
08-05-2008, 07:55
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Ütopya ve Anarşizm
Sevgi çalışma ve bilgi canımızın ana kaynaklarıdır öyleyse yaşama onların yön vermesi gerekir.
Wilhelm Reich
1. Stabilizasyon
Yukarıdaki sözün doğruluğundan kuşkusu olan var mı? Sanmıyorum çünkü onu çürütebilecek bir antitez olsaydı insan denen memeli hayvan düşünemiyor olurdu. Hatta belki de bu söze aykırı davranan tek canlı türünün insan olduğunu da düşünüyorum aslında, çünkü daha az düşündüğü söylenip durulan hayvanlar asla tüketime yönelik yaşamazlar ve barışçıldırlar.
Bu yazımızda doğal hayattan ve onun kendi içindeki işlevsel bağlarından hareketle anarşi ve ütopya düşüncesini irdeleyeceğiz. Tabi bunu irdelerken de insanın uygarlığı oluştururken doğal ilkelerden nasıl sapmalara uğradığını, sabit sistemler içinde kendini kısıtlayarak bir hastalık etkenine dönüştüğünü de göreceğiz. Ana tema olarak da Anarşi düşüncesinin doğaya geri dönüş arzusu ile olan bağlarından bahsedeceğiz. İnsanın 6000 yıllık sabit sistemler teorisine karşılık doğanın dinamizmine karşı mücadelesindeki uyumsuzluk da bunlar içindeki en önemli eleştiri noktalarımız olacak. Artık hemen hemen herkesin kabullendiği “mutlak olan tek şey mutlak olan hiçbir şeyin olmadığıdır” ve “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir ve hatta bu bile dile getirildiğinde kendini yanlışlayan bir belirsizliğin içerisinde determinist genellemelerin dışına çıkar” önermelerine rağmen yaşam alanındaki mutlaklık,yetkinlik, mükemmellik, sınırlandırılmışlık ve tasarımcılığın doğaya aykırı ve dolayısıyla akıl dışı içeriğinden söz edeceğiz.
Şöyle bir örnekle başlayalım. Kurak bir bölgede araştırma yapan doğa bilimciler bir bölgede yaşayan tilkilerin garantili olan tek besininin bir çeşit yabani çilek olduğunu tespit etmişlerdir. Tilkiler beslenmeye çıktıkları vakit av bulamadıklarında özellikle kış mevsiminde bununla besleniyorlar. Ancak araştırmacılarımızın sonradan nedenini bulduğu ilginç nokta ise şu: Bu bitkiler bölgede seyrek dağılmasına rağmen tilkilerin asla tek bir bitkiye yönelmediklerini, sürekli gezerek her birinden bir iki lokmayla yetindikleri görülmüş. Tilki bunu bilinçli mi bilinçsiz mi yapıyor orası önemli değil. Ancak zor şartlarda bir ağaç ile yetinmesi durumunda hem daha az enerji harcayacağı hem de daha kolay beslenebileceği de açık. Fakat gerçek şu ki, eğer böyle davranmayıp her aç kaldıklarında birini kullanmış olsalardı ki bu yukarıda da söylediğim gibi daha kolay ve doyurucu bir pratik olarak görülebilir, bitkinin tohumlarını da yemiş olduklarından kısa sürede bölgede bu tür yabani çileklerin neslinin tükeneceği anlaşılmış. Üstelik tilkilerin bu davranışı bitkinin yayılım alanını da genişletmekte aynı zamanda. (tohumları sindiremeyip ve sürekli yer değiştirerek oraya buraya dışkıladıklarından ötürü) İnsanlar bu tür vakalar işittiklerinde hemen, 'bak işte Allah ın işi ne hikmetler var' der ve işin içinden hiç bir gerçek ders almadan çıkarak kolaya sığınıp, kendilerini organik olan işlevsel doğal gerçekliğin yani doğal yaşama uyumun dışında tutarlar, buna da logos yani evrenin ve doğanın bilinçli tasarımı diyerek açıklama yaptıklarını zannederler. Oysa görüldüğü gibi bunu yapan canlı bilinçsizdir yani tasarım yapamamaktadır.
|

08-05-2008, 07:56
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Hayvanlar yaşamak zorunda olup alet de yapamadıkları ve yavruyken annelerinden öğrendikleri dışında türdeşlerinden hiç birşey öğrenmedikleri halde bu tür uyum özelliklerini göstermekte çok ustadırlar. Yani buradaki ana fikir bir tilkinin bile bulduğu kaynağı korumaya yönelik davranışa girmeyi öğrenebilir olmasıdır kendi iyiliği için. Aslında bu öğrenilir olmaktan ziyade bir uyum mekanizmasıdır yani dışardan öğretilmez ortama uyum sağlanır. Çünkü bunu yapamazsa nesli tükenecektir. Milyonlarca yılda gelişmiş davranış özelliklerinin o bölgedeki memeli hayvanda ortaya çıkan son halidir. Oysa inançlı ve akıllı olduğu söylenen insanlar bu noktada daima umursamaz olabilmekte ve çıkarları için tüm bir ormanı kereste fabrikasına dönüştürebilmektedirler, hatta bu orman yağmur ormanı olsa da. Çünkü düşünebilen insan çilek ağacının etrafında sanayi tesisi kurup tamamen tükenene kadar sömürmektedir. Türün ya da doğal yapının kendini sürdürebilmesi adına yaşama saygısını kaybetmiş, salt kendi tüketim çıkarlarını gözeterek her şeyin ona bağışlandığını düşünmektedir. Bilinçli tasarımı ile aklını doğayı işlemeye adamış,ancak doğanın bir işleyişi olduğunu ondan tamamen kopmuş olmasından ötürü unutarak kendi tasarımı için ya da onun eline verilmiş tüketim metalarının varlığı zannetmektedir. Oluşturduğu yaşam biçimi sadece kendine benzer yapılar üretmek, doğayı kesip biçmek ve tüketmektir. Aklı tamamıyla doğadan sadece almaya yönelik tasarılar kurar. İnsanlık dolaylı ya da dolaysız doğaya katkısı yoktur. Kendi yaratılış mitolojisinde de bu nedenle bu durumunu “cennetten kovulmak” olarak adlandırmıştır. O tüketmeye yönelik olarak, aklının karar mekanizmasına güvenerek dokunmaması gerekene de dokunmuş, sonra bu yüzden benliğini yitirip utanca düşmüş, doğasından uzaklaşmıştır. Artık tüm varoluşu çile içinde geçmek zorunda kalacaktır. Uygarlık yüzünden kambur ve kıpırtısız kalmış, ağır bedeni de diğer ağaçlara yönelmeye üşenmektedir. Tek ağacı bilgi, tek meyvesi tüketimidir. Kaynak tamamen tükenene kadar asalak biçimde o kaynağın içinde ve çevresinde asalak tür olarak yaşamaktadır. Yani doğanın kendi kendisini üretim yeteneğini sınırlandırıp yok ettiği gibi, insanın suni üretimi de daima ekolojiyi bozacak biçimde gerçekleşmekte, sadece kendi tüketimine yönelik oluşturulmaktadır. İnsan doğa için yok edici bir tür virüs olmuştur.
Değil mi, çok mu aşırı oldu? Peki ya insan nedir öyleyse, madem hepiniz hemfikirsiniz dünyadaki şartların normal, olması gerektiği şekilde olduğu konusunda? Bir tür asalak mıyız biz tür olarak bu gezegende? Eğer öyleyse; sanırım doğal madde enerji döngüsünü bozup gezegenin mahvolmasına neden olan o üstün zekamızla övündüğümüz oranda beceriksiz ve budala bir tür olmalıyız? Şu an aniden ortaya çıkabilecek ekonomik veya elektronik bir felaket insanlığın kitleler halinde ölümünü getirecektir. Çünkü o, sadece kendi tüketimi ile yaşayabilen, doğal döngüye uymayan bir varoluş biçimine dönüşmüştür. Yeryüzünde ekolojiye dolaylı ya da direkt olarak katkısı olmayan tek varlıktır. Tüm atıkları,tasarımları,yapıtları geri dönüşemez biçimde doğaya zararlıdır. Kendisine de zararlıdır ve içinde hapsolur. Tıpkı sınırlı bir ortamda yetiştirilen kültür bitki ve hayvanlarının bağışıklık sisteminin görece daha zayıf, ortamda daha fazla mikroorganizma oluşması gibi. 2004 de yaptığım bir araştırmada bir işletmede kapasitesinin üzerinde stok yoğunluğu olan havuzlardaki Dicentrarchus Labrax (Levrek) balıklarında hastalık etkeninin ve stress in yükseldiğini, vücut anomalilerinin oluştuğunu tespit ettim. Bu kültür balıkçılığında bilinen bir olgudur. Her ne kadar balıkların bilinçsiz olduğu düşünülse de sınırlı alan ve aşırı populasyon yoğunluğu direkt olarak stres ve hastalıklara yol açmakta,ortam hijyen koşullarına sahip olsa da bu sefer bağışıklık azalmakta ve yine de canlılar hastalığa yatkın hale gelmektedir. Kültür üreticiliğinin en büyük sorunlarından birisidir bu.
|

08-05-2008, 07:56
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Bunun benzerini Çin Hindistan gibi nüfus yoğunluğu yüksek ülkelerde de görmekteyiz. Bu ülke halklarının özellikle Çin de binlerce yıldır hiçbir kültürel sarsıntıya uğramadan aynen korunduğunu görmekteyiz. Son yıllarda bir çok tehlikeli hastalık da bu ülkelerde görülmüştür. En son H5N1 yani insanlara bulaşan kuş gribi de ilk önce Hong Kong da görülmüştür. Burası Asya'nın en büyük serbest pazarı ve limanı, en işlek ticaret, endüstri ve turizm merkezidir. Nüfusun 7,5 milyon olduğu 1092 km² lik bu kentte kişi km² ye 3500 kişi düşmektedir. Bu ise nüfus yoğunluğunda dünya sıralamasında en yüksek orandır. Aşırı nüfus mikroorganizma yayılımını arttırmakta, stabil yani yayılım ve çevresel açıdan populasyon kendi içine kapalı olduğu içinde mutasyonlar ve genetik deformasyonlar oluşmaktadır. Görüldüğü gibi balık kültüründen edindiğimiz tecrübe ile insandan insana bulaşan kuş gribi virüsü H5N1 in neden ilk olarak Hong Kong da ortaya çıktığını anladık. Bu tür kentler stabil yapıları nedeniyle çok sayıda hastalık etkenini içinde barındırırlar. Oysa kırsalda yaşayan doğa havası alan kişilerin geç yaşlara dek dinç ve sağlıklı kalabildikleri de görülmektedir. Aynı şekilde en basit prokaryot organizma şuş ları, ani bir şekilde üredikten sonra yayılım göstermediklerinde yani bir kap içinde tutulduklarında, bir süre sonra önce dengeye ulaşmakta, daha sonra kendi toksin atıkları nedeniyle topluca zehirlenerek yok olmaktadırlar. Yaşamın devingenliğine karşılık insan etkisinin sınırlayıcı ve stabil yapısı ölüm tepkisine yol açan stres,hastalık gibi bozucu etkenleri sürekli olarak tetiklemektedir. Çünkü insan doğayı şekillendirirken kendini stabilize ederek izole olmaktadır. Bu durum entropi yasasına da aykırı olduğundan kendi kendine hastalık üretmektedir. Örneğin denizdeki balıklarda çok az parazite rastlanırken kültür balıkları yetiştiriciliği için parazitler konusunda da uzmanlık gerekmektedir. Çünkü populasyondaki bireylerin kaçabilecekleri bir yer yoktur. Birine bulaşması tüm populasyonun risk altına girmesi için yeterlidir. Aynı durum ortaçağdaki salgın hastalıklarda da görülür. Kentleşme ve nüfus tıp biliminin henüz mikroorganizmaları bilmediği o çağlarda tüm dünyayı özellikle de avrupayı kasıp kavurmuştur.
|

08-05-2008, 07:57
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
2. Tarihi Savaş Politikaları
Dünyadaki insan yaşamına genel olarak neler yön veriyor bir bakalım. En önemlisi para. Zekamız sayesinde aferin bize ki, gerçeğin yerine daha kolay takas edildiği için parayı bulmuşuz. Fakat nedense parası ihtiyacından çok olandan, olmayanlar istediğinde dilenci, sormadan aldığında ise hırsız olmakta. Buna da mülkiyet hukuku demişler çalış kazan demişler ama, ne kadar çalışırsan çalış asla çalışarak zengin olunmaz, başkasının emeği sömürülerek zengin olunur. İktisatçılar bunu böyle söylerler, para parayı çeker. Ticaretin mantığı kar etmek, dolayısıyla da her şeyi üretim, maliyet ve emek değerinden fazla satmaya yöneliktir. Masallara inanmayınız bu hukuk(mülkiyet hukuku) kendi içinde tutarsızdır göründüğü gibi. İkincisi savaşlar. Bunun da gerekçesi ilk başta kendi yaşam alanını korumaya yönelik olarak ya da açlıktan kaynaklanan bir saldırıdır. Ancak artık üretim yapabildiğimize, besinimizi kendimiz üretme tekniğine sahip olduğumuza göre av sahasını koruyan ya da geyik sürüsüne saldırıp bir yavru geyiği avlayan aslandan daha farklı davranabilecek bir zekaya sahip olmamız gerekirdi öyle değil mi? Ancak tersine bu akılla gidersek avlayacak hiç bir şey bulamayacak, tüm hayvanların yok olmasına neden olacak bir toplu yok etme özelliği edinerek bindiğimiz dalı kesmek ve çok akıllıyız biz uzaya çıktık demek suretiyle üstüne bir de övünecek, yeryüzündeki hayatı yok edince de bu sefer "bu bir kitapta yazıyordu zaten, kıyamet kaçınılmaz" şeklinde kendi yazdığımız yıkım mitolojisini gerçekleştirmiş olacağız.
Politika ve diğer her şey de modern bilim de dahil, bunların etrafında göreceli olarak izin verildiği ölçüde yolunu çizebilmektedir; ihtiyaca ve gerekliliğe göre değil. Yani bu düşüncelerin hepsini reddederseniz hayatta tutunamayan hayalperest ütopik kişi olursunuz. Üstelik, “haklısın ama ütopik bu” denilir. Haklı ama ütopik?
Şimdi gelelim asıl çarpıtılmış olan ana soruna. Savaşanlar kimlerdir, kazanan kimdir, kaybeden kimdir, yöneten kimdir,yönetilen kimdir? Kapitalistler kan mı içer, işçiler pek mi bilinçlidir?
Sonuç olarak hepsi insandır ve bireysel olarak ölçtüğünüzde genel olarak aynı zekaya sahiptirler. Fakat konumları dolayısıyla eylem alanları sınırlandırılmıştır. Peki kim sınırlamış ve konumlandırmıştır onları, kader mi? Tabi ki kendi hukukunu çizmekten aciz hale gelmiş Halk yığınlarının bir türlü tükenmek bilmeyen rahatsız edici cehaleti ve kadere sığınan sabrı. Halk ın sabrı taştığında ise tek yapmayı bildiği şey kanla devrim yaparak bir süreliğine yönetici sınıfın figüranlarını ve yönetim biçimini biraz daha törpülemektir. Ancak işlevini asla üzerine sorumluluk alıp değiştirmeye yanaşmaz; çünkü kendine güvenmez aklı kestiğinden beri. Bireylere aciz ve zavallı bir ölümlü olduğu söylenip durmuştur çocukluğundan itibaren ebeveyninin kontrol etme kaygılarıyla. Bu nedenle de av ile avcının aynı kırlarda dolaştığı hayvanlardan, en zayıf av kadar bile cesareti yoktur toplu olarak karar vermeye çalışırken sıradan “normal” insanın. Fakat insanlar yok etmez ya da dünya birdenbire değişmezse, ceylanlar ve tavşanlar kesin hayatta kalacağı halde insanın geleceği kritiktir. Çünkü o(insan) aslında düşünmez, bulduğunu kurutana kadar tüketip, tüketecek el değmemiş başka bir şey arar. (tilki kadar aklı yoktur artık) Bulamamışsa kendini tüketmeye başlar. Bu asla şaşmaz bir uygar insan(sözde uygar) yasasıdır. ABD petrol için 1 milyon Ortadoğuluyu katletmiş adını da özgürlük savaşı koymuştur güncel bir örnek vermek gerekirse. Ortadoğuluları birbirine katlettirdiği dönemi saymazsak o da. Peki Halk lar neden bu kadar alıktır? Amerikalılar Araplardan çok mu zekidir? Birinci Dünya savaşında milyonlarca Türk,(toplamda ne kadar bilmiyorum) İkincisinde de 30 milyon Avrupalı Halk ölmüştür. Peki bu savaşları kim neden çıkarmış ve kim kazanmıştır?
|

08-05-2008, 07:58
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Kimin kazandığının aslında çok önemi yoktur, her zaman Halk lar öder savaşların bedelini. O kendi yarattığı yöneticilerinin sapkın hırsları, eli, ayağı, kılıcı olmak için doğduğunu ve kutsandığını zanneden bir budala olmayı seçmiştir, o yüzden de savaş çıktığı an kaybeden her zaman tüm dünya halk larıdır. Bu nedenle de uygarlık mevcut teknik olanaklarının en az 150 yıl gerisinde bir sefaletle yaşamaya mahkumdur. Her savaş dünyayı en az 10 yıl geriye götürür. Çünkü savaşlar üretici değil yıkıcıdır ve dünyanın neresinde olursa olsun özellikle bu zamanda her savaş tüm dünyayı direkt etkilemektedir. Tıpkı bir asalak gibi insanlığın canını ve enerjisini emmekte, onu zayıf düşürüp yapabileceklerini de erteleyip geciktirmektedir. Geçmişin imparatorluklarının yıkıldıktan sonra iç savaşlara ve uzun zaman devam eden bir sefalete düşmesi de bu yüzdendir. Ortadoğu; imparatorluklarının ilk doğduğu yer olduğu için gücün batıya kaydığı son 3250 yıldır (Filistler ile İsrail oğulları kültürü arasındaki bitmeyen sıcak savaş o zamanda vardı) kısa aralıklar vererek habire savaşın içinde bulmaktadır kendini. Biz Anadolu Türkleri padişahlarımızın Avrupa, kuzey Afrika ve orta doğuda yarattığı dehşet yüzünden Avrupa’ya borç ödüyoruz halen. Çünkü Halk lar her seferinde aldanırlar. Güç istençleri dönem dönem onları sömürgeci yapmakta, sonrasında da bedelini ödetmektedir. Roma 2000 yıl akdenizi sömürmüş, yıkıldıktan sonrasında Avrupa halkları engizisyonlarda çürümüş, Arap İslam zaman zaman da Moğol istilaları ve vergileriyle sefalete mahkum olmuştur. Osmanlı 600 yıl Anadolu ve doğu Avrupa’yı sömürmüş yıkıldığından beri imparatorluktan kalan Anadolu ve Ortadoğu halkları sefalet içinde borç ödemeye mahkum olmuştur. Avrupa’dan dışlananlar aynı sömürge sistemi ile yeni kıtada yani Amerika’da katliam yapmış, sonrasında dönüp ABD adı ile tüm dünyanın yönetimine soyunmuştur. Tabi bu konuya sınıf savaşımı tarihi açısından da bakılabilir ancak sonuç değişmez. Çünkü üretim araçlarını ele geçiren egemen sınıflar egemenliklerini pekiştirmek için kendi düşünsel biçimlerini eğitim ile Halk a benimsettiğinden ötürü Halk asla yaşam biçiminden şikayet etmez ve piyangodan, şans dan fırsattan, kader den tanrıdan dua veya umut yolu ile, kurtarıcılar yolu ile kurtuluşunu bekler durur. Bu dünyada olmayacağını gördüğü için de genelde öldükten sonrası hakkında düşlere kapılıp orası için plan yapar ve yaşamdan da bezmiş olduğundan geçip gitmesini sessizce izler.
|

08-05-2008, 07:59
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
3. Batının ve Doğunun Halkları
Halk ların savaşması gereken asıl düşman, kendi yaşama biçimidir farklı dilde konuşan öbür Halk değildir aslında. Bu dil konusu Tevrat a geçen babil kulesi hikayesi ile sembolize edilmiş insanlığın saçma bir işlevsiz yapı oluşturayım derken nasıl birbirinden ayrı düştüğünü anlatmaktadır kanımca. Ne de olsa Din kitapları popüler mit lerin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkan kendi hatalarının ve trajedilerinin ozanlarca sembolik yollarla anlatımından ötesi değildir. Babil kulesi, İncilde de büyük fahişe denilerek lanetlenen ilk büyük devletlerden biri olan Babil imparatorluğunun ta kendisidir. Tüm dünyaya hakim olma düşü kurduğundan da bitmemiş, insanlar farklı devletlere ve dinlere inançlara bölünüp savaşmıştır bu Babil kulesi denen Devlet yüzünden. Devletler de üstelik birbirine düşmandır. Egenin iki kıyısında yaşayan yunanlı kafatasçı milliyetçi ile Türk kafatasçı milliyetçisi kelimesi kelimesine aynı şeyleri birbirine karşı zırvalamaktadır; çünkü diğerinin yaşadığı bedellerden habersiz ve kayıtsızdır. Çünkü onların öyle düşünmesi beceriksiz yöneticisinin hiç bir iş yapmadan kendi kıçını rahata almasını sağlar. Fakat Büyük Roma imparatorluğu yıkılmış, Latince unutulmuş, geriye İtalya kalmıştır kala kala. Devamı olan bizans ise unutulmuş, geride hayatta kalabilmeyi başarmış 10 milyon yunanlı ve Rum Halk ı kalabilmiştir. Osmanlıdan da geriye artık global dünyada etkisi olmayan 80 milyonluk T.C. kalabilmiştir.
Kurulduğu günden bu yana Dünya da üretim ve kültürüyle savaşı geri planda bırakabilmiş biri sürekli işgale uğrayıp yıpratılmış sadece iki kültür vardır. Çin ve Hindistan. Bu da onların dışa kapalı yanının olumlu getirisidir. Aslında kültürel çeşitliliğine ve gizli gücüne gıpta ettiklerinden diğer tüm uluslar bu iki kültüre küçümseme ile bakmaktadır. Yeryüzünde ismini ve cismini değiştirmemiş en barışçıl iki ulus olmalarına rağmen sürekli gaddarlıkla suçlanıp dışlanmaya çalışılmaları da bu yüzdendir. Roma gibi surlar yapıp vergilerle tüm dünyayı köleleştirmeye uğraşmamıştır. Kendi dinini yabancılara satmaya da. Set yapıp içerde kalmışlardır. Çin seddi nin Hun ve Asya kökenli diğer kabilelerinin saldırısına karşı inşa edildiği gibi bir masal uzun zamandır popülist olarak işlenir. Kent devletleri sömürgeci ve köleci yapıya kavuştuğunda elbette göçebe barbarlara karşı surlar inşa ederler. Ancak bu surlar sadece dışardan gelecek saldırılar için değildir. Çin krallıkları aralarındaki savaş bittiğinde bu surların birleşmesi Çin halkının dışarı çıkmasını da engellemiştir. Çünkü kendilerini güvende hissetmiş ve statik bir yerleşik kültür oluşturarak dışardan gelenlere görece geçirgen,ancak kültürel asimilasyon nedeniyle içerden çıkışın daha zor olduğu bir yapıya bürünmüşlerdir. Bugünkü Çin Halk Cumhuriyetinin nüfus gücünün kaynağı batısından izole olan bu yapısıdır. Bir nevi insan gücü ile yapılmış tarihin ilk sınır çizgisini çekmişlerdir. Tüm iç çelişkilerine rağmen o coğrafyadaki tüm Halk larda Çinli adını almıştır. Tabii ki o da imparatorluktur ancak Ortadoğu ya da batı kadar gaddar değil. Dünyaya gelmiş en acımasız, ataerkil ve gaddar askeri lider Cengizhan da dahil bu kültürü kapalı yerleşik ve geleneksel yapısı nedeniyle yok edememiştir. İnançları da Sami dinleri gibi dünyayı kendine mülk edinme amaçlı değildir bu kültürlerin, tersine alçakgönüllülüğü ve aşırılıktan heybetten gösterişten kaçınmayı öğütler.
|

08-05-2008, 07:59
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Hindistan ise sürekli Ortadoğu ve batı imparatorluklarının tecavüzüne uğramıştır. Kast sistemi kötüdür belki ama karşıtları ve işgalciler daha da kötüdür. Çünkü en aşağısından en yukarısına tüm sınıflar özgür olduğunu iddia edenlerde de mevcut olup özgür irade yalanına başvurmakla legal olmaktadırlar. Aslında Batı ne Ortadoğu ve batının halk larında özgür irade bulunmaktadır ne de uzak doğu Asya kültüründen daha insancıldırlar. Her şey satılıktır tersine bedenler bile. Uzak doğu kültürlerinde ise birey diye bir olguya pek rastlanmaz. Emperyalist Japonyada bile kapitalist üretim biçimi çalışanlarla işyeri arasındaki bir aile anlayışı gibi yürütülür, feodal bağlar hakimdir.
Gariptir ki Pekin ya da Şanghay da tecavüz hırsızlık ve cinayet vakası daha kalabalık olduğu halde bırakın New York u, Londra yı; İstanbul dakinden çok daha azdır. Çinlilerin ve uzak doğuluların birtakım asparagas haberlerle abartılan görüntülerle insanlık dışı ve üçkağıtçı olduğuna dair genel bir inanç olsa da dünya da. (Bunu kimlerin uydurduğu da ortadadır.) ABD henüz 300 yıllık bir imparatorluktur Çin ise Roma yıkılsa da yıkılmamıştır çünkü insanları savaşa, işgale değil; üretime odaklanmış şekilde yaşar. Bugün de halen en hızlı büyüyen ve gelişen ülkedir nüfusuna rağmen ve üstelik dağılmak ve etnik bölünme gibi tehditler altında da değildir. Çünkü doğu kültüründe ırk bilinci batıdaki gibi diğerini yok etme pahasına gelişmemiştir. Fakat diğer tüm ulusların yöneticileri Halk larını bölünmekle, savaşla, paranoyayla güderek hem de gene savaşarak, sonunda yok olmaktadırlar. Sözde barış için ordular yaratılıp tüm kaynaklar tüketilmekte, uygarlık silahdan geçilmeyen paranoyak devletlerin gergin uluslar arası komşuluk ilişkileriyle yürütülmektedir.
|

08-05-2008, 08:00
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
4. Ezilenler Kendilerini Ezecek Olanlara Karar Verirler
Uygarlıkların ve kültürlerin yok olmaları kayıptır, çünkü bir kültür yok olduğunda bulguları ve mirasları da büyük oranda kaybedilir ve dünya yine geriye adım atmış olur. Geleceği bizden başka belirleyecek hiç kimse yoktur. Devletleri,politikayı,savaşı,milliyeti sınırları kabul ederek,en olası tek doğrunun bu tarih anlayışı olduğunu sanarak İnsanın global birliktelik ve sınırsızlığına Ütopya demekle aslında hepimiz varolan saçmalıkları gönlümüzle kabullendiğimizi açık ediyoruz. Bunun iç dinamikleri ve tarihsel gelişiminin pratikte bir önemi yoktur. Çünkü ortaya çıkan budur ve Halk buna inanıp bu yaşam biçiminde bir yer kazanmaya çalışmaktadır. Yöneticisine inanmakta onu seçmekte ve alkışlamaktadır bu noktada aldatılmış olması mühim değildir, çünkü aldatan da aldanmaktadır.
Cesaretimiz törpülenmiş, kalabalık içinde kaybolmuş, aciz varlıklar olmayı onlar, yani bizden öncekiler öyle dedi diye kabul ediyoruz. Eğer insanların mantıklı yaşaması mantıksız bulunup ütopik olarak değerlendiriliyorsa bunun tek nedeni her bireye ebeveynlerince kayıtsız şartsız kabul ettirilmiş olan yaşam karşıtı 'Dünya kötüdür, sen bir hiçsin, kes sesini haddini bil ve emirlere uy' inancının yarattığı kitlesel özgüvensizlik olmalıdır. Zaten yönetici sandığımız insanlar da bunun hilesini bildikleri için duyguları ve inançları sömürü yöntemini öğrenip bu değerleri yönlendirerek Halk ı yönetmeyi öğrenmişlerdir. Madem yönetilmek istiyorsunuz o zaman yöneticilerden veya dünyanın şu andaki halinden şikayet etmeye de hakkınız yoktur. (Zaten o nedenle devlet kurumlarınca umursanmaz Halk ın şikayetleri) Çünkü onlar yani yönetici seçilmiş sınıf; Halk ın genel yansımasından başka bir şey değildir.
Halk kendi yönetiminin anlayışını yaratır, yönetim halkın ahlaki ve sosyal anlayışını baştan sona belirlemez. Örneğin yurdumuzun insanları birey olamadığı için devleti de, "dediğim dedik, çaldığım düdük geç sıraya" devletidir. Devlet halk dan hariç gelişmez. Hitler i de Mussoliniyi de birey olamamış sefalet içindeki öfkeli kalabalıklar oraya dikmiş ve alkış tutmuştur. Hitler ve Mussolini akıllı kurnaz değil,tersine aptal kompleksli kaba saba sıradan kahve kültüründen orta sınıf ahlakından çıkma sıradan kişilerdir. Halk kendine benzediği ve saçma saçma konuşup gösteriş yaptığı, şişindiği, atıp tuttuğu için onları alkışlarken kendini görür. Yoksa alıklaştığı için değil, halk zaten alıktır. Hatta bunu Hitler de öğrenmiştir ve “Kavgam” da şunu der. "Halkın anlayışı asla kamuoyuna yutturulanın ötesine geçememiştir" Doğrudur, o yüzden de ona Heil diye bağırmışlardır. Nazizmin suçlusu da orta sınıf Avrupa ve Almanya ahlakı ve halkıdır Hitler değil. O sadece tesadüfen orda tam zamanında bulunan boyacı çırağı hırslı salak adamdır. Hitler bir örnek giyside kendini bulan, ezilmiş, hor görülmüş astsubay ın ya da memurun; kahramanlık düşleri kuran itilmiş kenar mahalle adamının yansımasıdır ve hepsi de düşmanın başkası olduğunu öğrenmeye şartlandırılmış,kendi aciziyetlerini üstün ırkın üyesi olma masalına inanarak bastırmaya çalışmışlardır. Bu nedenle ırkçılık en zorba en acımasız halk düşmanlığı olduğu halde, Halk ın isteği ile iktidara gelebilmiştir. Bu noktada sıradan Marksist’in sınıf savaşımı açısından makro dünya politikası vasıtasıyla emperyalizmin kuklası demesinin önemi yoktur Nasyonal Sosyalist partiye. Çünkü bu makineci,zorba ve mistik anlayışın altında köleleşmiş insanlığın acımasız nefreti bir yere yöneldikten sonra onun ipinin kimde olduğunun da pek önemi kalmaz. Zaten Hitler Emperyalizmin merkezine de Sosyalizme de nereye olursa saldırmıştır kendisine verilmiş olan güç ile. Asıl amaç Sovyetler olsa da. Biçimsel Demokrasinin en ileri aşamasının ne olduğunu bize Adolf Hitler göstermiştir.
|

08-05-2008, 08:01
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
Aynı şekilde çoğunluğun sevmediği ya da yalandan sevmediğini söylediği Sn. Başbakan Tayyip Erdoğan, orta sınıf zamane Türk insanının aynadaki ortak yansıması olduğu için başbakan olabilmiştir oyların en çoğunu toplayarak. Yine seçilecektir de çünkü başka bir örnek oluşturulmamıştır. Kimsenin işine gelmediği için farklı olanlar hemen yaftalanıp dışlanmaktadır. Aynı şey George W. Bush için de geçerlidir. O, Ortalama Amerikalıların ağzıdır ne fazlası ne de azı. Çünkü Amerika hiç de sanıldığı gibi özgürlükler ülkesi değildir, tekelci şirketlerin Makyavelist yasalarınca yönetilir. (Özgürlük ülkesi yoktur zenginin daha çok olduğu ülke vardır.) ABD nin Halk ın sorunlarıyla ilgili bir sorumluluğu yoktur. Tek bildiği en güçlü olması gerektiğidir. (Makyavel: Kapitalizm de başarıya ulaşmak için her yol mubahtır diyerek mevcut sistemin katı bir şekilde sınırlarını çizen düşünce adamı.)
|

08-05-2008, 08:02
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Apr 2008
Mesajlar: 174
|
|
5. Anarşizm
Halk ların ezilmemesi için öne sürülen siyasi görüşlerden komünizm ise aşamaları nasıl olacağı noktasında türlü yollara ayrılmaktadır. Biri sistem demokratik hakların ve refahın artışıyla kendiliğinden daha iyiye gidecektir demektedir ki bu pek iyimser görünen sistemin sömürgeye dayandığını görmeyen bir görüştür. Diğeri üretimi yapan sınıfların yönetime dahil olup artı değer üreten ve değiştiren üretim araçlarının mülkiyetini reddeden sosyalizm yoluyla sınıfların ve sınırların kaldırılmasını önerir, diğeri ise en ütopik görünenidir ve her türlü geçici otorite de dahil reddederek otoriteyi en büyük düşman olarak görür. Anarşistlerce Sosyalizmin devlet kapitalizmine ve buyurganlığına dönüşeceği düşünülürken, sosyalistlerce anarşizm hayal dünyasında yaşayan küçük burjuva özentiliğidir,sosyal demokrasiye göre ikisi de yıkım getirir aşırıdır,devletçiler cumhuriyetçiler ve liberaller ise zaten her şeyin en iyisinin ve normalinin bu sistem olduğunu düşünür.
Anarşizmin Ütopik olmasının bir nedeni de daha planlı görünen Sosyalizmin daha tutarlı bir teori göründüğü halde pratikte hüsrana uğramasıdır. Bu durumdaki ana etkenlerden biri Marks ın öngörüsü matematiksel olduğu için Halk ın psikolojisinden habersiz yazılmış olmasıdır birazda. Marks haklı olsa bile, doğru olanın gerçekleşmesi Halk ın yaşadığı koşullarda ruh hastası olması(ruh hastası haline getirilmesi) yüzünden öngörülenin tam tersi gerçekleşmektedir. O nedenle kapitalist makro ekonominin ilk çöktüğü yıllarda örgütlenmesi beklenen emekçiler kendi aralarında örgütleneceği yerde, alışkanlıkları ve yetişme tarzlarından ötürü sol düşünceye yönelmeleri gerekirken, hep tam tersine kafatasçı düşman arayan aşırı sağ düşüncenin ardında toplanılmasına yardım etmiş; hatta öfkesi nedeniyle onun eylemlerini desteklemiştir.(Bknz yine 1929 global ekonomik bunalımından sonra, yükselen ırkçı milliyetçilikler muhafazakarlık Adolf Hitler ve nasyonal sosyalist parti. Ayrıca bakınız her kriz sonrasında ülkemizde yükselen muhafazakarlık ve sağ partilerin oy rekoru kırması.)
Bunları kabaca aylarca aç susuz bırakılıp, dövülüp işkence gören köpeğin ipini kopardığındaki ilk tepkisine benzetebiliriz. İnsan ne kadar zeki olursa olsun hayvandır, tepkisel davranışları ve acıları düşünce biçimini doğrudan etkilemektedir. Halklar aklıyla değil gündelik ihtiyaçları ve tecrübeleri ile karar verirler diğerini sadece aydınlar ve bilim adamları düşünür. Çünkü sıradan Halk öfkesinden kudurmuştur. Fakat artık insanlığın doğal avlanma ve yönünü bulma yeteneği de yıpratılıp yok olduğundan bir süre sağa sola saldırıp sonunda kuyruğunu kıstırarak suçlu bir şekilde yeniden sahibine dönmek zorunda kalacaktır. İnsanı köpekle özdeşleştirmiş olmam rahatsız edici gelebilir ancak bu doğrudur, çünkü insan kesin olarak bir tür hayvandır asıl sorun nasıl hayvan olduğudur.
Bu nedenle de bu tür anarşizm,komünizm,sosyalizm gibi düşünceler bu türden bağımlı ve köle olmuş insanların bolluğundan ötürü ütopik görünürler. Çünkü ipleri koparılırsa ilk önce ana babalarını suçlayıp katletmeye meyilli olacaklardır normal yaşamlarında bunu kendilerinden bile saklamaya çalıştıkları halde. (ergenlik bunalımı da bu yüzden kuşak çatışmasına döner. Doğal durumda bu yaşlardaki ürogenital hormonal gelişim bunalıma neden olmazken sıradan ebeveynlerin hoşgörüsüz ve konu komşuya dayalı yüzeysel bakış açısı; gençliğe ve cinsel duygulara yeni adım atan genci toplum dışı görünen bir cinnete sokar. Toplum ise bu konularda geçiştirici ve iki yüzlü cinsel ahlakla yaklaşır bu soruna. Çözmekle ilgilenmez, gene yok sayıp yatıştırıcıları dayayıp uyutmaya çalışır genç zihinleri. Çünkü ebeveynlere de zamanında öyle davranılmıştır ve yetişkinler kendilerinden cesur evlatlarını kendi korkaklıklarından ötürü, taşıdıkları eziklik duygusundan dolayı kıskanmaktadırlar. Hala devam eden aynı korkularından dolayı da olabildiğince törpülerler her fırsatta.)
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:28 .
|