Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika > Tarih

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 14-07-2007, 13:15
gozde-1 gozde-1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 06 Apr 2007
Mesajlar: 53
Standart Geç Kalan Reformlar- Osmanlı Neden Geri Kaldı? (III)

GEÇ KALAN REFORMLAR (OSMANLI NEDEN GERİ KALDI? *III)


[align=justify:7ea5772808] Osmanlının geri kalışını irdelerken netleşmemiz gereken önemli bir öğe de, Osmanlı’nın dünya egemeni olduğu dönemdeki “üstünlüğünün” anlamıdır. Çünkü bu üstünlük döneminde, Osmanlının üretim *ilişkileri düzleminde de ileri olduğu inancı yaygındır. Oysa Osmanlıyı egemen yapan öğe, daha ileri üretim ilişkilerine geçen dünyanın yaşadığı çözülme döneminde, eski üretim ilişkilerinin mümkün kıldığı merkezi yapıydı.

Osmanlı devleti, fetih ve talanı tamamlamak üzere sıkı denetimli bir *toprak ve ticaret düzeni oturtmuştu. Tıpkı eski Bizans, Sasani, Abbasi, Selçuklu vb. imparatorluklar gibi. Ne ki onlar kendi çağlarının imparatorluklarıydı. Pysa 16. yüzyıl dünyasında köprülerin altından çok sular geçmiş, bunun sonucunda Osmanlı, üretim ilişkileri anlamında çağının gerisine düşmüştü. Ne ki karşı taraf Onun hakkından gelecek askeri sıçramayı yapamadığı müddetçe, Osmanlı siyaseten üstün kalacaktı. Yani bu üstünlük, üretici güçlerin gelişim düzeyi anlamında bir üstünlük değildi. Aksine güçler düzleminde O, bir önceki dönemin dünyasını temsil ediyordu. Ancak üretici güçler düzeyindeki bu geri konumu, Ona merkezi-despotik bir yapı, etkin bir askeri aygıt, dolayısıyla talan ve egemenliğini yayma avantajı anlamında üstünlük sağlıyordu.

Özetle başkalarının birikimlerine el koyan (fetih) ve egemenlik alanındaki üretici güçleri, merkezin ihtiyaçlarına göre ağır bir denetim altında tutan bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu düzen, talan gelirlerinde bir kesinti olmadığı müddetçe topluma görece bir adalet ve istikrar ortamı sunuyordu; bununla birlikte onun ‘üstünlüğü’ üretken bir üstünlük olmadığı için tarihin gelişiminin önünde engel olup, ömrü de askeri üstünlüğünü sürdürebilmesiyle orantılıydı.[/align:7ea5772808]

YAPISAL FARKIN HANDİKAPI

[align=justify:7ea5772808] Bu “fütuhat gelirleri ile desteklenen tarım düzeni”, çevresindeki feodal düzenlere göre içerdiği siyasal avantajlara karşın, bu yapısı gereği bilim ve teknoloji üretim kapasitesinden de yoksundu. Dolayısıyla feodal parçalanmışlık içinde birikim ve sıçramam yapan yapılara karşı giderek geri kalmak ve aynı dünyadaki bu ileri üretim yapılarına bağımlılaşmak kaderini bizzat kendisi yaratacaktı. Bir dönem ona üstünlük sağlayan avantajlar dini metinlerle de kutsandığından, ‘bozulma’ ve ‘ihtilal’ olarak karşıladığı her türden değişimi kategorik olarak ezecekti.

Fetihlerle başkalarının birikimlerine el koyma avantajı, sanal bir üstünlük yargısı üreterek üretim teknolojisini geliştirme motivasyonu ve yeteneğini de engeller. Bu yapısı gereği üretici sınıflar yerine askeri-siyasi ve dini bürokrasiyi yüceltir; yani üretici değil asalak sınıfların süreğen olarak egemen konumda olmasını sağlar. Ülü-l emr’e (emir sahibine, padişaha) itaati zorunlu kılan (Kur’an,Nisa-59) ideolojik aygıt olarak şeriatın Osmanlıdaki şekillenmesi, Ulema ve Vüzera (dini ve siyasal sınıf) dışındaki sınıfları tebaa (kayıtsız şartsız uymakla yükümlü) gören bir şekillenmeye sahipti. Bu düzenin meşruiyeti, hazinenin, askerin, reayanın, her şeyin padişaha ait olduğu (Katip Çelebi) bir eksende şekilleniyordu.

Bu düzende zanaatkarlık da, Ahi düzeni içinde ustadan görülenin aynen taklidi ile salt niceliksel bir gelişim gösterirken, ticaretin katı kurallara bağlı denetimi nedeniyle, kendi içinde ve diğer ekonomilerle rekabetle nitelik yükseltme baskısından uzak yaşıyordu. Bunun sonucunda üretim, bırakalım fabrika düzeyini, manifaktür düzeyine bile yükselemeyecekti. Bu bağlamda katı denetim ve değişmezlik ilkesini hayata geçiren Osmanlı düzeni, egemenlik alanlarında sivil toplumun, bilimin ve sanatın yanında başkent dışında şehirleşmenin, rekabetin ve üretim teknolojisinin gelişimini engelleyerek Osmanlının niteliksel gelişme şansını olanaksızlaştırıyordu.

Bu yapı farkından dolayı Osmanlı, ticaret yolları ve savaşlarda elde ettiği vergi, ganimet ve haracı üretimin * nitelik artışına temel yapamazken, henüz bunlardan yoksun, üstelik feodal parçalanma içinde olan Avrupa’da oluşan koşullar, sanayileşmeye alt yapı oluşturacaktı. Yine bu yapı farkı nedeniyle, coğrafi keşiflerle talan edilen altın ve gümüş, Osmanlıdan hammadde çeker, üretimini tahrip eder ve enflasyon artışına neden olurken Avrupa’da üretimi besleyen bir manivelaya dönüşüyordu. Özetle Osmanlı, siyasal üstünlüğüne karşın hammadde ihraç etmek yerine mamul mal üretme yeteneği gösteremeyeceği gibi, kendine akan altın ve gümüşü de, enflasyon yerine zenginleşme faktörüne çeviremeyecekti.

[align=center]TEŞHİS YANLIŞ OLUNCA[/align:7ea5772808]

Osmanlı için tıkanma yüzyılı olacak olan 17. yüzyılda, durumu aşmaya yönelik çabalar geleneksel mantaliteye uygun olacağından, bu tıkanma giderek kangrenleşecekti. Avrupa’nın gelişmesi ve üstünlüğünün nedenlerini çözümleyemeyen, siyasal aklı, toprak düzeni ve güç dengeleri buna uygun olamayan Osmanlı, durumu “bozulma” olarak açıklayacaktı. Yani Osmanlı egemen aygıtı, kalkınma dinamiklerinin teşvik edilmesi gereğini anlamayacak veya anlasa da kendi iktidarına tehdit görerek, dolayısıyla Rusya veya Japonya’nın gösterdiği feraseti gösteremeyecekti.

Onun üretebildiği tek çare ‘bozulma’ alanlarının tekrar eskiyle değiştirilerek onarılmasıydı.Oysa bozuk olan, tıkanan, küresel gelişmenin dışına düşerek arkaik hal almış olan sistemin bizzat kendisiydi.Yani düzeltilmesi gereken merkezkaç alanlar değil bizzat merkezdi. Ne ki egemen çıkarlar gereği teşhis yanlış olunca, çözüm de, bizzat gelişme dinamiklerini tahrip etmek, kontrol dışına çıkan her gelişmeyi, her itirazı bastırmak olacaktı.

Bu durum “hayatı duran, değişmeyen, değişmemesi gereken bir düzen saymasından kaynaklanıyordu. (Esasen) Ortaçağ düşünüşünün temeli(de) budur. Ona göre varolan düzen (nizam-ı alem) Tanrı’nın taktir ettiği bir düzendir” (Niyazi Berkes, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz, s.8 ). Ancak eskiyi geri getirmek de artık mümkün değildi, yeni dünya koşullarında, Avrupa’nın kazandığı askeri ve ekonomik performans karşısında dikiş tutma yeteneğini kaybetmişti. Batıda yükselen yeni siyasi egemenlik ve ekonomik yayılma koşullarında, değişim ve atılım için gerekli bilinç ve iradeyi gösterememesinin sonucunda Avrupa’daki parasal ve malsal dolaşımın doğrudan etki alanına giriyor, giderek etkisizleşip bağımlılaşıyordu. Artık Avrupa devletleriyle karşılaşmalarında, karşı tarafın teknolojik atılımlarına bağlı olarak yenilgiler alıyor, ama buna rağmen 17., hatta 18. yüzyılda bile saldırmaya devam ediyordu. Çünkü Osmanlı devlet gelirlerinin üçte biri talan gelirlerince karşılanıyor ve bunu meşrulaştırmak üzere devreye “ küfür dünyasını” teslim almaya yönelik İslamcı fetih emirleri giriyordu. Bu bağlamda Avrupa ile, ardı arkası kesilmez savaş eksenli ilişki sürdürüyordu. Özetle elindeki çözüm aracı “çekiç” olan ve bunun dışında çözüm düşünemeyen egemen akıl, sorunlara “çivi” muamelesi yapıyordu. [/align]

EKONOMİK ZİHNİYET MERDUD

[align=justify:7ea5772808] Bu süreçte Osmanlıdan mal kaçışı olarak Avrupa’nın ekonomik performansı yanında Osmanlının giderek savaş kazanamaz hale gelişi de bütçe açıklarını arttırdıkça arttıracaktı. Gaza akınları parasal katkı yerine yıkım getirmesine karşın Osmanlının çare arayışları hep eskiyi geri getirmeye yönelik önlem ve arayışlarca biçimlenecekti. Ancak bu yaklaşım sorunları çözemeyecekti. Öyle ki IV.Murat’ın, Koçi Bey Risalesi çerçevesinde eski sistemi geliştirmek amacıyla uyguladığı “kanlı terör rejimi bile para etmedi. Eski sistemi geri getirmek şöyle dursun, ona zıt gelişmeler durmadan sürdü” (N.Berkes, age, s.8 )

Çünkü sorun, Doğunun ve İslamın koçbaşı Osmanlının, dünyanın değişimine ayak uyduramamasında yatıyordu. Yani sorun değişmekte değil, tersine egemen güç ve ilişkilerin ve onların meşruiyet aracı olan dinsel algının değişememesindeydi. “Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’sında olduğu gibi İslam ve Osmanlı ortaçağında da ekonomik zihniyet ‘merdud’ (reddedilen) bir şeydi. Kafalara hakim olan güç din ve gaza düşüncesi idi. Devlet idaresinde güçlü olan din ya da gaza adamları idi ; yani ekonomik sınıflar (köylü,işçi,esnaf) değildi. Ortaçağ düşünüşünde devleti yöneten kişilerin toplumsal sınıfları temsil eden kimseler olmaması ideal bir şeydi. Hem Hıristiyanlık hem İslamlık dünyasında devletin başında Tanrının gölgesi veya vekili bulunur; sınıflarından iğdiş edilmiş sivillerle askerler ve din adamları tarafından ‘esnaf’ , yani o zamanki anlayışla toplumsal sınıflar (reaya, zanaat ve ticaret erbabı) yönetilirdi. Bu sınıflar birtakım mertebelenmiş tabakalardı.Her birinin yeri dünya düzeninde belli ve değişmezdi. Değişme daima bozulma alameti idi” (N.Berkes, age,s.9)
“Ortaçağ anlayışında devlet idaresi, toplum sınıflarını oldukları yerde tutacak, toplum yapısının değişmesini engelleyecek tedbirler almak demekti. Bu anlayışla toplumun değişmesi ‘bozulma’, anarşi sayılırdı. Eski Osmanlı yazarları değişmeye ‘ihtilal’ derler, bundan kaçınılması için devlet adamlarına nasihatler verirlerdi.” (N.Berkes, age, s.13) [/align:7ea5772808]

“EY ALEMİ İSLAMI EZEN, İNLETEN ALLAH”!

[align=justify:7ea5772808] 19.YÜZYILA GELİRKEN Osmanlı gerilemesinin asli nedeninin ekonomik olduğu,bunu ise mevcut siyasal sistemin sağladığı, dolayısıyla değişimin kaçınılmazlığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlanacaktı. Bu bağlamda 19. yy.’da reformlarla durumu değiştirmek ve toplumsal enerjiyi harekete geçirmek yönelimlerine girilecekti; ama artık geç kalınmıştı. Geriye getirilemez zamanın, kayıpların, çürümenin kaybettirdikleri nedeniyle değişim (Tanzimat) kaçınılmaz bir şekilde bağımlılaşmayla birlikte gelişecekti. “Eski günlere dönmenin artık olasılığı kalmadığı; tersine devletin hem ekonomik hem de siyaset bakımından çökme ya da dağılma haline geçtiği anlaşıldığı sıralarda zar zor, belli belirsiz yeni bir fikir doğmaya başladı. Avrupa dünyasında yeni bir uygarlığın doğmakta olduğu seziliyor, buna uymak gerektiği, yapılacak reformların buna uyması zorunluluğu kabul ediliyordu” (N.Berkes, age, s.10)

Ne ki farkına varmak ile gerekli değişimi gerçekleştirmek aynı anlama gelmiyordu. Eski, yani geneksel yapı ve ilişkiler ekonomik ve siyasal düzlemde kolay değiştirilemez bir güce sahipti. Onlardan beslenen, onlar sayesinde iktidar edenler, kalkınmak için zorunlu değişimin önünü bizzat tıkıyorlardı. Üstelik yüzyıllardır sürdürülen “gavur”, “kafir”, Frenk”, koşullandırmalı küçümseme ve dışlama, Batının önyargısız izlenip anlaşılabilmesi için gerekli olan iç toplumsal desteği de olanaksızlaştırıyordu. Kriz ve yenilgilerde kendisinden sürekli yardım dilenen, dua edilen, koruma istenen tanrı’dan da bu konuda en küçük bir destek gelmiyordu. [/align:7ea5772808]
[align=justify:7ea5772808]
Nitekim Ziya Paşa’nın; “Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kaşaneler gördüm/Dolaştım mülk-ü İslam-ı bütün viraneler gördüm” şeklindeki dizelerinde de görüldüğü gibi, “azamet” ve “ihtişam” dan geriye bir şey kalmamıştı. Bu ise dünyaya materyalist bir soğukkanlılıkla bakamayan, İslamcı koşullanmaları aşamayan pek çok aydında travmalar yaratıyordu. Türk-İslamcı çevrelerin kendilerine bayrak yaptığı Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri, işte bu travmanın yansıması olacaktı: [/align:7ea5772808]

Ey bunca zamandır bize te’dip eden Allah
Ey alemi İslamı ezen, inleten Allah ,
Bizler ki senin va’di ilahine inandık
Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık
Bizler ki beşer bir sürü ma’buda (tanrıya) taparken
Yıktık o yaman şirki, devirdik ebediyen
Bizler ki birer hamlede evhamı bitirdik
Mabedlere ma’budu hakikiyi getirdik
Bizler ki senin ismini dünyaya tanıttık
Gördükse mükafatını, Yarab, yeter artık
Çektirmediği hangi elem, hangi ezadır
Her anı hayatın bize bir ruz’u cezadır (ceza günü)
Ecdadımızın kanları seller gibi akmış
Maksatları dininle beraber yaşamakmış
Evladı da kurban olacakmış bu uğurda
Olsun yine lakin bu ışık yoksulu yurda
Bir hu’u nazar yok mu ki baksın bacasından?
Bir yıldız ilahi bu ne zulme (karanlık) bu ne zindan
..........

Erdoğan Aydın
07/Temmuz/2007
Cumhuriyet
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15-07-2007, 11:04
mukeat mukeat isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Mar 2007
Mesajlar: 20
Standart Re: Geç Kalan Reformlar- Osmanlı Neden Geri Kaldı? (III)

Osmanlının çökmesinin tek sebebi tek cümle ile: KENDİNİ BEĞENMİŞLİKTİR.
Bu durum Roma içinde SSCB içinde geçerlidir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 16-07-2007, 16:38
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Geç Kalan Reformlar- Osmanlı Neden Geri Kaldı? (III)

spartan-troy arkadaş,

Lütfen başlıkta belirtilen konu sınırları içinde kalınız.

Güncel siyasetten bahsetmek istiyorsanız bununla ilgili bir başlığa yazınız veya kendiniz yeni bir başlık açınız.

Bu başlıktan Osmanlının geri kalmışlık nedenleri irdeleniyor. Bu konu içinde olmayan ilgisiz mesajlarınız tarafımdan silinmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 16-07-2007, 19:22
spartan-troy spartan-troy isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 04 Jul 2007
Mesajlar: 780
Standart Re: Geç Kalan Reformlar- Osmanlı Neden Geri Kaldı? (III)

neyse asıl siz anlatmayı bilmiyorsunuz..ben anlatın diyorum...siz diyorsunuz...
olayı saptırtma...




“EY ALEMİ İSLAMI EZEN, İNLETEN ALLAH”!



19.YÜZYILA GELİRKEN Osmanlı gerilemesinin asli nedeninin ekonomik olduğu,bunu ise mevcut siyasal sistemin sağladığı, dolayısıyla değişimin kaçınılmazlığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlanacaktı. Bu bağlamda 19. yy.’da reformlarla durumu değiştirmek ve toplumsal enerjiyi harekete geçirmek yönelimlerine girilecekti; ama artık geç kalınmıştı. Geriye getirilemez zamanın, kayıpların, çürümenin kaybettirdikleri nedeniyle değişim (Tanzimat) kaçınılmaz bir şekilde bağımlılaşmayla birlikte gelişecekti. “Eski günlere dönmenin artık olasılığı kalmadığı; tersine devletin hem ekonomik hem de siyaset bakımından çökme ya da dağılma haline geçtiği anlaşıldığı sıralarda zar zor, belli belirsiz yeni bir fikir doğmaya başladı. Avrupa dünyasında yeni bir uygarlığın doğmakta olduğu seziliyor, buna uymak gerektiği, yapılacak reformların buna uyması zorunluluğu kabul ediliyordu” (N.Berkes, age, s.10)





ben diyorum ne alakası var...siz diyorsunuz o yazıyı yazan mehmet akif ersoy...
neyse frodo bosver...kavga etmiyelim....mehmet akif ersoyun yazısı oldugunu soyleyerek...hiç anlamıyorsun beni...ben diyorum kiii...bu cumleyi neye gore kullanıyor..neye gore kime gore?


anlayan yok mu yaa...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:55 .