Başlığı okuyunca "Bu ne saçmalıyor ?" diye düşünenleriniz olmuştur. Çünki tipik Müslüman algısına ters kelam ediyorsak; ya 'kefere'yiz dir,ya da aklımızla bir zorumuz vardır. Allah hep 'Doğru'yu söylediğine göre, aksine lâf etmek peşinen sapıklık olmaktadır.
Da;
Bakalım gerçekten Allah hep doğruyu mu söylemekte ?
94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.
Seyyid Kutub; Fizilal'il Kur'an adlı tefsirinde bu 'âyet'i açıklamaya gayret ederken; Peygamberin amcası Ebû Talip ve Hanımı Hatice ölünce sıkıntıların arttığını, "İsra" meselesi yüzünden dinden irtidat edenlerin olduğunu, işte böyle meşakkatli bir ortamda Allah'ın elçsinin "Gönlünü ferahlatma" adına bu âyet'i indirdiğini ileri sürer.
Fakat yapılan hiç bir açıklama mevcut paradoksu izâha yetmez. Tabi İslâm'a, içine doğduğu kültüre âidiyeti nedeniyle bağlanıp Cennet beklentisi içinde yaşayan; hiç sorgulama, araştırma gereği duymayan insanlar "Vardır bi hikmeti" deyip geçerler. Ancak bu "Hikmet"teki hikmet, başka tarafa bakıp ıslık çalmaktır.
Şimdi size İslâm âlemince en muteber kabul edilen Müfessirleriden birkaçının mevzu ile ilgili cambazlıklarına dâir örenekler vereceğim.
94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.
Her ne kadar bu ifade Hz. Rasule raci ise de, aslında burada onun risaleti hakkında şüphe belirtenler kastedilmektedir. Ehl-i Kitabın durumuna bakarak -ki onlar vahyi bilgiye sahip bulunmaktaydılar- Arap kavmi semavi kitapların sesine ne de olsa yabancı kalıyordu. Dolayısıyla umulur ki, Ehl-i Kitabın dinine bağlı ve haktanır alimleri, vahyin daha önceki rasullere indirilenin aynısı olduğunu ikrar etsinler.
Mevdûdi: Tefhimu'l Kur'an; Yunus: 94 tefsiri
Allah öyle "apaçık" bir kitap indirmiş ki; kasdını anlamak için insanlar "Biri"lerine ihtiyaç duymaktadırlar. Hele aşağıda aktardığım İmam Kurtûbi'nin, Fahreddin er Râzi'nin açıklamalarına - mevzuyu kabul edilebilir şekle getirme adına atılan taklalara - dikkat edecek olursanız, durumun vahâmeti daha da belirgin hâle gelecektir.
94. Eğer sana indirdiğimizden şüphede İsen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki, hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!
95. Sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma! Sonra zarara uğramışlardan olursun.
Yüce Allah'ın: "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen" buyruğu, Peygamber (sav)'e hitap olmakla birlikte maksat, ondan başkalarıdır. Yani, sen bu hususta şüphe içerisinde değilsin amma senden başkaları şüphe içindedir.
Ebu Ömer Muhammed b. Abdulvahid ez-Zâhid der ki: Ben, iki imam Sa'leb ve el-Müberred'i şöyle derken dinledim: "Eğer sana İndirdiğimizden şüphede isen" buyruğunun anlamı şudur: Ey Muhammed! Kâfir kimseye de ki: Eğer bizim sana indirdiğimizden şüphede isen "senden önce kitabı okuyanlara sor." Ey puta tapan, eğer Kur'ân-ı Kerîm'den'yana şüphede isen, Yahudilerden İslâm'a girenlere sor. Yani, Abdullah b. Selâm ve benzerlerine. Çünkü puta tapanlar, kitap sahipleri olduklarından ötürü yahudilerin kendilerinden daha bilgili olduğunu kabul ediyorlardı. Böylelikle Hz. Peygamber, puta tapanlardan kendilerinden daha bilgili olduklarını kabul ettikleri kimselere sormalarını emretti: Allah, Musa'dan sonra bir peygamber gönderecek mi, göndermeyecek mi diye.
İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/589.
Burada Asıl Muhatap Hz. Peygamber Olmayıp Ümmetidir
Bu bahsettiğimizin doğruluğuna, şunlar da delâlet eder;
a) Cenab-ı Hakk'ın bu sûrenin sonlarındaki, "De ki: "Ey insanlar, eğer benim dinimden bir şüphede iseniz..." (Yunus, 104) ifadesidir. Böylece O, bu ayetin başında ima ettiği şeyin, o ayette açık bir biçimde bahsettiği şey olduğunu beyân etmiş olur.
b) Hz. Muhammed (s.a.s), şayet kendisinin peygamberliği hususunda şüphe edecek olsaydı, o zaman başkaları haydi haydi onun peygamberliği hususunda şüpheye düşerlerdi ki, bu da, şeriatın tamamıyla yok olmasını gerektirirdi.
c) Hz. Peygamberin, kendisinin nübüvveti hususunda şüpheye düşmesinin farzedilmesi halinde, ekserisi kâfir olduğu halde, ehl-i kitabın verdiği haber ile, onun peygamberliği hakkındaki şüpheler nasıl zail olabilir? Onların arasında iman edenler bulunsa bile onların sözleri hüccet değildir. Hele hele, onların ellerindeki Tevrat ve İncil'in tamamen tahrif edilmiş olduğu zuhur etmiş olunca!..
Şöylece, gerçek olanın, bu hitâb her ne kadar zahirde Hz. Peygambere tevcih edilmişse de, bununla ümmetin kasdedildiği sabit olmuş o!ur. Böylesi ifade tarzları, mutâd olan şeylerdir Çünkü, en büyük komutanın, bir emîri bulunur, o emîrin maiyyetinde de bir askeri birlik bulunduğunda; bu en büyük komutan tebaasına husus? bir emir vermek istediğinde, o hitabını doğrudan o birlikteki askere yöneltmez. Aksine, onların kalbterinde daha müessir olsun diye hitabını, onlara emîr yapmış olduğu komutana yöneltir.
(...)
Ben de derim ki: Bu konudaki izahın tamamı şudur: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer bir şüphe içinde isen, şöyle şöyle yap!" buyruğu şartlı bir kaziyyedir. Kaziyye-i şartiyyelerde ise, ne şartın, ne de cezanın tahakkuk edip etmediğine dair kesinlikle bir emare bulunmamaktadır. Tam aksine onda, o şartın mahiyyetinin sadece o cezanın mahiyyetini gerektirdiğinin beyân edilmesi söz konusudur. Bunun delili şudur: Meselâ sen: "Eğer beş sayısı çift ise, eşit olarak bölünür" dediğinde, bu doğru bir söz olmuş otur. Çünkü bu, "beşin çift olması, onun eşit olarak bölünmesini gerektirir" demektir. Şu halde, bu söz, ne beşin çift olduğuna, ne de onun eşit olarak bölündüğüne delâlet etmez. Binâenaleyh, burada da bu ayet, bu şekkin tahakkuk etmesi halinde, bu hususta vacip olanın, onun şöyle şöyle., yapması olduğuna delâlet eder. Ama böylesi bir şekkin tahakkuk edip etmediğine gelince, ayette buna dair bir delâlet yoktur. Bu ayetin Hz. Peygamber e indirilmesinin manası ise şudur: Çokça delil indirmek ve onları takviye etmek, yakînî bilginin kuvvetini, nefsin itminanını ve gönlün sükûnetini artıran şeylerdendir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de, tevhid ve nübüvvetin delillerini çokça izah etmiştir.
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/469
Mevzûnun en ironik tarafı da şudur:
Muhammed Mekkede yalınız iken, Ehl-i Kitap ile alâkalı inen â'yet'ler çok, yumaşak ve anlaşma/diyaolog içeriklidir. Yahudilere Tevrat ile, Hristiyanlara da İncil ile hükmetmeleri öğütlenir.
İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir (aynı ilahtır). Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz.” Ankebut/46
Ne var ki Muhammed çevresinde ordu toplayıp askeri ve siyasi açıdan üstün duruma geldikten sonra 'nâzil'(!) olan 'âyet'lerin içeriği değişmeye başlar.
"...Biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik." Bakara: 2/65
"Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın." (Tevbe: 29)
Yani artık ehl-i kitabın elerindeki kitaplara göre hükmetmesi de yetmiyor.
Neden ?
Allah'a göre;
"Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır." (Rad: 39)
Muhammed'e göre;
Buhâri (Tecrid)
Fasıl : KİTÂBÜ`L-ÎMÂN
Konu : Zekât
Râvi : Abdullâh b. Ömer
Hadis No : 24
Başlık : EHL-İ KÜFÜR İLE, KÜFÜRLERİNDEN DÖNÜNCEYE KADAR, MUHÂREBE ETMENİN FARZİYETİNE DÂİR ABDULLÂH İBN-İ ÖMER HADÎSİ
Hadis : Şöyle demiştir: Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Allâh'dan başka hak İlâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlullâh olduğuna (zâhirde) şahâdet, salâtı ikâme, zekâtı edâ edinceye kadar nâs ile muhârebe etmek bana emrolundu. Onlar, bunları yapınca -müslümanlık hakkının muktezâsı (olan hudûd) müstesnâ- hakk-ı İslâm olmak üzere canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (bâtınlarından dolayı olan) hesaplarına gelince o (hesâbı görmek) Allâh'a kalmıştır.
Çoban Sülü'ye göre:
"Dün, dündür; bu gün bu gündür" 