
28-05-2015, 17:06
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 28 Nov 2013
Mesajlar: 957
|
|
Kapitalizm bir sömürü düzeni midir?
Diğer başlıktaki sosyalizm-kapitalizm konulu tartışma çok kaliteli bir hale geldi fakat başlık kilitlenmiş, zaten o başlığın konusuyla doğrudan bağlantılı değildi o yüzden kendi başlığını açıp devam edelim bence.
Barikat öyle enteresan ve teknik bir yazı yazmış ki açıkçası anlamadım. Aşağıda yazıyı tekrar veriyorum:
|
bir kere , ticaret fayda üretir. zaman ve mekan faydası ürettiği faydalardan ikisidir. o nedenle aristonun ticaretle faizi aynılaştırması (senin dediğini doğru/veri alıyorum) yanlış tespit olur.
sermaye ise yine hem senin hem de çoğunun finansla karıştırdığı bir kavram. kapitalist paradigmada sermaye dendiğinde hemen akla para gelir. ama para üretim aracı değildir. somutta o parayla aldığın makina-techizat üretim aracıdır.
çok açıktır ki, bu bağlamda sermaye de üretime katıldığı anda aslında birikmiş emekten başka bişey değildir.
sermayenin (somutta makinanın techizatın) üretim aşamasında girdi-çıktı analizi yaparken katma değerdeki payı amortismanı kadardır.
amortismanının üzerindeki fazlalık ise reel faizdir ve finansa gider.
bu paragraftaki reel faizle; faiz-enflasyon:reel faiz türünden bankacı tanımları karıştırma.
üretim üzerine konuşuyoruz.
peki nasıl olurda toplumsal birikmiş emek olan sermaye (burda sermaye finans ile aynı anlamda kullanıldı) bazı ellerde toplanır.
ve bu nasıl olurda bir mekanizmayla hırsızlığa dönüştürülür.
işte marks bunu incelemiştir.
sermaye (makina) zaten ordadır. ama onu üretim aşamasına sokabilmeniz için iki seçenek vardır, ya finans sağlarsınız ya toplumsallaştırırsınız.
finans kıttır ve fiyatı finans piyasasında belirlenir.
bu finansla alınacak sermayenin katma değerdeki payı olan amortismana bakılmadan belirlenir üstelik.
tıpkı işçinin ücretinin belirlenmesi gibi önceden belirlenir.
tüm bu önceden belirlemeler hırsızlığı oluşturacak mekanizmalardır ve hırsızlığın yükünü emekçi ve tüketici çeker kapitalizmde.
üstelik tüketicilerin çoğu yine emekçilerdir.
ricardo, emek-fayda değer ikilemi üzerinden piyasayı çözmeye çalışırken,
marks, mübadele değeri üzerinden sistemin aslı olan hırsızlığı çözmüştü.
onu klasik iktisatçılardan ayıran işte budur.
kapitalist sistem finansı belli ellerde biriktirip, finans arz ve talebi üzerinden finansa mübadele değeri oluşturur ve bu faiz olarak finansa akar.
iktisat okuyanlarsa faizi üretim aracı olan sermayeye gitti, sermaye=para zannederler.
çünkü iktisat ideolojik baskı altında bilimselliği şüpheli bir disiplindir.
çözüm şudur: finansı ve dolayısıyla sermayeyi toplumsallaştırdığınız anda,
finans mübadele değerini yitirir.
sermaye birikmiş toplumsal emek olarak üretime katılır.
müteşebbis de bir beyin emekçisi olarak üretime katılır.
emekçi işgücünü faktör piyasasında satmadığı için, emeğin gerçek rantabilitesi/katma değeri ortaya çıkar.
yani dostum, bir tane üretim faktörü vardır aslında; o da emek.
hammaddeyi doğada bulan çıkaran emek.
gereken makina ve techizatı üreten emek.
hepsini biraraya getiren ve ihtiyaçları karşılamak üzere (ataşları dizmek için değil)üretim sürecine sokan emek.
ve sonunda katma değeri üreten emek.
işte bu paradigmada temel insandır ve onun ayrılmaz parçası olan emeğidir.buna sosyalizm diyoruz.
kapitalizmde ise bu paradigma sahte kavramsallaştırmalarla, pseudo bilimle, DİA ile, gereğinde ise silahla ve savaşla ters çevrilmiş olarak durur.
üretimin merkezine insan değil PARA konur. oysa para sadece kağıttır.
o paranın alacağı hammadde makina emek olmasa zaten paranın da değeri düşer.
finansı elinde tutanların tek yaptığı tamamı emeğin ürünü olan üretim faktörlerini organize etmektir kapitalizmde.
yoksa finansın kendisi somutta üretim faktörü değildir ama kapitalizmin sağladığı sahte organizasyon gücüyle faktör piyasasına girer ve arz talep noktasında faiz oluşur.
bu üçkağıdı teşhis eden marksdır.
muhammedin yada aristonun faiz karşıtlığı ile bunu karıştırma.
onlarda faiz üretim faktörü bağlamında ele alınmaz. ihtiyacını karşılayacak olanın muhtaçlığının sömürülmesi olarak ele alınır. sistem analizi değildir, ahlaki tavırdır.
kapitalizmdeki faiz ise, aslında üretim faktörü olmayan bir şeyin üretim aşamasına girip katma-değerin çoğuna el koymasıdır faiz. mekanizmalarını da satıraralarında anlattık.
burda emek-değer teorisine dayalı sistem analizi var.
faizin insanlara yaptığı basit ahlaki çöküntü değil marksın dikkat çektiği.
tüm sistemin hırsızlıktan ibaret olduğunun göstergesi.
bu sistem kölecidir.
üstelik finansı elde tutanların çocukları/torunları yarın finansı elde tutacak,
emeğini işgücü olarak emek piyasasına sürenlerin çocukları/torunları yarın emeklerini emek piyasasına sürecek.
bu köleci sistemde birey bireyi değil, sınıf sınıfı üstelik nesillerce köleliğe mahkum etmiştir.
ben geçimimi pro-poker olarak sağlıyorum.
çok zikimde değil son tahlilde.
çünkü çoğunlukla parasını yediklerim kapitalist sınıftır,
hatta bazılarının karılarını da zikmişliğim var otel odalarında.
kapitalizm eko-politik tabanda sosyalizmden çok işime gelir.
bu yaşta; para kaldırdığım bir geceyi iki tane ukraynalı çıtırla zabaha kadar cannabis sativa çekip zikişerek geçirebilirim.
ama üretimin toplumsallaştırıldığı bir yaşama biçiminde buna pek şansım olmazdı.
yani sömürü benim de işime geliyor .
ama asıl üretici gücün emek olduğunu biliyor ve itiraf da ediyorum.
ha sen de benim gibi bu sistemden nemalanıyorsan ve o yüzden kapitalizme methiyeler düzüyorsan, senin çapın kapitalizmi temize çekmeye yetmez.
istanbul iktisat okumuşluğumuz, istatistik masterimiz var.
üstüne marksizmi de okumuşuz, hayatı da gözlemlemişiz.
üstüne üstlük anarşistiz, senelerce kuralsız yaşamışız yani.
biliyoruz kapitalizmi , masal okuma demek istiyorum.
|
Spartacus de şu şekilde bir cevap yazdı:
|
İşte kapitalizmde çelişki şurada doğuyor, aracı dediğmiz noktada. Aracı olmasın demiyoruz, ama kapitalizmde fiyatı aracı belirliyor! Oysaki sosyalizmde aracı dediğimizde o ürünün ÜRETİM sürecinin PARÇASIDIR. ürünün fiyatı ise aracıya gelmeden, hasatta belirleniyor ve bu hiç değişmemeli...
Kalem örneği gibi, üretici, aracı dediğimize 1 TL verecek... Yani nasıl bir ürünü üretirken hammadde ve enerji maaliyet ise, aracınınkini de kar değil, MAALİYET klasmanına dahil etmen gerekir, bu sayede de ürünün elde edilmesinin insana olan maaliyeti ortaya çıkar, bu da satış fiyatını belirler... Bu özünde ürünün satış değil dağıtım-ulaşım temelli tarafıdır. Yani ne zaman aracı dediğimiz, üretimin bir nesnesi, öznesi durumuna geir, o zaman anlamlı ve biz bu halde aracı demiyoruz, tüm üretim sürecinde emeğin bir parçası diyoruz.
Eğer bir ürünü, dağıtım ağı çetrefillecekse, o halde belirli bir maaliyet hesabında-değerinde tutuluyor. Atıyorum 60 km kare! Bu halde 61 km kare, ek maaliyettir, o halde 61 km kre dışında yeni bir üretim alanı gerekir... istisnalar da ise elbette ürünün fiyatı artar çünkü maaliyet artar... Mesela dağıtım ağı 1 km ile 1.000 km arası ise bu halde ürünün fiyatı toplam dağıtım ağı ve talep oranıyla dengelenmelidir. Yani adalet.. Örneğin KDV dünyanın en adaletsiz vergi sistemidir(bu ve benzerlerinin de kaldırılması gerekir, mesela kapitalizmde artı-değer kısmına devlette dahil olur. Ürünü alandan vergi alır, üretenden de vergi alır, aracıdan da vergi alır, ürün bir kaç kez vergilenir ve ağır vergisi olan ülkeler özünde kapitalizmin bu açığından yararlanan bürokratlardır, para kaynak olarak bürokrasinin çeşitli kademelerindekilere de rant(emeksiz, zahmetsiz gelir) haline gelir. Resmiyete dökebildikleri kadar dökerler, bürokratların hayatları gibi, makam aracından evdeki hizmetçilerine, gizli saklı villaları ve villa arazilerine değin. tek dertleri kalır parayı aklamak ve bir dönem ayakkabı kutuları olmak zorunda... İşte tepedekiler böyle bir hayat yaşadıkları için, gün geçtikçe kaygı ve korkuya kapılırlar, iki yönüyle, bir bu dümen suyunu kaybetmek iki toplumun farkına varması, her yandan basın yayın ve eğitim alanıyla (ki imam hatipler toplumun talebi değildi, zira zaten arz fazlası var) bu kesim toplumu sürekli aldatmaya ve sistemde bulundukları konumalrını da manipüle etmeye odaklanır, ve bunu kimse kimseye özellikle şöyle yap demesi gerekmez, organizmayı birleştiren temel çıkarlar ve tabi sermaye gücüdür(örneğin gazetelerin satın alınması gibi) otomatikman bağlar... AKP neden 2 dönemdir HUKUKU hallaç pamuğuna çevirdi? Ben diyorum ki postalmarx, AKP şu haliyle , senin de ifadelerinden yola çıkarak tercih edilesi durmuyor ve sen sanıyorsun ki AKP istikrar örgütlüyor, aksine bu şekliyle sistemin de sonunu hazırlıyorlar, oluşturdukları gediklerin, kontrolsüzlüğün, kendilerine dokunulmazlık zırhlarının, oluşturdukalrı bürokrasinin acısı önümüzdeki yıllarda kendini gösterecek... Yani Avrupalı bir burjuva AKP gibi bir gidişatı, kıyamet olarak değerlendirirdi(Avrupa da AKP gibi bir parti değil oy almak, her yönden-yapıdan insanın kavrayışıyla kitle bile bulamaz), 3-5 kuruş daha fazla kazanmasını ise çöpe atardı, çünkü bu gidişat derdi, 3-5 kuruş + olara değil, yakında 100-200 (-) olarak bana yansıyacak. Türkiye de az çok burjuva kültür ve analiz yeteneğine sahip olan bir kaç burjuva kesim vardır, Koç, Sabancı, Boyner gibi, onlar başından beri kaygılı, kaygıları düşündüğün gibi laiklik şu ya da bu etiketi değil, durumu görüyorlar(Ki Sabancı ailesine geçmişte devlet bir suikastle ayar verdi, yine bu gerici sermaye ve bürokrasi kara paralarını aklamak için Kıbrıs'ı mesken tuttu ve hayli suikastleride orada gerçekleştirdi, gerici sermayenin ve bürokrasinin ne kadar tehlikeli olduğunu var sen düşün)...
İşte kapitalizmde sorun burada ve benzer örneklerle doğuyor, atılması güç bir posaya dönüyor. Mesela hem evveliyatta bir artı değer var hem de pazarlama da hem de ürünü alanda(vergi örneği)... Şöyle bakıyoruz;
1 Kalem kaç lira idi? 3 TL, ve insan ihtiyacını kaç kalemlik üretimle karşılıyordu? 30 TL'lik. Kaç saat emek sarfetmesi yetiyordu? 4 Saat... Bu halde üreten 4 saat çalışırken de piyasaya, hamamdde için, 10 TL, Enerji için 10 TL bırakır ve 10 TL de kendisine kalır... Toplamda piyasaya 30 TL'lik 10 kalem sürülmüş olur... Kalem bazlı ise 3 TL, alıcı ise ürünü 3 TL ye mal eder(buda ihtiyacın MAALİYETİ kısmınıtamamlar)..
Yani bu üretimde tüm hesaplar maaliyet bazlıdır çünkü ürünlerin kaynağı doğa ve bir ürünün fiyatını toplam emek zamanı belirler ve emek zamanı, tüm maaliyetleri de kapsıyor. Çünkü aracı dediğimizde bunu yapabilmek için emek sarfedecek, enerji dediğimizde de enerjinin üretimi için emek sarfedilecek, yani kalem üretim süreci üretimin her alanında geçerli. Neden emek, çünkü insanın maddeyi işleyip, değiştirmesinin temeli, kafa, kol gücü ve bunun sarfiyatına ise emek dendiği için...
Sosyalizmin üretim sürecinde karılaştığı çelişkilerden birisi üretim motivasyonu sağlamaktır. Özünde motivasyon da aykırı bir kavram, bir yol, alternatif bulmak sorunu yaşanır, çözülmesi gereken de bu kısımdır ve bu kısıma değin ciddi toplumsal olgunlukta gerekli hale gelir. Sal kooperatif tarzlı örgütlenmeler, dağıtım ağının üretimle birleştirilmesi yetmiyor.. Günümüzde liberal eleştiriler(ki gerçek liberal) artık bu noktadan yapılyor, çünkü blimsel-objektif yaklaşımla kapitalizmin analizinde onlarda Marx'ın ulaştığı sonuçlara varıyorlar... Nasıl olur, ne yapmalı gibi kısımlar elbette tartışmaya açık olandır, aslında bizim açımızdan mesele de burası...
Şunu ise anlıyorum, mesela bu yazıda sosyalizmden bahsediyoruz - ki aslında bizi buraya sen çektin, seçim ölçeğini aşmamıştık-, ama oturup, alçaklar, pis emperyalistler, geberin ulan edebiyatı yapmıyoruz, çünkü sosyalizm de en nihayetinde ekonomik bir sistem, sosyalizmi bilen ve neden sosyalizm dediğini kavrayan insan bulmak, sahilde kumlar arasında kaybolmuş iğneyi bulmak kadar zor ne yazık ki. Çünkü lanet olası 19-20.yüzyıl kapitalizminin sert ikliminin yarattığı kitle psikolojisi ile soğuk savaş döneminin yarattığı subjektif sembol siyaseti, birde sosyalizmin kitleselleştiği dönemlerde, bazılarının RANT biççimiyle(rüzgar ne yandan eserse!), sujektif sembolizm, inanç ölçeğinde kullanıp, kitlelerde etkin olması-karakter sapıtma- 100 yıllık bir körelme, geriye dönüş süreci oldu, aynen insanlığın çağlarındki Ortaçağ gibi... Herkes bundan etkilendi, istisnasız hepimiz..
|
İki arkadaşa da teşekkür ediyorum. Benim şahsen bu yazıların üzerine biraz daha düşünmem lazım, çünkü zor yazılar. Bu esnada bu konularda birşey eklemek isteyen arkadaşlar katılabilirler. Veya Barikat veya Spartacus konuyu daha açmak isterlerse o da makbule geçer.
|

28-05-2015, 22:51
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 28 Nov 2013
Mesajlar: 957
|
|
Spartacus, yazında şu dediğin şey ilginç: Sosyalizmde üretim motivasyonu nasıl sağlanır.
Şimdi burada Marxismin insan doğasına dair olan varsayımlarını gözden geçirmek gerek. Benim bildiğim kadarıyla Marxisme göre insan doğası toplumsal ekonomik ilişkilerin ışığında şekillenir. Yani önce ekonomik örgütlenme biçimi gelir, sonra insan doğası gelir.
Halbuki bence tam tersi doğrudur. Önce insan doğası gelir. Toplumsal örgütlenme biçimleri vs bundan neşet eder. Çünkü insan ne diye böyle "boş sayfa" bir zihin olarak evrimleşsin? Bir sosyal hayvan olarak belli otomatik davranış biçimleri ile evrimleştik. Beyin genel bir problem çözme makinası değil, bir tek tek hepsi kendi konusunda uzmanlaşmış devreler bütünüdür.
Bunun en büyük ispatı dildir. Çocuklar dili nasıl bu kadar kolay öğrenebiliyor? Kimse çocuklara dilbilgisi dersi falan vermiyor ama 2 yaşında falan olayı kendi kendilerine çözüveriyorlar. Bunun sebebi beyinde bir dil bölümünün zaten doğuştan hazır olmasıdır. Yoksa bunu empirist teorinin dediği gibi gördüğü duyduğu şeylerden genellemeler yoluyla yapmıyor.
Şimdi Marxism uygulamada bu yüzden zaten çöktü. Çünkü teoriye göre eğer ki devrimle toplumsal ekonomik örgütlenme şekli zor ile değiştirilirse, yeni bir insan tipi yaratılabilicekti, çünkü insan doğası her türlü şekillendirmeye açık, oyun hamuru gibi birşeydir.
İşte senin "üretim motivasyonu sağlanması problemi" dediğin şey sanırım bununla doğrudan bağlantılı.
Eğer ki sosyalizm insan doğasını kökten değiştirebilseydi, SSCB'de devletin fabrikalarında müdürlük yapan yoldaşlar kalkıp kendi akrabalarını kayırmazlardı. Halbuki kendi eniştesini kayınçosunu falan işçi yazdırıp, bunların işe gelmeden maaş almasını sağlıyorlarmış. Bu "nepotizm" denilen davranış biçimi, insanın kendi yakın akrabasını bu şekilde devlet içinde kayırma torpil vs yoluyla kollaması, nasıl oldu da devrim sonrası kurulan yeni toplumda hala hayatta kalabildi? Bunun genlerde yazılı olması lazım o zaman.
Biyolojide 1960larda Hamilton ve Trivers gibi biyologların geliştirdiği bir teoriye göre her hayvan kendi genlerini taşıyan yakın akrabayı koruma içgüdüsüne sahip olacaktır. Bu evrim teorisinin gen merkezli yorumunun bir öngörüsüdür.
Eğer ki Marxismin dediği gibi insan doğasının malzemesi çimentodan değil de oyun hamurundan olsaydı, o zaman nepotizmin komünist toplumda devam etmemesi lazımdı.
Mesela ben duydum ki Küba'da bir "Yolsuzlukla Mücadele Bakanlığı" varmış. Yani bence bu Marxist teoriyi direkt çürüten birşey. Çünkü Marxist teori bu tarz davranışların zaten devrim sonrası kendiliğinden değişeceğini öngörüyor. İnsan doğasının toplumun ekonomik örgütlenme biçimine bağlı olduğunu söylüyor.
Burada asıl endişe kaynağı şudur. Benim ilginç ve aslında gayet hikmetli bulduğum bir hadis vardır, Hz Muhammed diyor ki: "Kadın eğri bir kemik gibidir, düzeltmeye çalışma, kırarsın." Şimdi Marxistler de insan denilen eğri kemiği düzeltmeye çalışırken kırdılar. Kamboçya'da kırdılar. Rusya'da, Ukrayna'da, Küba'da Afrika'da Çin'de her nerede uygulandıysa bu vahşi ideoloji insanlara akıl almaz zulümleri reva gördüler. Ve insan denilen eğri kemiği düzeltmek için zorladılar zorladılar ve kırdılar. Milyonlarca insanın canını aldılar. Milyonlarca insana toplama kamplarında akıl almaz eziyetler ettiler. Milyonlarca insanı devlet korkusu ile, gizli polis korkusu ile yaşamayı reva gördüler. Kişi kültlerine taptırmayı propaganda marşları ezberletmeyi devlete taptırmayı reva gördüler. Her yolu denediler. Ama insanı düzeltemediler.
|

29-05-2015, 07:04
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.669
|
|
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
Spartacus, yazında şu dediğin şey ilginç: Sosyalizmde üretim motivasyonu nasıl sağlanır.
Şimdi burada Marxismin insan doğasına dair olan varsayımlarını gözden geçirmek gerek. Benim bildiğim kadarıyla Marxisme göre insan doğası toplumsal ekonomik ilişkilerin ışığında şekillenir. Yani önce ekonomik örgütlenme biçimi gelir, sonra insan doğası gelir.
Halbuki bence tam tersi doğrudur. Önce insan doğası gelir. Toplumsal örgütlenme biçimleri vs bundan neşet eder. Çünkü insan ne diye böyle "boş sayfa" bir zihin olarak evrimleşsin? Bir sosyal hayvan olarak belli otomatik davranış biçimleri ile evrimleştik. Beyin genel bir problem çözme makinası değil, bir tek tek hepsi kendi konusunda uzmanlaşmış devreler bütünüdür.
|
Gözlemler tam tersi veriler sunuyor önümüze. Boyunu uzayan zürafa gibi, önce boyun uzar sonra Zürafa dala uzanır değil, Zürafa'nın besin zinciri bitkiden, yaprağa geçiyor- koşullar nedeniyle-. Bu zamanla gıda zinciri etkisiyle Zürafanın evriminin tüm aşamalarına değin yansıyor(sadece boyund eğil, kan dolaşımı, sinir dağılımı, sindirim sistemien değin.) Boyun öncelikli olduğu için bazı iç organlar geriye düşüyor(gırtlak, ses telleri vb gibi)...
Yani Marks düşündüğün gibi bilim dışı ele almıyor, KOŞULLARIN BELİRLEYİCİLİĞİ üzerinden gidiyor ve analizinden, yani bilim canlıalrın evrimine de böyle bakıyor, Marks'ta insanın biyolojik evriminden tutalımda, sosyal, siyasi evrimini de yine nesnel zemin-koşullar ölçeğiyle ele alıyor -ki bence bilismel ve doğru olan da bu...
Davutoğlu CHP'yi TÜSİAD'a şikayet etmedi mi? TÜSİAD üyesi kaç, asgari ücretle çalışan insan sayısı kaç milyon? Bu parti açıkca ben Sermaye partisiyim, azınlık partisiyim diyor, öte yanda din ile uyuttuğu kitleye ise insan gibi bile olamayan yaşam standadardını dayatıyor, zorda kalınca da TÜSİAD savaşa diyebiliyor... Yani çıkarını kolluyor, halbuki öteki Asgari Ücretten vergi almayacağım demekle işe başlamış...
Ne yatıyor özünde çıkarlar, Marks tüm analzilerini somut, dayanakalrla yapmış, binlerce örnek vererek.. Marksizm konusunda yorumların farklı kabul ama bir çoğu Marksizmle ilgili değil. Marks'ta bu çıkar ilişkisini tetikleyen zemine iner ilkin. Kişileri suçlayan tavıra, insan doğası diyerek yanılsamaya hiç bir zaman girmez, bilimsel de, objektifte bulmaz, o bunu YABANCILAŞMA olarak ele alır, ve fetişzm üzerine eğilir. Mesela, Fetişzmin nesnesi ve öznesi yoksa, etkeni de yoktur. Eğer sen fakir bir işçi çocuu olsaydın, bu senin yaşam koşullarını da belirleyecekti değil mi? Ama bu şekilde de bilinçli olsaydın - yani şu ortalıktaki devletin ürettiği tek tip model olmasaydın- farklı konuşacaktın... istisnayı tartışmazdık, genelde bu olurdu.
Yani Marks nesnel zemine iniyor, bunu kişi keyfiyeti olarak alamaz, OLGU olarak yaklaşmak zorunda, o halde olguyu tespit-analiz etmek olarak bakıyor. Marks'ın ekonomi üzerine kitaplarını incelersen görebilirsin,süreci darwin'in Evrim teorisini dayanaklamasından da çok daha fazla örnekleme üzerine açıp irdeliyor.Kaldı ki insanlık tarihi, bilimsel verilerde de dediğin gibi rol oynamıyor, insanlık tarihinin çok küçük bir dönemine tekabül eden kapitalizm benzeri daha alt düzey sistemler peydah oluyor... Yani çocuk ve dil örneğini destekleyen tek bir bilimsel bulgu yok-siyasi belirlenim bakımından. Örneğin Avrupada yetişen bir insan ile siz Arabistan yetişeni aynı ekonomi-politik bilinçte değerlendiremezsiniz... Neden çünkü koşullar belirleyici, yoksa dil gibi doğuştan gelen bir doğaya sahip değil bu konuda.
Motivasyon sorunu ise şu (SSCB'yi geç!), kapitalizmde kişiler çalışmazsa aç kalacağı kaygısıyla paranoyaya dönüyor. Kapı, kapı iş arıyor, sosyalizm ise bunu kabul etmiyor. Bir kere hiç bir ailenin çocuğunu yetiştirme derdi olsun istemiyor, temel ihtiyaçları için kimsenin önünde diz çöksün istemiyor, herkese iş sağlamak gibi bir kuralı var, eğitimde yeteneğe göre özendirme gibi kaideleri var, çok şey insanların bu gün alışık olduğundan farklı ele alınıyor ama toplumsal olgunluk düzeyi ciddi bir sorun. Kaç nesil gerekir ben bilmiyorum ama en küçük fırsatta kişisel köşe dönme hayali kuranlar da çıkıyor(insan doğası kabul!).... Ama sosyalizm KOŞULALRIN DEĞİŞİMİ SÜRECİ, yani bu tamamlanmadıkça zaten EVRİM de belirlenemez. Sorun bu sürecin pratik zemininde meydana geliyor...
Bu iş SSCB'nin savaş dönemi psikolojisi ile olacak iş değil, bunu gördük. Artı Marks da dahil sosyalistler sosyalizmin daha feodaliteyi aşmamış ülkelerde deneyimlenmesinin bahtsızlığnı da biliyor. Rusya çarlığın ciddi açlık koşullarından dolayı erken giriş yaptı, değil sosyalizm, daha kapitalizmin kültürü dahi benimsenmemişti, Ortaçağdan emanet bir toplum hayatı vardı(her ailede 7-8 çocuk ama bunalrın 4-5 tanesi hastalıktan ölmüş, tablo böyle, okuma yok, yazma yok, erkekler ise her fırsatta içmekle meşgul, düşkün bir toplum hayatı). yani SSCB bize bu konuda yeterli pratik sunamıyor çünkü çeşitli sebeplerle(heleki sürekli savaş ortamı) olgunluk süreci tamamlanamadı..
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
Şimdi Marxism uygulamada bu yüzden zaten çöktü. Çünkü teoriye göre eğer ki devrimle toplumsal ekonomik örgütlenme şekli zor ile değiştirilirse, yeni bir insan tipi yaratılabilicekti, çünkü insan doğası her türlü şekillendirmeye açık, oyun hamuru gibi birşeydir.
|
Marksizm demeyeim, Marks'ı çökertmek için gizli, saklı yok, kaynağı çok, kitapalrı alınıp bir bir eleştirilebilir, çökecekse o şekilde çökebilir.... Sosyalizmd enemesi ise bir çok sebep ve erken girişiyle kapitalizme karşı yenilgi aldı, ben çökme olarak görmüyorum, bu bir yenildigidir. Keza şurada Ortadoğu'da yarım Yüzyılda devletler kaç kez çöktü?
SSCB deki kayırmacılık, bürokrasi vb konusunda ise eleştirilerimiz ortak, lakin çıakrımımız farklı. Çünkü SSCB de sosyalizm pratiği bir savaş stratejsini aşmadı, yani objektif koşullarımız, bir bütün halinde sosyalizmin teorisi üzerine kararyargı üretmemeize olanak sunmuyor. Savaş stratejisi bürokrasiye ÖZEL bir alan açtı, askeri, bürokrat korumacılık duygualrına vb. Bir kere sosyalizmde işletmeler atama usulü değil seçimledir! Savaş koşulalrı, bolşeviklerin cephelerde olması vb bir çok sebeple, atamalar yapıldı, bu sosyalizme aykırı. Hem toorik hem de pratik olarak...
Aslında teorik olarak bunları ele alsakta, teoride bunlara yer yok, ancak istisnai olabilirlerdi ki, münferit olmayacağı için kabak gibi ortaya çıkardı.
Sosyalizmde şu önemli,, bunu perçinlemek şart, her alanda ister işletme, ister okul, ister mahale, ister il, ilçe, ülke, tüm kurumalrda SEÇİM şarttır. Seçim öngörülür atama ise zorunlu olarak ilk dnemlerde sistem kurulna kadar geçici olabilr en fazla. Savaş bahanesi SSCB de bunu kalıcı kıldı...
Neyse, insan doğası, çalar çırpar, sömürür demenin bilimsel bir temeli yok, ama insan çıkarının peşinden gider dersek bu doğrudur, Marks'da bunu ifade eder zaten ve sisteme bakar, azınlığın çıakrları, çoğunluğun çıakrları, burada ters orantı, karşıt ilişkielr mevcut. Eğer sende insan doğası diyorsan, çoğunluğun çıakrları, arihin herhngi bir diliminde azınlığa baskın gelebilir ve bu madem isnan doğası o halde insan doğası... Gerçi 150.000 yıldır doğamız pek farklı değil, ama devlet, iktidar olgusu ise şurada 10.000 yıllık. İnsan doğasında olduğundan ziyade, koşulların çıkarları örgütleme biçimi yabana atılamaz bir etkendi. Sosyalizm ise özünde, koşulları değitirmek üzerine, koşul değişmedikçe zaten sorunlar yaşanacak, cebelleşilecek... Oturup toplum mühendisliğine soyunanlar var, kimiside sosyalsitim filan der, aksşine sosyalizmin tam tersidir, sosyalizm koşul, zemin değişimine odaklıdır özünde, hamasi nutukalrla bir yere varma sosyalist zemin-koşul değişimiyle zerre örtüşmüyor...
Bazı şeyleri konuşmak, çöktü demek için henüz erken, zira Marks yazdıklarıyla çökertilebilmeli, lafzı değil dayanakları üzerinden çürütülebilmeli ve bizlerde etrafımıza baktığımzıda korkunç bir gelir adaletsizliği olan br dünya görmemeliyiz( %1'in, dünya nimetlerinin %50'sine sahip olması gibi, bu dayanak varsa Marks zaten çökmez, zira Marks bu neden, nasıl oluyor diye olgunun zeminine inmiş birisi, olgu ortada işte...). Bazi somut dönem tahlilleri yenilenebilir, dönemin gündelik dilinde olumlu bu gün olumsuz karşılanan kelimeler -ki cümlede etken-etkin olmasalar bile(kuşkusuz, şüphesiz gibi kelimeler)- temizlenebilir veya o çağın diliydi denip görmezden gelinebilir....
Motivasyon konusuda işte ben motivasyona karşıyım. Yani güdülemek kavramının özü gütmektir, artık bu çağda i nsanı, insan ve hayvan ilişkisi düzeyinden çıkartmamız şart. Nasıl ki dedik açlıkla-şiddetle terbiye, kabul edilemez, bu bir terbiye biçimi değil, terbiyesizliktir, yerini nasıl dolduracağız(7-8.000 yıldır uygulanıyor), etkisini nasıl kıracağız, ne kadar zaman gerekir, hangi koşullarda, sorun ettiğim özünde bu idi... Yani sopa, havuç gibi, nasıl yapacağızda bu gibi yöntemlerin kısa sürede ama etkili sonuç veren yanını bırakabiliriz, zaafımız olmaktan çıkartabiliriz, ve nasıl yaparsak, ne yaparsak bu yöntemi lav edebilir yerini doldurabiliriz.
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
|

29-05-2015, 22:30
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 02 Dec 2014
Mesajlar: 3.695
|
|
|
Mesela ben duydum ki Küba'da bir "Yolsuzlukla Mücadele Bakanlığı" varmış. Yani bence bu Marxist teoriyi direkt çürüten birşey. Çünkü Marxist teori bu tarz davranışların zaten devrim sonrası kendiliğinden değişeceğini öngörüyor. İnsan doğasının toplumun ekonomik örgütlenme biçimine bağlı olduğunu söylüyor.
Burada asıl endişe kaynağı şudur. Benim ilginç ve aslında gayet hikmetli bulduğum bir hadis vardır, Hz Muhammed diyor ki: "Kadın eğri bir kemik gibidir, düzeltmeye çalışma, kırarsın." Şimdi Marxistler de insan denilen eğri kemiği düzeltmeye çalışırken kırdılar. Kamboçya'da kırdılar. Rusya'da, Ukrayna'da, Küba'da Afrika'da Çin'de her nerede uygulandıysa bu vahşi ideoloji insanlara akıl almaz zulümleri reva gördüler. Ve insan denilen eğri kemiği düzeltmek için zorladılar zorladılar ve kırdılar. Milyonlarca insanın canını aldılar.
|
Marxist teori bu tarz davranışların zaten devrim sonrası kendiliğinden değişeceğini öngörüyor.
Marxizm konusunda kulaktan duyma sözler insanları bazen böyle cahil yapıyor.
A.Davutoğlunun bir sözü var ben çok tuttum.Şöyle diyor Bir insan ateist olması için dini bilmesi gerekir diyor bence doğru söylüyor.Yoksa kulaktan duyma ateist olduğunda tıpkı dincilerin tanrıya inandığı gibi sende tanrının yokluğuna inanır böylece cahil kalırsın.
Bak ne diyor Marx Devrimden sonraki durum içinde eski düzenin doğum izlerini taşır diyor.
Yani devrim yaptım bütün sorunu çözdüm denmiyor.Onun için devletli komünizm denilen uzun bir yol daha var işte ona sosyalizm deniyor.
O doğum izlerini silmek için bayağı yol almak gerekiyor .İşte o reel sosyalizm denilen şey doğum izlerini silemedi yani o hiç beğenilmeyen küçümsenen doğrudan demokrasiye geçemedi ve kendini bitirdi.
Bu durumda kuba,da yolsuzluk bakanı olması çok normal.İnsanlı 10 000 yıl gibi çok uzun bir mülkiyetçi sistemden 100 yıl gibi kısa bir dönemde vaz geçmesi mümkün olmuyor ne yazıkki.
İnsan hayatını planlayan ekonomik ilişkilerdir bunu kapitalizm insanın iliklerine kadar hissetmesini sağladı.Bu 400 yıllık zaman dilimi insan neslinde epey zaman alır 70 yıllık sosyalizm ne yazıkki bu etkileri silemedi silmesini beklemekte insanı tanımamaktır.
Hz Muhammed diyor ki: "Kadın eğri bir kemik gibidir, düzeltmeye çalışma, kırarsın.
Kadını düzelmekte ne oluyor nasıl düzeltmek kime göre düzeltmek eğrimiki düzelesin. Ana olduğunda cennet ayaklarının altında kadın olduğunda düzelmesi gereken kemik. Hayatı bu şekilde anladığında düzelmesi gerekenin insanın kendi kafasının içinde bir yerdekiler olduğunu görecektir.
Marxistler insanı düzeltmeye kalkmadı onlar insanı bozan nesneleri ortadan kaldırmak için yola çıktı.
Marxistlerde yanılır topkı muhammedin kadını düzeltme girişimi gibi yatağına alınca olan iltifatı yap işin bittiğinde çamur at. İşte düzeltme bu oluyor.
Marxistler bir çok etki altında kaldı birde emperyalist devletlerin aldırışı onları gereksiz zorladı ama bu ikinci deneyimdir birisi 72 gün sürdü birisi 70 yıl.Kolay değil 10 000 yıllık mülkiyetçi düzenle başa çıkmak ama insanlık için kapitalizm son değildir.
|

22-04-2017, 22:57
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 28 Nov 2013
Mesajlar: 957
|
|
Şimdi, sayın Spartaacus arkdaşım. Ben demiyorum ki devletlerin gizli servisleri pis işler yapmaz. Ben demiyorum ki devletler kendi çıkarlarını düşünmez. Ben demiyorum ki devletler de milletler de bencilce hatta saldırganca şey yapmaz.
Ama sizin inandığınız dünyada bir tane şeytan var, hem de her şeye gücü yetiyor, kendi içinde yekpare. Antisemitiklerin "Yahudiler" için inadığı gibi. Ben böyle şeylere şüpheyle yaklaşıyorum.
Ben ayrıca beyazların Batılıların şeytan olduğunu da sanmıyorum. Hepsi bizim gibi insanlar.
Ben ayrıca Amerika devletinin kendi "derin devleti" tarafından yönetildiğini sanmıyorum. Orada gerçekten demokrasi olduğunu sanıyorum. "Derin devlet" vardır tabii ama ne kadar manipüle edebilir 300 milyon insanı? İşte dediler "Irak'ta şöyle böyle" ve savaş için kamuoyu algısı oluşturdular. Tamam olabilir. Ama bu kırk yılda bir olur. 11 eylülü Amerikan derin devletinin yapma ihtimali bence sıfır. Böyle bir operasyon kimsenin gözünden kaçmadan böyle pervasızca yapılamaz. Akıl almaz böyle birşeyi.
"BOP" olayının sizdeki psikolojisini de anlıyorum. Amerika'nın bizim buralar için planları olması doğaldır. Herkesin var, bizim de var. Ama ben 1) Amerika'nın planlarının yıkıcı olduğuna inanmıyorum. 2) Amerika'nın planlarının yıkıcı bile olsalar kalkıp dışişleri bakanınca Washington Post gazetesinde ayan beyan yazılabileceğini sanmıyorum. Ki makaleyi okudum ve öyle birşey yok.
Ben Amerika'nın buralarda barış istediğine inanıyorum. Kasten savaş çıkarmak gibi birşey yapmak istediğine inanmıyorum. Savaştan nemalandığına da inanmıyorum. Ben tam tersi bu bölgede savaşın Amerika'nın çıkarlarına ters olduğunu sanıyorum. Burda savaş olması demek petrol fiyatlarının yükselmesi demek. Buralarda savaşlar olması demek global terörizmin artması demek. Amerikanın direkt müdahalesi demek Amerikanın asker kaybetmesi ve milyonlarca dolar masraf yapması demek. Irak ve Afganistan savaşları Amerikaya toplamda 4 trilyon dolara maloldu deniyor. Bu nasıl bir kârdır? Bana tam tersi zarar gibi geldi.
Kasten savaş çıkarmak istese bile bunu yapabileceğine de inanmıyorum. Uzaktan "bu ülkede bu başkan olsun, buranın rejimi böyle değişsin" diye sihirli güçleri olduğuna da inanmıyorum. Türkiye'de o gitsin bu gelsin, "ılımlı islam" olsun falan diye birşey yapabileceklerini de sanmıyorum. Ak Partinin yükselişini anlamlandırmak için tek gereken Türkiyenin kendi iç siyasetini ve yakın tarihine bakmak, türkiye sosyolojisine bakmaktır. Refah baktı olmuyor gittiler kendilerini biraz reform etti bir kısmı, ve hasbelkader DYP ve ANAP'ı da yuttu bu parti ve bugüne geldik. Amerika nasıl yapabilir ki bunu?
Amerika ister ki buralarda mesela özellikle Filistin-İsrailde barış olsun ki kaç kere bu adamları bir araya getirmeye çalıştı: Carter zamanında ve Clinton zamanında değil mi? Buralarda mümkünse diktatörlükler yerine demokrasi olsun, ama yok olmuyorsa napacak? SAddam varsa, SAddam da deli gibi İran'a saldırmak istiyorsa napsın Amerika oturup beklemekten başka?
Bence Batılılar ister ki mümkünse buralarda insanlar terörist değil mühendis doktor şair bilimadamı olsun. İsterler ki bu topraklar da dünyanın heryeri gibi insanlık kültürüne kendi güzelliği ve renkleriyle katkısını sunsun ve bu adamlar da emekliliklerinde gelip gezsinler buraları, Efesi, Piramitleri, Petra'yı vs.
Amerika ister ki herkes güzel güzel geçinsin. Amerika bunu BM Tüzüğüne kendi yazdı. Bu dünya vizyonu Wilson İlkelerinde de yok mu?
Siz belki Amerika ve Batı kültürü felsefesi kendi iç tartışmaları hakkında çok şey bilmediğiniz veya yanlı Sovyet propaganda eksenli şeyler duymaya alıştığınız için, ve bizim ülkemiz dış dünyaya dair tamamen cahil olduğu için böyle şeylere inanıyorsunuz. Ben inanmıyorum.
|

23-04-2017, 00:54
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.669
|
|
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
Şimdi, sayın Spartaacus arkdaşım. Ben demiyorum ki devletlerin gizli servisleri pis işler yapmaz. Ben demiyorum ki devletler kendi çıkarlarını düşünmez. Ben demiyorum ki devletler de milletler de bencilce hatta saldırganca şey yapmaz.
Ama sizin inandığınız dünyada bir tane şeytan var, hem de her şeye gücü yetiyor, kendi içinde yekpare. Antisemitiklerin "Yahudiler" için inadığı gibi. Ben böyle şeylere şüpheyle yaklaşıyorum.
Ben ayrıca beyazların Batılıların şeytan olduğunu da sanmıyorum. Hepsi bizim gibi insanlar.
|
ben hayır insan değiller mi dedim?. benim dünyamda şeytan filan yok, sadece akarın-müdahalelerin seyrine bakarım, elbette ABD hakim bir güç, hakim sınıfın dünya üzerinde söz sahipliği adına ve olaylar adına da yoğunluk açısından merkezileştiği bir adres, keyfimden değil, akarın kaynağının ana kolunun oradan çıkmasından, yoksa özel bir tarafı yok!
A firmasının trafikte 10.000 aracı var, B firmasının ise 30. Bu durumda yıllık trafik kazaları oranıyla A firması daha yüksek oran ve fiili durum sergileyecek ve ben bir haberci isem, kazalarda B firmasından çok A firmasından söz etmiş olacağım, A firması BANA GÖRE şeytan olduğu için mi, ne alaka? ifadelerimde öyle ABD, kof emperyalizm heleki milliyetçilerin yanılsamalı milli lafız üzerinden ekonomi-politik(nasıl oluyorsa!?) tanımları gibi absürt, safsata, boş teneke lafızlarını göremezsin. Somali dedim ama illa ABD demedim, İngiltere örneğin, ama bu ifadelerde öne çıkartılan ne ABD halkıdır ne de İngiltere halkı, ilgili akarın adresleri oldukları ve bende BELGEYE dayalı bir ifadeyle kaynağı belirtmek zorundayımdır o kadar. Önceden de İngiltere derdik, bir dönem Almanya vs, bunu bizim keyfiyetimiz belirlemiyor, fiili durum belirliyor.
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
Ben ayrıca Amerika devletinin kendi "derin devleti" tarafından yönetildiğini sanmıyorum. Orada gerçekten demokrasi olduğunu sanıyorum. "Derin devlet" vardır tabii ama ne kadar manipüle edebilir 300 milyon insanı? İşte dediler "Irak'ta şöyle böyle" ve savaş için kamuoyu algısı oluşturdular. Tamam olabilir. Ama bu kırk yılda bir olur. 11 eylülü Amerikan derin devletinin yapma ihtimali bence sıfır. Böyle bir operasyon kimsenin gözünden kaçmadan böyle pervasızca yapılamaz. Akıl almaz böyle birşeyi.
|
Dünya kaynaklarının %50 den fazlası %1'e akıyor ve çoğunlukla ABD ye akıyor ve bu kaynak paylaşımında da özele inersek, ABD de yaşayan %1, %50 den fazlasını alıyor, nüfus rakamını verdiğine göre artık oran hesabını da yaparsın. Derin devlet diye bir şey tanımıyorum, sadece devlet var, derini, açığı kurumlarından ibaret ve devletler aleni gizli servislerle iş bitiriyor, sanki kendi dışındaymış gibi derine gereksinimi yok, açığıda, derini de bizzat kendi bünyesinde. katakülle işler gizli çevriliyor, derin oluyor, açık işler açık çevriliyor açık oluyor, duruma göre sallanıyor. bazı istisnalar elbette olabilir, ama kaide değiller.
Ne Irak ne Afganistan ne de Ortadoğu müdahaleleri derin devlet müdahaleleri değil, gereğide yok, tümüde sistemin ideal koşullarınca, özünde KAYNAK SÖMÜRÜSÜ ve bu sömürünün paylaşımı, rekabeti, çatışmalarıyla üretiliyor, başka türlüsü zaten olmayacaktı. meseleye SINIFLAR, üretim tarzı ve ilişkileri üzerinden bakmadığımız sürece doğru zeminde olmayacağız...
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
"BOP" olayının sizdeki psikolojisini de anlıyorum. Amerika'nın bizim buralar için planları olması doğaldır. Herkesin var, bizim de var. Ama ben 1) Amerika'nın planlarının yıkıcı olduğuna inanmıyorum. 2) Amerika'nın planlarının yıkıcı bile olsalar kalkıp dışişleri bakanınca Washington Post gazetesinde ayan beyan yazılabileceğini sanmıyorum. Ki makaleyi okudum ve öyle birşey yok.
|
Bu tür kelimelerin anlamı yok. BOP psikolojisi olan kimlerdir bilmem benim öyle psikolojilerim yok, gördüğüm sömürü, kaynak sömürüsü ve sermaye paylarıyla ifade edilir elitlerin gücü, ideolojisi, medyası, çıkarları, rekabetleri siyasetiyle hakimiyetleri üzerine kurulu bir dünya düzenidir. Mesele tamamen SÖMÜRÜ üzerine ve siyasetide çıkarlar belirliyor, yıkar, yapar tümüde hakim sınıfların ve kurumlarının, kosnorsiyum, ara rekabetleri, kaynaklar ve sermayenin kime akacağı vs derken, çıkar siyasetinin ihtiyaçları ve sahiplerinin tasavvuruna kalır. yani yıkıp, yapmakla ilgili davranışı çıkarları belirliyor, sizin niyetleriniz değil.
postalmarx´isimli üyeden Alıntı
Siz belki Amerika ve Batı kültürü felsefesi kendi iç tartışmaları hakkında çok şey bilmediğiniz veya yanlı Sovyet propaganda eksenli şeyler duymaya alıştığınız için, ve bizim ülkemiz dış dünyaya dair tamamen cahil olduğu için böyle şeylere inanıyorsunuz. Ben inanmıyorum.
|
Sovyet demek KONSEY demektir Postal. Benimle soğuk savaş muhabbetleri yapacaksan lütfen yapma, o belirttiğims afsatadan da artık uzak dur. Dediğim gibi ben gözlemciyim, ne görüyorsam ona göre yazarım. Konsey demek de -ki SSCB bunu başaramadı, yan çizdi! olabilir Afganistan da kapitalist bir ülke, ama sistemleri salt bu şekilde değerlendiremeyiz- halkın konseyler eliyle kendisinin yönetmesinin koşuludur. GERÇEK DEMOKRASİDİR, yoksa sırtı sağlam, parası, gücü, medyası, boş vaadlerle kandırabilme imkanı olanların keyfiyetle belirlediği temsilciler ve bir yerlerde koltuklara oturup, faraziden ülke yönettiği, sömürdüğü sistemler demokrasi değildir, çünkü demokratik koşula sahip değildir.
Konsey örgülenmesi ise çok daha farklı, hiç bir parti seçimlere girmez, giremez, herkes konseylerde kongrelerle(demokrasilerde en üst organ bu değil mi?), bizzat sorunlarını masaya yatırıp ve bizzat adaylarını kendisi belirlediği biçimde seçimlere gidebilir ve her insan yönetim organının bir bileşenidir. Gerçek demokrasi ancak böyle mümkün olabilir. Yoksa arenaya çıkıp yarışan süslü devekuşlarından birisine oynamak demokrasi değildir, bu demagograsidir, tipik Roma demokrasisin, kimlerin vatandaş sayılacağını ve yöneteceğini belirleyen kaidelerin maddi güçle elendiği haliyledir. benim adıma ne idüğü belirsiz birileri beni nasıl temsil edecek, ben söz, yetki, hak, konuşma, müdahale hakkımı nerede nasıl kullanacağım? Ve konseyler en alt yönetim biriminden, en üstüne kadar bizzat sizler tarafından -kişisel değil belgeli, mukayeseli KONGRELERLE- yetkilendirilir, gerekirse olağanüstü toplanıp yeni bir kongre ile değiştirebilirsiniz(kimse kimseyi temsilci kılmakla, kendi üzerinde irade yapmış olmaz, aksine temsilcilik görev hamallığıdır, benim üzerimde bir irade değil, eğer seçilenler halkın üzerinde irade oluyorsa halk önlerinde el pençe, onlar halka rağmen halktan farklı ayrıcalıklı duruma geliyorsa, orada zaten demokrasiden söz edilemez-değil mi ama?!), yani birilerinden medet ummak diye bir şeyi yok, sorunlarını görür, gider çözer, yapar eğer sorunlar ülke bütününde ise, ilgili konseylerin gönderdiği delegeler de bütünde birleşir, konseyler böyle örgütlenir. Ülkenin toplam sorunlarıda, konseylerin masaya yatırdığı sorunların toplamıyla ve konsey kapasitesini aşıyorsa süzülür, anlaşılır, bugün yapıldığı gibi hayali, farazi saçma sapan subjektif böyük törkiye, böyük biz, kaka onlar, yüce biz vb absürt, beyinsiz() lafızlarıyla değil, bunlar muğlak saçmalıklar, kof, alık siyaset, bir anlamı yok.
Benim bu dediklerim, kısa vadede(bu yüzılda muhtemel) Avrupa'da, latin Amerika'da, Kanada'da hayata geçecek, konseyler, konfederasyonlar vs derken, o kadar yaşarsak göreceğiz çünkü başka çare kalmayacak, başka alternatif kalmayacak...
Bugün karikatürü bile olsa, yerel yönetim konseyleri şu bu derken, ihtiyacın dayattığı oranda artacağı için ve her bir iş için zırt-pırt referandum yapmaktansa yerinde yönetim olgusu oturduğunda, ihtiyacın karşılanması noktasında evrimleşerek ifade ettiğim biçime dönecektir, işte o zaman ne merkezi bir oligark devlet aygıtı, otokrasisi nede fiili anlamda yöneten bir devlet-depostik aygıtı kalacak. devletin işi yönetmek olmaktan çıkacak, çünkü toplumlar kaçınılmaz olarak bilinçleniyorlar ve sistemin açmazları gittikçe katmerleşiyor, çünkü artan nüfusa oranla dünya kaynak yağması orantısı artık katlanılamaz hale geliyor, artık kolayına kandırmak ve basit araçlarla sürü gibi yönetmek imkanı kalmıyor ve evet devletin karakteri değişecektir, o bir süre kullanılan bir araçtan öteye geçmeyecek ve verilen yükümlülük ise sosyal, hukuk alanlarında işlerliğin garantisini sağlamak olacaktır, yönetmek değil. Yönetim konseylerde olacak ve her bir konsey kendi sınırları içerisinde bütçesini kullanacak. Kapımızın önüne bir kaldırım koymamız gerekiyorsa, biz karar vereceğiz, veya koyamazsınız diyorsak yine biz, koyun dersek koyacaklar, koymayın dersek koymayacaklar, demokrasi budur. demokrasi bizler adına başkalarının karar kıldığı ve bize rağmen iradelerimizi kullanmaya kalktığı bir biçim olamaz.
ben literatürsüz kaba ifade ediyorum ki anlama şansınız olsun, lakin insanlık bilinçlenecek Postal, kapitalizmde her ötekiler gibi tarih olacak, bu benim lafım değil, veya keyfiyetimde değil, fiziğin, doğanın gerçeği, insanın evrimi, dinanizmi... Dünün feodalizmine bugün nasıl bakıyorsak ve nasıl ki kapitalizm burjuva aydınlanması hareketleriyle anlam kazandı, niteliğe büründü ise, yarında insanlık bizlerin içinde olduğu kapitalizme o biçimde bakacak ve küçük elitlerin, dünya üzerindeki entrikalı hakimiyetlerine, insanlığı kastalşatırıp, sınıflaştıran ve doğanın sunduğu onca kaynağı kendi malıymış gibi talan edenleri, aygıtlarını, yöntemlerini çözecek, görecek ve vay be bir zamanlar insanlık böyleymiş diyecek...
ABD sana göre şudur da, ona göre budur da pek bir önemi yok. Senin ifadelerine takılıp kalsaydım, ben bu başlıkta sana bir dolu CIA raporu paylaşırdım. örneğin Somali örneği vermiştim, eğer bir tekel için, eğer bir sömürü mekanizması için, sürüye sopayla saldırmak gerekiyorsa saldırır, topluca kesip etini satak kazançlı hale gelmişse yapar, senin inancına da, niyetinin iyi olmasına da kimse bakmaz(İşte Somali, BP'nin de itirafıyla, biz yönettik dediğiyle durumu ortada, senin iyi niyetli olup olmaman, neye inanıp, inanmadığının önemi yok, orada milyonalr acı çekti ama bu sayede 3-5 kişide muazzam sermaye-çıakr elde etti, hangisini tercih etmeliyiz? 3-5 kişinin asla ihtiyaç duymayacağı miktarda sömürü mü, yoksa milyonalrın hayatı mı?). Bu tür okumaların doğru değil, sen ne kadar iyi niyetli olursan ol, veya ben iyi niyetli olursam olayım, fiili durumu ne sen ne de ben nede sizin inançalrınız, kanılarınız belirlemiyor, sana düşen,, neyse onu dürüstçe gözlemlemektir.
feodalite aristokrasi ve üzerindeki oligarşinin çıkarları ne idiyse ve nasıl ki o zaman güç sermaye değilde servet birikimine dayanıyorsa ve nasıl ki servet birikimi, toprak mülkiyeti ve elde etmek için bir dolu uluslararası entrika ve savaşlara, gasplara, ganimet lafızlarına, talanlara veya direnişlere sahne oluyorsa, servet yerine sermaye geçince, çıkarların otomatikman örgütlediği siyaset, strateji ve taktiklerde değişmiyor...
hasılı bazıları saraylı, derebeyleri, aristokrat sınıfından olacak, bazılarıda bunların çıkarının şovalyesi, rahibi, rahibesi, ruhban sınıfı olacak, bazıları ama çoğunluğu maraba olacak. Aristokratı, derebeyi dünyayı kendi çıkarlarıyla yorumlarken, marabasıda kendi çıkarlarıyla yorumlamaya başlayacak, ve ikisininde inandığı şeyler farklı olmaya başlayacak. senin düşüncelerini ben paylaşmayacağım, benimkileride elbette sen, ama sorun şu içidne olduğumuz gerçeklikte, cehennemde yaşayanlar, dünyayı cennette yaşayanalrın gözüyle sosnuza kadar yorumlayamayacak ve kimse ne senin ne de benim iyi niyetime bakmayacak, bu bir şeyi değiştirmiyor... sen ağaysan Postal ben de maraba, senin çıkarlarınla, yaşam gerçeğinle benimkiler uyuşmayacak, uyuşsa ne sen ağa olursun ne de ben maraba ve ne benim siyasi konumumu ne de senin konumunu keyfiyet belirlemeyecek. Sen beni daha fazla çalıştırmak isteyeceksin ben ise artık dayanamadığım için daha az çalışmak, sen bana daha az pay bırakmak isteyeceksin ben sie yaşamımı idame edemediğim için daha çok pay isteyeceğim, bu parçadan bütüne katmerleşerek ilerler...
Irak halkının çıkarı, ABD, İngiliz şirketlerinin çıkarına terstir, veya bunların çıkarı, Irak halkının çıkarına terstir. Benim komşum benim evimdeki buzdolabından bırakmamacasına boyuna yiyecek çekecekse, bu benim çıkarıma değildir, ben bunu farkettiğimde kapıma silahla girip yine çekiyorsa veya elinde havuçla gelip çekiyorsa yine çıkarıma değildir, bu meseleler sen ABD yıkıcı olmaz inanmıyorum diyerek ele alamazsın, yıkarda(silah), yaparda(havuç) duruma bağlı...
kaba örnekle, kapitalizm bugün, dünün feodalizmidir artık ve insanlığı kurbanlık koyuna çeviren sınıflı toplumlar ve doğa üzerinde şahsına münhasır ayrıcalıklı olmak zırvalığı ve ürettiği binbir baskı aygıtı, yaygarasıyla, çatışması, acılarıyla artık aşılmak zorundadır...
%1 dünyayı ne kadar sömürüyor olursa olsun -ki burada %1 değil mesele, mesele bu koşulları neyin ürettiğidir, ben sana demiyorum ki, onlar insan değil, yok şeytan filan! kişiler beni ilgilendirmiyor, herkes, düşün milyarlarca insan bizde onların haklarına, onlar gibi yaşama hakkına sahibiz, onlarda bizim kadar hakka ve yaama şansına sahip olmalı, artık görmelisin ki bizde insanız, insan gibi yaşam koşulalrına sahip değiliz, doğa vermediğinden değil, hem bize ürettirip, doğadan çıkarttırıp hem de bizden çalındığından-sorun bizimde birilerine hizmet hayvanı, onların keçisi, koyunu değil, insan olduğumuzu ve bunu da dile getirmeye hakkımız olduğunu görmemenle ilgili!-, bundan, o %1'e hizmet etmekle en fazla %9 faydalanıyor, kalan %90 ise paylarına bırakılan %30'luk kaynak ile insan gibi yaşama imkanına sahip değil ve olamayacak, olursa %1 den söz edilmemeli, kapitalizmden söz edilemez olmalı... %1, %60 kaynağı sömürürken ve ona bağlı %9 da %10 kaynağı hanesine yazdırıken, bunu %80'e çıkartınca, kalan %90 daha iyi yaşamayacak... Örneğin Türkiyede AKP'yi oralara taşıyan sermaye güçlerinden bazıları, IŞİD üzerinden yıllar boyu kaçak petrol ticareti yaptı diye, ne senin ne de benim hayatıma bir katkı sunmadı, sunmayacak, eğer bu sermaye için o petrol kaçakçılığını yapabilmenin koşulu, Suriye'nin yıkımından geçiyor ise, biz bir Postalmarx'a soralım iyi niyetli ise yapmayalım demeyecekler, neden desinler?...
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
|

23-04-2017, 01:45
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 28 Nov 2013
Mesajlar: 957
|
|
Bence bir sömürü falan yok. Olması da mümkün değil. Bence sen dünyayı anlamıyorsun. Marxismle bakarsan da anlayamazsın zaten. "Kaynakların %50'si %1'e akıyor" falan bunlar çok salakça laflar. Ne kaynağı ne akması. Ekonomi sandığın gibi işlemiyor. Sen herşeyi temelden yanlış anlamışsın. Tartışmak için ortak zemin lazım ama sen baya başka bir gezegenden katılıyorsun yarışmaya. Biraz objektif bir zeminden konuşmaya başlayalım bakalım deliller bizi senin gezegene götürüyor mu. Çünkü kendi dünyagörüşünün önkabulleriyle başlayıp sonuçlar üretiyorsun sonra da bu senin dünyagörüşünün geçerliliğine delil mi olsun? Biraz da derli toplu yazarsan okumak da mümkün olur seni. Çoğu yazını tamamen okumuyorum bile. Zaten bir iki saçmalık gördükten sonra insan ilerleyemiyor da.
|

23-04-2017, 01:57
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.669
|
|
İşte sence yok Postal, sorunu benim üzerimden çarpıtmaya kalkma, nasıl ki feodal aristokratlar açısından BENCELER onları bağlamışsa, senin bencende seni bağlar.
Sömürü yok diyen bir insan -bırak karmaşık detayları- ya kördür ya da bir sahtekar. O sebeple muhatap olmamalıyız, sen değil ama herhangi bir insan sömürünün nasıl, ne tür araçlar, ilişkiler ağıyla sağlandığını sorarsa seve, seve, dıdığından, dıdığına, paşalar gibide gözlemleyip, test edebileceği biçimde anlatabilirim...
Bunun özelde Marx ile de alakası yok, kişilerin belirlediği kişilerin kanaati, istenci, iradesinde olan bir mesele değil, ama kişiler gözlemleyip, analiz edip, nasıl oluştuğunu ifade edebilirler ve Marx sadece onlardan birisidir ve büyük bir özveri ve objektif yöntemlerle açıklamıştır... İlgili bölümlerden pasajlar alırız, döner gerçeğe bakarız bakalım karşılığı var mı yok mu? basit bir otomobil fabrikasında çalışan bir işçi, alınteri değilde zevki-sefa mı döker. 1 İşçi 1 otomobil için ne kadar çalışır, toplam ürün bakımından en tepedeki kaç saatde sahip olur? 1 İnşaat ustası, 1 daire için kaç yıl çalışır, ellerinden çıkan ürünlerde kaç bin daireler olur? tepedeki kaç taneye sahip olur? Yoksa kaynak-temel giderlerini çıkıp kalanı eşit mi dağıtmakta, nerede? basit örneklerle dahi kaynak paylaşımının nasılda orantısızlaştığı görülebiliyor...
İşine gelmeyecek, ama Postal dediğim gibi, sizlerde feodal aristokrasi gibi tarih olacaksınız, bunun ne benimle ne de seninle yani bizlerin kişisel düşüncesiyle vs ilgisi yok.
Onlarda bence dünya dönmez, güneş dünyanın altından çıkar, üstünden batar, insanlık bize hizmet için yaratıldı, tanrı bizi özel kıldı, yeryüzünde yönetiminin gölgesi seçti, onlar bize kul olmak zorunda vs diyorlardı, evet ONCA öyleydi, sence öyle, bence değil çünkü ben ne sana ne de bana bakmıyorum, dünyaya bakıyorum ve görüyorum ve dünya böyle oldukça göreceklerim de analizlerimde, yorumlarımda her defasında aynı kapıya çıkacak(defalaca yapılan deneylerin aynı sonucu vermesi gibi), seni esas alan kim, sen gözlem nesnesi, dünya değilsin, sana bağlı olan ne var? Hiç...
Unutmadan meseleleri inkar etmek yerine çözüm üretmek noktasında durabilyorsan değer taşır...
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
|

23-04-2017, 02:20
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 28 Nov 2013
Mesajlar: 957
|
|
"Kaynak" dediğin şey bir kere piyasa bağlamının dışında manasızdır. Bak, petrol bir kaynaktır değil mi? Öyle deniyor. Ama insanlık binlerce yıldır petrolü biliyor. Hiç kaynak değildi. 100 yıldır "kaynak" oldu.
Demek ki insanlar birşeyi kullanmak için değerli gördüklerinde bu şey "kaynak" oluyor.
Olayın içine "paylaşım" neden geliyor? Bir insan diğer bir insan ile birşey değiştokuş eder veya etmez. Ekonominin en temeli bundan ibarettir. "Paylaşım" nedir?
İşçilerin çalışma saatiyle konunun ne alakası var? Üretilen değer saatle ölçülmüyor ki. Üretilen değer subjektif birşeydir. Ben gelirim sana "aha bunu ürettim bu kadar saat emek verdim" derim. "Buna karşılık bana ne verirsin" derim. Sen belki bana "de get işine" dersin. Ya piyasadaki herkes bana bunu derse? O zaman benim ürettiğim değer sıfır demektir. İstediğim kadar saat harcamış olayım. Değer subjektiftir.
Böyle olunca anlıyoruz ki insan piyasa ekonomisinde sadece ürettiği kadarını tüketebilir. Ürettiğini vererek tüketecek şeyleri alır diğer insanlardan. Temelde herşey değiştokuştan ibarettir. Diğer insanlara onların isteyecekleri birşey verirsin ki onlarda senin istediğin şeyi de onlar sana versinler. Ve bu karşılıklı alışveriş ve subjektif değer vermeler ağında "değer" ortaya çıkar. Yani piyasada. O zaman piyasada, kurallar dahilinde hareket ettiğini ve hile yapmadığını varsayarsak, hiçbir şekilde topluma kattığın değerden fazlasını tüketemezsin. Bu demektir ki fakirsen de hakettin, zenginsen de hakettin. Tanım gereği adaletsiz bir durum olamaz bu düzenin kendi ideal işleyişinde, ta ki kurallar ihlal edilmesin.
|

23-04-2017, 11:39
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 02 Dec 2014
Mesajlar: 3.695
|
|
ömürü nedir? İstismar, Türkçe'ye Arapça'dan geçen ve sözlük anlamı olarak iyi niyeti kötüye kullanma, sömürme anlamına gelen bir sözcüktür. İstismar etmek ...
sömürü - uludağ sözlük
sömürü, maddi ya da manevi olarak istenilmeden faydalanılmak, çıkar sağlamak, yararlanılmak, kanın emilmesi. bkz:kadinlar erkekleri somuruyor bkz:duygu ...
sömürü - sömürü nedir? sömürü ne demek? - Dictionarist.com
bireylerin ya da toplumsal kümelerin, daha güçsüz bireylerin ya da toplumsal kümelerin emeğini ve kaynaklarını kendi çıkarlarına kullanmaları. » sömürü Türkçe ...
--------------------------------------------------
Sermaye birikimi ya emek (emekçi) sömürüsünden elde edilir ya emek hırsızlığından, ikiside gasp anlamı taşır.
Sermaye birikimi aynı zamanda ticaret denilen başkalarının edindiği sermayelerin çalınması vasıtası ile de olmaktadır.
Son zamanlarda yani dünyaya bankaların hakim (finans kapital) zamanımızda faiz sermaye birikiminin en üst seviyelere çıktığı zamanı anlatır. Bu sermaye birikimleri daha az şirket, kişi ,gibi ellerde daha fazla birikmesini sağlamıştır.
Yani dünyanın büyük çoğunluğu fakirleşirken küçük azınlığı zenginleşmektedir. Günümüzde insanlar 10 yıllarını (bankalar borçlanması) bu eşkıyalara kaptırmıştır.
Artık bu eşkıyalar insanların birikimlerini bitirmiş zamanlarını da çalmaktadır. Ekonomi sınırları aşmış dünyasal boyutlara yükselmiştir.
Dünyadaki bazı şirketler dünyadaki bir kaç devletten zengindir.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:28 .
|