan kişi, Tanrı'nın gözdelerindense ona rahatlık serbestlik, güzel ‘rızık’ ve mutluluk kaynağı cennet var demektir."
Demek ki, "ölüm"ün "korkunç" acısını tatmamak, "mutluluk içinde ölmek" için Ulu Tanrı'nın "gözdelerinden" olmak gerekiyor! Peki nasıl "gözde" olunur? Dinin tüm kurallarına göre yaşamakla!
|

23-12-2012, 06:27
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 12 Feb 2010
Bulunduğu yer: Berlin
Mesajlar: 5.990
|
|
3. "Ölümü Anmak"
Ölümü çok, pek çok anmak, "dinsel bir görev" olarak yüklenmiştir. Bu öğüde, "yükümlülüğe" uyan da yoksul kitleler. "Ölmeden önce ölün!" denmiş bu kitlelere.14 Ölümü çokça anarlarsa bunun daha iyi başarılacağı anlatılmış. Zaten pek yaşıyor oldukları söylenemeyecek durumda olan bu kitleler, bir de bu tür öğütlerle uyuşturulmak istenmiştir.
22
Kur'an ayetlerinde, örneğin Nahl Suresi'nin 61. ayetinde şöyle denerek uyarıda bulunulur:
"...Ölümleri için belirlenmiş süreleri dolunca ("ecel"leri gelince); bir saat bile geciktiremezler. Öne de alamazlar."
Mü'minûn Suresi'nin 99 ve 100. ayetlerinde uyarı da şöyle:
"Onlardan birine ölüm gelince: Tanrım! (Yaşamıma) geri döndür beni. O zaman eksik bıraktıklarımı bitirmek için iyi işler (daha iyi kulluk) yapabilirim!' der. Değil öyle! Bu, sadece onun söylediği bir laftır. Arkalarında da, dirilecekleri güne dek sürecek bir geçit var."
Ünlü hadisçi Buharî'nin (ö.870) en sağlam hadis kitabı sayılan E's-Sahih’de yer alan bir "hadis"e göre Muhammed şöyle der:
"Dünyada bir yabancı ya da hemen gelip geçen bir yolcu gibi ol!"15
En sağlam sayılan "altı hadis kitabı"ndan birinin sahibi Tirmizî'nin (ö.892) kitabında da yer alan bir başka hadise göre Peygamber şu buyruğu vermekte:
"Ağız tatlarını bozan olayı, yani ölümü çok çok anın!"16
Gazali'nin de yazdıklarına bakılırsa "İslam inanırları", ölümü anmak, hiç unutmamak için ilginç çabalara ve durumlara girmişler:
"Rebi' bin Haysem, evinde kendisi için bir mezar yapmıştı. Bu mezarda günde birkaç kez uyurdu. Böylece ölümü anmayı aksatmadan sürdürürdü. Ve derdi ki: 'Bir saat bile ölümü anmasam, kalbim bozuluyor!'"17
"Hasan'a: 'Ey Ebu Saîd giysini yıkamaz mısın?' dediler. O: 'İş (ölüme hazırlanma işi), gömleği yıkamaktan daha ivedi' diye karşılık verdi."18
"Biri şöyle demişti: 'Ben o kişiye benzerim ki, kendisine vurulmak üzere tepesine bir kılıç uzanmış. Kişiyse kılıcın ne zaman tepesine ineceğini bekler durumda."15
'Ka'ka' bin Hakîm: 'Otuz yıldan bu yana ölüme hazırlanıyorum' demişti... İmam Sevri, 'Kûfe'nin mescidinde bir yaşlı kişi gördüm, otuz yıldan beri burada ölümü beklemekte olduğunu söylüyordu' diye anlattı."21
23
Örnekler böyle sürüp gidiyor Gazali'nin kitabında.21 Bu örnekler uydurma bile olsa ilgi çekicidir. Ne amaçla uydurulmuş oldukları yönünden ilgi çekicidirler.
Görüldüğü gibi, "ölümü anma" konusu öylesine bir önemde ele alınıp işlenmeye çalışılmış ki,inanırların "yaşam damarları"nı kesecek noktaya getirilmiş.
Gazali'nin kitabında bir de şu hadis ilginç:
"Aişe, Peygamber'e: 'Şehidlerle birlikte dirilecek olan var mı?'
diye sormuş ve şu karşılığı almıştı:
"Evet var: Günde yirmi kez ölümü anan kimse."22
Gazali şunu da yazıyor:
"Bir gün Peygamber Mescid'e gitmişti. Orada birtakım kişiler konuşuyor ve gülüşüyorlardı. Peygamber bunun üzerine uyardı onları: 'Ölümü anın! Yaşamım elinde olan Tanrı'ya ant içerek söylerim ki, benim bildiğimi siz de bilmiş olaydınız az güler, ama çok çok ağlardınız!'"23
Gerek Gazali'nin, gerekse başkalarının "ahlak" ve "hadis" kitaplarında daha neler neler var. .
Bunca öğütleri veren ve "ölümü anma"yı "ağız tadını bozucu" diye nitelerken Müslüman'a vazgeçilmemesi gereken bir görev olarak yükleyen Peygamber'in kendisi de "çok çok anar mıydı ölümü"?
Sorunun karşılığını bulmak için onun yaşamına şöyle çok az bir göz atmak bile yeter:
52-53 yaşındayken küçük bir çocukla, 9 yaşındaki Aişe'yle "gerdeğe girmişti".24 Hemen ardından da bir sürü kadınla evlenmişti. Yaşamının sonuna dek birçok kadın, kimileri çocuk yaşta, seçme güzel dişi toplamıştı.25 Yaşının ilerlemişliğine bakmadan bunlarla "gece-gündüz" (kimi hadislere göre 9-11 kadından her biriyle sabah-akşam ikişer kez)26 cinsel birleşimde bulunduğunu, "30-40 erkek gücünde" mucizevi bir erkeklik gücüne sahip olduğunu kanıtlama çabasını göstermekteydi.27 "Ölüm döşeği"ndeyken bile: "Ey Peygamber! Güzellikte ve soylulukta Esma'dan geri kalmayan bir kadın var, kız kardeşim Kuteyle. İstersen onu sana getireyim!" diyen Eş'as'a: "Tamam, onunla da evlendim öyleyse. Git getir!" demişti, ama "Kuteyle" gelinceye dek ölmüştü. 28
24
"Açgözlülük"le topladığı kadınları, bir de bencilliği uğruna "hiçbir erkekle evlenmemeye mahkûm" etmişti acımasızca. Oysa o dişilerin kimileri daha çocuk yaşta bulunuyorlardı. Bunları, "Birinci Bölüm"de ("Kur'an'ın Tanrısı ve Muhammed'in Özel Yaşamı" başlığı altında) daha genişçe okuyacak ve şaşacaksınız.*
Bu "Ulu Peygamber", peygamberlik döneminde ve peygamberliğini "şehvet”ine araç yaparak "aşk" dalgaları arasında ömür geçirirken "ölümü anıyor olabilir miydi?" "Ölümü anın, çok çok anın. Ağızların tadını bozucudur o" diyerek, ille de herkesin "ağzının tadını bozma" yoluna giderken, herkesin neredeyse "yaşam damarları"nı keserken, "kendi ağzının tadı"nı niye "bozmuyordu"?
Dinlerin can damarı "ölüm acısı" ve "ölümü anma" üstüne oluşturulan öğütlerin "şiirler" yoluyla da kitlelere aşılandığını görüyoruz. İşte bir örnek:
"Günahını anmayı sakın aksatma. Ve ağla! Sağanak ve iri taneli yağmuru andırır biçimdeki gözyaşlarıyla ağla. Ölümü, o korkunç olayı, onunla nasıl karşılaşacağını ve onun acısını gözlerin önüne iyice getirip anarak korku içinde ağla!"29
Bu sözler, Arapça bir şiirin Türkçesidir; "Harîrî" diye ünlü Ebu Abdillahi'l-Kâsım (1054-1121) adında, Makamat adlı yapıtın yazarı olan bir ozanın...
İslam öncesi Arap ozanlarının şiirlerinde de "ölüm" ve "ölümü anma" konuları üzerinde durulduğu görülür. Özellikle eski kutsal kitap inanırlarının şiirlerinde. Örneğin ünlü Hıristiyan şair Adiyy' İbn Zeyd El İbâdî (ö.587'ye doğru), şiirlerinde "ölüm" üstüne geliştirilmiş öğütlere önemli ölçüde yer vermekte. Kur'an'ın üslubunun, bu ozanın şiirlerindeki üsluba son derece benzediği göze çarpar. Aynı konular, kimi zaman aynı sözlerle ve aynı havada işlenmekte.30 Bu nedenle de şiirlerinin Kur'an'ın kaynaklarından birini oluşturduğu söylenebilir. Muhammed'in, kendisinden çok şey öğrendiği belli olan ünlü Arap ozanı ve söylevcisi Ümeyye'tü'b-nü Ebî Salt (ö.630 civarında) da "ölüm"ü çok işler ve "ölümün bir an bile gözden uzak tutulmaması gerektiğini" anlatır.31 Yine Muhammed'in kendisinden çok, pek çok şey öğrendiğine kuşku olmayan, bir söylevi İslam yazarlarının kitaplarında da yer alan ozan Kuss İbn Sâide (ö.600 çevresinde), ölümü de genişçe işlediği öğütleri ve özdeyişleriyle ünlüdür.32
* Elimizdeki fotokopide böyle bir bölüme rastlanmamıştır. (Y.N.)
25
İmriü'l-Kays (ö.540?), Tarafa (ö.564?), Nâbiğatü'z-Zübyanî (ö.604?) gibi ünlü "askı"ların ("muallaka") sahiplerini de burada anabiliriz.33 İkinci ciltte ("Kur'an'ın Kaynakları" adıyla) yayımlanacak belgeler-bilgiler arasında, Kur'an'a önemli ölçüde kaynaklık eden "İslam öncesi Arap şiirleri"ne ilişkin bolca örnekler yer alacak. Bu, ilgiyle okuyacağınıza kuşkum olmayan örneklerden kimileri de "ölüm" üstünedir.*
"Ölüm", Tevrat ve İndilerde de önemli bir "öğüt kaynağı"dır. Bu "kutsal kitaplar"da "ölüm", Adem ve Havva'nın işledikleri anlatılan "ilk günah"a bağlanır en başta.
4. "Ölüm ve Günah"
Tevrat'ın ilk bölümü olan Tekvin'in 2. babının 16 ve 17. ayetlerinde şöyle denir:
"Ve Rab Allah, adama (Adem'e) emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye. Fakat, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün."
Tevrat'ın Tesniye bölümünün 30. babının 15. ayetinde, Yahudi Tanrısı (daha sonra da Kur'an'ın Tanrısı), Yahudi toplumuna şöyle seslenir:
"Bak bugün senin önüne, hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum."
Bunu izleyen ayetlerde de, "Tanrıyı sevip O'nun yolundan yürümenin ve O'nun koyduğu kurallara uymanın, olabildiğince yaşamaya, tersine davranmanınsa ölüme" yol açacağı anlatılır. Demek ki, "günah", Adem'den sonra da, "Kutsal Kitap"a göre "ölüm nedeni". Bu, Tevrat'ın başka bölümlerinden de anlaşılıyor. Örneğin Hezekiel (Hazkiyal) bölümünün 18. babının 30, 31 ve 32. ayetlerinde şöyle dendiği görülür:
"Bundan dolayı ey İsrail Evi, size, herkese kendi yollarına göre hükmedeceğim. Rab Yehova'nın sözü. Dönün ve kendinizi bütün günahlardan döndürün de kötülük size 'helak' (ölüm) getirmesin. İşlemiş olduğunuz günahların hepsini üzerinizden atın. Ve kendinize yeni yürek, yeni ruh sağlayın. Niçin ölesiniz ey İsrail Evi? Çünkü ölenin ölümünden ben hoşnutluk duymuyorum. Öyleyse (günahtan) dönün de yaşayın."
* Elimizdeki fotokopilerde böyle bir bölüme rastlanmamıştır. (Y.N.)
26
Bu babın 23. ayetinde de; "Rab Yehova'nın sözü: Ben kötü kişinin (kötülüğü nedeniyle) ölümünden zevk mi alıyorum? Hoşnutluğum, onun kötü yolundan dönüp yaşamasında değil midir?" denmekte.
Bu bölümün, 33. babının 11. ayetinde de bir kez daha anlatılır bu.
Yani, "Tanrı" (Yehova), insanların, özellikle de İsrailoğullarının ölmelerine "razı" değil. Ama ne yapsın ki, insanlar, "günah" işleyerek, kendi ölümlerini kendileri hazırlıyorlar! Kur'an'da da bu böyle işlenir: "...Bimâ kesebet eydîhim..." sözcükleriyle. Anlamı: "...Elleriyle kazandıkları günahlar yüzünden..." Mülk Suresi'nin 2. ayetinde de "O Tanrı ki, hanginizin daha iyi işler yaptığını denemek için ölümü ve yaşamı yarattı" biçiminde bir açıklama var.Tanrı'ya bakın siz: Hem "güçlü", hem de "aciz". Ve de "deneyim" yapıyor!
Bir de İncil’lere göz atalım:
"Yeni Ahit"te (İncil'de), Pavlus'un Romalılara Mektubunun 5. babının 12. ayetinde şu açıklama yapılır:
"Bunun için günah, bir adam (Adem) aracılığıyla ve ölüm de günah aracılığıyla nasıl dünyaya girdiyse; böylece ölüm de bütün insanlara geçti. Çünkü hepsi, günah işlediler."
Aynı bölümün 6. babının 23. ayetinde de açıkça şu bildirilir: "Çünkü günahın karşılığındaki 'ücret', "ölüm'dür."
İşte "günah"la "ölüm" arasındaki bağ ve bağlantı böyle işlenir İncil’lerde de..,34 "Yuhanna'nın Vahyi"nde de bir gün "ölümün yok edileceği" anlatılır.35
27
5. Ölüm-İnsan
Prof. Dr. Fehmi Yavuz, "ölüm duyuruları”ndan ve "ölüm sömürüleri"nden söz ederken, "insanoğlunun ölüme bir türlü aklını yamamaması" üstüne şunları yazar:
"İnsanoğlu, ölümle her şeyin biteceğine bir türlü aklını yatıramamıştır. Daha doğrusu bir hayvan, bir bitki gibi yok olup gitmek, ona çok ağır gelmiştir. Belki bunun bir nedeni, yavrusunun, memeli hayvanlar arasında en zavallı, en beceriksiz olarak dünyaya gelmesi ve uzun yıllar ana babanın, toplumun desteğine, bakımına gereksinme duymasıdır."36
"Ölüm"ün doğallığı insanlarca hiç kabul edilmemiş değil. Ne var ki, insanlar onun doğallığını düşünme eğilimi gösterirken "din"ler ve "din adına ortaya atılanlar", kısacası insanlığın aldatıcıları kimi duygulardan ve bilgisizliklerden de yararlanarak düşünceleri saptırmaya yönelmişlerdir. Başarmışlardır da çok büyük ölçüde... Kur'an'da ilginç "ipuçları" buluyoruz:
Câsiye Suresi, ayet 24-29:
'"Yalnızca bu dünya yaşamı var. (Yaşamımız bitince) ölürüz, (bitene dek) yaşarız. Zamandan (zaman içinde yıpranmadan) başka da bizi tüketip öldüren yok' dediler. Onların bu konuya ilişkin bir bilgileri olduğundan değil. Yalnızca öyle olduğunu sanıyorlar. Ayetlerimiz açık açık onlara okunduğunda tersine bir kanıtları olmuyor. Yalnızca: 'gerçeği söylüyorsanız haydi babalarımızı (mezardan diriltip) getirin de görelim!' derler. Belki, sizi Tanrı yaşatır, sonra öldürür. Daha sonra da kuşkusuz kıyamette hepinizi toplar. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler. Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Tann'nındır. Kıyamet koptuğunda, o gün, şimdi bizim söylediklerimizi boş inanç sayanlar zararlı çıkacaklardır. O gün, her topluluğu diz çökmüş olarak görürsün. Her topluluk, (kendisi için daha önceden meleklerce) tutulmuş olan notlarına ('ila kitabiha') çağrılacaktır. 'Bugün size, yaptıklarınızın karşılıkları eksiksiz olarak verilecektir' denecek. 'Bu notlarımız, gerçeği dile getirmiş olarak sizin aleyhinize şeyler söylüyor. (Siz dünyada yaşarken) biz, yaptıklarınızı bir bir yazıyorduk!' denecek."
Görüyorsunuz: Burada insan aklına karşı, duygulara sesleniş var. Burada düşünce saptırma yöntemi var, Burada "ya doğruysa" biçimindeki kuşkulan kötüye kullanma, "zarar-çıkar hesapları"ndan yararlanma var.
28
Tabii bütün bunlar, "din" için, daha doğrusu çıkarlarını "din"e dayamış olanlar için. Bu amaçla, insanlar "ölüm ve yaşam" konusunda "gerçekler" üstüne kafa yormaktan uzaklaştırılıyorlar; korkulara, boş inançlara sürükleniyorlar.
Ölünce yaşamın artık sona ermeyeceği, "kabir"de (mezara gömüldükten sonra) ya da "öbür dünya"da "yeniden dirilme" olacağı gibi savlar karsısında: "Gerçeği söylüyorsanız haydi babalarımızı diriltip getirin de görelim!" diyenler bulunduğu Duhân Suresi'nin 36. ayetinde de açıklanır. Bunlar haklı değiller mi? En azından bunlar kınanabilirler mi?
Ölüme böyle doğal ve akıl-mantık doğrultusunda bakanlar karşısında İslam'ın "kutsal kitabı"nın bakışı nedir?
Bakın ne denli ilkel:
Zümer Suresi, ayet 42:
"Tanrı canları alır. Ölüm anında alır. Ölmemişlerinkini de uykuları sırasında kalır. Ölümlerine hükmettiklerininkini tutar, (yeniden dirilişe dek bir daha bırakmaz), öbürlerinkini (canlan uykularında alınıp ölümlerine hükmedilmeyenlerinkini) bir süreye dek salıverir. Kuşkusuz, bunda, düşünenler için alınacak dersler vardır."
Bu denli ilkel görüş sunulurken "düşünenlerin düşüncesine" sesleniş görüntüsü verilir. Gerçekten bir "düşünce" var ama, ilkel çağlara, ilkellere özgü bir düşünce.
Bu düşünce bir de şu ayette "Tanrı katından" sunulur:
En'âm Suresi, ayet 60:
"O Tanrı ki, sizi geceleri (uyutarak) öldürür. Gündüzleri de yaptıklarınızı bilir. (Gece öldürmelerinden) sonra gündüzleri diriltir sizi. Belirli bir süre dolana dek. Sonra O'na dönüşünüz gerçekleşir. Sonra O haber verir size yaptıklarınızı."
Kısacası: Bu ilkel düşünceye göre, "Tanrı", "can"ları önce "geçici" olarak alır insanlardan. "Uyku" sırasında olur bu. Sonra da tümden... Uyku sırasında aldığı "can"ları "geri gönderdiği" halde, "tümden ölüme hükmedildiği" zaman aldığı canları bir daha salıvermez. Ta "yeniden dirilene dek...!"
29
Hemen sonraki ayet de şöyle:
"Kulları üzerinde ezici olan O'dur. Üzerinize koruyucular gönderir. Herhangi birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz (melekler), onun işini bitirir. Onlar can alırken eksik bir şey yapmazlar."
Bütün bu anlatılanlar için, "ölüm olayı"na doğal ve sağlıklı bakanların söyledikleri şu sözler de çok ilginç: "Bunlar, eskilerin masallarını oluşturan boş inançlardır!" Onların böyle söylediklerini de yine Kur'an haber veriyor! Örneğin En'âm Suresi'nin 25. ayetinden 33. ayetine kadar olan bölümünde, "bu dünyadakinden başka bir yaşam olmadığını" söyleyenlerin, Kur'an'ın anlattıklarına "Bunlar, eskilerin uydurdukları masallardan başka bir şey değil" dedikleri açıklanıyor; bu arada "öyle diyenlerin ileride zararlı çıkacakları" bildiriliyor. Yani böyle diyenler "korku" ve korkuya dayalı hesap alanına çekiliyorlar. Furkan Suresi'nin 5. ayetinde anlatılan ve gerçeği görüp sağlıklı düşünenlerin dile getirdikleri de düşündürücü. Ayet aynen şöyledir:
"Ve dediler ki: 'Bunlar, eskilerin masallarıdır. Bunları Muhammed başkalarına yazdırıyor. Ve bunlar, sabah akşam kendisine okunuyor’."
Muhammed'in, "Tanrı katındandır" deyip sunduklarının gerçekte eski çağlardaki uydurmalardan, masallardan aktarılagelen şeyler olduğunu, bu gerçeği biliyordu sağlıklı düşünenler. Gözlemlerini ve düşündüklerini de açıkça söylüyorlardı. Tabii susturulmadan önce... Onların görüp dile getirdikleri gerçek ve daha nice gerçekler, bu cildin de içinde yer alacağı dizide belgelerle gözler önüne serilecektir.
30
Turan Dursun: "Kutsal Kitapların Kaynakları 1"
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:16 .
|