Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 04-11-2007, 22:24
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslamiyet

İslam dininin nedenlerini araştırırken sonuçlardan yola çıkmak en mantıklısı olarak görünür hep bana. Neden diye sorulacak olunursa o döneme ait bize kadar gelmiş olan eserlerin son derece azlıgı, hatta neredeyse hiç olmamasıdır. Elimizde veri olarak aldıgımız eserlerin çogu da İslam dininin ortaya çıkmasından 150 sene sonra rivayete dayalı olarak toparlanmış belgelerden oluşmaktadır. İslamiyetin en önemli sonucuna baktıgımız zaman bunun Kuzey Arabistanda dagınık olarak yaşamını sürdüregelen Arap Kabilelerini bir devlet çatısı altında birleştirmek oldugunu görebilmemiz pek fazla zor degildir. Bu yazıda bir devlet gereksinmesi olarak , bir devletin kurucu ideolojisi olarak İslamiyetin oynadıgı rolü incelemeye çalışacagım. Bu incelemeye başlarken öncelikle Cahiliye denilen dönemde ve bundan evvelinde Arap toplumunun, özellikle de Kuzey Arabistandaki kabilelerin yapılarına bir bakmak gerekiyor.

* * * * * A- Nesnel Şartlar :

* * * * * * *1-Arap Kabileleri arasında kan bagına dayalı sistemin zayıflaması ve kabileler arası çatışmaların yaygınlık kazanması :

Muhammed zamanına gelindiginde yani 6. yy da Arabistan iki farklı kültürel ve ekonomik yapıyı içinde barındırıyordu. Güneyde görülen istikrar, coğrafî özellikler ve verimli topraklar yanında buralarda sosyal, siyasî, iktisadî ve medeniyet yönünden gelişmiş Ma'în, Sebe', ve Hımyer gibi eski devletlerin bıraktıkları kalıntılara dayanmaktaydı. Güney*deki bu özelikler yanında kuzeyde de istikrarsızlık hakimdi. Buralarda bedevîlik hayatının derin izleri bulunmaktaydı. Bunun yanında kuzeyde de Mekke, Medine ve Tâif gibi istikrara sahip pek, çok yerleşim merkezleri mevcuttu.Güneyde çeşitli krallıklar kurulmuş olmasına ragmen kuzeyde hala bir soy örgütlenmesi ve buna baglı sosyal yapılar vardı.

* Tüm Arap yarımadasında yaşıyanlar iki ana soydan türemişti. Adnaniler ve Kahtaniler. Adnânîlerin en meşhur kolları, Mekke'de Kureyş, Tâif;te Sakîf, Bahreynde Abdulkays, Yemende Benû Hanîfe, Dehnâ çölünde Temîm ile Dabbe; Yarımadanın Kuzeydoğusunda Yemâme, Bahreyne doğru uza¬nan bir çizgide Benû Bekr ile diğer kolları gelmektedir. Ayrıca Kinâne, Mekke yollarındaki Huzeyl, Neciddeki Kaysu Aylân kabileleri de Adnânîlerdendir. En önemli kabileleri ise Hevezân, Süleym, Amir ve alt kolları olan Kilâb, Akîl, Müzeyne ve Benû Sa'd kabileleridir.

* * *Mekkeliler, Muhammed'den yaklaşık beş nesil önce İbrahim'in soyundan geldigi iddia edilen Kusayy'ın önderliğinde civardaki kabilelerin desteğini de alarak, Kureyş adı altında birleşmişlerdi. Mekke, Kusay'dan önce, genellikle, şu boylardan oluşmaktaydı :

1.Harisoğulları
2.Muhariboğulları
3.Âmiroğulları
4.Adiyyoğulları
5.Sehmoğulları
6.Cumahoğulları
7.Teymoğulları
8.Mahzumoğulları
9.Zühreoğulları
10.Esedoğulları.
Daha sonraları bunlara Abduddar ve Abdumenafoğulları eklenerek sayıları onikiye çıkmıştır. Abdüşşems, Haşimiler, Ümeyyeoğulları gibi oymaklar ise, sonraki soylardan oluşmuştur.

O halde Arap soy örgütlenmesinde ana egilim birleşme yolunda degil ayrılma yönündeydi. Nitekim tüm soy örgütlenmelerinde klan belli bir büyüklüge ulaştıgı zaman ayrılır ve yeni bir klan olarak başka bir yerde, ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebilecekleri bir yerde yaşamını devam ettirmeye çalışır. Kabile konfederasyonları bu dagınıklıgı askeri olarak toparlayabilmek için bulunmuş bir yoldur.

Kabileler arası ilişkilere bakıldığında, göze çarpan ilk husus, kabileler arası savaşların oldukça fazla olmasıdır. Bu mücadele ve düşmanlık Adnânîler ile Kahtanîler zamanından beri süregelmiştir. İki kabile arasında müthiş mücadeleler olmuştur. Hatta savaşlarda dahi farklı işaretler, örneğin biri kırmızı bayrak kullanırken diğeri sarı renkli sarık veya bayrak kullanmıştır. Su, hayvanlarının yemi, yiyecek veya herhangi bir haksızlık yüzünden çıkan tartışmalar büyümüş, kanlı savaşlara dönüşmüş, her hangi bir katl veya ihanetten dolayı patlak veren bu savaşların kırk yıl sürdüğü dahi olmuştur. Kan dökmek normal bir şey olup buna gösterilen tepki, yine kılıçlar çekmek ve yine kan dökmekle olmuştur. Bu savaşlar o kadar fazla ve o kadar meşhur hale gelmiştir ki, Araplar arasında bunlarla ilgili olarak Eyyâmu'1- Arab adıyla bilinen bir ilim dalının doğmasına neden olmuş ve bu savaşlar ya çıkış sebepleri veya yapılan yerlere göre isim almışlardır. Dâhis, Ğabrâ, Besûs, Zî-kâr, Şi'b vs. gibi.

Örneğin Muallaka şâirlerinden Zuheyr b. Ebî Sülmâ *"Savaşlardan doğan pişmanlıkla avuçlarını ovalandığını ve bunu zihinlerde bir sarsıntının takip ettiğini görürsün"; *beyitini yazarak bu duruma dikkat çekmiştir.

Aralarındaki savaşlara son vermek veya barış içerisinde yaşamak için *bir takım anlaşmalar yapmışlardır. Kinâne kabilesinin bir kolunu oluşturan Hâşimoğulları, Huzâ‘a’nın kolu olan Lihyân ve Mustalak kabileleri ile diğer bazı kabilelerin oluşturdukları bu tür bir pakta el-Ehâbiş denmiştir. Bu anlaşmalarını Mekke’nin aşağısında Hubeyş denen bir dağın eteğinde toplanarak yaptıklarından bu ismi almışlardır.i Bunlar Kureyş’in hâl’ifleri (müttefikleri) olarak da bilinirler. Farklı gurupların oluşturduğu topluluk anlamında olan bu paktın başkanlığına Huleys adında biri seçilmiştir.ii İlk bakıldığında Bekroğul*larına karşı oluşturulmuş olan Ehâbiş gurubu ile Kureyş kabilesi de Kinâneoğullarına karşı bir anlaşma yapmıştır. Bu ikili ittifaka daha snra Huzeyl kabilesi de katılmıştır.iii Bu anlaşmaların belki de en önemlilerinden birisi, Abduddâr ve taraftarlarına karşı, Abdumenâf, Zühre, Teym ve Esedoğul*larının kurmuş oldukları pakttır. Büyük bir kaba zemzem suyu koyup kendileri bundan yıkandıktan ve Kâbe’*nin rükünlerini de yıkadıktan sonra bu sudan içip Kâbe’ye el sürerek yemin ettiklerinden Mutayyebîn (temizlenmişler) adını alınışlardır. Diğer bir rivayete göre yapılan güzel bir kokuya ellerini batırdıklarından (buna göre güzel koku sürünenler anlamım alır) veya kestikleri bir devenin kanını bir kaba koyarak ellerini bunda yıkadıklarından bu ismi almışlardır.

Bu anlaşmanın maddesi ise, “Biz, geceler karanlık ve gündüzler aydınlık olduğu sürece, bi*zim dışımızdakilere karşı tek yumruk alacağız.”i Görüldüğü gibi bir güç oluşturma amacını taşıyan bu anlaşmanın uzun vadeli ve güvenilir olmasına dikkat edilmiştir. Yapılan anlaşmanın bozulması kabile için bir ayıp sayılırdı. Kabile şairleri yaptıkları anlaşmaları bozmamakla ve karşı tarafa haksızlık etmemekle, yani vefakârlıkla övünmüşlerdir.ii Zaten yapılan anlaşmayı bozmak savaş sebebi sayılırdı. Arap Edebiyatı Tarihinde Besus ismiyle biline meşhur savaşın çıkış sebebi de budur.

Bu anlaşmalar el-Ahlâf, el-Erâkım ve el-Berâcim gibi daha değişik isimler altında yapılmıştır.i Ayrıca aralarında anlaşma yapan kabilelere “el-Ahrabân” denirdi. Örneğin Necid'li olan ‘Abs kabilesi Zübyân kabilesinin ahrabânı, yani bir birlerinin müttefikleri idiler.



* * * saygılarımla

not : çok uzun bir yazı oldu. tamamını getirebileceklere Allah kolaylık versin. *
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-11-2007, 22:26
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

İlk çocukluk yıllarını Suriye'de üvey babasının kabilesi içerisinde geçiren Kusay, asıl kavminin Mekke'de ikamet ettiğini öğrendikten sonra, hac döneminde Mekke'ye geldi ve uzun bir zamandan beri Mekke'nin idareciliğini yapan Huzâa kabilesinin lideri, Halil b. Hubşiyye'nin kızı ile evlendi. Kusay'ın bu evliliğinden Abdüddar, Abdümenaf, Abdüluzza ve Abd adında dört oğlu oldu. Huzâa kabilesinin lideri Halil b. Hubşiyye'den sonra Kâbe'nin anahtarları damadı Kusay'a geçti. Kusay, Kureyş kabilesinin, İsmail b. İbrahim 'ın soyundan olanların en ileri geleni ve kendisinin de bu kabilenin bir ferdi olması dolayısı ile Kâbe hizmetine ve Mekke emirliğine kendisini, Huzâalardan daha layık görüyordu. Bu durum üç asırdan beri Mekke ve Kâbe'ye hükmeden Huzâa kabilesi ile Kureyş'i karşı karşıya getirdi. Fakat, Kusay, Suriye'den Kudâa kabilesinin yardımını da arkasına alarak Huzâalıları Mekke'den çıkarmaya ve Kâbe'nin egemenliğini ele geçirmeye muvaffak oldu.

Kabe tapımının tüm Araplar için son derece önemli oldugu ve bir Arap devletini oluşturmak için Kabe etrafında oluşabilecek bir tapım örgütlemekten başka bir yol olmadıgı çok açıktır.Zaten var olan bir birlik ya da inanç bütünlügü vardır. Burada Kabeye hakim olan, Kabenin yönetim ve denetimini ele geçiren bir inanışın tüm Arapları ortak bir çatı altında birleştirebilecegi açıktır.

Kusay, Kâbe hizmetlerini ve Mekke yönetimini ele geçirdikten sonra, dağlık bölgelerde dağınık bir şekilde yaşamakta olan Kureyşlileri Mekke'ye götürmeye başladı. Kavmini Mekke'de toplamaya muvaffak olan Kusay'a bazıları Mücemmî (toparlayan) adını verdiler. Kusay, Mekke'ye topladığı kavmini bir iskana tabi tuttu. Onun Mekke'de ki riyasetini simgeleyen dört önemli görev vardı: Dâru'n-Nedve reisliği, Liva, Hicabe, Sikaye ve Rifade görevi. Kusay'ın ölümünden sonra bu görevler, onun oğullarından Abduddâr'a devredilmiştir. Aradan fazla bir süre geçmeden bu yetkilerin paylaşılması amacı ile Kusay'ın oğulları arasında mücadele başlamış ve Mekkeliler ikiye ayrılmışlardır. Mahzum oğulları, Sehm oğulları, Cumah oğulları, Adiy oğulları hakim zümre Abdüddar oğullarının yanında yer alırken, onlara karşı muhalefeti oluşturan Zühre oğulları, Esed oğulları, Teym oğulları, Haris b. Fihr oğulları da Abdümenaf oğullarının yanında yer almışlardı.(Hicabet: Kabe'nin anahtarını bulundurma. Sadanet: Kabe'ye hizmet etme. Rifade: Hacıları doyurma. Sikaye: Hacılara su dağıtma )

İki grup arasında ortaya çıkan bu mücadele daha sonra Mekke ve Kâbe'nin yönetimi ile ilgili yetkilerin paylaşılması ile çözüme kavuşturulmuştur. Buna göre, Hicâbe, Liva ve Nedve görevleri Abdüddar oğullarına bırakılırken, Kıyâde, Sikâye ve Rifâde görevleri de Abdümenaf oğullarına kalıyordu. Abdümenaf'ın ölümünden sonra Sikâye ve Rifâde'yi oğullarından Haşim b. Abdimenaf, Kıyâde'yi de bir diğer oğlu Abdüşşems b. Abdimenaf ele almıştır. Haşim b. Abdimenaf, Kureyşin büyüklerinden ve efendilerindendi. Civar bölgelerdeki bazı devletlerle iyi ilişkiler kurarak güvenli bir şekilde ticaret yapabilme imtiyazını elde etmişti. Haşim, Medine'den bir kadınla evlenmişti. Orada bir çocuğu oldu. Bu çocuk daha sonra amcası tarafından Mekkeye getirilen Abdulmuttalib idi. Abdüşşems erken bir dönemde Mekke'de ölünce onun ifa ettiği Kıyâde görevini,
oğlu Ümeyye b. Abdişems üstlendi.

Böylece ileride Emeviler ile Haşimiler olarak ortaya çıkacak olan ilk ayrışmanın da tohumları da ortaya çıkıyordu.Muhammedin dedesi Abdülmuttalip'in Mekkede Önemli bir mevkide oldugu anlaşılıyor. Fil savaşı sırasında Mekkenin sözcülügünü Ebu Abdulmuttalip yapıyor. Demek ki Haşim zamanından beri kalan Mekke'nin hatırı sayılırları arasında olma durumu peygamberin babası Abdullah zamanında sona ermiş oluyor. Buda Muhammedin iktidar hırsının nedenlerinden biri olsa gerektir.

Bir nevi kabileler konfederasyonu hüviyeti konumunu taşıyan bu birlik belli zamanlarda nedve denilen toplantılar yapıyordu. Bu toplantılar akşamları yapılır ve her kabile her fert bu toplantılar sonucu alınan kararlara uymak zorunlulugundaydı. * *

Kabileler arasında ve kabileler içinde demokrasi vardı. Kabile resileri seçimle işbaşına gelirlerdi ve kaydı hayat şartıyla reislik yaparlardı. Diger üyelerden pek farklılıkları yoktu ancak cesur, savaşçı, zengin olmaları beklenirdi. Kabile resiligi babadan ogula geçmezdi.Kabile reisinin seçimi verasetle değildi. Yeni seçilen reisin aynı kabileden olması normal bir şeydi. Bu kabileye göre kabileleri dünyayı temsil ediyordu. Onlar için yabancılar mevzubahis değildi. Şu halde yeni reis, aynı kabileden olması şartıyla eski reisin oğlu olmayabilirdi. Kabilenin ileri gelen ihtiyarları toplanıyor ve yeni seçilecek reis mevzusunu görüşüyorlardı. Yeni seçilecek olanın, eski reisin oğlu veya yeğeni olması şartı yoktu. Kabilenin başka bir ferdi de olabilirdi. İslamiyet’ten evvelki Arap kabilelerinde en mühim şey, yeni seçilen reisin iyi bir komutan oluşu idi. Çünkü bu kabileler arasında devamlı olarak savaşlar vardı. Şayet kabilenin komutanı iyi bir idareci olmayacak olursa, kabile savaşı kaybeder, harab olurdu. Şu halde, kabile reisi seçiminde ilk aranan şart, seçilecek olanın cesur, kuvvetli ve iyi bir komutan olması idi. Muhtemelen, diğer bazı vasıflar da nazar-ı dikkate alınıyordu. Seçilecek reisin akıllı, zengin vb. olması gibi. Bu seçim sistemi İslamiyetin ilk döneminde aynen devam etmiştir. Muaviye ile birlikte devlet aşamasına geçilince veraset ortaya çıkmıştır.

* *Bu kabileleri bir araya getiren temel Kabe idi. Kabe bir hac yeri idi ve tüm Arabistan'dan buraya hacılar gelirdi. Dolyısıyla dini oldugu kadar ekonomik olarak da önemli bir yerdi. Her ne kadar ortak hac yeri Kabe olsa da kabilelerin inandıkları ve taptıkları nesneler farklı idi. Şemsettin Günaltay Arap topluluklarının, bağlı oldukları totemin ismiyle anıldıklarını belirtir. Kabileye ismini veren totem çoğunlukla bir hayvan veya bitkidir. Buna uygun olarak kabile isimleri araştırıldığında bunların aslan, kaplan, köpek, köpek balığı, keler, çakal, sırtlan yavrusu, tilki, yılan, ada tavşanı, müshil otu, ebu cehil karpuzu, çakıl taşı, keskin sirke.....anlamlarını taşıyan isimlerle anılmıştır. Sosyal hayatın gelişmesiyle birlikte, kâinatın ruhlarla dolu olduğuna ve bütün doğal olayların ruhların eseri olduğuna inanılan animizme, buradan da naturizm, fetişizm (taş ve kumlara tapınma) ve daha sonra putperestliğe geçilmiştir *Sözgelimi, Beni Esed kabilesi aslan; Beni Nemr, kaplan; Beni Kelb, köpek; Kureyş, köpek balığı; Beni Zıbhe, dişi keler; Beni Dail çakal; Beni Beldel, sırtlan yavrusu; Beni Sa’lebe, dişi tilki; Beni Vebre, ada tavşanı; Beni Sa’saa, müshil otu; Beni Hanzala, ebu cehil karpuzu; Beni Fihr, küçük bir taş; Sakif kabilesi ise keskin sirke totemine sahiptir. Ş. Günaltay’ın verdiği malûmata göre; “Araplar, ölen bir kimsenin ruhunun cesedinden ayrılarak kabirden çıktığına inanırlardı. Hatta eğer bu kişi katledilmiş ve katilinden intikam alınmamışsa kuş şekline giren ruhunun, mezarının başında sürekli ‘beni sulayın’ diye bağırdığına inanılırdı. Ruhun dönüştüğü bu kuşa ‘hame’ derlerdi”

Arap kabilelerinin totem putları var ve her kabilenin inanışı ayı ayrı. Fakat birbirlerinin putlarına da saygı gösteriyorlar. Kabileler ve putları şöyle :
Kureyş, en büyük put olarak Uzza’yı kabul eder ve ona hürmet ederdi.
Evs ve Hazreç kabilelerinin taptığı put, Menat adını taşıyordu. Bu put Mekke ile Medine arasında Müşellel denilen yerde bulunuyordu. Sonraları bu iki kabile Menat’tan başka, Lat ve Uzza putlarına da tapmaya başlamışlardı.
Kelb kabilesinin putu Ved idi ve Dumetü’1-Cendel denilen mevkide bulunuyordu.
Huzeyl kabilesi, Suva’ putuna tapardı. Bu put Gatafan mevkiinde idi.
Hemdan kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu Yauk putuna ta’zim ederdi. Bu put, Hemdan civarında bulunuyordu.
Tayy ve Mezhiç kabilelerinin putu Yağus idi.
Himyerilerinki ise Nesr idi.
Bekroğulları ve Kinane kabilelerinin putu ise, Sa’d idi. * *


saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 04-11-2007, 22:27
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

Konfederasyonu saglamanın ön koşulu tüm inançlara eşitlik saglamaktı, bu yüzden ortak tapım yeri olan Kabe de tüm totemler bir araya getirilmişti. Fakat zamanla hakim olan kabilenin toteminin ön plana çıktıgı görülüyor ki tüm devlet öncesi aşamada ve tüm toplumlarda ya da tüm kentsel evrelerde bu olgu gözlemlenmektedir. Bu yüzden kabede 360 adet put vardı.

* *Ancak tüm bu totemlere ragmen Mekke'de ortak bir baş tanrı inancı oldugu anlaşılıyor. Hamidullah'tan bu durumu aktarırsak : " İslam’in ortaya çikisindan önce Mekkeliler putperest olmakla birlikte, aslinda mutlak kudret sahibi, yüce ve tek bir Allah düsüncesine de sahiptiler. Putlar ise Allah’la aralarinda araci durumundaydilar. Merak duygusu, tabii olarak çok az sayida insani kendisine çeken Hiristiyanlik, Zerdüst atesperestligi gibi “yabanci” dinlerin ve Ateizm vb. felsefî düsüncelerin girisini kolaylastiriyordu. Ne tuhaftir ki, bu insanlar arasinda hiç beklenmeyen bir hosgörü vardi. Nitekim, ayni aile farkli dinlerden bireyleri barindirabiliyordu. Dahasi, Ka’be’nin çevresinde, Arabistan’in çok sayida kabilesini temsil eden yüzlerce put bulunuyordu. Ka’be’nin iç duvarlarina islenmis resimler arasinda Ibrahim (AS)’i, Ismail (AS)’i, Isa (AS)’yi, Meryem’i tasvir eden resimler de bulunmaktaydi "

* * Tüm devlet öncesi dönemlerden devlete geçiş dönemindeki aşamaya erken devlet ya da arkaik devlet adı veriliyor ve tarihte görülen ve incelenen erken devletlerde ortak olan bir nokta devleti kuran ya da hakim olan egemenin ya da egemenin temsilcisi oldugu ailenin ilahiligi. Toplum ve toplumda yer alan sınıflar ( ezen ve ezilenler ) bu ortak tanrısallık etrafında birleşiyorlar ve egemenin tanrısal durumu ortak bir ideoloji olarak toplumu birleştirerek devlet sürecini oluşturmada etkili oluyordu.

* * *O halde 6 yy da Arap kabilelerinin bir devlet olarak birleşebilmelerinin ön koşullarından bir tanesi toplumu motive edebilecek ve ortak kabul saglayacak bir tanrısal kişinin egemenliginde birleşmesinden geçiyordu.

* * *5.Yüzyılda, Güney Arabistan'da, Yer Gök Tanrısı olarak adlandırılan tek Tanrılı bir inanışın devlet dini olduğu görülür. Ancak bundan önce Emir Kabilesinin, Du Semavi, yani Gökler Tanrısı dedikleri tek Tanrı'ya taptıkları bilinmektedir.. Güney Arabistan'da çıkan tek Tanrılı dinlerin, o zamanlarda bölgede yayılmakta olan Musevilik ve 4. Yüzyılda Güney Arabistan'a Bizanslı Misyonerler tarafından getirilen Hristiyanlık etkileri ile ortaya çıktığı da ileri sürülür. Medine'de Yahudiler etkindi. Medine önemli ölçüde Yahudi kültürünün tesiri altında bulunduğundan “Beytü’l-Medaris” isimli dershanelerde Tevrat dersleri okutuluyordu. Yahudilerin, muhtemelen, buradaki dini ve kültürel etkinlikleri yüzünden İsraili birçok ritüel ve gelenek, rivayet ve hurafe Araplar arasında yayılma fırsatını bulmuştur.Mekke’de ise hemen hemen hiç Yahudi yoktu.Bununla birlikte bölgenin yıllık pazarlarında ve Ukaz’da onları sık sık görmek mümkündü Mekke’de Yahudi nüfusun bulunmamasına mukabil yer yer Hıristiyanlar görülebilmekteydi. Mekke Hiristiyan inancı ve Hanif inanç vardı. 600 senesinde ölen şair Kus İbn-i Saide'nin Mekkelilere verdigi ünlü hutbede şöyle dedigi rivayet edilir :

"Ey halk!.Dinleyin,belleyin : yaşayan ölür.Başa gelen gelir.Gece,karanlık; gündüz durağan ; gök,burçları olan ; yıldızlar parlar ; denizler kabarır ; dağlar birer çivi ; yer yayılıp döşenmiş ; ırmaklar akağında akmakta.Gökte haber,yerde ibret var.İnsanlar gidiyorlar ve dönmüyorlar.Öyle istedikleri içinmi kalıyorlar yoksa uyusunlar diyemi bırakılıyorlar?.Ey güçlü topluluk!..Nerde Semud , nerde Ad?.Nerede atalar babalar?.Şükürle karşılanmayan iyilik nerede , ne oldu?.Yadırganmayan zülm nerede, ne oldu?.Kus gerçek ve içinde günah olmayan bir antla ant içerki,üzerinizde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır Allah katında.

görüldügü gibi bu hutbenin içerdiklerinin tamamını daha sonra Kuranın muhtelif ayetlerinde görürüz.

İslam öncesi Arap yarımadasında Sabii lik, Yahudilik, Hiristiyanlık, Mecusilik, Haniflik ve putataparlık din olarak vardı.

Demek ki bölünmüşlük ve dagılmışlıgın önüne geçmek için varolan sosyal yapılar yeterlilik arzetmiyorlardı. Arap birligini , huzuru ve güveni tesisi etmenin tek yolu bir siyasi örgütlenmeden geçmekteydi. Soy üyesi olan kişileri yurttaş ve kenttaş yapabilmek bu dagılmanın ve kopuklugun önüne geçmenin tek çaresi idi.

saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 04-11-2007, 22:29
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

*2-Sınıfların ortaya çıkması, artı ürünün merkezi bir elde toplanarak dinsel hizmetlerin yerine getirilmesi için harcanması.

Arab toplumu, genel olarak, bedevi (göçebe) ve hadari (yerli-şehirli) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. Hadariler, çoğunlukla, şehirlerde yaşayan yerleşik sınıfın; bedeviler ise bâdiyede, kırsal kesimde yaşayan ve göçebe olan sınıfın adıdır. Bununla birlikte şehirlerde yaşayan bedeviler de bulunur.

Bedeviler için Muhammed'in pek de olumlu düşünmedigi görülüyor. Bu konuda Kuran şöyle diyor *Tevbe suresinde :
Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah'ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha 'yatkın ve elverişlidir.' Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (97)

Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir. (98)

gene de bedevilere yönelmekten de kaçınmadıgı görülüyor :
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Tevbe 99

İbn Haldun’a göre, hadari hayatın kökü, kaynağı ve çekirdeği bedevi hayattır. Yeryüzünde ilk olarak bedevi hayat vardı. Hadari hayat, bedevi hayatın aşamalı gelişiminden meydána gelmiştir. Fakat bedevi hayat, hadariye dönüşümünden sonra bütünüyle ortadan kalkmaz. Aksine varlığını muhafaza ederek hadari hayatla yanyana yaşar ve bu suretle iki farklı sosyal hayat tarzı bir diğerini besler.

Özel mülkiyetin gelişimi sınıfların gelişimi ile atbaşı olarak gitmiş, daha dogrusu mülkiyet ve zenginlik karşısındaki saflaşma sınıfları ortaya çıkarmış. Ezen ile ezilen sınıfların varlıgı her toplumda kaçınılmaz olarak sınıf çatışmalarının varlıgını da beraberinde getirmiş. Var olan soy örgütlenmesi bu çatışmaların önüne geçemeyince de kaçınılmaz olarak devlet denilen siyasi yapıya gereksinim duyulmuş. Demek ki devlet gereksinimi olan her yerde sınıfları, sınıf çatışmasını bulabilmek kaçınılmaz olmakta.

Arapların, göçebe ve yerleşikler olarak ikiye ayrılmaları, aralarındaki refah düzeyi farkını da ortaya koymaktadır. Bu bağlamda ticaretle uğraşan yerleşikler zengin iken, hayvancılıkla uğraşan ve çetin tabiat şartlarıyla sürekli mücadele halinde olan bedevi Araplar ise yoksulluk çekmektedirler. Bu nedenle yerleşikler tarafından cahil ve ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirilmekte ve alaya alınıp hor görülmektedirler. Aradaki bu farklılık, yerleşiklerin yoksul göçebe Arapları faizle borç vermek suretiyle sömürmeye de sevk etmiş ve bu dengesiz ilişki, göçebe Arapların büsbütün yoksullaşmasına yol açmıştır.

Bu durumun cahiliye şiirine de etkili bir biçimde yansıdığı görülmektedir. Şöyle ki, Şenferâ lakabıyla ünlü Sâbit b. Evs el-Ezdî (ö. VI. Yüzyılın başları), Teebbataşerran olarak ün yapan Sâbit b. Câbir el-Fehmî ve ‘Urve b. el-Verd (ö. 596) gibi ileri derecede yoksulluk çeken ve bunu şiirlerinde ağırlıklı tema olarak işleyen pek çok şair ortaya çıkmıştır. Arap edebiyatı tarihinde *(saalîk), yani züğürtler diye adlandırılan bu şairlerin en ünlülerinden biri olan ‘Urve b. el-Verd’in şu dizeleri konumuzun somut örneklerinden biri olsa gerektir:

Her kim benim gibi aile sahibi ve yoksun olursa
Maldan, atar kendini her tehlikeye
Bir mazerete ulaşmak veya bir arzuya kavuşmak için
Mazereti olan kimse de, başarılı kimse gibidir

Bu grupta yer alan şairlerin tamamında şiirin önde gelen konusunun, yoksulluk ve yoksulluğu yenmek için yaşanan serüvenler olduğu görülmektedir. Bu yönüyle yoksulluk faktörü, İslamiyet öncesi Arap insanının başta gelen sosyal problemlerinden biri olarak bu dönem şiirinin en çok işlenen konuları arasında yer almış gözükmektedir.

Eski Arap toplumuna baktıgımızda üç sınıf görebilmek mümkün. Bunlar Hürler, Esirler ve Mevaliler.
Hürler, genellikle aynı haklara sahip erkek ve kadınların oluşturduğu çoğunluk sınıftır. Toplumun ve kurumlarının asıl kurucusu olan hürler, kendi aralarında ekonomik durum ve itibarlarına göre, doğal olarak, muhtelif tabakalara ayrılmaktadır. Hicaz kabilevi toplumunun zirvesinde, Mekke’li aristokratik Kureyş kabilesi bulunuyordu

Toplumsal hiyerarşinin aşağısında mevali ve esirler bulunuyordu. Esirler, hürlerin sahip olduğu hukuk ve şereften yoksun olan sınıftı. Bu sınıf, köleler ile cariyelerden oluşmaktaydı. Mekke veya civardaki açık köle pazarlarından satın alınan kimseler ile kabile savaşlarında elde edilen esirler, köleliğin kaynağını oluşturuyordu. Esir tüccarları, Habeşistan’dan ve komşu ülkelerden getirdikleri köle ve cariyeleri panayırlarda satışa çıkarırlardı.

Diğer taraftan bir köle, sahibinin kendisini bir tür evlâtlığa kabul etmesi ya da azat etmesi yoluyla onun mevlâsı olabilirdi. Cahiliye âdetine göre bir adam, istediği bir yabancıyı kendi nesebine katabilir ve onu kendi aile efradından sayabilirdi. Bu şekilde bir yabancıyı nesebe katmaya “istilhak” denirdi. Aileye katılan kimse hür ise, “daiy” adını alır, köle veya esir ise, nesebine katıldığı adamın “mevlâ”sı olurdu. Mevali sınıfı efendilerine mirasçı olabildikleri için kölelerden bir gömlek daha üstündüler. Özellikle kölelerin sosyal hareketlilik yoluyla sınıf değiştirme imkânları hiç yoktu. Onlar, efendilerinin mülküydü ve efendilerine itaat edip çalıştıkları sürece yemek yemeye hakları olurdu.

İlâhi bir din olan İslam’ın ortaya çıkışı, ilkel üretim ve tüketim maddelerine kanaat gösteren bedevi ekonomiden dışa açılımlı ticari ekonomiye dönüşümde, bedevilik kültüründeki katı cemaat bağlarının gevşeyerek şehir toplumlarına özgü bireyselliğin ortaya çıkması ve toplumsal değerlerin kaybolmaya başlamasıyla yakından ilgilidir.


saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 04-11-2007, 22:32
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

Mekke’nin finans ve ticaret merkezi olarak gelişmesiyle birlikte, bedevi toplumun geçmişteki ahlâki standartlarının artık eskisi kadar iyi işlemediği açıktı. Birçok bakımdan kabile ve soy teşkilâtı hâlâ kuvvetliydi, ama bazı yönlerden de kişiler hısımlık bağlarını umursamamakta tereddüt göstermiyorlardı. Rekabete dayalı büyük servet birikimi ve gelişen ticari hayat, cemaat bağlarının gevşemeye başladığı bireysellik eğilimlerini besleyen faktörlerin başında geliyordu. Toplumda başgösteren bireysellik eğilimleri, çoğu zaman kişilerin kendi oymaklarına aykırı tutum ve davranışlar sergilemesine neden olmuştu. Ebu Leheb, . Muhammed’e karşı Haşimoğullarının çoğundan farklı bir davranış benimsemişti. Buna karşılık ilk sahabe, oymaklarının hatta ana babalarının şiddetli muhalefetine rağmen Müslüman oldular ve onlara karşı savaşlarda bile Muhammed’in yanında yeraldılar.

Weber şöyle diyor : “Din, hayatın güçlük ve adaletsizliğine köktenci bir karşılıktır; güçlük ve adaletsizlikleri anlamlı hale getirmeye çalışır ve böylece insanları, sorunlarının üstesinden gelmeye ve bunlarla karşılaştıklarında kendilerini güven ve emniyette kılmaya muktedir kılar. Dini düşünce, esas itibariyle, hayatın tehlikelerle dolu oluşunun ve belirsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Belirsizlik, insanoğlunun belirli şeyleri arzuladığını, fakat arzularının daima gerçekleşmediğini görmesi anlamına gelir. Bizim, olmasını gerektiğini düşündüğümüz ile gerçekte olan arasında daima bir çelişki vardır. Bu çelişkinin doğurduğu gerilim dinî görüşün kaynağıdır. ... Kötü ekseriya başarılı ve zenginken, iyi ve adalet daima öyle değildir. Din bu tür gerçeklerin üstesinden gelme teşebbüsüdür; onun, tabiatüstü âleme aracılık etmesiyle maddi arzuların tatmin edilebileceğine inanılır. ... Din, böylece, keyfiliği aşikâr olan dünyayı, anlamlı ve düzenli görünüme çevirebilir”. Din “toplumsal bir bunalım ve kriz ortamında, geleneksel inanç ve yerleşik toplumsal düzene karşı, karizmatik bir dinî liderin önderliğindeki bir tür tepki yahut protesto hareketleri şeklinde dogar.

Kur’an-ı Kerim’in ezen-ezilen diyalektiğine yönelik çok sayıdaki ikazı da bunun belirtisidir. Muhammed Kur’an ile bir taraftan bu çatışmaları düzene koyacak bir siyasi yapının çatısını kurarken, diger taraftan de nüfusun geniş bir kesimini oluşturan ezilenlerden kendine destek bulmaya çalışmıştır.

Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. * (BAKARA SURESİ / 273)

(Mirası) Bölüşme sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (maruf) söz söyleyin. * (NİSA SURESİ / 8)

Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. * (TEVBE SURESİ / 60)

Bu ayetlerin yanı sıra pek çok hadisin de yoksullugu yücelterek Muhammedin yoksullar ve ezilenler nezdinde kendine destek aradıgını da zikretmek gerekiyor :

“Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu.” *Müslim, Zikir, H.No: 93

“Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir insanlar seni sevsin.” *İbn Mâce, Zühd, B.1.

“Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden cennet’e 500 sene önce girerler.” * Tirmizî, Zühd, B. 37 *
“Yemeğin en kötüsü zenginlerin dâvet edilip fakirlerin terkedildiği velime yemeğidir.” İbn Mâce, Nikâh, B. 25.

“Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır . *Tırmızi

İslam’dan önce Arap kabileleri arasında sık sık savaşlar meydana gelirdi. Bu savaşlarda yorulan ve bir hayli kayba uğrayan Araplar dinlenmek ve yeniden toparlanmak için savaşlara ara verme ihtiyacı duyarlardı. Kötülük yapmanın ve kan dökmenin haram olduğu Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaşlara ara verirlerdi. Bu aylardan ilk üçü birbiri peşine gelen hac ve ticaret *aylarıydı. Bu aylarda bütün müşrikler Mekke’ye akın eder, hem hac ibadetlerini yerine getirir ve hem de kurulan Pazar ve panayırlarda mallarını satar, alacaklarını alır ve evlerine dönerlerdi. Dinî ve ekonomik bir renk taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı. Receb ayında da durum aynıydı. Her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu bu haram aylarda savaş yapılırsa bu savaşlara da Ficar savaşları denilirdi. Ficar sözlükte azmak, haktan ayrılmak, günaha dalmak, yemininde ve sözünde yalancı çıkmak anlamlarına gelir.

Cahiliye döneminde dört büyük Ficar savaşının cereyan ettiği bilinmektedir. Bunların sonuncusu birbirleri ile müttefik Kureyş-Kinane ile Kays-Aylan kabileleri arasında cereyan etmiştir. Kureyş-Kinane ittifakının komutanı *Peygamber’in amcası Zübeyir bin Abdülmuttalip idi. *Peygamber de bu savaşa amcalarının safında katıldı, fakat fiilî olarak savaşmadı. Bu sırada O’nun ondört, onbeş, onyedi veya yirmi yaşlarında olduğu nakledilmektedir. Karşı taraftan atılan okları kalkanla karşılayıp toplayarak amcalarına vermekle yetinirdi. Bu savaş Mekke’de bir kaos ve başıbozukluk ortamı meydana getirdi. İnsanlar birbirlerinin ve özellikle de yabancıların hukukunu gözetmez oldular. Mekke’nin despotları hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık yapmaya başladılar.

saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 04-11-2007, 22:40
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

3-Emin ve güvenilir bir ticaret yolunun ve bunun korunmasının gerekirligi :

* * Tarım, daha çok güneyde, doğuda ve Hicaz’ın o günkü adıyla Yesrib (Medine), Hayber, Tâif ve Vadilkura gibi vahalarında yaygın iken, Mekkeliler Akdeniz ve Hint Okyanusu arasında ticaret yapmaktadırlar. Bu kapsamda altın madeninden baharat, fil dişi, değerli elbiseler ve Taif’ten götürdükleri kuru üzüm gibi gıdalara kadar hemen her malın ticareti yapılmaktadır. Bu yönüyle cahiliye döneminde Mekke büyük bir ticaret merkezi olmuştur. Nitekim yakınlarında kurulan Ukaz, Micenne ve Zulmecaz panayırları da bunu göstermektedir

* * Mekkelilerin ticarete yönelmesinde Mekke’nin coğrafi konumu yanında toprak yapısı ve bitki örtüsü yönünden ziraat ve hayvancılık yapmaya uygun olmaması da etkili olmuştur.Ortaçağ boyunca en yaygın geçim vasıtalarından olan ziraat ve hayvancılık bu bölgede aşırı derecedeki sıcaklık ve su yetersizliği nedeniyle yapılamıyordu. Bu durumda bölge insanları için başka geçim vasıtalarına yönelmekten başka çare kalmıyordu. Dolayısıyla Mekkelilerin ticarete yönelmeleri doğal şartların bir sonucu olarak yaşamlarını devam ettirmeleri için hayati öneme sahipti.
Kusay, Mekke'ye topladığı kavmini bir iskana da tabi tuttu. O, Kureyş kabilesini Mekke’de iskana tabi tutarken bir plan dahilinde hareket etti. Kureyş’in zenginlerini, soylularını ve yakın akrabalarını Mekke’nin en merkezi yerine yerleştirirken, zenginlik ve statü bakımından daha geride olan kabileleri ise Mekke vadisinin dışına yerleştirdi.Mağlup Huzâalıları ise şehirden uzaklaştırdı ve onların civar bölgelerde oturmalarına izin verdi.

* * Kureyş’in ekonomik çıkarlarına hizmet eden ve özellikle bunun için kurulduğu anlaşılan müesseselerden birisi Dâru’n-Nedve’dir. Aslen Mekke Şehir Devleti senatosu veya meclisi konumunda olmakla beraber ekonomik icraatı itibarıyla günümüzdeki devlet planlama teşkilatı veya ticaret odalarının icra ettiği bazı fonksiyonları yerine getiren bu müessese, Mekke Şehir Devleti’nin ticari aristokrasisinin meşveret merkezi konumunda idi. Kureyş’in ticari dehaları burada toplanıp kervan ticaretiyle ilgili meseleleri görüşür ve durum değerlendirmesinde bulunarak, alternatifleri gözden geçirirdi.11 İhtimaller tartışılmaksızın hiçbir kervan ya da kafile sefere gönderilmezdi. ( *İbn i Said ) *40 yaşını aşan her vatandaş buraya gelip şehirle ilgili işlerin müzakeresi hususunda fikrini söyleyebilirdi

* * Kusay tarafından ihdas edilen bu görevlerden özellikle hacıların doyurulması (Rifâde) ve su ihtiyaçlarının giderilmesi (Sikâye), dini olmanın yanında Kureyş ve Kusay’ın siyasi ve ticari menfaatlerine de hizmet etmiştir. Kur’ân’da ‘Kureyş’ veya ‘el-Îlâf’ isimli surede gayet veciz ve önemiyle mütenasip bir surette yerini alan ‘Îlâf: ahid, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat demek olup hassaten Mekke asilleri ile komşu devletlerin başkanları arasında akdedilen antlaşmaları ifade etmektedir. Kureyş ( 108 1-4 ) Hâşim ve kardeşleri, bölgelerinde bulunan kabileler ve ülkelere seyahatler düzenleyerek serbest ticaret yapabilmek için antlaşmalar yaptılar. Îlâf sonucu yapılan antlaşmalarla Kureyşliler, senenin dört mevsiminde mal alım ve satımı için diledikleri ülkelere tekrar izin almaksızın gidip gelebilme imtiyazını elde ettiler. Buna karşılık da onlara serbest ticaret izni veren kabile ve ülkelerin mallarını komisyon almadan satarak elde edilen kârların tamamını mal sahiplerine vereceklerdi. Antlaşmaya razı olan kabile ve ülkeler, Mekkelilerin kendi ürettikleri veya satışını yaptıkları malları aracısız, doğrudan onlardan aldıkları için daha ucuza temin etmiş olacaklardı. Böylece bir yandan bu kabileler ticaret yolculuklarının zorluklarından kurtulup oturdukları yerde kazanç sağlarken diğer yandan Kureyş’in dış ticaretini güvence altına almış olacaklardı. Arap kabileleriyle yapılan bu antlaşmalar, karşılıklı yardım ve koruma mükellefiyetleri getirmeyip, aksine o güne kadar bilinmeyen bir usul olan müşterek ticari çıkarlar esasına dayanıyordu. Zira bu işbirliği neticesinde daha istikrarlı kârlara nail olacakları gibi Mekke’ye korkusuzca girecekler ve itibar göreceklerdi .

* * Ebrehe'nin hezimetinin bir takdiri ilâhi olduğunu düşünen Araplar, Harem-i Şerife ve hac ibadetine görülmemiş bir ihtimam göstermeye başladılar. Mekke'nin bu zaferi, Ka'be'ye oldukça önemli bir itibar kazandırdı. Bunun sonucunda Kureyş, 'ehlullah' olarak kabul edildi. Bu prestijden yararlanan Kureyş, meşhur hums müessesesini kurdu. Sadece Mekke sakinleriyle en yakın müttefiklerinin üye olduğu (İbn Habib, el-Munammak, s. 127) bu müessesenin, temelindeki iktisâdî etkeni gösteren en önemli bir özelliği vardı: Buna göre Kureyş, (kutsiyetini muhafaza kastıyla) şehre dışarıdan yiyecek ve giyecek sokamayacaklarını ileri sürerek, hums kapsamına girmeyen hacıları, tüccarları Mekke'ye yiyecek ve giyeceklerini almaya zorluyordu. Tabiatıyla tüccarın lehine işleyen bu mekanizma, Mekke ekonomisini güçlendiriyordu. Bu nedenle hums müessesesinin ekonomik önemi bariz olup din kisvesine büründürülmesi, pek şaşırtıcı değildir.
Tamamen ticarete ve kervancılıga baglı olan kabile ekonomilerinde en temel olan meselenin kervanların güvenliginin saglanması oldugu ortadadır. Bu yüzden her şeyden evvel bu güvenligin saglanması için saglam bir teşkilat kurulması gerekiyordu.


saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 04-11-2007, 22:40
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

Abi dur artık, sürekli gönderiyorsun nedir bu? Salvo halinde mesajlar geliyor. Dört duble Ballantines'ten sonra ancak mesaj sayısı tek mi çift mi, onu anlamaya çalışıyorum.

Cahiliye denen dönemle ilgili en sevdiğim şey, kapıları istendiğinde Şam'a, istendiğinde Yemen'e bakan ve kapının ne yöne bakacağına kadınların karar verdiği çadırlardır. Sabah çıktın, kapı Şam'a bakıyor, akşam geldin, Yemen'e bakıyor, bittin yani, o çadıra mümkün değil giremezsin.

Mehmet, bu konuda ne düşünüyorsun?

Gerisini yarın ayılınca okuruz. Dilaver, Kara Efe'ye normal rakı muamelesi yapma, kötü çarpıyor. Geçmiş deneyimlerimle dayanarak söylüyorum *:wink:
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 04-11-2007, 22:44
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

* * *B-Öznel Şartlar :

* * *Öznel şartlar derken Muhammedin bir lider olması için, lider olarak ortaya çıkabilmesi için oluşan nedenlerin bir sıralamasını yapmaya çalışacagım :

* * * * * *1- Muttalipogullarının egemenliklerinin ve önemlerinin azalması , egemenligin Haşimogullarından Ümeyyeogullarına geçmesi :


* * Abdüşşems erken bir dönemde Mekke'de ölünce onun ifa ettiği Kıyâde gerevini, oğlu Ümeyye b. Abdişems üstlendi. Ümeyye akrabaları ve yakınları çok olan zengin bir kişiydi. Belki de bu durumuna güvenerek amcası Haşim b. Abdimenaf ile anlaşmazlığa düşmüş, onunla rekâbete girişmiştir. Fakat o, bu mücadeleyi kaybetmiş ve yaklaşık olarak on yıl Şam'da ikamet etmiştir. Tarihte böylece Muhammed 'in dedesinin babası olan Haşim ile, Ebû Süfyan'ın dedesi Ümeyye arasında ilk düşmanlık başlamış oluyordu. Zengin ve geniş bir nüfuza sahip olan Ümeyye, Şam'dan Mekke'ye döndükten sonra da eski mevkiini korumuştur.Ümeyye'nin ölümünden sonra onun yerini Harb almıştır. Abdüşems oğullarının lideri olan Harb, Haşim b. Abddulmuttalib'in yakın dostu ve nedimi idi. Ancak Abdulmuttalib, Yahudi bir kimseyi öldürmesinden dolayı Harb'den maktülün diyeti olan yüz deveyi alıp, onun amca oğluna vermesine kadar kendisi ile ilişkisini kesmiştir. Böyle bir olay da muhtemelen Haşim oğulları ile Ümeyye oğullarının arasının daha da açılmasına neden olmuştur.

* * Anlaşıldığı üzere, Mekke’de en güçlü olanlar, çeşitli sebeplerle, sürekli değişiyordu. 570’lerde Kâbe’yi tahrip etmeye gelen Ebrehe komutasındaki Fil ordusu’nun karşısına çıkan Kureyşliler’in başında, Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib’in sözcü olarak bulunuşu, o sıralarda Mekke yönetiminde Muttaliboğullarının etkili olduğunu göstermektedir. Daha sonraki yıllarda en güçlü iki boy olarak Abdüşşems ile Mahzumoğullarının adı geçmektedir. Utbe ve kardeşi Şeybe, Abduşşems’in bir bölümünden sorumluydular. Benu Umeyye’nin başına, Utbe’nin kızı Hind’le evlenen Ebu Süfyan geçmişti. Muhammed’in gençlik yıllarında, Ubu Süfyan, oymağının itibarına paralel olarak Mekke’nin siyasetini elinde tutuyordu. Şahsi nüfuz ve gayretiyle Haşimoğullarının mevkisini yükselten Abdulmuttalib’den sonra oymağın nüfuzu oldukça azalmıştı. Çünkü, oğullarından Ebu Talib zengin değildi. Abbas zengin olmasına rağmen sürekli Mekke’de kalmıyordu. Ebu Leheb ise ahlâksız bir kimse olarak ünlenmişti.

* * Bu durum ve Muttalipogullarının düşüşü Muhammed’in soyundan gelen ve eskiden kendilerine ait olan otoriteyi tekrar ele geçirmek için bir eylem planlamasına sebep olabilirdi.


saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 04-11-2007, 22:47
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

*2-Muhammed’in Hatice ile evlenmesi ve Hatice’nin etkisi :

* * Muhammed Hatice ile evlenene kadar sıradan biri idi, zengin degildi, kervanları götürür ve ticaret yapardı. Bir rivayete göre Hatice’nin *sadece ticaret yaptığı mallarını 80 bin deve taşıyordu. Dört yüz hizmetçi onun ticaret ve sair işlerini yürütmekle görevliydi. Hatice ile evlendikten sonra ihtiyacı olan maddi güce ve Mekke içerisindeki saygınlıga kavuştu. Muhammedin peygamberliginde en büyük desteginin Hatice oldugu anlaşılıyor,hatta bizzat bu eylemin planlayıcılarından biridir. Nitekim bir İslami sitede şöyle anlatılıyor :

“O sıralarda ortalama elli- elli beş yaşlarındaydı ve Mekke’ye gidenler bilir, çıkılması yarım saat süren Hıra Dağı’na yemek götürmek maksadıyla çıkar, mağaranın önüne yemek kaplarını koyar daha sonra gidiyor gibi yapar ve koşup bir taşın ardına gizlenir, bazen iki bazen üç gün, aç susuz bir halde mağaranın ağzına doğru ona bir zarar gelmesin diye beklerdi. Onu himaye etmeyi kendine görev edinmişti. Bir gün Cebrail gelip “EY MUHAMMED HATİCE BURADA” dedi. Peygamberimiz “EVET BİLİYORUM” deyince Cebrail (a.s) “HAYIR O HEP BURADA HİÇ GİTMİYOR Kİ” şeklinde cevap verdi. Belki eşinin yolunu beklerken dam üzerinde ya da bahçede O’na yaktığı türküleri ve şiirleri Peygamberimiz hiç duymadı, ama bu bekleyişi Allah O’na duyurdu.”

* * Görüldügü gibi Hira’da da Hatice Muhammed’in yanındadır, ilk vahyini alınca ona koşar. Cebrail’in gelip gelmedigini onun sayesinde anlar. Hatice’nin amcası Varaka ise onların en büyük destekçileri ve akıl hocalarıdır.

* * Kureyş kabilesinin lideri olabilmek için aranan vasıflardan bir tanesinin de varlıklı olmak oldugundan yukarıdaki satırlarda bahsetmiştim. Muhammed Hatice sayesinde bu saygınlıga kavuştu ve sözü daha da dinlenir oldu.

* * Mahzum oğulları semtinde es-Sâib b. Ebi's-Sâib çarşısı vardı; bölümlerin birinde, Peygamber'in ve es-Sâib'in malları depolanmaktaydı. es-Sâib, Peygamberle ortak idi. eş-Şeybânî'ye göre, onlar deri ticareti yapmışlardı. Belâzürî'nin kaydettiği bir rivayete göre ise Peygamber, Ebû Süfyan tarafından Suriye'den getirilen bazı mallara ileride gelir sağlamak için para yatırmıştır.

* * Bu rivayetlerden Peygamberin Mekke’nin lideri Ebu Süfyan ile birlikte ticarete girecek kadar büyüdügünü görebilmek mümkün. Ona bu saygınlıgı kazandıran ise Hatice’nin varlıgı idi. Nitekim Hatice Muhammed üzerinde o kadar etkindi ki Allah bile ona selam yollayabiliyordu:

“Allah’ın Selam Yolladığı Kadın: Bu harika içtenliğin karşılığı olarak O’na selam yolladı. Peygamberimiz gelip, “Cebrail (a.s)’ın ve Allah’ın sana selamı var” dediğinde bu muhteşem sevgi öğretmeni aynı zamanda zekâsının ve konuşma kabiliyetinin doruğunda bir cevap verdi: “Cebrail’in selamını alıyorum, ama Rabb’im zaten Selam’dır, tüm selamlar zaten O’dur.” diyordu.” * (http://sufizmveinsan.com/konuk/sevgiyi.html)


saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 04-11-2007, 22:50
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Araplar'ın Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslami

Sonuna kadar okudum Dilaver. Hem de öyle zorluk çekerek değil. Demek ki sorun yazının uzun olması değil, dilinin rahat, anlaşılır ve akıcı olması. Hamidullah'tan yaptığın alıntının son kısmı ilginç geldi:

"Ka’be’nin iç duvarlarina islenmis resimler arasinda Ibrahim (AS)’i, Ismail (AS)’i, Isa (AS)’yi, Meryem’i tasvir eden resimler de bulunmaktaydi"

Sanki burda bir pagan merkezi değil de, paganizm ile hıristiyanlık arası bir anlayış sembolize edilmiş gibi.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:21 .