Köylü Ve Kentli Kadinin Cinsel Yaşami
Yazan: Bertan Onaran
KÖYLÜ VE KENTLİ KADININ CİNSEL YAŞAMI
Okuyanlar biliyordur, Wilhelm Reich, Malinovski’nin Trobriond Adalarında Cinsellik adlı yapıtından yararlanarak Cinsel Ahlakın Boygöstermesi’nde (Zorlayıcı Cinsel Aktörenin Boygöstermesi) anaerkil düzenin yerine ataerkil düzensizliğin zorla ya da kurnazlıkla geçişini anlatır.
Nilgün Şarman geçenlerde Payel yayınlarında bir çalışma daha yayınladı: Tanrılar Kadınken. Merlin Stone bu önemli çalışmasında, öncülük eden, dolayısıyla topluluğun savunulup yaşatılmasındaki bütün temel işlevleri erkeklerle eşit yüklenen, dahası ağır basan, dolayısıyla, doğaüstü bir güç, bir varlık düşünüldüğünde usa ilk gelen, Tanrıça sayılan “analarımızın, avratlarımızın” yerine, gerektiğinde usul usul, gerektiğinde acımasızca kan dökerek biz zorba erkeklerin geçişi, yeryüzünde insan denen kılsız maymunun belirişinden epey sonraya rastlamış.
Reich, andığım yapıtında, bu erk değişiminde- ona bağlı olarak bütün temel kavramların erkekleşmesinde- evliliğin, erkeklerin en doğuştan hak olarak bekleyip aldıkları evlenme yardımları’nın yattığı yargısına varmış. Çeyiz uygulaması bugün de dünyanın dört bir yanında, değişik biçimlerde sürüp gitmiyor mu?
Evlenme yardımının, başka bir deyişle artı –değer’in (çalışma sonunda ortaya çıkan iş’in ve simgelerinin) tek elde toplanmasının yolu açıldıktan sonra, toplumsal (cinsel) hakların eşit paylaşılması elbette söz konusu olamazdı, hala değil.
Geçenlerde Cumhuriyet gazetesinde Vedat Demircioğlu, Nazım’ın kimi dizelerini andı; oradan birkaç bölümü aktarayım ilkin:
Şu kadar ifşa edeyim
seni isterdim dün
dün dehşetli canım çekti seni.
Ve bütün münasebetsizliğine rağmen
horozluğunu özledim.
Bu fizik açlık bende yoktu,
Bir krizdi geldi geçti.
Ama kaç para eder,
ben eminim ki artık
bu krizler daima sen yanımda olmayınca tutacak.
Bu fizik açlık bende yoktu,
Ve tahammül edemem böyle bir şeyin başlamasına
Bu olmamalı sevgilim.
Etimi yenmesi lazım kafamın
Ama insanda öyle mahrem bir an oluyor ki
kafasız bir vücutta kalıyor insan.
Tek arzusu var işte o zaman
Ama bu herhangi bir erkeğe aiy sanma,
Hayır daha o kadar olamadım
Ben seni istedim sadece
Ama ne türlü istemek,
nasıl merhamete layık
ne korkunç,
nasıl aciz ve yapayalnız bir şey.
Burada takıldığım yanlara geçmeden, yine Reich’in bir saptamasına değineceğim: Canımızın temeli üç asal işlevdir, sevi (elbette sevişme de içinde), çalışma (elbette öldürmeye değil, yaşatmaya dönük üretim) ve bilgi (elbette gelmiş geçmiş zorbaların insanlara kan kusturmalarının öyküleri değil, evrendeki canlı-cansız bütün varlıklarla bir arada, uyum içinde yaşayabilmemizi sağlayacak, aslında evrenin kendisinden ödünç aldığımız bilgiler).
Bu işlevlerde, gerek doğa, gerek onun dürüst çocukları, sanatçılar, düşünürler, bilginler herhangi bir ayrım yapmaz, yapamaz.
Sevi ve sevişme zaten canımızın ilk kaynağıdır; kadınlarımız da yalnız gebe kalıp on bin yıllık ataerkil saçmalık yüzünden iyice alıklaşmış erkeklere savaşlarda, kan davalarında şişlenecek çocuklar doğurmakla yükümlü olamaz, yetinemezler. Nitekim yetinemiyorlar, ya ömür boyu sinirceli oluyor, ya son aşamasında kansere yakalanıp göçüyorlar.
Yukarıdaki dizeleri gerçekten üstün yetenekli de olsa, ataerkil düzensizliğin koyunlaştırılmış analarınca yetiştirilmiş bir erkek yazmış.
“Ben seni istedim sadece.”
Oysa erkekler, az önce ellerine sarıldığı, belki koynundan çıktığı sevgili varlığı bırakıp komşu kadına koşmakta, bunun için çocukluğumuzdaki yalana başvurup “doktorculuk” oyunundan yardım aramakta hiçbir sakınca görmüyor!
Olur mu, böyle olur mu?
Ama temel aksaklık, aslında uçarı olmayı bir hak ve ayrıcalık sanan biz zavallı erkeklerde değil, bu iki yanı keskin oyuna bile bile göz yuman yarlarımızda.
Aksayan ikinci nokta, “Bu fizik açlık bende yoktu” dizesinde; eğer dirimbilim diye bir şey varsa, Reich’in her satırında dile getirdiği üzere, dirimsel(cinsel) enerjinin belli sürede, başka işlevlerde tüketilmeyerek birikmesi; dolayısıyla sonunda sevişme işlevinde üreme örneğiyle boşaltılması (Batı dillerinde vurgunlar buna orgazm diyor) zorunludur, kaçınılmazdır.
Şimdi şiirdeki kadın, ister kendi ağzından, ister ozanın bilincinden söylesin, dediği doğal bir veri değildir, toplumsal (eğitsel-öğretisel)dir. Toplumcu dünya görüşünü benimseyenlerse, işte bu çarpıklığın düzeltilmesine adamışlardır kendilerini-ya da öyle söylerler.
Oysa sevgili bacımıza şunu da dedirtiyor ozan:
Bu olmamalı, sevgilim
Etimi yenmesi lazım kafamın.
Nasıl da acıklı biçimde yanlış! Ten’le tin, et’le kafa arasında en küçük bir ayrım yok dirimbilimde edinilen son bilgilere göre, varlığımızdaki bütün hücrelerde DNA var; yalnız, yöreye göre, işlevleri bölüşmüşler- nitekim bugün, diyelim bir tırnak gözesinden, tıpatıp benzerini üretme olanağı var bilimin elinde.
Bu söylemler, kanımca, ister parasal, ister cinsel olsun, Azrail’in ta kendisi olan AYRICALIK’ları, özellikle de erkeklerin tartışılmaz hakları sayma yanılsamasından bir türlü kurtulamadıkları AYRICALIKLAR’ı korumaktan öte bir anlam taşıyamaz- üstelik boşu boşuna.
Şimdi gelelim, biz kentlilerin böcekten beter saydığımız köylü kadınlarımıza. Onların yetenekli, tutarlı, direngen dilmacı, biliyorsunuz, Fakir Baykurt’tu.
Yılanları Öcü ile Irazca’nın Dirliği adlı romanlarında, Irazca’nın evinin önüne koca bir haney dikmek için Muhtar’la anlaşıp işe girişen, gelip temel çukurunu kazan, kerpiç döktüren Haceli’nin eşi Fatma’nın gözüyse, kızlığından beri Kara Bayram’daymış; bunu o zaman diyememiş, anası babası kokulu Haceli’ye vermişler.
Temel açmaya başlayınca kızılca kıyamet kopuyor elbet; savaşın başkomutanı Irazca Ana.
Haceli, Irazca’ya diş geçiremeyince, Fatma’yı yolluyor; o da gelip kocasını yaptıracakları yeni evi savunacağına, zırılzırıl ağlayarak, Bayram’la sevişiyor; hem de, ömründe ilk kez doyuma ererek, tadını çıkara çıkara.
Romanın arkası olarak yazılmış, Irazca’nın Dirliği’nde, koşulların yardımıyla tarlalarda buluştuklarında sevişmeleriyse yersarsıntısı gibi.
Kendirlerin arasındaki sevişmeden sonra Fatma’nın dediklerine kulak verelim isterseniz:
“Duysun kocaman kulakların, hiç kimseden korkmuyorum! Korkanlar da ölecek!bunca tadı vardı bu işin, bir erkekle bir kancık, bir kökte bitmiş gibi bir olabiliyordu da, neye benim haberim yokmuş? Çok şükür bunu da tattım! Bin şükür, burda, hoş kokulu kendirlerin arasında tattım, ben ölsem gam yemem! Ölümden korkmayan kancık, yapabileceği çok çok öldürmek olan insanlardan korkar mı? Haceli’den de, kardaşlarından da, senden de, senin Haçça’ndan da Irazca’dan da korkmuyorum. Çünkü korkmuyorum kendimden! Muhtardan, Bekçiden Beytullah Hoca’dan da korkmuyorum. Nesinden korkacağım koca Beytullah’ın, üf desen gidecek? Nesinden korkacağım cımbıldak Hüsnü’nün?”
Köygöçüren adlı romanda da böyle yangınlı bir ilişki var; Sunacık’ın kocası Hıdır’la, komşuları Teslime arasında.
Teslime’nin kocası, Amerikan çıkarlarını savunmak için gittiği Kore’de vurulup kalmış; Teslime gencecik, enerji dolu; Hıdır’a vurgun. Evlerine gelip Sunacık’la konuşma, yardım etme gerekçesiyle, oturup kalıyor, yana yana gözlerine bakıyor. Ama Hıdır, romanı alıp okursanız göreceksiniz, köyün ortak sorunlarına gömülmüş, sağı solu gördüğü yok.
Ama bir bacayı yangın sardı mı, komşu bacaya atlaması an işi; Teslime sonunda Hıdır’ı evlerinin altındaki samanlığa atıveriyor. Orada, kibrit ışığında bulabildikleri otların arasında bir sevişmeleri var, aktarmaya yerim yetmez. En iyisi kendiniz alıp okuyun.
Romanın sonunda, bin bir savaşımdan sonra, hele tarlalarını çayırlarını köygöçüren’in dımdızlak bırakmasıyla, topraklarını açgözlü, açıkgöz kentlilere bırakıp kapıcı, yangın söndürücü olmak üzere kente göçerlerken, Sunacık’ın da onayını alarak- nicedir, söylenmeden bilirmiş zaten aralarındaki ilişkiyi- Teslime’yi imam nikahıyla alıp göçüyor Hıdır.
Kimseden izin beklemeyen, karşı konmaz bir sel gibi gelip sürükleyen bu sevisel ilişkilerde elbet haksızlığa uğrayanlar da Haçça ile Sunacık.
Ama köydeki ilişkiler, bizim kentlerdekinden daha az yalanlı dolanlı; sözle söylenmese de, eylemle bir bakıma ortada.
Rezillik, bir türlü tarım uygarlığının üstüne kendi uygarlığını oturtamamış, oturtamayan kentlerde, kasabalarda.
Aman canım, çoktan dönemini doldurdu, bırakın şu Türkçe’yi, geçin İngilizce’ye diyen sersem ya da döneklere inat, Türkçe’min özlü deyişlerinden birini herkes bilir:
Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar!
Bu hem sofra, hem de yatak için geçerlidir, hele yatakta çok daha öldürücü biçimde geçerlidir.
Anaların yanlış eğittiği, ayrıcalık mikrobu bulaştırdığı erkekler bunun bilincine ne zaman varacak dersiniz?
Anası yalnız İlkokul bitirip, beş yaşında halı tezgahının başına, on beşinde bir erkeğin yatağına tıktığı Burdurlu dostum Birnur Şener’in özdeyişi de şöyle:
“25 yıllık evliliğimizde, eşim bir gün bile beni ne eliyle ne diliyle okşadı!”
bu söz, aynı zamanda, paha biçilmez bir kılavuz, özellikle kentli erkeklere.
Kentli erkekler arasında, Fakir’in romanlarında ya da öykülerindeki gibi , art arda birkaç kez sevişebilen kaç kişi var bilmiyorum elbet; ama kendi yaşamımdan biliyorum: Biz erkekler, yine Fakir’in güzelim deyişiyle, evik çabuk doyuma eriverdiğimizde, kadınlarımız henüz yolun başında; ya yeni uyarılmış, ya da büyük bir talih sonucu aynı anda Fatma’nın yaşadığı mutluluğu tatmışsa bile, gerçek bir maratoncu gibi, daha 40 kilometre koşmaya hazır!
Tomris Uyar gibi sözünü sakınmayan hanım kardeşimin şimdi burada olup kentli erkeklerle yaşadıklarının hiç değilse birazını bizle paylaşmasını çok isterdim!
Kısacası binlerce yıldır cinsel (dirimsel) gücüyle biz erkekleri korkutmuş, hala tiril tiril titreten kadınlarımıza söz hakkı tanımanın; dolayısıyla, doğa bağışlamış olsa da, çarpık eğitimin –üstelik analarımızın sevgililerimizin suçortaklığıyla- geri aldığı eşlerimizi doyurma işini, Birnur’un öğüdü uyarınca, üreme örgeninden önce, elimizle dilimizle okşayarak yerine getirmeyi öğrenmenin, yeryüzündeki bütün insanlara öğretmenin zamanı gelmedi mi?
|