
23-02-2014, 12:54
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
Ruh ve Nefs
Araplara Ruh konusunda fazla bilgi verilmemiştir, zira bu konuda kitaplarında fazla bir detay yoktur. Hatta peygamberlerine bile fazla bilgi verilmemiştir o yüzden Araplar Ruh konusunda pek bilgili değillerdir.
Bu konuda Türklerde Araplardan pek farklı konumda değillerdir, sonuçta bizim de Ruh bilgimiz İslamiyet ne kadar verdiyse o kadardır ama bu millet İslamiyet öncesi her şeyin ayrı (müstakil) bir Ruhu olduğuna inanıyormuşken, onlara olan saygısı yüzünden tarımla bile uğraşmıyormuşken, bunu unutmuş olmaları oldukça tuhaftır.
Tabii bu bilgiler artık unutulup gitmiştir, millet olarak üstüne bir bardak su içmek iyi gelebilir.
Toparlayacak olursak Müslümanlar Ruh konusunda fazla bilgili değilken Nefs konusunda biraz daha fazla bilgilerdir diyebiliriz, tabii bu bilgi, kitabi bir bilgi olup bunu yaşamlarına çok uyguladıkları zaten söylenemez.
Aslında kitaplarında her iki bilgide eşit sayılır ama Ruh'un ne olduğu muğlak bir konu olduğu için, o yüzden Ruh her zaman geçiştirilmiştir.
Ruh = yaşam enerjisidir.
Bu yaşam enerjisininide kendi içinde iki yönü-ki bunada artık + veya -, dişil veya erkil, pozitif veya negatif artık ne derseniz deyin-vardır.
Bunun erkiline Ruh, dişilinede Nefs veya Ego da diyebiliriz.
Biri Ben (Nefs), diğeride (Ruh) Sen yapısıdır.
Yani ruh'ta benlik (bencillik) yoktur, senlik vardır.
Nefste senlik (sencillik) yoktur, benlik vardır..
Özetle Ruh dediğimiz o genel yapının erkiline (+) gene ruh diyoruz, dişiline de (-) Nefs (ego) diyoruz.
Tekrar özetlersek, Ruhun iki yönü vardır, artık bunlardan hangisi bir insana egemen olursa o Ruhun taht-ı tasarrufu altınadır dersek yanlış olmaz.
Tabii bu dünyada insanlar arasında hakim olan Nefsi bir yaşamdır o yüzden Ruhi bir yaşam çeşiti duyulmaz görülmez.
Hiç görülmemesi onun hiç bir zaman görülemeyeceği anlamınada gelmez.
Bu Ruh/Nefs dediğimiz şey aslında ilk başlarda bilinçsizdir, girdiği bedene bilinçsiz olarak girer ve onu büyütür.
Bu büyüme esnasında "ben" enerjisi ona yavaş yavaş bir bilinç katar.
Bilinç dediğimiz şeyde "Düşüncenin" bir şubesidir, düşünce ile insan bu yaşam enerjisini kontrol etmeye çalışır/çalışmalıdır, yani bu noktada "Düşünce" Ruh/Nefs ten daha üst bir seviyededir dersek hata olmaz.
Beyin, kalp, gönül, görme, duyma vs. hislerin tamamı "Düşünce" denilen bu havuza bilgi pompalarlar.
Dolayısıyla "Düşünce" dediğimiz şeyi bir denizede benzetebiliriz, o pek çok kaynaktan beslenenir.
İnsanoğluda elbet bir şeyler yaratır, icat eder, makineler aletler üretir vs. ama bu icatlarına ruh katamaz, (tabii katmasıda gerekli midir buda ayıca tartışılabilir) ruh katamadığı içindir ki o şeyler, kendi kendine büyüme/gelişmeden yoksundur.
Ruhu biraz daha irdeleyelim, yaşam enerjisi dedik lakin bu saf enerji hakikaten saftır bir bebek gibidir, o yüzden girdiği şeylede bütünleşir ve kendini adeta imha eder, aralarında bir bağ görülmez bile..
Ruh böyle bir şey olup, kendini körü körüne adeta imha etse bile, sıfırlasa bile, bir süre sonra girdiği şeyden ayrılmak zorunda kalacaktır ki Ruh yaşam verdiği şeye akabinde ölümde verir.
Yani, yaşam enerjisi gittiği yere ölümüde beraberinde getirir, dolayısıyla yaşam = ölümdür.
Yaşam enerjisi girdiği bedeni yavaş yavaş büyütür....bu enerjinin anlamı budur aslında büyütmek veya geliştirmek....iyice büyüyen beden bir noktadan sonra bu büyümeye direnir, daha doğrusu iflas etmeye başlar.
Yani zirveye çıkan beden artık geriye doğru saymaya başlar.
Hasılı yaşam enerjisi ile tam performans çalışan beden, bir noktadan sonra teklemeye başlar ki hastalık, yaşlılık ve nihayetinde ölüm gelir.
Başka bir değişle, madde, yaşam enerjisinin temposuna ayak uyduramaz, metalin plastiği yemesi gibi, enerjide maddeyi yer tüketir.
Bu yüzden "Suyun olduğu yerde Hayat, hayatın olduğu yerde de ölüm vardır. İşte evrende ki en ölümcül gezegende yaşamaya çalışıyoruz" derim naçizane.
Şimdi gelelim bizlerde ki ruh olayına.
Hepimiz bir bebek olarak doğduk, öncesinde embriyo, cenin derken ağlayarak bu dünyaya geldik ve zamanla bunuda unuttuk gittik vs.
Bu doğumun tasavvufta bir karşılığı vardır, ona "Zahiri doğum" derler, yani bu Nefs'in doğumudur.
O yüzden hepimiz ben merkezli bir yaşamı ister/istemez yaşarız.
Şimdi insanlar bu "Zahiri doğum" denilen hadiseyi hatırlamazlar, hatırlamadıkları içinde bilmezler.
Ve o bebek artık yoktur, o bebek evrim geçirip bam-başka birşey olur.
El-netice insanlar ne zaman, nasıl, niçin vs. doğduklarını bilmezler.
(Bilinen o anlar bile, bir başkasının şahitliğidir ki kişinin kendi bilişi değildir, başkalarının şahitliğine güvenmek/inanmak zorundadır)
Aynı şekil ne zaman öleceklerini, neden, nasıl, vs. öleceklerinide bilmezler.
Dolayısyla başı bilinmeyen bir şeyin, sonuda bir bilinmezse-ki öyledir-ortasınında bir bilinmez olarak kalacaktır.
.."Hasılı bu yaşam çokları için bir bilinmezdir ve bilinmezlikler üzerine kurulmuştur ve öylede kalacaktır."..
---
Buraya kadar sabırla okuduysanız, bütün bunca anlattıklarım "Ruh ve Nefs" denilen olaya biraz olsun ışık tutabilmekti, amacım odur.
Elbette konunun eksikleri veya anlatım hataları olmuş olabilir, dahası bu konunun çok daha ileri boyutları olabilir veya bilinmez yazılamaz taraflarıda olabilir.
Neticede bu konu tüm muğlaklığı ile "akıl-ötesi" bir konumda olup, bir bağlayıcılığıda bulunmamaktadır.
lakin genede bilinebilir yaşamdan örneklerle anlatmaya çalıştım ki tüm olay aslında bir arkadaşın imzasında ki gibidir.
.."Hiçbir inanç, hiçbir tanrı hayatın kendisi kadar önemli değildir. (Anatolya Günlükleri: Yazgı Tacı kitabından.)"..
Çünkü bu hayat o yaşam enerjini adeta sisler ardına gizler, oysa o enerji aşıkardır, ap-açıktır, doğa uyanır, kuşlar şakışır, rüzgar eser, insanlar gülüşür vs. ama insanların "katı inaçlarla örülü düşünceleri", bu enerjiyi bir sis perdesi ardına iter.
Dolayısıyla o enerji varken yok olur.
Tabii önemli olan bu hayata; tek bir enerjiyle bakmamak, kalıpların dışına çıkmak, kitaplara dalmamak, başkalarının fikirleri, doğruları, inançları, tanrıları hatta tanrısızlıkları ile yoğrulmamaktır.
Devreye başkaları, fikirler, düşünceler girdiği zaman perde çekilir, sis devam eder.
İbni Arabi, tedbiratında ;
"İmdi, Ruh ile Nefs nikah eyledikçe, ikisinden bir cisim tevellüd eder" der.
Nefs ile başladıkları hayat yolculukları, Ruh ile çakışanlar; (ne yazıkki pek çoklarının hayatı Nefs ile başlayıp Nefs ile biter) ne Ruh nede Nefs taraftarı olsun, her ikisinide birleştirip, birleştirmeye çalışın ki, nikah denilen hadise sadece zahirde kadın erkek arasında değil batında da gerçekleşsin, "Manevi doğum" olsun, bu birleşmenin bir armağanı olarak, adeta bir bebek doğar ki işte o da gene siz'sinizdir.
Bu bebek başkalarından olan siz değil, bilakis sizden olan sen 'dir, Anne (-, sen), Baba (+, sen), Çocuk (nötr, sen) hepside siz/sen 'dir.
Kısacası bulup bulacağınız, dönüp dolaşacağınız kendinizdir, meğer aradığınız kendiniz imiş!
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

24-02-2014, 05:23
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.546
|
|
Sevgili Felasife,
Ben ruh, din, cin, peri söylemlerini aynı kategoriye koyuyor, haliyle bu söylemler üzerine geliştirilen felsefeleri, yazılan kitapları da zaman kaybı, insanın kendi varlığına olduğundan fazla anlamlar katma, böylece kendi varlığını yüceltme çabası olarak görüyorum.
Bilgisayar gibi bir makineyiz, elektrik olduğu sürece genlerimizdeki programa uyarak "bip.. bip.. bip.." çalışıyoruz, elektrik kesilince "biiiiiip...", yani düz çizgi. Hepsi bu. Bilgisayarla olan farkımız biyolojik olmamız ve elektriğimizi kendimiz üretmemiz. Elektriği üretme süremiz de, genlerimizin kendisini kopyalama sayısı da -genlerimizde yüklü olan program gereği- kısıtlı. Buna ömür diyoruz.
Yaşama, düşünceye, akla, varlığa, üremeye olduğundan farklı/fazla anlamlar yüklüyoruz bana göre.
Doğrusu, ruh-doğum-yaşam-ölüm-mana konularına tasavvufi yaklaşımlar gerçeğin değil, edebiyatın konusu olmaya daha uygun.
Sevgiler
* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
|

24-02-2014, 13:30
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
Sevgili Deist_tr
Öncelikle fikirlerinizi açıkca belirttiğiniz için teşekkür ederim, söylediğim şeylerin sizde bir karşılığı olmadığını biliyorum, daha doğrusu böyle düşünce tarzında bunların olmadığını biliyorum.
Dolayısıyla sizin bu söylenenlere inanmanız kabul etmeniz elbette zor, sizde bir karşılığı yok ama sizin yazdıklarınızın bende bir karşılığı var.
Merak etmeyin, sizin bu söylenenleri kabul etmeniz ne kadar zorsa, tersi inanan birinin de bu söylenenleri kabul etmesi o kadar zordur.
Zira ortada iki zıddı birleştirmek olayı var ki, bu ne görünmeyene inanan için nede görünmeyene inanmayan için kolay değil hatta imkansızdır.
Ama bir yolu olduğunu üsteki yazımda belirttim ki bu olay hayatımızda da vardır, iki zıd birleşir, çocuk olur mesela.
Düşüncede de iki zıd birleşirse ortaya bir şey çıkar.
|
Yaşama, düşünceye, akla, varlığa, üremeye olduğundan farklı/fazla anlamlar yüklüyoruz bana göre.
|
İş bu noktaya gelince ben zaten Aborjinler gibi ilkel kabilelerin, hayatı hepimizden daha iyi bildiklerine inanıyorum, en azından öldüklerinde bizimkisi kadar hayalleri olmayacak ve zihnen daha az kirlendiklerini düşünüyorum.
|
Doğrusu, ruh-doğum-yaşam-ölüm-mana konularına tasavvufi yaklaşımlar gerçeğin değil, edebiyatın konusu olmaya daha uygun.
|
Hehe, insanlarda zaten öyle yapmışlardır, örn. Koca Yunus hayatı çözmüş biri olarak değilde, şiir/şair/ozan yönüyle anılır ki
Unuttum, din-diyanet kaldı benden.
Bu ne mezhepdürür, dinden içeri.
Dinin terkedenin küfürdür işi,
Bu ne küfürdür, imandan içeri. Adam olayı çözmüş, din diyanet işlerini bırakmış, terketmiş ama insanlar onu bam-başka namaz/niyazlı olarak resmediyorlar hâlâ
Hasılı Edebiyat 'ta bu hayatın bir gerçekliğidir, bir şeyin Edebi olması onu boş işlerden yapmaz.
Sevgiyle kalın..
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:51 .
|