5 Ekim 2007 *
Cengiz ÇANDAR *cengizcandar@referansgazetesi.com
AB (demokratikleşme) yolu: Kürt sorununa çözüm yolu
Hilmi Özkök'ün Türkiye'nin yakın tarihindeki unutulmaz Genelkurmay başkanlarının başında geldiğine kuşku yok. Kendisini “askeri darbe sevdalıları”na beğendiremedi ama tam da bu nedenle, yani TSK'ni siyaset dışında tutmaya gösterdiği özenle, hem başında bulunduğu kurumun saygınlığına katkıda bulundu, hem de ismi çevresinde bir saygınlık halesi oluşturdu.
Hilmi Özkök ile yapılan uzun söyleşi, Milliyet gazetesinde sürüyor. Emekli Orgeneral Özkök, o söyleşide, “PKK ve Kürt sorununa nasıl baktığı”na ilişkin, ayrıca, “Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulursa Türkiye bölünür mü, Güneydoğu, Kuzey Irak'taki Kürt devletine meyleder mi?” sorularına cevap olarak şöyle bir çerçeve çiziyor?
“1. Türkiye'de bir Kürt gerçeği var. Halkımızın bir bölümü kendini kök tibarıyla Kürt olarak tanımlıyor. Bu bir gerçek.
*2. Ayrıca bir Kürtçülük ideolojisi ve/veya siyaseti var. Bu da bir gerçek.
*3. Bir de silahlı bir hareket var: PKK.
Bu üç ayrı oluşuma ve aralarındaki ilişkiye bakmak lazım.”
Hilmi Özkök'ün bu üç unsura, “aynı şey” olarak bakmıyor; “ayrı” görüyor. Ama, bunların arasında bir “ilişki” olduğunun da farkında. Özkök'ün, Türkiye'nin bu en hassas konusuna yaklaşımı ve benimsediği metodoloji doğru. *Dolayısıyla, şu değerlendirmesi de doğru:
“Şimdi önemli olan şu: Kürt devleti kurma ümidi nasıl kesilir?... Öyle bir durum olur ki, artık *bölgedeki Kürt kökenliler, hatta Kuzey Irak'takiler de ‘Ayrı bir Kürt devleti kurmaya gerek yok' diyebilirler. Düşünün ki, Türkiye AB'ye girmiş, fert başına milli gelir 15 bin doları aşmış. O zaman böyle düşünebilirler...”
Yıllardır dilimizde tüy biterek savunduğumuz ve binbir pespaye komploya ve “andıç” gibi “28 Şubat Genelkurmay yapımı” iftiraya hedef olmamıza neden olarak görüşümüz özetle bu; Hilmi Özkök'ün vurguladığı...
*** * * * **** * * * * ***
Haftasonunda konuşmacı olarak katıldığım Diyarbakır'daki “Türkiye'de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler” başlıklı konferansta, 13 yıl önce, ta 1994'te ardarda yazdığım iki yazıdaki görüşümü tekrar ettim ve o görüşlerimin “güncelleştirerek”, bugün için de geçerli olduğunu söyledim. Özetle:
“Kürt sorunu, Türkiye'nin en önemli ulusal sorunudur. Kürtler, bölgede çeşitli ülkelerde yaşadığı için, ayrıca bölgesel nitelikte, yani Türkiye sınırlarının ötesine geçen özellikleri bulunan bir sorundur. Ortadoğu bölgesinin dünya politikasında işgal ettiği yer ve önem nedeniyle, uluslararası boyutlar taşıyan bir sorundur.
Ortadoğu'da ulus-devlet formatına göre kurulmuş, Arapların –gereğinden de fazla- birçok devleti var. Farslar, İran'ın şahsında bir ulus-devlete sahipler. Keza, Türkler de. Yahudiler ise İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İsrail ile birlikte bir ulus-devlet sahibi oldular. Bölgenin büyük ve yerleşik ulusal topluluklarından sadece Kürtlerin devleti yok.
Bu nedenle, Kürt sorunu ya da bu “sancı”, Kürtler, bir devlete kavuşuncaya ve/veya bölgedeki mevcut devletlerden birini kendi devletleri olarak benimseyerek, “ayrı bir ulus-devlete ihtiyacımız yok; bu devlette kendimizi buluyoruz, bu devlet bizim/bizim de devletimiz” diyebilecekleri noktaya kadar sürecek.
Türkiye'nin AB aday üyesi olması, giderek katılım müzakerelerine başlaması, Türkiye'nin Türkiye Kürtlerinin Türkiye Cumhuriyeti'ni kendi devletleri olarak benimseyeceği dönüşümünü ifade ediyor.
Bu durumda, Türkiye Kürtlerinin, bağımsız bir Kürt devleti de kurulsa, Kuzey Irak'a doğru meyletmesi değil, Irak Kürtlerinin AB üyesi, Kürt nüfusunun kimlik haklarına sahip, özgür ve müreffeh bir topluluk olarak yaşadığı Türkiye'ye meyletmesi çok daha güçlü bir ihtimaldir.”
Hilmi Özkök ile “esasta” mutabık olduğumuz hususlar bunlar.
Konuya böyle yaklaştığınız takdirde, Kuzey Irak'taki “oluşum”u, Türkiye'nin bir “güvenlik tehdidi” olarak da görmezsiniz, göremezsiniz, görmemeniz gerekir.
Çünkü, Kuzey Irak'daki “Kürt devletleşme oluşumu”nu öyle görüyorsanız, yani Türkiye için bir “güvenlik tehdidi” olarak algılıyorsanız, Türkiye'nin Kürt vatandaşlarına güvenmiyorsunuz, onları sürekli olarak Türkiye'yi parçalamak ve Kuzey Irak'taki “oluşum”la birleşmek isteyen “beşeri unsur” olarak görüyorsunuz demektir.
Aynı zamanda, “özgüven”iniz yok demektir. Zira, AB yolunda dönüşerek ve modernleşerek büyüyen bir Türkiye'nin Kürt vatandaşları, ister istemez, Türkiye'nin nüfuzunu Irak'taki soydaşları üzerinden yayacak ve arttıracaklardır.
Yani, tam tersine; Türkiye'nin demokratikleşmesi ve AB rotası, Irak'taki otoriter/totaliter merkezci eğilimler açısından bir “güvenlik tehdidi” oluşturur.
*** * * * *** * * * ***
Peki, PKK, Türkiye için bir “güvenlik tehdidi” oluşturmuyor mu? PKK, terör silahına başvurmuyor mu? PKK, gerek ABD ve gerekse AB nezdinde bir “terörist örgüt” olarak kayıtlara geçmiş değil mi? Böyle bir “terör örgütü”ne karşı tavır almak ve mesafe koymak gerekmiyor mu?
Bunların hepsi doğru ve bunların tümüne verilecek cevap “evet.”
Ancak, bu nasıl yapılacak? Bu “evet” ve “evetler” nasıl uygulamaya geçirilecek? *Anket yapmıyoruz. Ülkede kanı durdurmaya ve ulusal birliği kurmaya çalışıyorsak, bunu “siyaset yolu”yla yapabiliriz. Sadece vur-kır yetse idi, 1984'te PKK'nın ilk silahlı eylemleri başladığından bu yana geçen 23 yıl içinde bu işi çoktan çözmüş olurduk.
Bu iş, ne “Hedef PKK değil Barzani'dir” diye formüle edilen ve MHP'ye egemen, Genelkurmay'ın da benimsediği sezilen “Kuzey Irak'a askeri müdahale” ile çözülür; ne de DTP'yi “PKK'ya terörist de; yoksa seni muhatap almam” söylemiyle baskı altına alan Tayyip Erdoğan yöntemiyle. Hele hele, DEP'e 2004'te yapılanı, 2007'de DTP için tasavvur ederek hiç değil.
Niçin mi? Yarına...
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...33&yazarid=215
6 Ekim 2007 *
Cengiz ÇANDAR *cengizcandar@referansgazetesi.com
Diyarbakır'da Gerry Adams'ı anımsamak...
“Gerry Adams, o güzel Ağustos günü, ünlü Belfast pub'u Duke of York'taki işinden ayrıldığında silahlarını da yanına alıp gitti. Barın müdavimleri, ki bir çoğu İngiliz televizyon ve gazete muhabirleriydi onun ayrıldığını öğrendiklerinde çok üzüldüler.
Pub'ın en popüler barmeniydi o... Katolik Falls Road ile Protestan Shankill Road arasındaki patlak veren petrol bombaları kullanılan çatışma alanına doğru yola çıkmıştı. Gerry Adams savaşa, yanında, bir düzine boş bira şişesiyle, gidiyordu...”
O boş şişeler petrol bombası olacaktı, tabii ki.
Belfast'ta yıllar önce Shankill Road ve Falls Road civarında dolaştıktan sonra satın aldığım “The I.R.A.” adlı kitabın sonundaki Gerry Adams bölümünden bu satırlar. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu IRA ve Kuzey İrlanda'daki şiddet ortamına ilişkin en güvenilir ve uzman yazarın Tim Pat Coogan olduğunu öğrendikten sonra, onun imzasını taşıyan bu kitabı Belfast'ta alıp, “kitap cephaneliğim”e eklemiştim.
O sayede, illegal ve terör silahına başvuran IRA ile onun “siyasi kolu” gibi çalışan Sinn Fein'in *aslında etle tırnak gibi birbirine bağlı olduğunu öğrenmiştim. İngilizler (Tony Blair hükümeti) *IRA ve terörünü lanetlerken, benim Belfast'ta bulunduğum o tarihte, Sturmont Kalesi'nde Gerry Adams liderliğindeki Sinn Fein heyeti ile “çatışmaya son vermek”, “Sinn Fein'in parlamentoda temsili” ve “IRA'yı silahsızlandırmak” müzakerelerini yürütüyorlardı.
Oysa, kitabı okuduğumda, gerek Gerry Adams ve gerekse Sinn Fein'in iki numarası Martin McGuinness'in, 1970'lerin başında IRA'nın silahlı kolu “Provo”ların önde gelen liderleri olduğunu da okumuşum. Hatta, 1972 yılında, bir İngiliz askeri helikopteri ile Londra'ya İngiliz hükümetiyle yapılan gizli görüşmeye götürülen IRA heyetinde her ikisi de yer almıştı.
Gerry Adams'ın bir kardeşi ve kuzeninin, kendisi Sinn Fein namına İngilizlerle müzakereleri yürütürken yasadışı IRA üyeliğinden ötürü tutuklandığını, kendisinin de bir dönem işkenceden geçtiğini, bunları, hep o dönem öğrenmiştim...
İngilizler, Kuzey İrlanda'da terörü durdurmak ve Gerry Adams'ı muhatap almak için, kendisine “IRA'yi terörist ilan et *ve kına” diye bir talepte hiç bulunmadılar.
Bugün, Kuzey İrlanda'da terör sona erdi. IRA, silahsızlandırıldı...
*** * * * * * *** * * * * ****
Diyarbakır'da geçen haftasonu, en ön sırada DTP milletvekillerinin oturduğu çok kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde konuşurken, işte bu “IRA-Sinn Fein bağlantısı”nı aklımda tutarak, “PKK ile DTP arasında organik bir bağ var. Örgütsel ilişki demiyorum. Çünkü, yasa dışı bir örgüt ile öyle bir ilişki suç. Oysa, DTP, seçilmiş ve parlamentoda grup bile kurmuş meşru ve yasal bir siyasi parti. Ancak, elbette ki, DTP ile PKK arasında bir organik bağ söz konusu” diye konuştum.
Ve, ekledim: “Eğer, DTP ile PKK arasında bir organik bağ da yoksa, ben o DTP'yi ne yapayım? Ne yararı dokunabilir öyle bir DTP'nin? Ne kendisine, ne Kürt sorununa, ne Türkiye'ye hiçbir faydası dokunmaz.”
Konuşmanın bir yerinde, bir “varsayım”ı da dillendirdim. Varsayım ama olgu aynı zamanda; eğer PKK'nın seçime girdiğini varsaysak, ona kim oy verecek idiyse, DTP'ye oy verenler de aynı kişiler.
Peki, böyle bir “organik bağ” nereden geliyor?
Kendimizi aldatmayalım; kardeşlerden biri milletvekili seçiliyor, yani “yasa koyucu” sıfatı kazanıyor, diğeri dağda, yani “yasa dışı” konumda. Veya, yeğen, ya da kuzen. Hem, zaten şu andaki DTP milletvekili olan bazıları, bir süre önce “yasa dışı örgüt üyeliği” nedeniyle hapiste değil miydi?
Gerçi, DTP milletvekillerinden Hasip Kaplan, dünkü *Referans'ta yayınlanan röportajında, PKK ile irtibat konusundaki bir soruya, “Yok, biz yasal bir partiyiz. Bizim illegal hiçbir partiyle organik bir bağımız yok. Ve üstelik farklı bir partiyiz, farklı bir kuruluş sürecimiz var. Binlerce delege içinden 500 kurucu üye seçildi” diyor ama “gerçeğin tümü” bu dediklerinden ibaret değil.
“Organik bağ”ı benim yukarda kullandığım anlamda anlarsanız, Hasip Kaplan'ın da buna bir diyeceği olamaz. Objektif gerçek. DTP, “legal” bir parti ve buna kağıt üzerinde uyan bir kuruluş süreci geçirdiği için, elbette, PKK'dan farklı. Ama, DTP, niçin ve nereden gelen istek üzerine kuruldu? Zaten, “bölge ve kimlik partisi” niteliğinde DEHAP varken, İmralı ilan etmedi mi DTP'nin kurulması gereğini? DTP'lilerin büyük çoğunluğu DTP kurulacağı ve “emir büyük yerden geldiği için” kendisini fesheden DEHAP'lılardan oluşmuyor mu?
Türkiye'de Kürt sorununun çözümü, ülkemizin şiddet ikliminden kurtarılmasını, kan dökülmesinin önlenmesi ve bu amaçla PKK'nın silahsızlandırılması doğrultusunda yol alacak isek; bu yolda demokrasiyi pekiştirecek isek, birbirimizi aldatmaktan ve yalan-dolan üzerinde gölge boksuyla politika yapmaktan artık vazgeçmemiz gerekiyor.
*** * * * * **** * * * * ****
Yani?
Yanisi, şu: DTP'nin TBMM'de temsilini, Türkiye'nin “barışçıl bütünleşmesi” için mükemmel bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Onu ikide bir “PKK'yı terörist ilan et; seni muhatap alayım” diye sıkıştırmamalı ve onu, bunu yapmadığı ve yapamayacağı için meşruiyet çizgisi dışına itmemeliyiz. Çünkü, ilan etmez. Çünkü, edemez. Ve, ayrıca etmemelidir ki, PKK'yı “silahsızlanmaya” yönlendirecek bir mekanizma olarak işlevsel bir değer kazanabilsin.
Kaldı ki, DTP'yi, bir CHP'ye, bir MHP'ye hatta AKP'ye benzetirseniz, onun bir “bölge ve kimlik partisi” olarak ne işlevi kalır ki?
“PKK'ya terörist de” kampanyası başka şey, DTP'yi “şiddete karşı çıkmaya, ondan uzak durmaya” teşvik etmek başka şey.
Başbakan'a biri, “Sinn Fein-IRA” konusunu anlatmalı...
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...11&yazarid=215