ALLAH NEDEN İNSANLARIN HEPSİNİ EŞİT YARATMADI? KİMİSİ ZENGİN, KİMİSİ FAKİR, KİMİSİ HASTA, KİMİSİ SAKAT...
cevaplar.org-1
cevaplar.org-2
Bu soru düşünüldükçe bunun uç noktası ve sorudaki mantık örgüsünün bizi getirdiği nokta akla geliyor: Varlığın tamamen müsâvi (eşit, dengeli) olması gerek. Yani eğer eşitlik isteniyorsa bu her yerde ve her canlı türünde böyle olmalı. Hatta herkesin aynı şartları yaşaması, aynı şeyleri görmesi, aynı hislere sahip olması gerek; saniyesi saniyesine aynı herkes aynı hayatı yaşamalı, aynı yerde doğmalı, aynı şeyleri görmeli, aynı fıtratta olmalı, aynı imkanları bulmalı, aynı hislere sahip olmalıdır. Hatta mutlak eşitlik için bu da yetmez: Varlıklar arasında mutlak eşitliğin sağlanması için hayvanlar bile insan olmalı ya da insan hayvan olmalı. Özetle tek bir varlık olmalı ve bu varlığın bulunduğu yer bile koordinatı koordinatına aynı şey olmalı. Öbür türlü yarımyamalak, vasat bir adalet olur; bu da bütün sıfatlarında mükemmel bir varlığa yakışmaz. Mezkûr(anılan) kaziye(hüküm) kuru bir laf safsatası değil bu düşünceye göre zerresi zerresine dünyada hayatın nasıl olması gerektiğinin ifadesidir. Aksi takdirde çok ufak da olsa haksızlık olur ki bu Yaratıcının tanımına sığmaz; çünkü Yaratıcı mutlak kemal sahibidir. Adalet tasvir edildiği gibi sağlanırsa varlık vücud bulamaz ki! Yani bulur belki; ama hiçbir şekilde anlamı kalmaz. Şu anda meseleyi tasavvurlarımıza sığdırmak zor; lâkin konunun mantıki boyutu bu. Velhasıl mahlukatın mahluk olması için, yaratılış amacına uygun olması için, Allah'ın isimlerini yansıtabilmesi için, tekâmüle(olgunlaşma) açık olması için çeşitli kademelerinin ve farklı keyfiyâtının(özellikler, nitelikler, durumlar)mevcut olması gerekir. Buna ilaveten meselenin kainatta eşitsizliklerin hâkim olması, mahlukun zıddıyla bilinmesi, zahiren zulüm gibi görünen şeylerin arka planda birçok maslahatı (fayda,iş) barındırma ihtimali, şimdilik zulüm olan şeyin adalete dönüşmesi için vaktinin gelmesini beklemenin gerekliliği, herkesin kendi şartları içinde değerlendirilecek olması, imtihan sırrı gibi yönleri de mevcut.
Adl ve Âdil Arasındaki Fark
“Âdil insanlardan bir saf teşkil edilse, en aşağıdaki şahıstan en yukardakine kadar hepsine de (âdil) ünvanı verilir. En baştaki şahsa gelince: Bunu ötekilerden ayırt etmek için mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastardan isim yapılır da, o şahsa âdil yerine (adl) denir ve böyle denmekle gûyâ o şahsın her tarafı adâlet kesilmiş, içinde ve dışında adâletten başka bir unsur kalmamış gibi bir ma'nâ mülâhaza edilir.” (8)Bu ise insan için mümkün değildir, Adl kelimesi sadece Allahü Teala için mevzubahistir; “çünkü hakiki ma'nâsiyle adl demek bütün varlığa şÃ¢mil ve her an değişip duran nâ-mütenâhi(sonsuz) şüûn(ya da şuûn:işler,fiiller) üzerinde adâletini gösteren demektir.” (9)
Adl İsm-i Şerifinin Şuur Sahibine Bakan Yönü
İnsan birçok nimetle donatılmıştır. Herkes kendi konumuna göre elindeki imkanları güzel şekilde kullanmak durumunda olduğu için bu nimetlerin de hakkını vermelidir. Kendisi elinden geldiğince en uygun şekilde her platformda adaletin tecelli etmesi için uğraş vermeli, zulme gözünü kapamamalıdır; ama bunu yaparken de şartları mazlumun aleyhinde ağırlaştırmamak için adımlarını dikkatli atmalıdır; yoksa bundan da sorumlu tutulabilir. Ayrıca insan kendisine verilen adalet duygusunu çıkış noktası yaparak Allah'ın adalet duygusu hakkında fikir yürütebilir.
Şuurlu varlıklar, kendi haklarına, başkalarının haklarına saygı duymak zorunda oldukları gibi kainata da saygı duymalıdırlar ve onunla çatışmamalıdırlar. Tabiatı kirletmekten yanlış ve gereksiz ağaç kesimine kadar çevreyle ilgili her türlü sorumsuz davranış başkalarının da kainatın da hakkına tecavüzdür.
Kainat örnek insan gibi hayatını devam ettiriyor, insan ise bundan nasibini almıyor: “Ey israflı, iktisadsız...Ey zulümlü, adaletsiz... Ey kirli, nezâfetsiz(temizliksiz) zavallı insan! Bütün kâinatın ve bütün varlıkların hareket prensibi olan iktisat, temizlik ve adaleti yerine getirmediğinden, bütün varlıklara ters düşüşünle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine hedef oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; bütün varlıkları zulmünle, ölçüsüzlüğünde, israfınla, kirliliğinle kızdırıyorsun?” (10)
1-TASAVVURLARDAKİ ADALET KAVRAMI NİÇİN UYGULANAMAZ YA DA UYGULANMAMALI?
Gözümüzle ancak neticelerini görebildiğimiz kainatta her alanda câri olan birtakım kanunlar vardır. Bu kanunlar her alanda etkisini gösterir. Makro alemde, mikro alemde, canlı varlıklar arasında, şuurlu varlıklar arasında, hissiyatta, içtimai platformda... İnsan da olması gerektiği kainata uygun şekilde yaratıldı. İşte zıtlık kanunu da bunlardan biridir, olması gerekir. “Biz, partiküllerden galaksilere kadar her şeyde artı ve eksi kutub zıdlığını görmekteyiz. Zaten, kâinattaki mükemmel vahdet ve şaşmaz nizam da bu zıdlıktan doğmaktadır. Bu fıtrat kanununa insan da uymalıdır ki, cemiyette vahdet korunmuş olsun. O halde insanlar birbirine zıd durumları paylaşmalıdır.” (1) “Nasıl kâinatı tamamen aynı kutublarda toplamak mümkün değilse, aynı şekilde insanları da aynı durum ve seviyede tutmak mümkün değildir. Dıştan yapılacak her müdahele, bu hâkim dengeyi ve vahdetin sağladığı âhengi bozar. Yılanları ve fareleri bile ortadan kaldırmak, tabiat kitabında çıkarılan bir cümleyle değişiklik yapıp ma'nâyı bozmak olacağından, nizama menfi tesir yapar. Herkesi zengin veya fakir yapmaya kalkışmakla, herkesi erkek veya kadın yapmaya çalışmak arasında neticeye tesir yönüyle pek fark yoktur.” (2)
Herkes aynı hayata aynı mal varlığına sahip olarak başlasa bir süre sonra tekrar bazıları zenginleşir bazıları fakirleşir. Fakir olanların çocuğu da sebepler dairesinde ister istemez fakir olarak hayata başlar. Ama ona da tekrar birden aynı mal varlığı verilse bu sefer de Allah'ın varlığı çok açık olarak belli olur ve imtihan sırrı ortadan kalkar. Ya da herkes hayatı boyunca aynı mal varlığı seviyesinde kalsın. Bu sefer de kimsenin çalışmasına gerek kalmaz ve bambaşka bir dünya kurgulamak gerekir. Ya da yine maldan hiç eksilme olmayacağından imtihan sırrı ortadan kalkar.
2-GERÇEKTEN ADALETSİZLİK Mİ?
Peki mevcut durumun hemen adaletsizlik olarak nitelendirmek yerine bir de farklı zaviyeden ele alıp bunun adaletsizlik olup olmadığını inceleyelim:
a) Mahlukat Allah'ındır. Onun üstünde istediği gibi hükmünü irca eder. Bir terzi nasıl insan üstünde istediği gibi elbiseyi kesip biçiyor, kısaltıp uzatıyor; aynı şekilde Allah da asla zulmetmeden insan üstünde istediği gibi hüküm verir. Kaldı ki Allah'ın verdikleri hadsizdir. İhtiyacı zaten vermiştir, ihtiyacın üstünde ise daha birçok şey vermiştir. Eğer sadece ihtiyacımız kadar verseydi asıl o zaman durumumuz çok daha vahim olurdu. “İnsan biraz daha düşününce, Cenâb- Hakk'tan değil şikayet etmek, Ondan herhangi bir şey talep etmekten dahi hicabetmesi gerekir. Zirâ mâzide verdiklerinin şükürünü eda edememiştir ki, istikbali adına O'ndan bir talep ve istekte bulunsun. İstiyorsak, bu sadece O'nun lütûf ve ihsanına olan inancımızdan ve istemeyi de bize Kendisi vermiş bulunmasındandır.”(3) Sağlam bir şekilde muhasebesini yapabilen insan bunun zulüm olmadığını görecektir.
b)Zengin bir kimse iki fakiri görse ve bunlara karşı vicdani rahatsızlık duyup -ki duymalıdır- birisine bir ev bir araba verse, diğerine de sadece ev verse... Ev verdiği kişi “Bana da niye araba vermedi, bana neden zulmediyor?” diye sorup hak iddia etse saçmalık yapmış olmaz mı? “İşte, Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanlarını da aynı ölçü içinde değerlendirmek mümkündür. O, insanı yokluktan alıp varlık basamağına, oradan da insanlık seviyesine çıkarırken, bunu sadece lűtuf ve ihsanıyla yapmıştır.(*) İnsana düşen de, ihsanın her mertebesinde ona karşı teşekkürde bulunmak ve her nimete mukabil sadece şükran hissiyle coşmaktır.”(4) “İnsan dikkat etse, kendinden aşağı mertebede birçok mahlukat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilir”(5)
c)İslam akidesine göre bu dünyadan ibaret değildir hayat. Hayat ahirette devam eder ve dünya hayatı ahiret hayatına göre çok küçük bir yer tutar. Sadece bir gölgeliktir... O halde hayatı sadece burdan ibaret gibi görüp ona göre hüküm vermek yanlıştır. Çünkü herkes ahirette kendi durumuna göre değerlendirmeye tâbi tutulacaktır ve burdaki bazı şeyler orda çözüme kavuşacaktır. Belki insan fakirliğine karşı sabır gösterdğinden dolayı ahirette daha çok nimete kavuşacak ve dünyada yaşadığı 70 yıllık bir fakirlik hayatın ona güya vermiş olduğu eksikliği ahirette yaşadığı mesut hayattaki bir saniyede kapatacaktır. Velhasıl sırf bu madde bile soruyu cevaplandırmaya yeter.
3-ADALETSİZLİK OLARAK ALGILANAN DURUMLARIN AVANTAJ OLARAK TAHAKKUK ETMESİ VE ÇEŞİTLİ YARARLAR TEMİN ETMESİ
a)Malın, sıhhatin, güzelliğin mutlak bir fayda ve hayır olarak olarak ele alınması yanlıştır. Önemli olan insanın kendi içinde sağladığı huzurdur. Batı toplumlarında refah seviyesinin iyi olmasına mukabil manevi arayışlar da doğru orantılı olarak çoğalmıştır. Fert planında da bu böyledir. “Nice zenginler vardır ki, bir fakirin geçirdiği mutlu bir gün karşılığında bütün servetini vermeyi canına minnet bilir. Duyduğu huzursuzluk sebebiyle canına kıyan çok zengin vardır. Ancak bu, fakirlik her zaman huzur getirir ma'nâsına anlaşılmamalıdır. Öyle fakirler de vardır ki, her günü diken yutar gibi geçirirler. Bundan da anlaşılıyor ki, ne zenginlik, saadetin biricik sebebidir, ne de fakirlik..”(6)
Herhalde asıl mesele insanın kendi hissettiğidir. Çok bir şey görmemiş bir insanın karşılaştığı bir nimet karşısında duyduğu sevinç ve huzur, bir zenginin yeni bir ev aldığındaki duyduklarından çok farklı ve üstün olabilir. Şöyle de yaklaşabiliriz: “Belâ ve musibetler, insanlara nimetlerin kadrini öğretir ve şükür yolunu açar. Açlık, ekmeği katmer eder; iftar vakti bir bardak su ne kadar tatlıdır. Hasta, sıhhatin kıymetini daha iyi idrak edip şükrettiği gibi, uzuvlarından biri eksik olan da, diğer uzuvlarının değerini anlamada başkalarından daha fazla mesafe kat'eder.” (7)Bu bana susadıkça bal yiyen filozofu hatırlattı.
b)Bir anne çocuklarına yaşları ve ihtiyaçları doğrultusunda farklı muamelelerde bulunup, onlara farklı harçlıklar verirse buna kimse itiraz etmez. Küçük çocuğa büyük şeyler vermek belki onun zararına olacaktır. İşte bunun gibi mal, sıhhat, afiyet gibi nimetler de istikamet üzere kullanıldığı zaman hayra dönüşür. Yoksa insan zenginliği görüp zıvanadan çıkabilir ve ahireti adına çok büyük şeyler kaybedebilir. “Başkasının tarlasına girmeye yeltenen koyuna şefkatli çobanın attığı ikaz taşları neyse, mü'min için belâ ve musibetler de odur. Cebi dolu ve sıhhatli insanın günaha girmesi daha kolaydır. Halbuki mahrumiyet ve hastalıklar, onu böyle bir düşüşe karşı muhafaza eder. Ayrıca, hasta bir müsibetzedenin, aczini anlayıp gurur ve kibir hastalığından kurtulmasına sebep olabilen hastalık ve musibetlerde, onun için tiryak ve ilaç hükmündedir. Hattâ öyle günahlar vardır ki, onlara ancak musibetler keffaret olabilir.Evet, nice belâ ve musibetler vardır ki, rüzgârın ağaç yapraklarını döktüğü gibi günahları döker ve insanı tertemiz hale getirir.”(8) İşte bu yüzden bazı şeylere sahip olmamak da bazen bir nimettir. Allah bunu da rahmetiyle bir hayra çevirmiştir: “Hastalıklara, belâ ve musibetlere sabır ve tahammül, ibadetin menfi kısmından sayılır. Evet, bunlarla da insan sevap kazanır; sonra bunlarda riyâ korkusu da olmaz. Çünkü hiç kimse, gösteriş için hasta olmaz.”(9)
“Bazan yağmur, elektrik ve ateşten zarar görenler olabilir; fakat umûmi menfaatin hatırına kimse çıkıp da ateşe, yağmura veya elektriğe lânet okumaz. Oruçda ilk bakışta beden için bir zahmet var olduğu kabûl edilebilir. Ancak o, vücuda direnç ve zindelik kazandırır. Asker için de ta'lim ve eğitimi aynı şekilde değerlendirmek mümkündür. Ya ruhumuz; o da hastalık ve musibetlerle saflaşıp berraklaşarak, neticede Cennet'e ehil hale gelmesin mi? Böyle bir netice, hiç de küçümsenecek bir netice değildir.
Az alıp çok vermek, Allah'ın şanındandır. O, icabında gözümüzü, ayağımızı alır ama, karşılığında şehidlik verir.. malımızı alır, ahirette çok nimetlerle mükâfatlandırır; sabrettirir, karşılığında hadsiz sevaplar bahşeder.” (10)
c)Mahlukat Allah'ın isimlerinin tecellilerine ayinedarlık yapıyor. “Her isim, kendi tecellisine ma'kes olacak âyinelerin vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, ŞÃ¢fi ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecelli keyfiyetini biz, bize bakan yönüyle te'vil ederken, buna 'isimlerin imdada koşması' deriz. Allah (cc), Mucib ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Basit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar. Eğer bütün isimler teker teker ele alınıp, tecelli keyfiyetlerinin gerektirdiği âyinedarlık ve âyınedarlıkla alâkalı hâl, durum ve zemin tetkik edilebilse, işte o zaman içtimâi hayatta farklılık gibi sanılan manzaraların hikmet yüzü görülmüş olacaktır.
Demek oluyor ki Cenâb-ı Hakk, Kendini bize bu sonsuz isimleriyle tanıtmakta ve bizlere Celâli ve Cemâli tecellilerini, göstermektedir. Bir gülün dikeninen Celâli isimleriyle tecelli edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâli isimleriyle tecelli eder ve bize Cemâlini tanıttırır. Nasıl ki bir ressam, tablosunda en az bahar mevsimi kadar kışa da yer verir ve bir güzellik buudu olarak kışın o beyaz örtüsü üzerinde de durur; aynı şekilde, bir orman manzarasında renkli çiçeklerin yanısıra ağaçlardan birine de bir yılan konduruverir ve ırmakların, yeşilliklerin yanında kayalıkları da ihmal etmez.. öyle de, Cenâb-ı Hakk, içtimâi tabloyu çeşitli isimlerinin tecelli kalemiyle çizmekte ve ona ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik kazandırmaktadır. Zaten, bunu O'ndan güzel kim yapabilir ki..?”(11)
d)Bu dünya inancımıza göre bir imtihan salonudur ve bu salonda herkes kendi durumuna göre imtihana sokulmaktadır. En ağır imtihanı en yüce insanlar çeker; ama imtihan herkesedir ve herkesin kendi şartları içinde, kendisine göre vuku bulur. Burdaki olumsuzluk gibi görünen şeyler çok hayırlı neticelerin husülüne sebep olur.
“Yakın mesafeden bakıldığında bir tabloda göze çarpan ma'nâsız ve çirkin denebilecek gölgeler ve karanlık renkler, o tablodaki güzelliklerle birlikte ve bir bütün olarak değerlendirildiğinde, onların fuzuli bir ayıp ve kusur değil, tam aksine ma'nâlı bir âhenk ve güzellik içinde vazife yapmakta oldukları takdir edilecektir.”(12) Kaldı ki bütün hayata bakıldığında o olumsuzluk kılığına bürünmüş olan şeylerin olumlu şeyler yanında çok az yer tuttuğu müşahede edilebilir.
EK: MESELENİN iSLAM'A VE İNSANLIĞA BAKAN YÖNÜ
Haddizatında burda insanlığa büyük görev düşmektedir. İnsalık kendi sebep olduğu birtakım şeylerin çözümünü yine kendinde aramalıdır.
Eşitlik Anlayışı (13)
Zenginden alıp fakire vermek, esasen eşitlik getirmez; aksine kabiliyetlerin körelmesine, çalışma arzusunun sönmesine, üretimin düşmesine ve sevgi, saygı, itaat ve şefkat gibi güzel duyguların ölmesine yol açar. Neticede şahsın eline bir şey geçmeyecek veya geçen miktar da elinden alınacaksa, o zaman sermaye için kim çalışır ve kim ter döker? Bunun içindir ki, komünist blok, ferdi mülkiyeti tanımaya mecbur kalmış ve sistemlerinin temel taşını kendi elleriyle parçalamıştır. O halde, zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insani bir duygu kazandırmaktır.
Ticaret ahlâkına riâyet edip çalışan ve böylece meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahve köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir? Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre haline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak haline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler? Bütün bu cevapsız kalan soruların verasında beşeri sistemlerin iflas haberi vardır. Belli ki insanlık, ancak İlâhi sistemle kurtulacaktır!...
Ve işte İslâm, Allah korkusunun nezaretinde hem sermayeye, hem de emeğe gereken önemi vermiş ve serveti zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir “devlet” olmaktan çıkarıp, sadaka, zekât ve karz-ı hasen köprüsüyle fakir tabakayı besleyici musluklar ve oluklar tesis ederek, servetin akışını sağlamıştır. Ayrıca İslâm, bir yandan faiz, karaborsa ve spekülatif kazanç gibi meşrű olmayan yollarla fakirin ezilmesinin önüne geçerken, diğer yandan “Çalıştırdığınız kişinin ücretini daha alnının teri kurumadan verin” diye fermanda bulunmuştur. Evet, İslâm bir taraftan bu tedbirleri alırken, diğer taraftan da hasır üzerinde yaşayarak hayatını sürdüren Nebi'sinin bu örnek davranışıyla fakirliğin ahiret için ne demek olduğu dersini vermiştir. Bu sayede yukarıdan şefkat ve merhamet, aşağıdan ise hürmet ve itaatın söz konusu olduğu bir cemiyet teşekkül etmiş ve bütün bir toplum huzura kavuşmuştur. İslâm tarihi, bu türlü duygu ve düşüncelerin ve akılları ve kalpleri teshir eden İlâhi kâidelerin pratiğe dökülüşünün en güzel endam aynasıdır. İnanıyorum ki, onu bu perspektiften okuyup değerlendirme, günümüz insanına pek çok şey kazandıracak ve ictimâi tıkanmaları bertaraf etmenin en müessir yolunu bulmada onun elinden tutacaktır.
Zenginlik veya fakirlikten birini tercih, tamamen ferdin gönül dünyasıyla alâkalıdır. Gözünü yüce ufuklara ve yüce ideallere dikmiş, insanlığı insanlık semasına çıkarmak için çırpınan bir ferdi, ne kadar zorlasanız da ona göre zindan sayılan zenginliğin mahbesine sokamazsınız. Ferdi plânda bu böyle olmakla beraber, cemiyet planında devletin güçlü olabilmesi için gerekli bütün şartların hazırlanması da, vazgeçilmez bir ehemmiyeti haizdir. İşte İslâm, bu muvazene ile insanlığı kucaklamış.. ve tabii, getirdiği prensiplere riâyet edildiği müddetçe de bu muvazene muhafaza edilmiştir.
Gönüller Sultanı'nın ölçüleri içinde, dünya ahiretin yanında bir gölge, bir ağaç-altı konaklaması, bir eğlence, bir oyun ve ebedi âleme kıyasla, Allah katında sinek kanadı kadar kıymet ve değeri olmayan köhne bir menzildir. Fakat aynı dünya, diğer bir değerlendirme ile, Cenâb-ı Hakk'ın adının bayraklaştırılacağı yüksek ufuklara yükselebilmenin en mühim vasıtasıdır. Bu vasıta iyi kullanılarak mü'minler, dünya devletleri arasında bir muvazene unsuru olacak ve her türlü diplomatik münasebetlerde parmağının işareti takip edilen bir millet haline gelecektir. Nihayet her sahaya olduğu gibi, çarşı ve pazara da mü'minler hâkim olacaktır ki, bunun en güzel örneğini yine Efendimiz'de görüyoruz. Çünkü O’nun Medine'ye teşriflerinden kısa bir müddet sonra Medine pazarına mü'minler hâkim olmuş ve hiçbir zorlama söz konusu olmadığı halde Yahudi, çarşı ve pazarı terk etmek mecburuyetinde kalmıştır.
Hz. Ömer, harbe iştirak edenlerin dışında, değişik yerlerde binlerce at besliyordu. Hz. Osman binlerce deveyi yüküyle beraber bağışlayacak kadar zengin ve cömertti. Zira her ikisini de birleştiren bir nokta vardı ki, o da şuydu: İkisi de sade bir hayat sürüyor, bir parça kuru ekmek yiyor, kum üzerinde yatıyor ve halkla oturup kalkıyorlardı. Zorlama ile elde edilecek neticeler değildi bunlar; bilakis İslâm'ın kazandırdığı ruhtu ki, onları ve onlar gibileri yetiştiriyor ve topluma hâdim kılıyordu.
Eğer insan unsuru, gerçekten en başta gelen bir mesele ise ve bunu bayraklaştırıp köhne fikirlerine payanda yapmak isteyenler de dedikleri ve söylediklerinde yalancı değillerse, o zaman gelin bu meseleye bir çare bulalım. Yani, ondört asır evvel bulunmuş çareyi yeniden gündeme getirelim. Zira insanı bir fazilet âbidesi haline getirecek tek çare, o İlâhi Reçete’yi aynen tatbik edip pratiğe dökmektir... Aksine başka çare aramak, sadece hastalığı müzminleştirecektir.
(*)Kainatın yaratılış amacına,niçin var olması gerektiğine ve bundaki güzelliklere dair tereddütü olanların “Allah Kainatı ve İnsanları Niçin Yarattı?” başlıklı bir önceki yazıyı ya da bununla ilgili başka bir yazıyı okumaları ve yukarıdaki yazıyla beraber değerlendirmeleri faydalı olabilir.