Materyalist bakışımla eskiden zamanı, maddenin varlığıyla ilişkilendirip, maddedeki hareketin, maddedeki değişimin kaçınılmaz sonucu olarak görürdüm.
Madde olmasa zaman da olmazdı. Madde değişmese ve hareket etmese zaman da olmazdı. Ama maddenin en temel özelliği de değişimdi, hareketti. Dolayısıyla zaman da kaçınılmazdı.
Bu basit ve kişisel materyalist zaman anlayışımım doğal bir sonucu da, zamanı doğrusal, lineer olarak algılamamdı. Yani zaman geçmişden geleceğe, düz bir çizgi olarak ilerliyordu.
Zaman yolculuğu diye bir şey ancak Uzay Yolu, Uzay1999 gibi dizi filmlerin fantezileriydi.
Sonra kuantum fiziğinin zamana ilişkin zihin zorlayan önermeleri geldi. Zamanın doğrusal olmadığı, dairesel olduğu, geçmişin, geleceğin ve şimdinin birlikte var olabileceği yorumları yapıldı.
Bu tabii beni aşıyordu. Aslında zamanı basit materyalist yaklaşımıma göre doğrusal olarak ele alırken de kendi içimde çelişkideydim. Madde öncesi zaman yoktu. Bunu açıklayamıyordum, tıpkı madde öncesini açıklayamadığım gibi.
Şimdi günümüzde bu konuyu nasıl ele aldığıma geleyim.
Einstein zamanın izafiyetine örnek olarak biraz da espriyle sıcak sobaya dokunan adamın zamanı algılayışıyla, güzel bir kadının yanındaki adamın zamanı algılayışı arasındaki farkı verir. Tabii ki sobaya dokunan adam zamanı çok daha uzun algılayacaktır ve güzel kadının yanında hoş vakit geçiren adama zaman çok kısa gelecektir.
Tabii güzel kadın çok sıkıcı ve bön bir kişi değilse...
Mutlu olduğumuzda zamanı düşünmeyiz, ânı yaşarız. Mutluyken zaman bizler için yoktur, ân vardır. Mutsuzsak zaman vardır, zamanı bol bol düşünürüz. Geçmişi düşünürüz, geleceğe dâir planlar yaparız, şimdiyi düşünürüz. Ama ânı yaşamayız.
Demek ki zaman, mutluyken ve ânı yaşıyorken yok gibi, ama mutlu değilken zamanı algılamak ve hissetmek söz konusu oluyor.
Demek ki o güzel kadının yanındayken kendimizi iyi hissediyoruz ve zaman çabucak geçiyor; daha da ilerletip işi mutluluk derecesine vardırabilirsek, zaman hepten kalkıyor!
Bizlere zaman fizikselliğe sahip olduğumuzda geldi. Yani "cennet"den kovulup, dünyevî varlıklar olduğumuzda. Düşüşle birlikte zamanı algılamaya başladık. Ondan önce "cennet"de, cennet gibi bir âlemde, mutlu yaşıyorduk ve mutluluktan zamanı algılamıyorduk.
Mutlu olup da ânı yaşayanların zamanı hissetmemesi, algılamaması ile ilgili olarak şunu da ekleyeyim: bulmacalarda ân, zamanın en kısa birimi olarak sorulur. Oysa ân, zamanın tümünü içine alan bir sonsuzluk mu oluyor bu durumda acaba?