Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 28-06-2015, 02:51
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.557
Standart Yaşar Kemal ve Kürt Sorunu

Sevgili arkadaşlar,

Yaşar Kemal, bildiğiniz üzere Kürt kökenli dünya çapında bir yazarımız/edebiyatçımız/düşünürümüzdür.

Yaşar Kemal, Binbir Çiçekli Bahçe adlı kitabında konuyla ilgili yazılarını/röportajlarını/konuşmalarını yayınlamış.

Bu başlıkta kitaptan önemli olduğunu düşündüğüm kısımları alıntı yapacağım.

Türkiye Barışını Arıyor

"Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi muhtarlıklar teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir…"

Gazi Mustafa Kemal
1923'te İzmit'te yaptığı basın toplantısından…


20. yüzyıl, insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya savaşı bu yüzyılda çıktı, büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.

Birinci Dünya Savaşından geriye kalan insanlar, savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz… İkinci Dünya Savaşından kalanlar daha beter durumda. Hele Üçüncü Dünya Savaşı, yani Soğuk Savaş, insanlarımızın canına okuyan bu… İnsanlık, bu savaşların yıkımından bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek… Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek, ölümü beklemek gibidir.

Bütün kötülükleri yalnız savaşların sırtına mı yüklüyorsun diyeceksiniz. Elbette insanları mutsuz edenlerin hepsini savaşın sırtına yükleyecek değilim. Ama çoğu savaşların işi… Savaşlar insanların ölüm fermanıdır. Savaşlar, üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.

Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümleri kanıksayarak… Ama bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler, insanların yüzünü ağartan işlerdir. İnsanlık, yüzyılımızın yaptıklarıyla da övünebilir.

Avrupa, gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz barışlar için, kültürlerin birbirini aşılaması, birbirlerini beslemesi için kuruldu. Savaşsız, mutlu bir dünya olsun diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya, insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine yollar açmak için kuruldu.

Bu söylediklerim bir temenni değil. Avrupa Birliğinin kurulmasının başlıca sebebi barıştır. 9'lar Avrupası, 1973'te yayımladığı bildirgede şöyle diyordu: "Yenildiklerini hissedenlerin, yasal, siyasal ve manevi değerlerine saygıyı güvence altına almanın heyecanı… Ve geliştirilmiş bir toplum yaratma isteğiyle kurulan Avrupa, kendi kimliğini oluşturan temel öğeler olan temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, ekonomik ilerlemenin sosyal adalet amaçlı gerçekleşmesi ve insan haklarına saygı ilkelerini koruma umudunu taşır."

İşte Avrupa Topluluğu bu umuda sarılmıştı. Çünkü üç korkunç, insanlığı yok edebilecek savaştan geçmişti.

Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilenmiş durumda. Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Tarih boyunca her savaş bir yıkım olmuştur. Yenenler de yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamamışlardır.

Bizim yirmi beş yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar denilen "light" savaşımıza gelince, birkaç kez tek taraflı ateşkes olmasına karşın, bu savaşımız bir türlü bitmiyor. Nasıl, niçin bitmiyor? Bunda kimsenin bilmediği bir keramet olsa gerek. Birinci Dünya Savaşı dört yıl, İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim yirmi beş yıllık savaşımız ne kadar sürecek belli değil.

Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan otuz bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı yetmiş bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. Beş bin köyün birçoğunun evleri yakıldı. İnsanları ülkenin birçok yerine dağıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmı yozlaştırıldı. İkinci Dünya Savaşına girseydik, bundan daha mı kötü olacaktı?

Bu savaş Türkiyenin belini kırdı. Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.

Dünya bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk, bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur. Dışarıda, önceleri, dağa çıkanların çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir kısmı üniversitelerde okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı yukarı dağa çıkanların hepsi okur-yazardı. Avrupa basını da buna önem vermiyordu. Artık bugün ise dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.

Bir de bu savaşa yüz milyon dolar gitti diyorlar. İstedikleri kadar desinler doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya başka kayıplar? Onların altından çok ülke kalkamaz.

Dünyadaki büyük uygarlıkların ana sebebini soracak olursak, yeşerdikleri toprakların, dünyanın en verimli, iklim olarak yaşamaya en uygun topraklar olduğunu görürüz. Örneğin Mısır toprakları, Batı Anadolu, Mezopotamya toprakları… Doğu Anadolu toprakları, Güney Anadolu toprakları da bu toprakların içindedir. Batı Anadolu da Doğu Anadolu da birçok uygarlığın beşiğidir. Doğu Anadolu topraklarının birçok uygarlığın beşiği olduğu gereğince bilinmiyor. Doğu Anadolu toprakları, Mezopotamya uygarlıklarına yardım etmiştir. Fıratın, Diclenin yaptığı gibi…

Mezopotamya, adını bu iki ırmaktan alır. Bu toprakları, Urartu, Hurri gibi daha birçok uygarlıklara beşiklik etmiştir. Şimdi bu toprakların insanları yoksulluk içinde kıvranıyor. Bu savaştan, önce bu toprakların insanları, her şeye karşın böyle yoksul, böyle ekmeğe muhtaç değillerdi. Savaşta sürülen köylülerin toprakları boşta kaldı. Hayvancılık bitti. Bahçeler kurudu. Arı kovanları boş kaldı. Korucular köylerde geriye ne kalmışsa talan ettiler. Korucularla korucu olmayan arasında onulmayacak bir düşmanlık ortaya çıktı. Sürülmeyen köylere de yaşam zehir edildi.

Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkum edildi? Otlu yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Alinin bağı var. Devletimiz savaş yapıyor, halkı sürüp toprakları boş koymak… Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez dağlara yollamak… Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?

Bir de bu tutumdan Türkiyenin ne kadar zararı oldu, biliyor mu devlet? Bu şiddetin bu savaşın Türkiyeye ne kadar zararı oldu biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşla günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için bir düşünen var mı, bu gidişle nereye gidiyoruz bir bilen var mı?

Bir insana ne yaparsanız yapın, bir insanın bir halkın onuruyla oynamayın! Bu benim gençliğimden bu yana dilime pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan bağımsız korucuların halka yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor.

Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var. Onların dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: "Türkün Türkten başka dostu yok." Bir ülke halkına bundan daha korkunç bir söz edilmez. Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki sevinsinler, rahat etsinler. Türkün Türkten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirtten bu yana Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşına kadar sürmüş. Kimileri yazıyorlar, söylüyorlar ki, Kürtler Kurtuluş Savaşında Türklerle birlikte olmasaydı, bu savaş zordu.

Mustafa Kemal Paşanın büyük zekası, bu zorluğu alt etti. Samsuna çıktıktan sonra niçin kongreyi Karadenizde, haydi oralar deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasyada, Ankarada yapmadı. Niçin yapmadı? O büyük zekanın başka sağlam bir düşüncesi olmalıydı. Erzurumda ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına geldi, "Emrinizdeyim Paşam" dedi, bundan sonra ordu müfettişinin yanında bir güç daha vardı: O da Kürtlerdi.

Erzurumda ona, Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi. Onunla bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.

Ellili yıllardı, Nurullah Ataç, arkadaşı Cevat Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken, söz Hacı Musa Ağaya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğluna "Paşanın Hacı Musa Ağa ile anlaştığı doğru mu?" diye sordu. Dursunoğlu, "İyi ki Mustafa Kemal o anlaşmayı yaptı. Koçgiri isyanını bu anlaşma sona erdirdi" dedi. O zaman Millet Meclisinde doksan üç Kürdistan Mebusu var. O doksan üç mebus bir bildiri yayımlıyor. "Savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal Paşanın emrindeyiz" diyorlar.

Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler Türkiyeyi değil de İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumlar böyle mi olurdu. Bir de Sovyet İhtilalinden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleri ile birleşmişler. Çoğunluk Osmanlılara kalmış. Kürtler Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapmaz mıydı? Öyle ise bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına bakarsak, onlar aptal oğlu aptallardı.

Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, "Irakta Kürtler bağımsız olurlarsa, bu, savaş sebebi sayılmalı" diyorlar. Niçin? Iraktaki Kürtlerden size ne? Kim ne sanırsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostunuz varsa diyelim, o da güneyimizde, petrol kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.

Böyle bir dostun olması, birçok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek içiyorlar. Irak Kürtleri Kuzey Irakta bağımsızlık istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık onların çıkarına değil. Canı yürekten federasyon istiyorlar. Federe bir devlet içinde olmak, onların daha işine geliyor.

Kimi insanlar, devlet, basın, hepsi birden, "Kürtler Türkiyeyi bölecek de bölecek." Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip eksilmeyeceğini biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu savaşın hiç bitmeyeceğini biliyorlar ya da istiyorlar. Belki de hiç kimse hiçbir şey bilmiyor.

Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa, gene savaştır. Savaşın sürmesini isteyen devlet çok güçlü de olsa, gene kayıplar verir, yıpranır. Boşu boşuna savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe yaramadığını görüyoruz. Savaşın acısı herkesin yüreğindedir.

Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan yürekten değilse, bir oyunsa, çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi, ırkçılarımız var. Her şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde, demokrasinin nimetine kavuşamadılar. Böyle giderse biz demokrasinin nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması o ülkenin onurudur.

Bundan yıllarca önce ben, "Demokrasi Kürt sorunundan geçer" demiştim. Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak okulu da yasakla, kendi dilini araştıracak geliştirecek üniversiteyi de yasakla… Kürtler Lozandan azınlık olarak çıkmadı. İyi ki azınlık değilmiş. Nerdeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış.

Malazgirtten bu yana kardeş oldukları, Kurtuluş Savaşında ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri kardeşleri, onları nasıl bir azınlık sayabilirdi? Kürtler kendilerini hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, kart-kurt dili olduğunu söyleyenlere bile "Biz azınlığız" demedi. Çünkü onlar azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz. Bin yılın adı var.

Bu seksen yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı. Kürtler, linçlere, sürgünken geldikleri bölgelere tekrar sürgüne uğradılar. Birileri iç savaşı tetiklemeye çok uğraştılar. İşte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izin vermediler. Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız.

Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak… Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur. Her bölgede, her yörede değişir.

Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı edebiyatı olan diller, yaşamını uzun zaman sürdürür. Kürt dilinin büyük eski destanları vardır. Bugünkü dengbejler, köy köy dolaşarak destanlarını söylüyorlar. Yeni destanlar da yaratıyorlar. Eski destancılardan Abdale Zeyniki, daha dillerde… Hem büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir şair…

Fakiyé Teyran da bir dengbejdir. 14. yüzyılda yaşamış Müküs Emirinin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha denbêjlerin söyledikleri şiirleri daha dilden dile dolaşıyor. Şiirlerin çoğu kuşlar üstüne. Ona, Türkçeye çevirirsek, "Kuşların fakisi" ya da "Kuşların destancısı" diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.

Bugün dünyada yaşayan destancılar, Kırgızistanda, daha dillerde… Destancılara "Manasçılar" diyorlar. Bu yüzyıla kadar İrlanda destancıları vardı. İrlandada daha çok folklor çalışmaları var.

Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor. Özellikle son yıllarda kültürler üzerine çok çalışmalar yapılıyor. Kültür sorunları ülkelerin baş sorunları. Özellikle Avrupa ülkelerinde… Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kültürdür.

Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır.

Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle. Tek başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır dünyamızda, ne de bir uygarlık.

Ülkemizin, kendini bilim adamlarından, aydınlardan sayan birtakım kişiler, çok kültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. Onlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadoluda böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez.

Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesanstan miras iki sözcüğü sahiplendi: "İlkel ve üstün insan." Ve emperyalistler, kendilerini haklı sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.

Anadoluya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek, Anadolu kültürleri gene birbirlerini aşılayacak. Anadolunun gene eski zamanlardaki gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.

Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşarlar.

Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde…

Ya gerçek bir demokrasi ya da hiç…

"Türkiye Barışını Arıyor" konferansı açılış konuşması,
Ankara, 13 Ocak 2007

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 28-06-2015, 02:57
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.557
Standart

İkinci makale bir röportaj.
Kürt Sorunu: Türkiyenin Demokrasiye Açılan Kapısı
Röportaj: Cem Erciyes

Kürtlerle Türklerin Malazgirt’ten bu yana birlikte yaşadıkları sık sık söylenir. Bu iki halk hem 1000 yıldır birlikte yaşıyor hem de yüzlerce yıldır isyanlar, savaşlar, cinayetler bitmiyor. Türklerin Kürtlerle kurduğu ilişkide yanlış olan ne, neden barışa ulaşmak bu kadar güç oluyor?

Türklerle Kürtlerin barış içinde, kardeşlik içinde birlikte yaşamasını ben kendi çocukluğumdan bilirim. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğdum, büyüdüm. Evimizde sadece Kürtçe, köyde Türkçe konuştum. Bir gün de kendimi yabancı, dışlanmış, farklı hissetmedim. Ben Türkmen kültürüyle zenginleştim, arkadaşlarım da benden Kürt türküleri öğrendi.

İlk gazeteciliğim Doğuda yaptığım röportajlarla başladı, “Doğuda İnanılmaz Şeyler Gördüm” dizisiyle. Şeyhlerin, şıhların hüküm sürmesine devletin hiç karışmadığı bu bölgede altmış yıl önce çok inanılmaz şeyler gördüm.

Evet, Kürtler ve Türkler 1000 yıldır birlikte yaşıyorlardı. Osmanlıda birçok millet birlikte yaşıyordu. Kötülenen, aşağılanan bir millet, bir boy yoktu. Son yıllarında Osmanlı değişti. Milliyetçilik hareketleri başladı. Kimi milletler bağımsızlıklarını aldılar, kimi Batı ülkelerinin boyunduruğu altına girdi. Bunların arasında Kürtler yoktu. Kürtler birçok olanakları varken bağımsızlık istemedi.

Ruslar onları Kafkas Kürtleriyle birleştirmeye can atıyorlardı. Kürdistanı ev ev dolaştılar. Kürt Beylerinde misafir kaldılar, dil döktüler, ne yaptılar, ne yaptılarsa başaramadılar. 1000 yılda Kürtlerin başından çok maceralar geçmiş, Kürtler 1000 yılda ancak birkaç kez savaş yapmışlar, 19 yüzyılda da 2 başkaldırı olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise 29 başkaldırı çıkmıştır. En önemlisi Cumhuriyetten önce, 1920’de çıkan Koçgiri isyanıdır. Hemen hemen ordu yok gibi, Koçgiriyi bastırmak kolay değildir. Mecliste olan 93 Kürt mebus bir beyanname yazar, Kürdistana gönderirler: Kurtuluş Savaşı bitinceye kadar biz Türklerle birlikte olacağız diye ve Koçgiri isyanı bastırılır. Cumhuriyetten sonra da isyanlar arka arkaya gelir.

Yanlıştan çok ne var ki; yanlışlar olacak gibi değildir. Birkaçını söyleyelim. Bir kere Kürtler diye bir şey yok. Bir şey olmayan Kürtler savaşlardan sonra Türklerin uşakları köleleridir. Bunları öğrenmek isteyenler Ağrıdağı isyanı sonrası çıkan gazeteleri okusunlar. Bir insanı, bir halkı küçümsemek, onları insandan saymamak insanı öldürmekten beterdir.

Kürtlerin dili yoktur. Onların dili dil değil “Kartkurt”tur. Bu olmayan Karkurt dili de yasaktır. Kürt bölgelerine gönderilen çoğu memur suç işlemiş, sürülmüştü, rüşvetçiydi. Doğu Anadolu köylüleri o memurların yanlarına varamazlar, o hükümetlere işleri düşünce onların yerine ağalar beyler gelirdi. Beyler ağalar köylülerin yerine her şeyi yapardı. Her beyin özel memurları vardı, beyler sürgüne gitmemişlerse.

Böylelikle hükümet Kürt halkını ağaların, beylerin kucağına attı. Halk ağalara beylere sığındı. Hükümetle olan işleri ağalar, beyler yaptı. Böylelikle Kürt halkını devlet değil ağalar beyler yönetti.

Bu yıllarda ağaların beylerin yerini korucular aldı. Ellerinde devletin silahları var. Korucu olmayan milyonlarca Kürdün topraklarını, bahçelerini babalarının malı gibi kullanıyor, sürgünlerin topraklarının üstüne yatıyorlar. Sürgünden bir yolunu bulup topraklarına gelenlere korucular vermiyorlar. Bunları gazeteler yazdı ama gazeteleri dinleyen kim.

Seksen yıl bu adamlar niçin bunca yıllar dağlardadırlar diye düşünmedik. Vatandaşlık ödevlerini bekledik de, eğitim, sağlık, yatırım, devletin vatandaşlarına vereceği hizmetleri vermedik. İnsan olarak, vatandaş olarak haklarını vermek akıllara gelmedi.

Seksen yıldır bir soluk almadı bu bölge. Kürtler isyan ettiler. Yenileceklerini bile bile. İsyanın sonunda başlarına gelecekleri bile bile. Ben bu “bile bile”yi bilmiyorum. Birçok insanın bile bile ölüme gittiğini biliyorum. Şeyh Şamili biliyorum. Birçok toplumun ölümünü biliyorum. Kürtlerin yirmi dokuz kere bile bile ölüme gittiklerini biliyorum.

Her çağ başka bir çağdır. Uygar ülkeler yarattıkları çağlara uymuşlardır. Biz ise dünyanın nerelere kadar gittiğini göremedik, uygar dünyanın, çağın gerisinde kaldık. Bu, bir ulus için korkunç bir durumdur. Ülkemiz demokrat bir ülke olsaydı uygar insanlık içinde başımız dik yerimizi alacaktık. Halkımız demokrasiye yatkın bir halktır. Bu kadar kışkırtmalara rağmen bir iç savaş çıkmaması da bunu kanıtlar.

Biz umudun insanı insan yapan gücünü de biliyoruz. Bir gün insanlık umudun bilinmeyen gücünü ortaya çıkaracak. Bu yeni umut da insanları mutlu edecek.

Vaylolo, vaylolo, vaylolo

Ünlü birçok Kürt türküsü bununla başlar.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı, Kürt sorununun çözümü için “tarihi fırsat”tan söz etti. Cumhurbaşkanının da “Türkiye’nin birinci sorunu” diye tanımladığı bu meselede artık çözüm vakti geldi mi?

Cumhurbaşkanı iyi niyetli. Kürt sorunu Türkiyenin baştaki sorunudur. Kürt sorunu Türkiyenin çağdaşlık sorunudur. Kürt sorunu Türkiyenin demokrasi sorunudur. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana yöneticilerin gözleri Kürtleri görmemiş. Anadolunun ucunda bir yaratıklar uyuyor ama, arada sırada ellerinde yay ve oklarla uyanıyorlar. Onlar uyandıklarında heybetle uyanıyor. O yaratıkları öldürüyorlar, öldüremediklerini de çoluk çocuklarıyla sürgün ediyorlardı. Hala anlatılır ki bölgedeki yöneticiler Dersimde hiç insana benzer bir şeyler var mıdır diye gülüşüyorlar, bu dağda hiç insana benzer bir şeyler var mıymış diye eğleniyorlarmış. Kartkurtlar nereye kaçtılar diye seviniyorlarmış.

Şimdi artık Cumhurbaşkanı tek kişi değil. İnsanlık da onunla birliktedir. Bunun farkında olmayan yöneticiler onu da kendileri bilirler.

Üstelik büyük lider Mustafa Kemal Atatürk yolu göstermişken, yöneticiler yolu görmemişlerdir. Türkiyeyi bu duruma getirenler daha çok çabalıyorlar. Bunlar kimlerdir, bir ulusu kimler bu duruma getirdi? Kimse bunların kim olduğunu bilmiyor. Her şeye karşın Türkiye demokrasiye ulaşacaktır. Cumhurbaşkanı, Türkiyenin savaş istemeyen insanlarına güç verdi. Bu güç gittikçe büyüyor. Gittikçe de iyi niyetli çoğunluk gerçeği görüyor.

Türkler de Kürtler de ayrılmayı hiçbir zaman istememişlerdir. Onları birbirinden hiçbir güç de ayıramayacaktır. Bunu iyice anlayan muzular utandıklarından kaçacak yer arayacaklardır. Sanıldığı kadar zor değildir. Kürt halkı gibi bir halk dağdakileri kolaylıkla indirir. Yediden yetmişe kadar kimse kardeşlerinin çocuklarının hiçbir koşulda ölmesini istemiyor. Kürt halkı barış istiyor. Güçleri yeterse her şey, o savaş barışa döner. Ben Kürtleri biliyorum. Kürtçede bir deyiş vardır, Kürtler sözlerinden ölürler de vazgeçmezler. Bunu Kürtlerle ilgisi olan kime sorarsan sor, budur.

Benzer sorunları yaşayan Avrupa ülkeleri de var. Onlar bu işi “kültürel ve siyasi” haklarla hallettiler. Türkiye’nin Kürt sorununun çözmesinde Avrupa Birliği süreci de olumlu bir etki yapabilir mi?

Avrupa ülkelerinde azınlıklar vardır. Bunlar uzun yıllar ülkelerinde kaldılar, savaştılar, yendiler, yenildiler. Vakt erişip gün gelince çoğu ülkelerinin yönetimiyle anlaştılar, dillerine kültürlerine kavuştular. Bunların en önemlileri Katalanlardır. Yüz yıldır İspanyollarla çarpışan Katalanlar İspanyayla anlaştı, bütünleşti. Şimdi Katalanlar çok mutlular. Efsaneleşmiş başkanları Jordi Pujol ile birkaç saat konuştuk. Barışı baştan sona kadar anlattı. Başkan da herkes gibi mutluydu. Barış iki halka da inanamadıkları büyük bir mutluluğu götürmüştü. Dillerine, kültürlerine kavuşmuşlardı. O dil ve kültür ki sadece İspanyanın değil dünyanın kültürünü zenginleştiren nice insan yetiştirmiş, resimde Miro, Tapies, Dali, mimaride Gaudi, Bofill, müzikte Albeniz, Casals, Caballe, Carreras gibi.

Tanıştığım Katalan bir gazeteci arkadaş diyordu ki, şimdi bizi İspanyadan ayırsalar biz gene yüz yıllık dağımıza çıkarız. Keşke dilimizi bilseniz de Katalan halkıyla konuşsanız, onlar da benim size söylediklerimi söyleyeceklerdir.

Katalunya yüzyıldan bu yana İspanyanın en zengin bölgesi. Bugün de öyle. Avrupa Birliği karmakarıştır. Türkiyeyi sevenler var, sevmeyenler var. Oysa demokrat bir Türkiyenin Avrupa Birliğine çok yardımı olur.

Kürt sorunu Türkiyenin dünyadaki gücünü çürüten bir olaydır. Yirmi milyon insan haklarından yoksun kalmışsa, Türkiye demokrasiye ulaşamamışsa Avrupa Birliği Türkiye karşısında şaşkınlık içindedir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Türkiye yöneticileri de demokrasiden korkuyor. Demokrat bir ülkede değil 20 milyona yakın bir halk, bir kişi bile insan haklarından yoksun olamaz.

Nedense Avrupa Birliği her şeye karşın Türkiyeye yardım etmiyor. Bunu bir türlü sökemedim. Acaba Türkiyenin demokrasiden yoksun olarak kalmasını mı istiyorlar. Oysa Avrupa Birliğini kuranlar her şeylerden önce bütün Avrupada gerçek demokrasilerin kurulmasını, dünyada demokrasinin kurulmasını istiyorlardı. Avrupa Birliği insanlık için büyük bir umuttu.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü‘nü alırken “Anadolu’da yaşayan her halk anadilini kullanacak. Kendi anadilinde eğitim görecek, kitaplar yazacak, filmler çekecek” demiştiniz. Bunlar temel insan hakları aslında, bu hakların tanınması sorunun kökten çözümünü de sağlar mı?

Bak arkadaş, benim dilime pelesenk ettiğim düşüncelerim vardır. Bu düşüncelerimde çağımızın büyük adamlarından etkilenmiş olabilirim. Ne olursa olsun, bu düşünceler çağımızın da ülkemizin de vazgeçilmez gerçekleri, kader gerçekleri üstünedir.

Gençliğimden bu yana dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir dedim. Oysa biliyoruz ki dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Dünyamızdan bir kültürü koparırsak, dünyamızdan bir rengi, bir kokuyu, bir zenginliği yok etmiş oluruz. Tarih boyunca kültürler hep birbirlerini beslemiş, birbirlerini etkilemiş, birbirlerini aşılamışlardır. Uygarlıklar ve kültürler, çağımıza kadar, hiç, birbirlerine zarar vermemişlerdir. Birbirlerini öldürmemişlerdir.

Anadolu çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir topraktı. Çünkü Anadolu hem Akdeniz, hem Mezopotamya, hem Kafkasya, hem Karadenizdi. Ve Anadoludaki kültürler, tarih boyunca hep birbirlerini beslemiş, aşılamışlardı. Milattan önceki Anadolunun yalnız Ege Denizi kıyılarına bakacak olursak ne kadar çok dilin, ne kadar çok kültürün olduğunu görürüz. Bu kültürlerdir ki Milet filozoflarını, Homerosu, daha yüzlerce başeseri yaratmışlar, insanlık kültürüne kaynaklık etmişlerdir.

Anadoluda bugün de birçok kültür, Cumhuriyetten bu yana, bütün yasaklara karşın kör topal yaşamaktadır. Çok kültürlü Anadoluda Türk kültürünü, dilini egemen dil, egemen tek kültür yapmak isteği, bütün bu dilleri, kültürleri yasakladı. Çağı yakalamak çabası ile yerel zenginlikleri, kültür kaynaklarını canlı tutabilecek girişimler, Köy Enstitüleri, Halkevleri yok edildi.

Böylelikle Türk dili, kültürü de cılızlaştırıldı. Örneğin, nüfusu her zaman Anadolunun üçte biri olan Kürtlerin dilinin, kültürünün özgür kalması Türk dilini, Türk kültürünü de zenginleştirirdi. Türk kültürü de Kürt kültürünü zenginleştirirdi. Çerkes, Laz, öteki Kafkas dilleri, Arap, Süryani, Asuri dilleri de hem birbirlerini aşılar, zenginleştirir, hem de Türkçeyi, Kürtçeyi zenginleştirirlerdi. İnsanlık kültürüne kaynaklık etmiş kadim Anadolu kültürleri gibi, bugünkü Anadolu kültürleri, eskisi kadar insanlık kültürüne kaynaklık edemeseler bile, gene çok yardım edebilirlerdi.

Kürtlerde okuma yazma yasaklanınca, Kürtler de sözlü edebiyata başvurmak zorunda kaldılar, büyük destanlar, türküler, ağıtlar, masallar yarattılar. Sözün gücünü sözlü edebiyatta denediler, büyülü sanatı geliştirdiler.

Bugün birçok Kürt aydını bile bunun farkında değildir. Dahası da köklü, sağlam bir folklor derlemesine girişememişlerdir. Bugün Türkiye üniversitelerinde Kürt dili, folkloru, edebiyatı enstitüsü yoktur. Her şey göstermiştir ki Anadoluda tek kültürlü bir devlet kurmak Türkiyenin her türlü zenginliğinin aleyhinedir. Anadolu bir mozaik kültürler ülkesidir. Büyüklüğü de, zenginliği de Anadolunun kültürler ve diller zenginliğinden dolayıdır. Türkiyeyi bu büyük olanaklardan yoksun bırakmak ülkeyi bugünkü hale düşürmüş, hem de yönetimi ne olduğu belli olmayan bir ucubeye çevirmiştir.

Türkiye demokrat bir ülke midir, bir diktatörlükle mi yönetiliyor? İşin içinden ülkeyi yönetenler bile çıkamıyorlar. Ne olduğu belirsiz bir yönetim. Her şey karmakarışık. Ve Kürtler dilleri ve kültürleri için direniyorlar. Yönetim, ille de siz bağımsızlık istiyorsunuz diyor. Sizin kültürünüze ve dilinize özgürlük verirsek, siz bağımsızlık da istersiniz, diyor. Ve yıllardır inanılmaz kirlilikte, kötülükte, anlamsız bir savaş sürüp gidiyor.

Bu savaş yüzünden Türkiye büyük yara aldı. Türkiyedeki demokrasi sandığımız yönetim de büyük yara aldı. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmiyor. Ortada kalmış bocalıyor.

Demokrasi bir bütündür. Demokrasi bütün insanlık için olmalıdır. Ve bütün gerçek demokratlar, nerede olurlarsa olsunlar, demokrasiye geçmek isteyen, demokrasi için savaşım veren insanlara ellerinden gelen her yardımı yapmalıdırlar.

Bir de benim, köklü değişeceğine inanmadığım bir inancım vardır, insanoğlu her zaman iyimserdir. İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ve bu görkemli kültür toprağının üstünde oturan ülkemin insanlarının böyle kalamayacaklarına, bu verimli kültürler toprağını yeniden yeşerteceklerine, gerçek bir demokrasiye ergeç kavuşacağımıza, ve dünyada demokrasi savaşımı veren ülkelerin demokrat halklarına yardım edeceğimize inanıyorum.

“Kürtler dilleri ve kültürleri için direniyorlar. Yönetim, ille de siz bağımsızlık istiyorsunuz diyor” dediniz. Bunun üzerinde biraz durmak gerek; “anadilde eğitim ve kültürel haklar”ın “bölünme”nin yolunu açacağına inananlar var. Bunu savunanlara ne dersiniz, böyle bir ihtimal yok mu? Öyleyse nereden kaynaklanıyor bu söylem?

Bütün bu söylediklerin demokrasilerde insan haklarının içindedir. Demokrat insanların çabaları, insanların bunlar için can bile vermeleri bunun içindir. Demokrat ülkelerde şu hak demokrasinin dışındadır denilemez. Bizim gibi 20 milyona yakın halkın hakları çiğnenemez. Kürtler bütün vatandaşlık haklarını yerine getiriyorlar mı? Dağdakilerin dışındaki her Kürt vatandaşlık ödevlerini yerine getirmiyor mu?

Demokrasiye kavuşmanın yolu yalnız dağlar değildir. İnsanoğlu nasıl sömürgeciliği kökünden sökmüşse, haksızlıkları da kökünden söküp atar. Bunun için dağdakilere bir gerek kalmaz. Bunu dağdakiler de bilmeli, yöneticiler de bilmeli. Bugün Avrupa Birliği kurulduğu zamanlardaki gibi olsaydı, Avrupa arabulucu olur, bu savaşı ilk yıllarında ortadan kaldırırdı. Türkiye yöneticileri Kürtlere böyle düşmancasına bakmasalar bu savaş gene ilk yıllarında ortadan kalkardı. Çünkü Türk halkıyla Kürt halkı bin yıldır kardeş kardeşe yaşamışlardır. Savaş başladıktan sonra, savaşçılardan daha çok halka yüklendiler. Tarihe kara sayfalar eklediler. Sanki Kürtler bin yıllık kardeşleri değil de bin yıllık düşmanları, sanki Kurtuluş Savaşını birlikte yapmadılar.

Anadiller Türkiyeyi nasıl bölecek, Lazlar mı, Çerkesler mi, Asuriler mi, Adanada Mersinde, Hatayda, Urfada, Siirtte olan Araplar mı, bin yıldır Türklerle birlik olan Kürtler mi? Bunu söyleyenler Türkiyeye dost mu?

Ben kendimi bildim bileli hiç kimseye vatan haini demedim, bir insan neden vatanına hayınlık yapar, bunu anlayamadım. Türkiye bölünecek diyenler niçin söylüyorlar bu yalanları? İnsanlar bunların yalanlarına nasıl inanıyorlar, bunu hiç anlayamıyorum.

Kötü kötü bir şeyler de düşünüyorum. Şeytan kulağına kurşun yoksa bunlar iç savaş için mi bu bölünmeyi icat ettiler. Onlar avuçlarını yalasınlar. Bin yıldır belalardan belaları yaşamışlar, belalara karşın kardeşlikten ayrılmamışlar. Bundan sonra da bölünme gibi bir maceraya onları hiçbir güç birbirinden ayıramayacaktır.

Yeter yeter yeter, filinta gibi genç çocuklarımız gidiyor.

Kürtlerin istedikleri nedir, bunun çokça sorulduğu yok. Oysa meselenin can damarı burada, yaklaşanlar az. Kimse 80 yıldır bu konunun üstünde gereğince durmamış. Varsa da yoksa da bölünme. Kürtler bölünme istemiyorlar. Bölünme istemedikleri istediklerinden belli. Kürtlerin ne istediklerini herkes biliyor. Biliyorlar ya, sözümona, istediklerini verirsek bizden bölünmeyi de isteyecekler. Bunun yalan olduğunu biliyorlar. Bu yalanlar uğruna bunca yıllık bir savaş, bunun uğruna gencecik yavruların ölümleri. Bunun sebebini kim anlatabilir ülkemize, şehit analarına babalarına, kardeşlerine, akrabalarına, kim, kim anlatabilir. Ya ekonomi, ya ülkemizdeki yoksulluk. Doğu Anadolunun o bereketli topraklarına ne oldu, uzmanlar bunu araştırsınlar bakalım ne görecekler. Hayvancılık bitmemiş midir, bunu görsünler. İnsanlar kelle pahasına kaçakçılığa sıvanmışlar. Oysa bu toprak uygarlıkların toprağıdır. Büyük uygarlıklar hep verimli topraklarda gelişmiştir. Şimdi bu topraklar ölü topraklar. Bu savaş halklarımızı perişan et’ti.

Ya korucular. Bu çağın devlete benzer bir devletinin bir gözdesi olur mu, bu ayıbın altından kalkılır mı? Bu devlet bu onurlu halkın da devleti. Bir devletin korucuları olamaz. Çocukları, delikanlıları, kadınları, yaşlıları öldürenler “Onları PKK öldürdü diyecektik” diyorlar. Onların bir kısmı da korucuydu. Kim olursan ol bunun altından kalkabilir misin? Bu korkunç işe hepimiz sustuk. Bizi kim susturdu?

Kürtler barış için üzerlerine düşeni yapıyor mu?

Kürtler bunca yıl ne istediler, şimdi ne istiyorlar? Bu fırsatı da kaçırırsak Kürtler ne yapacaklar? Türkiyenin aydınlık kesimi de dünya da onları tutmasa ne yapacaklar? Bugünden sonra ne yapacaklar bilinemez. Haydi PKK da ya şöyle ya böyle ortadan kalkarsa ne yapacaklar, zamana, çağa göre ne yapacaklar onu şimdiden görmek zor.

Bundan sonrasını savaşlara tapan vatanseverlere soralım, savaşa tapanlar her şeyi herkesten iyi bilirler, kendi çıkarları kadar. Her şeye karşın kendi çıkarları kadar.

Önce Kürtler Lozanda “Biz azınlık değiliz” diye bağırmışlar, 80 yıldan bu yana da bağırıyorlar, biz azınlık değiliz. Ama bu bağırmayı yöneticiler duymamışlar. Daha duymuyorlar. Oysa dünya değişti, birçok ülkede azınlıklar bile bütün insancıl haklara ulaştılar.

Kürtler bugünlerde de daha bağırıyorlar. Biz azınlık değiliz. Ne olursak olalım bu vatan böldürülmez. Ne pahasına olursa olsun böldürmeyiz.

Duymayan bunu da duymuyor, duymayacak. Ben size iyimserim, iyimserliğin yazarıyım diye hep söylemiştim. İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratır diyen de benim. Ülkemin insanlarına da güveniyorum. Dünyayla birlikte onlar da değişecek.

Dil meselesi, bu tartışmada hep en birinci mesele. Bunu anlamak için belki de şuna bakmak lazım. Yıllarca Kürtçe üzerindeki yasak, Kürt edebiyatını nasıl etkiledi?

Şimdi büyük yazar Cengiz Aytmatovdan bahsedeceğim. Cengiz Kırgızistanlı bir romancıydı. Doğrusu Sovyetler Birliğinin en saygın, en sevilen büyük yazarıydı. Onunla çok iyi arkadaştık. Aşağı yukarı her yıl Türkiyede, İsveçte Sovyetler Birliğinde, Almanyada buluşurduk. O ülkelerde yayıncılarımız vardı. Türkiye onun sevdiği bir ülkeydi. Fırsat buldukça Türkiyeye gelirdi. Oğlu Sancar da Moskova Üniversitesinde Anadolu Türk edebiyatı doçentiydi. Son yıllarda Kırgız Üniversitesinde profesör olduğunu duydum.

Gece gündüz durmadan edebiyattan söz ederdik, daha çok da roman, Rus romanları, sonra dünya romanları. Anadoluyu anlatan romanlar Cengizin merakıydı. Cengizle konuşmalarımızda dil üstünde duruyorduk. Cengiz romanlarını Rusça yazıyor, sonra Rusçadan Kırgız diline çevriliyordu.

Orhun ve Yeniseyden söz ediyorduk. Cengiz bu anıtların yazılarından bir kısmını ezbere biliyordu. Bir de St. Petersburg Üniversitesinde elli yıl çalışarak anıtlardaki yazılardan sözlük yapmışlar. Bu yazılar bugün Asya Türklerinin dillerinin tıpkısıdır diyordu. Ben bunun için kendi dilimde yazamıyorum. Oysa Orhun ve Yeniseyin yazıldıkları yıllarki Rus dili bugün sözlüklerle okunabiliyor, İngilizce de böyle, Fransızca da…

Bunları biliyordum. Yazılı edebiyat olmazsa hiçbir dil gelişmez, on bin yıl geçse de yazılı edebiyat olmazsa hiç gelişemez. Orta Asya dillerinin böyle değişmeden kalmasının sebebi yazılı edebiyatları olmamasındandır.

Anadolu dilinin bugün bir edebiyat dili olmasını cönklere borçluyuz. Dergahlardaki, Alevi ocaklarındaki cönkler edebiyat eserlerini bize kadar getirmişlerdir. Dergahların kitaplarının yanmaları bize çoğa mal olmuştur. Örneğin Dede Korkutun bir kısmı İtalyada, bir kısmı da Almanya kitaplıklarında bulunmuştur. Kitaplar yakılmasaydı belki de Dede Korkutun bütünü elimize geçerdi.

Demek istiyorum ki halkımızın yazılı edebiyatı var. Örneğin Yunus Emrenin şiirleri öldükten elli yıl sonra yazıya geçmiştir. Battal Gazi Destanı yazılı bir destandır. Yazılı destanlar üstüne çalışmalar yapılırsa ne kadar çok dilimizin yardımcısı olduğunu görürüz. Kürt dilinin de yazılı edebiyatı vardır. Bundan dolayı da Kürt diline kimsecikler bir şey yapamaz. Dillere kötülük yapmaya çalışanların çabaları havada kalır.

Eşitlikçi, kendi halkıyla barışık bir Türkiye, bunca badireden, savaştan, ölümden, siyasi çatışmadan sonra biraz zor olmayacak mı?

Güzel bir soru. Bugünlerde, bu yıllarda barışmak çok kolaydır. Kendi halklarıyla barışık bir yönetim olsa, ille de savaş denmese. Dünyanın görkemli toprağı Anadolu kimsenin babasının çiftliği değildir, insanları da yanaşma değildir.

Unutmayalım, bir zamanlar silahlı emperyalistler dünyayı zaptetmişlerdi. Ülkeler başkaldırıyorlardı. Emperyalistler isyancıları öldür babam öldür ediyorlar, sürgün et babam sürgün ediyorlardı. Hindistan uygar bir ülkenin emrindeydi. Hindistanın bir de kahramanı vardı. Kahraman iyi niyetliydi. Pasif direnişi Tolstoydan almış diyorlar. Emperyalistler pasif direnmeciyi durmadan boyuna hapishaneye atıyorlardı. Pasif direnişçinin ayağında çarık, sırtında da beyaz entari, hapislerden çıkınca halkın arasında dolaşıyordu. Kimi zaman yanında keçisiyle İngiltereye, Güney Afrikaya gidiyordu. Günler geçiyor, yıllar geçiyordu. Bizim kahraman hapisliklerden vakit bulunca halkın arasında dolaşıyor, pasif direnmeyi halka anlatıyordu. Sonra bir gün ne oldu ne olmadı İngilizler Hindistandan çekilmeye başladılar. Bazılarına göre bu bir mucizeydi. İngilizler bu gücün nereden çıktığını biliyorlardı.

Bu çağın pasif direnişi Gandhi’nin pasif direnişi olamaz. Yine de bugünkü insanlar çağa göre pasif direnişle kurtuluş için mücadele edecek. İnsanlık açlıktan, yoksulluktan, aşağılanmaktan kurtulacak. İnsanlık anadan yeni doğmuş gibi, yepyeni bir dünyada yaşayacak.

Peki, DTP’nin söylemini, Parlamento’daki varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz. Siyasi çözüm fırsatını artıran öğelerden biri diyebilir miyiz?

Çok çok iyi. Kürtler Meclise girme biçimini yarattılar ama bu eski politikacılar bir türlü yutamıyorlar. Yoksa azıcık da olsa demokrasiye yaklaşıyoruz.

Daha önce halkın seçtiği milletvekillerini Meclisten attılar, her biri onar yıl yattı. İnsanları öldürüp ölülerini kuyulara mı attılar, halkı mı soydular, devleti devletlikten çıkarıp da soydular mı, neydi suçları? Mecliste halkın seçtiği bir milletvekili hanım, başında yeşil kırmızı sarı renkli bir bantla yeminin sonunda Kürtçe, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için ediyorum” dedi. Kıyametler koptu.

Milletvekilleri onar yıl yattılar. Hapisten çıkınca da bütün siyasal haklarından yoksun kaldılar. Avrupa Birliği diyorsun, barışlar için kurulmuş Avrupa Birliği ne yaptı diyeceksin. Hiçbir şey yapmadı. Ha neredeyse unutuyordum, Avrupa Birliği, Mecliste yemin eden, hapishanede on yıl yatan hanıma önemli ama çok önemli bir ödül verdi.

İktidar, muhalefet bütün siyasi partiler DTP’yi, PKK’ya terörist demesi için sıkıştırıyor. DTP’nin böyle bir tavır alması mümkün mü?

İnsana böyle soru sorulmaz. Sorulsa da karşılık verilmez. Belki de onlar PKK’ya gerilla diyorlar. Ben de onlara gerilla diyorum. Bu suç olamaz. Ha gerilla ha terörist demek bir suç mu, ben bunun suç olduğunu bilmiyordum. Ben artık PKK’ya gerilla demeyeceğim, terörist de demeyeceğim. Durup dururken niye hapse gireyim. Bir zamanlar Kürt de denmiyordu. Şimdi herkes söylüyor. Dünya başımıza yıkılmadı. Bir gün gelecek herkes gerilla dese dünya başımıza yıkılmayacak.

Bizim Başbakanımız da çok çok yaman. Kürt deyince tüyleri diken diken oluyor. DTP Başkanı Ahmet Türk Başbakandan randevu istemiş. Bir gün beklemiş, beş gün beklemiş, on gün beklemiş. Doğrusu ne kadar beklediğini bilmiyorum. Sayınlar sayını Başbakandan ses seda yok. Ahmet Türk de Başbakanla konuşmaktan vazgeçmiş. Başbakan da soyadı Türk olan Ahmetten kurtulduğundan dolayı çok sevinmiştir. Ben böyle bir macera üstüne konuşmayacağım. Bilmediğim, anlamadığım işleri konuşmak bana iyi gelmez.

Benden Meclisteki yirmi tanecik DTP milletvekilini soruyorlar, bunların sonu ne olacak. Ne bileyim ben. Bunların hepsini daha Mecliste dövmediler, mahkemeye vermediler. Bu yirmiciğin işleri güçleri barış sağlamak için canlarını vermekmiş. Bir de dağdakileri evlerine getirmek için çabalamakmış. Acaba başlarına bir şeyler gelir mi, belli değil. Eğer başlarına bir şeyler gelmesini istemiyorlarsa bir daha Başbakandan randevu istemesinler. Kusura bakma arkadaş, benim Meclis kültürüm bu kadar.

Barışa giden bir yol açılırsa bu yolda kimler oturup konuşacak? Bu işin tarafları kimler olacak? “Akil adamlar heyeti” bu meseleye dair bir öneri, siz Yaşar Kemal olarak, arabuluculuk rolünü üstlenir misiniz?

Çözümün ne olduğunu herkes biliyor. Hiç değilse o çözümü üretebilecek konumda olan herkes. Bugünün uygar dünyasının vazgeçilmez hak olarak kabul ettiği insan haklarının tanınması. Azar azar, yavaş yavaş, korka korka değil gerçek bir çağdaş demokrasinin gerekleri olarak tanınması. Herkesin diline, kültürüne, doğasına özgürce sahip olması. Bunun bahşedilen bir lütuf değil bir ülkenin zenginliğinin açığa çıkması olduğunun herkesce anlaşılması. Kısaca Türkiyenin çağdaş bir demokrasi olması.

Bu “Akil adamlar” konusu çok tartışılır oldu. Ben de düşündüm elbette ne yapabilirim, elimden ne gelir diye. Ama demem gerek ki çözümün özü bu kadar açık seçikken akil adam, arabulucu filan gerekmiyor. Gereken tek şey kararlı bir siyasi irade. Korku ve şiddet üzerine kurulu her politikanın çözümsüzlük üreteceğini gören cesur bir siyasi irade. Demokrasiye, insan haklarına, insan onurunun değerine sözde değil özde inanan bir siyasi irade.

Kalmuklarla Kırgızların savaşı ve barışı.

Şimdi büyük Manas Destanından Cengizle (Aytmatov) birlikte okuduğumuz bir bölüm anlatacağım.

Kıssadan hisse Türkiyenin savaş düşmanları birleşince… Destanlar her ülkede insanların dilidir. Ben de bu konuşma için Manas Destanından bir olay seçtim. Kırgızların destanı olan Manas Destanı bütün Orta Asya Türklerinin de destanıdır. Bu destan gittikçe dünyada tanınıyor, gittikçe İlyada, Dede Korkut gibi tüm insanların destanı olacaktır.

Kalmuklar büyük güçlü bir ulustur. Her zaman Kırgızların tepesinde, Kırgızlara soluk aldırmazlar. Tarih boyunca onları tutsak etmişlerdir. Kırgızlar da tutsak oldukça bir fırsatını bulup isyan ederler. Kalmukları yenerler, Kalmuklar gene saldırırlar. Kırgızlar yıllar sonra gene özgürlüklerine kavuşurlar. Her iki ulusta da hanlar değişir, insanlar değişir, savaşlar sürer. Kırgızlar Kalmuklara yenilir, yener, gene özgürlüklerine kavuşurlar. Yıllar geçer, Kalmuklara önemli bir Han gelir. Bu Han Kalmukların akillerini toplar, onlara Kırgızları hep yendiklerini, arkasından da hep yenildiklerini söyler. Onları yendikten sonra ne yapmalı ki Kırgızlar bir daha ayaklanmasın, çobanlıktan ayrılmasınlar, bizim uşaklığımızdan kurtulamasınlar. Haydi gidin, bana üç ay sonra gelin. Birinizin görkemli bir düşüncesi olursa ona büyük bir armağan vereceğim.

Akiller dağılmışlar, üç ay sonra Hanın huzuruna gelmişler. Hepsi birden “Hanımız biz düşündük, bunların çoğunun dilini keserseniz ayağa kalkamaz, bir daha savaş yapamazlar” demişler. Handır, “Bunu beğenmedim” demiş, “haydi gidin üç ay sonra gelin.”

Üç ay sonra akiller gelmişler, hepsi bir şey söylemiş. Han hiçbirini beğenmemiş. Han bakmış orada köşede yumulmuş biri oturuyor.

Han: “Sen dillerini keselim demiyor musun?”

“Demiyorum” demiş.

Han, “Pek iyi” demiş, “senin düşüncen nedir?”

“Ben derim ki, Kırgızlara gidelim. Onlar çoktandır barışmak istiyorlar.”

Han: “Bundan sonra savaşmak yok, şu dünyada hiçbir şey için ölmek, öldürmek yok.”

Kıssadan hisse: Türkiyenin savaş düşmanları birleşince…

Radikal, 25-27 Temmuz 2009

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 28-06-2015, 03:03
Barlas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Barlas Barlas isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 26 Jun 2015
Mesajlar: 4.072
Standart

Şüpheci Dinsiz: Yaşar Kemal PKK olayına da değinmiş biraz.

Türk ordusu yaklaşık 700 bin asker, içlerinde Özel Harekatçılar, Bordo Bereliler, SAS-SAT vs. gibi dünya çapında ödüllü "üstün birlikler" de var.

Türk polisi aynı şekilde, onlarda da Özel Harekatçılar var (yutupda bazı videoları var, izlemeni öneririm vakit bulursan); polis gücümüz de yaklaşık 250 bin kişi.

Bir milyona yakın bir silahlı kuvvet, ellerinde savaş helikopterinden füze bataryasına, tankından savaş uçağına vs. her türlü modern silah var...

Şimdi bu PKK'lı kişiler, yaklaşık 6-7.000 kişi (bizim topraklarımızdakiler).

Sence nasıl olur da bir devlet, yukarıda saydığım özelliklere sahip bir devlet, 30 küsur senede 6-7 bin eşkiyanın "kökünü kazıyamaz?"

Teşekkür ederim.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 28-06-2015, 03:04
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.557
Standart

Türkiye'deki ırkçılık üzerine bir makalesi.
Türkiyenin Üstündeki Kara Gökyüzü

Türkiyeye ırkçılık 1900'lerde girdi. Bu ırkçılığın ideolojisini de yaratan bir Kürttü: Ziya Gökalp. Bu Ziya Gökalpın yarattığı ya da Almanlardan, Fransızlardan öğrendiği ırkçılık, Kürt ırkçılığı değil, Türk ırkçılığıydı. Türkiyede bu Türk ırkçılığı, bugüne kadar, bütün dünyanın insanileşmesine, demokratikleşmesine karşın azıttıkça azıttı. 1940'larda ırkçılık sancağımızdı. Her ırkın üstünde Türk ırkı, dergilerin kapağında, devletin bütün kademelerinde, yönetimindeydi. Bu 1900'lerde başlayan ırkçı yönetim, doğası gereği dünyanın en korkunç baskı rejimlerinden birini yarattı. Daha da bu baskı düzeni, bütün azgınlığı, zulmü, işkencesi, sömürüsü, kendi insanını, daha da çok çalışan insanını aşağılamasıyla, kan içindeki elleriyle dünyanın ortasında dimdik duruyor. Bu ırkçı baskı düzeninin işlediği korkunç suçlar, insan tarihinin en kara lekesi olarak kalacaktır. Bir tek örnek vereceğim ki, insanlığın parmağı ağzında kalacak. Cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar Türkiyede jandarma, polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur. Bu bir sav değil, bütün Türk ulusunun yaşadığı bir gerçektir. İşkence, bu baskı düzeninin işi olmuştur. İşkenceden geçirilmiş, işkencede can vermiş binlerce insanın öyküsü anlatılabilir. Anadoludaki başkaldırmalarda da toplukıyımlar gırla gitmiştir.

Cumhuriyetin tarihinde inanılmaz kara yerler vardır. Ve uygar dünyada Türkiye halklarının karanlığı, zulümler altında insanlığından çıkarılması daha da sürüyor. Uygar ülkelerin hiçbirinde yetmiş yıl sürmüş hiçbir baskı düzeni yoktur. İspanyadaki Franko faşizmi bile, onun ölümüyle bitmiştir. Türkiyede, demokrat kisvesi, perdesi altında, önünde arkasında daha bütün haşmetiyle, soykırımı, işkencesi, köy yakmaları, orman yakmaları, sürgünleriyle sürüyor. Ve bu ülkenin yöneticileri 1789 Fransız Devrimi Bildirgesinin adını belki duymuşlardır. Magna Carta belki kulaklarına çalınmıştır. Ama bu yöneticiler Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesine imza atmışlardır. Sonra Avrupa Konseyi, sonra da AGIK, sonra da Helsinki… Bugünlerde Türkiyede tarihin en büyük trajedilerinden biri yaşanıyor. Kimse de çıkıp bir iki ikircikli sesten başka, ey arkadaş, ey Türkiye yönetimi, sen ne yapıyorsun, ortalığı kırıp geçiriyorsun, bütün attığın imzaların, verdiğin sözlerin üstünden, geçtiğin yerde ot bitirmeyecek topraklar bırakarak, "binmişsin bir alamete, gidiyorsun kıyamete" demiyor. Bunun sonu neye varacak, demiyor. Bunlar, tarihin büyük suçluları Batılılardır. Demokrasiyi, bütün dünya güzelliklerini kendileri için istiyorlar. Ben, onlar ne yaparlarsa yapsınlar bize ne, diyemiyorum. Birkaç yerde söyledim ya, yine de yazmakta fayda var. Bir İnsan Hakları toplantısında bir Avrupa Konseyi üyesi milletvekiliyle tanışmıştım Pariste. O zaman askeriye günleriydi. Kenan Evren, geçtiği yerlerde ot bitirmiyordu. On binlerce kişi gözaltına alınıyor, işkence görüyor, sakatlanıyor, öldürüyordu. On yedi yaşında çocuklar asılıyor, asmaların sonu gelmiyordu. Kürt dilini yasaklayan yasa çıkarılmış, askeriye Kürtlerin üstünden, bir ölüm rüzgarı olmuş, esiyordu. Avrupa Konseyi üyesi milletvekili de bunların hepsini biliyordu. Bu konuları konuşurken üye arkadaş, "Biz size çok iyilik yaptık" dedi. "Ne yaptınız?" diye sordum. "Biz," dedi, "sizi o kadar düşündük ki, Türkiyeyi Avrupa Konseyinden atmadık." Ben buna çok şaşırdım, şaşkınlığım yüzümden belli olmuş ki, adam, "Memnun olmadınız mı?" diye sordu. "Biz Türkiyeyi Avrupa Konseyinden atsaydık onlar daha çok işkence ederler, daha çok insan asarlar, binlerce kişiyi de hapsederlerdi." Arkadaşa sordum: "Siz Türkiyeyi Avrupa Konseyinden bizim yüzümüzden atmazken, bize, siz bu işe razı mısınız, diye sordunuz mu?" Adam, bu sözlerime daha da çok şaşırdı, sustu. Ben de dedim ki: "Bakın sayın milletvekili, siz demokratik ilkelerinizden bizim işkencemiz uğruna, hapisliğimiz, ölümümüz uğruna vazgeçmeseydiniz Türkiye halklarına, insanlığa daha büyük yardım ederdiniz."

Ve işte şimdi dünya, Türkiye halklarına gereken yardımı etmiyor:

1- Türkiye yönetimleri, balığı tutmak için suyu kurutmak, bir de topyekün savaş kararını aldı. Su nasıl kurutulup, balık nasıl tutulacaktı, bunu tez bir zamanda gördük, öğrendik. Bütün dünya da gördü öğrendi. Yalnız Türk asıllı halkın bundan pek haberi olmadı. Çünkü gazetelerin, suyun kurumasını yazması yasak edilmişti. Ya da, sansürsüz basınımız, hamiyeti vatan uğruna, çok milliyetçi olarak, dünyanın olup bitenleri duymayacağını, bilmeyeceğini, görmeyeceğini sanarak su haberlerini yazmıyorlardı. Su öylesine korkunç bir biçimde kurutuluyordu ki, suyun dumanı göğün yedi kat üstüne kadar ağıyordu. Ama bizim basınımız için dünyayı kandırmak, halkımızı kandırmak, daha doğrusu kandırdığını sanmak, onlar için en büyük yurtseverlik, ulusalcılıktı. İnsanlık suçu işlediklerinin farkında bile değillerdi. Gözleri kanlanmış, ağızları köpürmüş, bağırıyorlardı hep bir ağızdan: "Bir çakıl taşı, bir avuç toprak vermeyiz de vermeyiz." "Amanallah!" sesleri ayyuka çıkıyordu.

"Eeeeeeey, sevgili büyük yurtsever arkadaşlar, kimse bizden ne bir tek çakıl taşı, ne bir avuç toprak istemiyor. Kürt yurttaşlarımız dillerini istiyorlar, öldürülmekte olan dillerini, kültürlerini istiyorlar. Bunları onlar istemeseler de, insan olarak yönetimlerin vermeleri zorunludur. Ama haklarına kavuşabilmek için Kürt kardeşlerimiz şimdi savaştalar. O Kürt kardeşlerimiz ki, tasada ve hem de sevinçte, hep birlikte olduk. Kurtuluş Savaşında omuz omuza birlikte çarpıştık. Bu devleti birlikte kurduk. Adam, kardeşinin dilini keser mi!" Bağırtıları dünyayı öylesine dolduruyordu ki, ne söylesen duymuyorlardı. Suyu kurutmak da kurutmak. Çakıl taşı da çakıl taşı… Bir delilik humması, bir kan tutması, bir çılgınlık… Sonunda bütün insan değerlerinin dışına düşmek, insanoğlunun yüzüne bakamayacak bir duruma inmek. Bir bağırtı daha, bunu daha alçak sesle bağırıyorlar ya, yine de başka kimseyi dinlemek istemiyorlar: Yağma mı var, biz bütün İnsan Haklarını Kürtlere bağışlayalım, İnsan Hakları babalarının mallarıymış gibi, onlar da gitsinler bağımsız oluversinler. Eeeeey, arkadaş, senin imza attığın bildirgelerden hiçbirisinde ben halkıma İnsan Haklarını verirsem, onlar "bağımsızlıklarını" isterler mi? Böyle bir şerh koydun mu? O imza ettiğin bildirgelerdeki, her ulus, her etnik topluluk, kendi kaderini kendi tayin eder, sözleri yazılı değil miydi?

2- Su kurutulmaya başladı. İki bine yakın köyün evleri yakıldı. Evlerin içinde insanlarla birlikte birçok hayvan da yakıldı. Bunu, bizim çok ulusalcı gazetelerimizden başka bütün dünya basını da yazdı. Bizim devekuşlarının başları hala kuma gömülü. Ülkede kan gövdeyi götürüyor, bizim şanlı medyamız başını nasıl kumdan çıkarsın.

Doğu Anadolunun her yerinden iki buçuk milyon insan Türkiyenin başka yerlerine sürüldü. Bu iki buçuk milyon insan dünyanın en korkunç yoksulluğu, açlığı içinde, büyük şehirlerin varoşlarında evsiz barksız, aç susuz, aşağılanarak sürünüyor, hastalıklardan birer ikişer ölüyorlar. Bu kış da toplu ölümler olacağı besbelli. Şimdiden Türkiyenin kimi bölgelerinde kolera salgını var. İki buçuk milyon, köyler yakıldıkça, daha çoğalıyor. Yakında üç, dört milyonu da bulabilir. Bu aç, devletin gadrine uğramış insancıklara Kızılay, Kızılhaç bile yardım etmiyor, edemiyor.

3- Suyun kuruması Türkiyeye, insanlığa çoğa mal oldu. Daha da olacağa benziyor. Şimdiye kadar 1700'den daha çok insanın faili meçhul cinayete kurban gittiği yazılıyor, söyleniyor, biliniyor. Batının kimi aydın topluluklarında yeni bir soykırım tartışılmaya başlandı. "Bir ulusun, bir etniğin yüzlerce, dahası da binlerce seçkin kişisini öldürmek de soykırımdır" deniyor. Artık Türkiyenin soykırım suçu da işlediği yazılıyor. Bir de bütün bu İnsan Hakları suçlarının tartışılışından başka, bir de Türkiye yöneticileri için İnsan Hakları Mahkemesi kurulacağı konuşuluyor. Bir de Türkiyeye ekonomik boykot uygulanması… Güzelliklerden güzellik beğen Türkiye için!

4- İşin en korkuncu, topyekun savaş, birkaç balığı tutmak için suyu kurutmak ne zor, ne insanlık dışı işmiş meğer. Doğu Anadolunun aşağı yukarı bütün ormanlarını yaktılar; içlerinde gerilla saklanıyormuş diye. Zaten bütün Türkiyenin ormanları uzun yıllardır yanıyor. Türkiyede orman denecek orman kalmadı ya, olanı da balıkları yakalamak için elimizle yakıyoruz … Geçenlerde Gaziantepin valisi, on bir gerillanın öldüğü İslahiye ilçesinin ormanlarına gidiyor. Orada gazetelere konuşuyor. Ne yapalım, diyor, ormanı yaktıksa. Ormanı yaktık ya, içinde de on bir gerilla yaktık. Büyük utkularla, başı altın taçlarla donatılmış büyük komutan. Yaktın ya ormanları, vatan sana minnettardır. Ormanlarla, faili meçhul soykırımlarıyla, iki buçuk milyon sürgün, köyleri yakılmış, yerlerinden yurtlarından edilip, sersefil, aç çıplak yollara dökülmüş insanlarla birlikte Türkiye de toptan yakılıyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Herkesin, her yaratığın kendince bir yurdu var; insanların da üstüne titrediği… Yalnız kurdun mekanı olmazmış; insanlık böyle diyor. Aman, dikkat edelim, insanlığın kurdu düzeyine düşmeyelim! Düşmek üzereyiz!

5- Türkiye yöneticileri işi o kadar azıttılar ki, kurulduğundan bu yana düşünce suçu en ağır suçlardan biri sayıldı ve insanlar bu yüzden hapislerde süründü, öldürüldü, sürüldü.

Bu kadar korkunç suçlar karşısında, düşünce suçu da suç mudur, diyenler çıkacak. Bugün iki yüzden fazla düşünce suçundan ceza giymiş kişi yatıyor hapishanelerde. Yüzlercesi de yargılanıyor. Bu düşünce suçlularının içinde üniversite öğretim üyeleri, gazeteciler, yazarlar, sendika liderleri var. Bu mahpuslar içinde bir tanesi var ki, evlere şenlik değil, Türkiyeye şenlik değil, trajedilere şenlik: İsmail Beşikçi, şimdi içeride yatıyor, daha beş ömür de yaşasa içeride kalacak. Bir de ona o kadar para cezası yüklemişler ki, babası Karun olsa bu parayı yine ödeyemez. Ya hapishanelerdeki insanlık dışı koşullar. Bir ülkeyi utancından, bir dünyayı utancından yere geçirecek kadar korkunçtur. Ben hep söyledim: Birinci Dünya Savaşından sonraki insan, önceki insan değildir, diye. Duyarsız olmuş, kanı, işkenceyi, zulmü, açlıktan ölenleri göre göre her şeyi kanıksamış. İkinci Dünya Savaşından sonraki insan da önceki insan değildir. O daha çok çürümüştür. Hele soğuk savaş, insanlığın belini kırmış, kanını kurutmuştur. Yoksa insan soyu Ruandaya, Somaliye, Bosna-Herseke, Doğu Anadoluya nasıl dayanırdı.

Türkiyenin başındaki bela, insanlığın başındaki belalardan kat kat daha beter. Irkçı, baskıcı yönetim yetmezmiş gibi, yetmiş yılda üç askeri darbe oldu. Ve tüy dikti. Her darbe biraz daha yozlaştırdı, biraz daha yıktı Türkiyenin halklarını. Kökünden çürüttü. Kültürüyle, insanlığıyla, diliyle çürütüyor ha çürütüyor. Doğu Anadoludaki insanlık dışı savaşın hiç mi hiç bir sebebi yok. Yineliyorum:

Kürtler, İnsan Haklarından başka hiçbir şey istemiyorlar. Türk halkına verildiği kadar dilini kullanma, kimliğine kavuşma, kültürünü geliştirme hakkı istiyorlar. Sanki bütün bu haklar, Türk halkına verilmiş gibi, diyeceksiniz. Bu böyle giderse çok az bir süre sonra Türk halkından da dalga dalga gelen dirençlerle karşı karşıya geleceğiz. Bu yetmiş yıl bütün Anadoludaki halkların üstünden silindir gibi geçmiş, geçtiği yerlerde de ot bitirmemiştir. Şimdilik biz, bütün Anadolu halklarının bütün insanca haklarına kavuşmaları dileğinde bulunabiliriz ancak. Öyle zalim bir ejderha, Anadolu halkının ümüğüne, Batılı ortaklarıyla birlikte, soluk aldırmamacasına sarılmış ki, kurtuluş ancak dişle tırnakla gerçekleşebilecek.

Bütün şu yukarda saydıklarım bir şeyin yüzünden, Anadolu halklarının özgürlüğünün gasbedilmesi yüzündendir. Anadoluluların sömürülmesi, aşağılanması, aç bırakılması için baskıcı yönetim her şeyi yapmıştır. Şu yetmiş yıldır bu yönetimin elinden Anadoluluların çekmediği kalmamıştır. Bunca yele karşı bu kadar dayanabildiyse, bu Anadolu toprağının büyük kültür toprağı olması yüzündendir. Bu kadar zulüm, yoksulluk, bir halkı insanlığından çıkarır, çürütür.

Şu dünya, batmış dillerin, kültürlerin mezarlığıdır. Daha adını sanını duymadığımız ne kültürler gelip geçmiştir bu dünyadan. Anadolu kültürleri bir kültürler mozayiği olduğu için çağımız kültürlerine kaynaklık etmiştir. Türk halkının dilinden başka diller, başka kültürler yasak edilip öldürülmeye kalkılmasaydı, dünya kültürüne Anadolunun yine büyük katkıları olurdu. Biz de yeryüzünde böyle bir ulus olarak kalmazdık; yarı aç yarı tok, yaratıcı gücünü yitirmekte olan bir ülke olarak…

On yıldır süren kanlı savaş, Türkiyeye çoğa mal oldu, daha da olacak. Biliyor musunuz, kuşaklarımız, insanlık ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, bu on yılda yapılanları unutmayacaktır. Bu savaşın yüzlerce romanı yazılacak, yüzlerce filmi yapılacaktır. Bu savaşın ağıtları, türküleri daha şimdiden ortalığı sarmaya başladı. İnsanlık bağışlamıyor; ne kadar bağışlıyor gözükse de… Almanyayı ele alalım, Hitler ve Hitlerciler tarihin en büyük suçlarını işlediler. İnsanlık daha o yüzden vicdanını arıtamadı, belini doğrultamadı, hastalandı. İnsanlık eski insanlık değil. Salt İkinci Dünya Savaşından dolayı insanlığın yaratıcılık gücü yara aldı. Almanya, öldürülen milyonlarca Hitler'e karşı koyan işçi, kitabı yakılan yazarlar, sanatçılar, bilginler olmasaydı, insanlığın lanetinden kurtulamazdı. Bugün Alman halkı biraz rahatsa, azıcık insanlığın yüzüne bakabiliyorsa Hitler'e canları pahasına karşı koymuş işçileri, aydınları, bilginleri, sanatçıları yüzündendir. Hitler'e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Brecht, Erich Maria Remarque v.b. olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik insanlık içinde dolaşamazlardı. Yine de derinlerde, yüreklerinin bir köşesinde bir utanç duygusunu taşımamalarının olanağı yok.

Yine söylüyorum. Bin kez daha söyleyeceğim. Ömrüm oldukça da söyleyeceğim: Türk-Kürt savaşının hiçbir anlamı yok. Sebebi de yok. Bu savaşın bir tek sebebi var, o da insanlığın kanseri olan ırkçılık. Yoksa yıllarca sağcı, ırkçı dergiler kapaklarını, gazeteler sayfalarını, "Her ırkın üstünde Türk ırkı" sözleriyle süsleyebilirler miydi? Her ırkın üstünde Türk ırkı sözlerinin kardeşi de, "Ne mutlu Türküm diyene" sözleridir. Ben ilk olarak 1951 yılında gittim Doğu Anadoluya, dağa taşa, önlerine hangi yamaç çıkarsa, koskocaman harflerle, üç beş, on kilometreden gözükür, "Ne mutlu Türküm diyene" yazmışlardı. Ağrı Dağının yamaçlarını bir iyice döşemişlerdi. Bütün Ağrı Dağı ne mutlu Türküm olmuştu. Bir de, her gün sabilere ilkokulda "Türküm, doğruyum, çalışkanım" dedirtiyorlardı her sabah… Şimdi bütün bunlarla, bu söylediklerim devede kulak bile kalmaz. Ya Altaydan atıp da Alp Dağlarının karnını delip geçen oklarımız. Allah hiç kimsenin başına böyle bir belayı vermesin! Ya!..

İşte bu zihniyet ki, Türkiyeyi bugün içinden çıkılmaz bu hale getirdi. Ülkemizin elini kana buladı. Dünya karşısında bizi onursuz kıldı. Bizim onurumuzu kurtaracak Alman işçileri gibi bilinçli işçilerimiz de yok. Bizim, bu başımızdaki demokrasi adı altındaki zulüm, işkence, insanlığı aşağılayan düzene karşı savaşacak Thomas Mann'ımız da yok. Bizim bir Freud'umuz, bir Frank'ımız, Dr. Nissen'imiz, Einstein'ımız da yok. Bizim insanlık karşısında onurumuzu, kültürümüzü kurtaracak hiçbir şeyimiz, yok demeye dilim varmıyor ya, yok.

Üç bin yıldır, kesintisiz "Nevruz" bayramını kutlayan Kürtler, şimdi de kutluyor, diye seksen kişiyi çoluk çocuk, genç kız, hasta sakat, yaşlı demeden öldürenleri, ona izin veren ülke insanlarını dünya kıyamete kadar bağışlar mı sanıyoruz? Bizden sonra gelecek Anadolulu kuşaklar bizim bu barbarlığımızı bağışlayacak mı?

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! İki buçuk milyon kişinin sürgününden sonra bir de Doğu Anadoluya yiyecek ambargosu kondu. Karakoldan ihtiyaç belgesi almayanlara yiyecek yok. Çünkü köylüler, yiyeceklerinin bir kısmını gerillalara veriyorlarmış. Koruculuğu değil de sürgünü kabul eden köylülerin ekinleri, fıstık ağaçları, meyve ağaçları ormanlarıyla birlikte yakılıyor, hayvanları öldürülüyor. Köyler niçin yakılıp yıkılıyor, gerilla barınmasın, yiyecekleri yemesin, diye. İstanbula kadar kulağımıza gelenlere göre, gerillalar da devletin büyük yardımcıları "korucu"lardan gideriyorlarmış gereksinmelerini. Birkaç gün önce gazeteler yazdı, gerillalar korucuların yedi yüz koyununu alıp götürmüşler. Doğu Anadoluda maaşlı elli bin korucu var. Bütün Doğu Anadolu bunların kölesi, bunların uşağı. Doğu Anadoluda devlet de bunlar, her şey de bunlar. Bunlar asar keser, kırar döker, yakar öldürür. Hiçbir insan kuralı, hiçbir yasa tanımazlar.

Doğu Anadolunun yakılmış, yıkılmış nüfusu 25 binken 5 bine indirilmiş bir kasabasına askerler, korucular, Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını bile sokmuyorlar. Haydi Başbakan kadındır diye erkekliklerine yediremeyip sokmuyorlar, diyelim, erkek bakanları niçin sokmuyorlar? İster soksunlar, ister sokmasınlar, Doğu Anadolunun sahibi belli. Şimdilik Doğu Anadolunun sahibi ne Kürtler, ne de Türkiye Cumhuriyeti. Doğuda Türkiye Cumhuriyetinin gölgesi olsa, bu kırım, yağma, yakma olur mu? Koca bir il; Şırnak, ilçeler: Cizre, Nusaybin, Lice böylesine top ateşine tutulup cehenneme çevrilir mi? Türkiye Cumhuriyeti askerleri Bosnaya yürüyen Sırplar değil ya.

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! "Köylerimizi askerler yaktı" diyen Ovacık ilçesi köy muhtarlarının birkaç gün sonra köylerinin yakınlarındaki yanmış ormanlarda ölüleri bulundu. "Köyleri askerler yakıyor" diyen Bakan Köylüoğlu, bu sözlerinden birkaç gün sonra döndü:

"Köyleri hiç asker yakar mı, köyleri PKK yakıyor" dedi. Bütün bunları da, nasıl olduysa, "ülkemizin özgür gazeteleri" yazabildi.

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! Vallahi billahi bunu da gazeteler yazdı. Hangi dağda kurt öldü, diye küçük dilimi yuttum. Bakın, Vanın bir ilçesinde, bir sabah kalkmışlar bakmışlar ki, kasaba kırmızı çarpı işaretleriyle donatılmış. Bunu nasıl yazmasın gazetelerimiz; SS'ler de tıpkısını yapmıştı.

Bir de dağlarda çoban kalmadı. Büyük çobanları öldürdüler. Çocuktur, dokunmazlar, diye bu sefer çocukları çobanlığa gönderiyor nasılsa köylerinde kalanlar; küçücük çobanların ölü bedenlerini birkaç gün sonra dağlardan topluyorlar.

Daha neler oluyor Türkiyede, aman Allah kahretsin, insan insanlığından utanıyor. Bunu da yazayım da… Bir sabah bir gazeteci arkadaşım telefon etti. Ben roman yazdığım sürece hiçbir işe karışmam, telefona da çıkmam. Arkadaşımın adını duyunca telefona gittim. Arkadaşım, uzun yıllar birlikte gazetecilik yapmıştık, "Aman abi, neler oluyor neler" dedi. "Neler oluyor?" diye sordum. "Abi," dedi, "Özgür Gündem gazetesinin bütün çalışanlarını polisler aldılar götürdüler." Hemen Özgür Gündeme gittim. Baktım yöreyi polis almış. Gazeteye girmek istedim. Polisler içeriye sokmadılar. Gazetede, gazeteyi çıkaracak kimse kalmamıştı. Yüz yirmi, tam yüz yirmi çalışanın hepsini almış götürmüşler, deliğe tıkmışlardı polislerimiz. Zavallı, kahve ocağındaki çaycıyı bile götürmüşlerdi. Yaz olsaydı, gazetedeki sinekleri götürmek emrini de alırlardı herhalde.

Yeter artık, Türkiye Cumhuriyetinin tarihi marifetini, insanların yüzlerini kızartacak icraatlarını, ülkemiz insanlarını insanlık karşısında kıyamete kadar rezil edecek korucularını, kendi kendini, arkadaşlarını ihbar edeni ödüllendiren yüzkarası yasalarını; daha fazla söylemeye dilim varmıyor, yüreğim de bu korkunç işlere dayanmıyor, yeter artık. İnsanlık karşısında ülkemiz insanlığını bu kadar küçülten, onursuz kılan bu yönetime karşı bir şeyler yapmak için hiçbirimizin elinden hiçbir şey gelmiyor. Çünkü bugün Türkiyede zulme karşı savaşım vermek her babayiğidin harcı değil. İsmail Beşikçi gibi üç, beş, on ömür boyu hapislik var. İşkence var. Aç bırakılmak var. Türkiye Cumhuriyetinin, muhaliflerini "Zilli Kurt" yapmak büyük geleneğidir. Bir de, bir de, bir de bugünkü devlete karşı çıkmak kelle pahasınadır. Türk-Kürt savaşına karşı çıkmanın pahası ağırdır. Yaaaa, pahası çok ağırdır. Bunu her gün yaşıyoruz. Pısmayalım da ne yapalım? İnsan dünyaya bir kez gelir! Öyle değil mi?

12 Eylül darbesi yalnız aydınları sindirmedi. Yalnız yüz binleri hapislere doldurup işkence etmedi. Bütün ülkeyi sindirdi, yozlaştırdı, insanlığından uzaklaştırdı. Sayın muhbir vatandaşı, her biri kanlı kurt ağızlı itirafçıları yaratan darbeciler, evrensel insan ahlakını sıfırlamışlardır ülkemizde. Bir ülke evrensel ahlakının dumura uğramasından dolayı her zaman insanlık içinde komaya girmiş hastadır.

Askeri darbe başkanı Evren Paşa, "Asmayalım da hapislerde mi besleyelim" demiş, hukuk mukuk, ne varsa ayaklarının altına almış, dünyanın ortasına bir zulüm, acımazlık, kan içici bir vampir heykeli gibi dikilmiştir. Onun silahların, süngülerin gölgesinde çıkardığı anayasa, ki onun Anayasasını ulusun % 90 çoğunluğu onaylamıştır. İşte tam on iki yıldır Türkiye bu Anayasanın doğrultusunda yönetiliyor. Önüme gelen hukukçuya, ülkemin profesörüne, avukatına, savcısına, yargıcına sordum, böyle bir Anayasa uygar dünyanın, demokratik bir düzenle yönetilen herhangi bir ülkesinde olabilir mi, diye. Yalnız Türkiyeden değil, dünyadan birçok uzman hukukçuya da sordum. Özellikle yabancılar Türkiyenin böyle bir Anayasayla yönetildiğini benden duyunca, Türkiyenin Avrupa Konseyi üyesi olup olmadığını sordular. Düpedüz alay ediyorlardı. Gülünç hale düşmek işkence görmekten daha kötüdür. Hele bütün insanlığın önünde gülünç hale düşmek, hele demokrasi sözcüğünü bile bütün insanlık önünde rezil kepaze etmek bir yönetim için bağışlanmaz suçtur. Hele gelecek kuşaklarınca o ülkenin… Evet, Türkiyenin parlamentosu var, milletvekillerini kedi yavrusu gibi Meclisin kapısında boyunlarından tutup hapse götürseler bile. Anayasa Mahkemesi bile var. O Anayasa Mahkemesi ki Askeriye Anayasasına göre yasaların uygulanmasına ya da uygulanmamasına karar veren. Anayasayı ilga, iptal ve iğfal eden, bundan dolayı da ödüllendiren, bu ülkeyi kuran, hem de bütün parasını Türk Dil Kurumuna, Türk Tarih Kurumuna bırakan yasaları ortadan kaldırarak 17 yaşında bir çocuğu ipe çeken Kenan Evreni bütün bu eylemlerinden ötürü cumhurbaşkanı seçen belki de dünyada tek ülke Türkiyedir. Bağışlayın, Asyanın kimi geri kalmış ülkelerini bilmiyorum. Afrikadaki kabilelerden öyle çok haberim yok. Belki oralardan bir Kenan Evren Paşa çıkabilir.

Birtakım insanlarımızın ödleri kopuyor, yine askerler darbe yapacaklar, diye. Darbe yapsalar da, yapmasalar da ne değişiyor ki… Belki bir tek şey değişiyor, yürürlükteki Anayasayı ilga ve iptal ediyorlar, o kadar. Yeni bir darbenin, şimdi yürürlükte olan Kenan Paşa Anayasasını ilga ve iptal edeceğini hiç sanmıyorum. Hiç kimse üzülmesin; darbe olmayacak. Hiç kimse korkmasın; benden yürek garantisi onlara. Çünkü hiç gereği yok darbenin. Niçin yapsınlar. Ne işlerine yarayacak; salt yük altına, sorumluluk altına girecekler. Ya Cumhurbaşkanlığı, o da olmasın canım.

Kimi dostlarım, gazeteci eski arkadaşlarım, sevgi duyduğum, hiçbir yerde burnumun kanamasını istemeyen arkadaşlarım, benim için kaygılanıyorlar. Bir de, kimileri, sen taraf tutuyorsun, diyorlar.

Benim taraf tutmam kadar doğal ne var ki…

Kendimi bildim bileli Türkiyenin halklarının yanındayım.

Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, sömürülenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim.

Alevi kökenli bir aileden değilim. Tarihimizde en çok zulüm görenler, aşağılananlar Alevilerdir. Alevilerle de birlik oldum.

Yezidi dininden de değilim. Yezidiler Ortadoğuda 52 kez soykırıma uğramışlar, her soykırım sonu da, kalanlar, Sincar Dağlarına sığınmışlar, çoğalınca da Laliş Koyağına geri inmişler. Benim kitaplarımda bu soykırımları da epeyce yer tutar.

Türkçenin, yazdığım dilin de yanındayım. Türkçenin daha zenginleşmesi, güzelleşmesi için elimden geleni de, gelmeyeni de yapmak zorunda olduğumu duyumsuyorum. Kenan Paşaya en büyük kızgınlığım da Türk Dil Kurumunu kapatmasıdır.

Elbette yan tutuyorum. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir. Bütün kültürler tarih boyunca birbirlerini beslemişler, aşılamışlar, böylece dünyamız zenginleşmiş, güzelleşmiş. Bir kültürün dünyadan yok olması, bir rengin, ayrı bir ışığın, ayrı bir kaynağın dünyadan yok olmasıdır. Ben kültürümün yanında olduğum kadar, bu bin çiçekli kültür bahçesinin her çiçeğinin de yanındayım. Anadolu dünyayı güzel kültür çiçekleriyle, güzel ışıklarla doldurmuş bir çiçekler mozaiği olmuştur her zaman. Bugün de öyle olsun istiyorum. Toprağımızın kültürü üstüne titremeliyiz. Bugünkü mozaik yine dünyaya güzel ışıklar salarak, dünyamızı güzel çiçeklerle zenginleştirebilir. İşte ben bundan yanayım. Anlayan anlar, anlamayanlara da Allah selamet versin. Sonunda utku insanlığındır: İnsanın büyük macerasına karşı çıkanlar da insanlığın kahrı gazabına uğrayacaklardır.

Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce Evrensel İnsan Haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyıla onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak girerler.

Ülkemizin onurunu, ekmeğini, toprağının kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek bir demokrasi ya da … hiç!

Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye, Can Yayınları, 1995

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 28-06-2015, 03:14
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.557
Standart

DGM önünde basın açıklaması.
Devlet Güvenlik Mahkemesinde Basın Açıklaması

Millattan önce 7. yüzyılda yaşamış Anadolulu, Milette doğmuş bir Yunan filozofu diyor ki:

"Ülkelerin türkülerini yaratanlar
kanunlarını yaratanlardan daha güçlüdür."


Bu korkunç, bu pis, bu insanlığı kirleten ve hem de utandıran bu savaş dursun diye herkes elinden geleni de gelmeyeni de yapmalı. Bu korkunç savaşı durdurmaya gücümüz yeterse bugün için de yarın için de ülkemizin onurunu kurtaracağız. Bu korkunç, insanlığın vicdanını kirleten savaştan dolayı kıyamete kadar insanlık içinde aşağılanacağız. Böylesine halkı yakan, milyonları sürgün eden, insanlık dışı işkenceler yapan, milyonlarca hektarlık ormanları yakan savaş dünyanın sonuna kadar insanlığın yarası olaraktan kanayacaktır.

Savaşı durduracağız. Çocukları ölmüş anaların ağıtları, aşıkların türküleri şimdiden bütün Anadolu köylerini sardı. Ağıtları, türküleri lanetler zincirine halka halka eklenerek yüzyıllar boyu sürecektir. Kanunları yapanların, uygulayanların çocukları bile onları unutacak, savaşı yapanların adları sanları kalmayacak, ama türküler bütün güçleriyle sürecektir. Ben türkülere güveniyorum. Şu bir iki yazımla o türkülere küçücük bir halka olmuşsam bana ne mutlu.

Türkiyenin yurtseverlerine sesleniyorum, demokratlarına sesleniyorum, işçilerine, köylülerine sesleniyorum, bu tarihin en kara lekesini alnımızdan silelim. Anadolu toprağı dünya kültürüne kaynaklık etmiştir. Biz böyle bir kalıtımın insanlarıyız. Yunus Emrenin, Pir Sultan Abdalın, Karacaoğlanın, Dadaloğlunun insanlarıyız. Böyle bir savaşı bu ülke hak etmedi. Hiçbir zaman da hak etmeyecek.

Yazılarımdan dolayı kıyameti koparan, bana vatan haini diyen, beni aşağılayan KANLI KANLI kalemleri de, kim olursanız olun, bu kardeş kavgasını, bu dünyanın en kirli savaşını durdurmaya sizi de çağırıyorum. Bu ülkenin toprakları üstünde siz de soluk alma talihine erişmiş kişilersiniz.

9 Şubat 1995

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 28-06-2015, 03:18
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.557
Standart

DGM'de konuşması.
Devlet Güvenlik Mahkemesinde Konuşma

Sayın Yargıçlar,

Burada sanıldığı gibi öyle klasik bir savunma yapacak değilim. Birtakım yanlışları düzeltmek zorundayım: Sayın Savcının bu duruşmada dayanağı benim yazım değil, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin sözümona Almancadan çevirttikleri, yazımla çok az ilgisi olan özetleri ya da çarpıtmalardır.

Der Spiegel dergisinde çıkan yazımla Hürriyet ve Milliyette çıkan yazıları güvendiğim bir Almanca uzmanına gönderdim, bu özetler ya da çeviriler dergideki yazıya benziyor mu, diye. Uzman arkadaş, ben, dedi işin içinden çıkamadım. Bütün cümleler bağlamından kopmuş. Bir koca paragraf yarım cümleye indirilmiş, o da değiştirilerek. Bu yazı benim yazım değil desem hiç de yanlış söylemiş olmam. Bu yazı Milliyet ve Hürriyetin yazısı.

Ben bu yazıdan hiçbir biçimde yargıç karşısına çıkarılamazdım. Beni karşınıza Sayın Savcı Hürriyet ve Milliyetin yazımı çarpıtması ve gene Hürriyet ve Milliyetin güdümlü kalemlerinin bana hücumları, kışkırtmaları yüzünden getirdi.

Kaldı ki, bütün cımbızla yazımı ayıklamalarına karşın bu yazılarda suç öğelerine rastlamak kolay değildir. Öyleyse savcı, yandaşı yargıç beni nasıl karşınıza gönderebildiler, işte korkunç olan budur. Bir kere bir yazar bir bütündür. Bir makale de bir bütündür. Bir yazıdan cımbızla parçalar, cümleler çekerek, çarpıtarak bir yazarı böylece suçlarsak, yeryüzünde, bırakalım yeryüzünü bizim Türkiyede mahkum edilemeyecek, o da en vicdanlı yargıçlarca, yazar olamaz. Bir yazarı suçlamak için o yazının bütününe bakılır. Benim yazıma gelince, o yazının savunması içindedir. Yazımı Hürriyet ve Milliyet gazeteleri gibi beni savunmasız bırakmak için cımbızla ayıklayıp çarpıtırsanız belki, çarpıtan zeki bir adamsa, suç bulabilirsiniz.

Savcı burada benden yana mı, yani bütün olanakları elinden alınmış, ama yaşadığı sürece elinden alınmış benden yana mı, yani bir vatandaştan yana mı, yoksa ülkede sırtını devlete, hükümete, eski zinde güçlere dayamış, bu yüzden de ülkemizde Ali kıran baş kesen güdümlü kalemlerden yana mı? Kimden yana olduğu görülüyor.

Savcı eğer yargı düzenini ciddiye alsaydı, bu işi böyle yapmaz, beni böyle dibi başı yok suçlamalarla karşınıza getirmezdi. En azından Alman dergisindeki yazıyı tarafsız bir kişiye çevirtir öyle karşınıza gelirdi. Başka bir şey daha yapardı, yazının Türkçesini benden isterdi. Ondan da geçtik, bizde savcının işinin yalnız suçlamak olduğu sanılıyor varsın sanılsın, o da bir şey değil, savcının benim yazımda suç aradığı günlerde Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitap çıktı. Bu kitapta 24 yazarın yazısı yer alıyordu. Benim de iki yazım vardı. Bir tanesi İngilterenin en ciddi, etkili dergilerinden biri olan Index'te çıktı. Biri de Der Spiegel'de. Bir insan, yargıyı ciddiye alan bir savcıysa, şu yazının aslına da bakalım derdi. Sayın savcılar bu kitabı iki saat içinde, yani çıkar çıkmaz toplattılar. 140 sayfalık bir kitabı bir insan, birkaç insan iki saat içinde nasıl okur da hemen toplatılabilir, şaşılacak işler oluyor bizim memlekette. İşin güzelliğine bakın ki, kitap benim iki yazımdan dolayı toplatıldı. İki yazının da savunması içindeydi. Kitaptan dolayı beni sorgulayan savcıya dedim ki, bu iki yazıyı birkaç saatte okumak, düşünmek araştırmak, suç öğesi bulmak için bir insanın dahi olması gerek. Ya da okumuş olmaması…

Savcı niçin acele etti, niçin kitabı okumak zahmetinde bulunmadı? Ben bunda bir kasıt var sanıyorum. Beni yazının Türkçesinden suçlayamazdı da onun için. Savcının sana ne kastı var, diyeceksiniz, onun orasını kimse bilemez. Yalnız savcı şunu bilmiyor, ben elli yıldır yazarım. Elli yıldır da böyle bir yazarım. Türkiye hiçbir zaman demokratik bir ülke olmadığı için, Türkiye hepimiz için büyük bir hapishane oldu. Daha küçük bir hapishane benim için fark etmez. O küçük hapishanede de Türkiye yönetimi başıma daha büyük işler açmazsa.

Gazetelerdeki sözümona çevirilerden bir kaç örnek vereceğim. Bir yanlış nereye kadar vardırılmış. Der Spiegel'deki yazının başlığı Milliyette "Yalanlar Seferi", Hürriyette "Yalanlar Kampanyası". Arada dağlar kadar fark var.

Bir yerde "Vietnam benzetmesi" diye çevirmiş gazete. Doğru değil. Ben yazıda Halk Amerikayı Vietnamdan, Sovyetleri Afganistandan kovdu, dedim. Demek istedim ki savaşla hiçbir yere varılmaz.

Yazıdan başka bir bölüm: Ben diyorum ki "suyu kurutarak balığı tutmak", gazeteler diyor ki, "denizi kurutmak". Diyeceksiniz ki, deniz de su değil mi? Deniz de sudur ama tuzlu sudur. Bir koca general denizin kurutulamayacağını bilmez mi? Bilir. Ama koskocaman bir generalin de sözü çarpıtılır mı?

Bir yalnış daha göstereceğim, daha fazla başınızı ağrıtmamak için, burada da keseceğim:

"Kuyucu Murat Paşalar, bütün öteki zalimler, kan içiciler her şeyi yaptılar da, işte bir şeyi yapamadılar: O da gerillayı, saklanan insanları, eşkiyayı, kaçakları, asker kaçaklarını, ormana sığınmışları ormanla birlikte yakalım, diyerek ülkelerinin ormanlarını yakmadılar. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu suçu, bu bağışlanmaz insanlık suçunu işledi."

Şimdi ünlü gazetelerimizin çevirilerine gelelim: "Eski kan emicilerin bir eksiği vardı: Gerillayı, kaybolanları, haydutları, asker kaçaklarını ve ormanları yakmamışlardı."

Aradaki farka bakın.

Yargı bu kitabın Türkçesini toplatmasaydı, herkes, bütün hukukçular, dünyada ve Türkiyede bilim adamaları, yazarlar bu yazıyı okuyacaklardı. Ve herkes, bu yazının neresinde bölücülük ve ırkçılık var, diyecekti. Yargı bu kitabı toplamakla bana ve yazar arkadaşlara en büyük haksızlığı yaptı.

Ne yapalım, gözü dönmüş bir yönetimde, yargı bile büyük haksızlıklar yapabiliyor.

Ormanı kalmamış bir ülkede, kurak, kıraç Doğu Anadoluda 10 milyon hektar orman yakmak günah, hem de suçların en büyüğü değil mi, birkaç gerillayı, çobanı yakmak için. Bu devlet büyük suç işledi. Bütün Anadolunun ormanlarının yanmasına sebep oldu ya, yok olmasına sebep oldu ya… Daha biz yaşarken göreceğiz, daha bizler sağken bile, salt bu yüzden Anadoluyu seller, açlıklar, yokluklar götürecek. Ben, 1970'lerde orman yüzünden de, sayın Süleyman Demirelin çıkaracağı bir yasa yüzünden yargı karşısına çıkarıldım ve aklandım. Süleyman Demirel o yıkım yasasını çıkaramadı ama, ormanlar gene bitti.

Ormanların yakıldığı doğru değil mi? Bundan dolayı devleti suçlamaya hakkım yok mu?

1800 faili meçhulü bütün dünya duymadı, gazeteler yazmadı mı? Türkiye dünyanın en büyük işkenceci devleti olaraktan ilan edilmedi mi? Halkın üstünde zulüm bir ağı rüzgarı gibi esmedi mi? Halk zulmün artsın ki, çabuk zeval bulasın diye bağırdıkça, binlerce köy yakılmadı mı, Ruanda gibi bir açlık, yoksulluk dünyası yaratılmaya çalışılmadı mı? Üç milyon insan yerinden yurdundan edilmedi mi, batı, güney şehirlerini aç, yoksul, açıkta, soğukta, yağmur altında, çırılçıplak insanlar doldurmadı mı? Biz bu gidişle yüzyılın yüz karası olmayacağımızı sanıyoruz. Koca bir ülkenin onuru çiğnenmedi mi? Ülkemizi böyle insanlık dışı uygulamalarla insanlığın yüzüne bakamaz hale getirmedik mi? Balığı tutmak için suyu kurutmadık mı? Bütün bunlar suyu kurutmanın sonucu değil midir? Bütün bunlarla birlikte insan haklarını çiğnemedik mi? Yaşadığımız kanlı savaş, yirmi milyona yakın bir vatandaş kitlesini insan haklarından yoksun kılmanın sonucu değil mi? Bu toprakların kültürüne, güzelliğine, getirdiğimiz insanlık değerlerine kıymadık mı?

Bu çağda insanlığa karşı yaptıklarımız bağışlanacak şeyler mi? En başta da ülkemize karşı yaptıklarımızı gelecek kuşaklar unutacaklar mı? Bizlerden, çağımızdan utanmayacaklar mı?

Sözlerimi Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabında çıkan yazımın bir parçasıyla bitiriyor, sorularınız varsa onu bekliyorum.

"On yıldır süren kanlı savaş, Türkiyeye çoğa mal oldu, daha da mal olacak. Biliyor musunuz, kuşaklarımız, insanlık ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, bu on yılda yapılanları unutmayacaktır. Bu savaşın yüzlerce romanı yazılacak, yüzlerce filmi yapılacaktır. Bu savaşın ağıtları, türküleri daha şimdiden ortalığı sarmaya başladı. insanlık bağışlamıyor, ne kadar bağışlıyor gözükse de… Almanyayı ele alalım, Hitler ve Hitlerciler tarihin en büyük suçlarını işlediler. İnsanlık daha o yüzden vicdanını arıtamadı, belini doğrultamadı, hastalandı. İnsanlık eski insanlık değil. Salt İkinci Dünya Savaşından dolayı insanlığın yaratıcılık gücü yara aldı. Almanya, öldürülen milyonlarca Hitler'e karşı koyan işçi, kitabı yakılan yazarlar, sanatçılar, bilginler olmasaydı insanlığın lanetinden kurtulamazdı. Bugün Alman halkı biraz rahatsa, azıcık insanlığın yüzüne bakabi1iyorsa Hitler'e canları pahasına karşı koymuş işçileri, aydınları, bilginleri, sanatçıları yüzündendir.

"Hitler'e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Brecht, Erich Maria Remarque ve benzerleri olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik insanlık içinde dolaşamazlardı. Yine de derinlerde, yüreklerinin bir köşesinde bir utanç duygusunu taşımamalarının olanağı yok."

Türkiyedeki demokratlar, yazarlar, bilim adamları bu kanlı, utanç verici, Türkiyeye yakışmayan, ama hiç yakışmayan bu savaşı bitireceklerdir. Bu kanlı, kirli savaşı bitirmeye mecburuz.

Benim yazılarım halkımıza birer çağrıdır. Öncelikle batıdaki, doğudaki çocukları, savaşta ölmüş anaları çağırıyorum. Bu savaş en çok sizin yüreğinizi yaktı. Herkesi çağırıyorum, sayın yargıçlar sizleri de bu savaşı durdurmak isteyenlere katılmaya çağırıyorum. Bu ülke hepimizindir ve bu ülke insanlık tarihinde çok uzun yaşamaya layıktır. Hem de onuruyla yaşamaya… Unutmayalım ki, bir ülkenin insanlarının onuru en azından toprağı kadar kutsaldır.

5 Mayıs 1995
Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye, Can Yayınları, 1995

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 28-06-2015, 03:36
Boolean Boolean isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 May 2015
Mesajlar: 1.556
Standart

Sence nasıl olur da bir devlet, yukarıda saydığım özelliklere sahip bir devlet, 30 küsur senede 6-7 bin eşkiyanın "kökünü kazıyamaz?"
Şüpheci Dinsiz'e yazmışsınız ama ben kendi fikrimi söylersem.

Tabi ki; "Dış güçler", Tabi ki; "Faiz Lobisi", Tabi "Paralel yapılar"

Yoksa Üstün Türk Irk'ı PKK'nın hakkından çoktan gelmişti.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 28-06-2015, 03:39
Barlas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Barlas Barlas isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 26 Jun 2015
Mesajlar: 4.072
Standart

Çok şakacısınız...

Peki şöyle sorayım, 7.000 kişiye karşı yaklaşık 1.000.000 kişi.

Aşağı yukarı 140 tane adamın, tek bir adama karşı çarpışması gibi bir şey oluyor.

Yeryüzünde hangi adam vardır ki 140 kişiye (ve bunların bir kısmını dövüş sanatları uzmanı olarak kabul etmeliyiz) karşı tek başına savaşsın ve o dövüşten sağ çıksın...

Bunun kadar saçma değil de ne?..
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 28-06-2015, 03:45
Boolean Boolean isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 May 2015
Mesajlar: 1.556
Standart

Barlas´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Çok şakacısınız...

Peki şöyle sorayım, 7.000 kişiye karşı yaklaşık 1.000.000 kişi.

Aşağı yukarı 140 tane adamın, tek bir adama karşı çarpışması gibi bir şey oluyor.

Yeryüzünde hangi adam vardır ki 140 kişiye (ve bunların bir kısmını dövüş sanatları uzmanı olarak kabul etmeliyiz) karşı tek başına savaşsın ve o dövüşten sağ çıksın...

Bunun kadar saçma değil de ne?..
O 140 adam öldürdükçe çoğalıyorsa, karşısında 1milyon kişi değil, 10 milyon kişi de çıksa yenemez.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 28-06-2015, 03:54
Barlas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Barlas Barlas isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 26 Jun 2015
Mesajlar: 4.072
Standart

Ben mevzuyu kendi açımdan kapatıyorum sayın Boolean, daha uygun buldum bu konuları burada tartışmamayı. Teşekkürler kibarca tartıştığınız için.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Roman Yaşar Kemal'in yeni kitabı: 'Çıplak Deniz Çıplak Ada', ALKA Kitapkurdu 3 23-07-2012 01:03
Kürt Devleti Kurulsa Kürt Devletinde Yaşar Mısınız? tyd13 Politika 64 02-12-2009 01:40
Kürt Sorunu Çözülecek mi?! mehmetsalih Politika 324 01-10-2009 19:06
Sosyalizm açısından Kürt sorunu ve çözüm yolları güneşinzaptıyakın Politika 27 12-09-2009 03:32
Yaşar Kemal: "Türkiye Barışını Arıyor" sargon Politika 19 22-01-2007 01:03

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:25 .