Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 06-09-2008, 12:17
Cem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cem Cem isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2004
Mesajlar: 2.478

Başarı Ödülü Başarı Ödülü Başarı Ödülü Onur Üyeliği 

Standart Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs Sorunu yakın tarihimizin ve günümüz Türkiye'sinin ve Kıbrıs Türklerinin en önemli uluslararası sorunlarından biri olageldi. Öncelikle özet olarak Kıbrıs tarihine değinmekte fayda görüyorum:

Venedik yönetiminde olan Kıbrıs 1571 yılında Osmanlılar tarafından ele geçirildi.

1878 yılında Osmanlı-Rus Savaşı'ndan mağlubiyetle ayrılan Osmanlılar antlaşmada İngiltere'nin desteğini alarak bazı doğu vilayetlerini kurtarmak karşılığında Kıbrıs'ı İngiltere'ye kiraladı.

1914 yılında I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Kıbrıs'ı ilhak ettiğini duyurdu.

Türkiye temmuz 1923'de imzaladığı Lozan Antlaşması'nın 20. maddesi ile Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçti. Kıbrıs'ın İngiltere tarafından ilhakını tanımış oldu.

1920'li yılların Atatürk Türkiye'si Kıbrıslı Türklerin Anadolu'ya göç etmesi politikası izledi. Bu şekilde binlerce Kıbrıs Türkü Anadolu'ya göç ederek ileriki yıllarda Kıbrıs sorunu büyüdüğünde Türklerin adada daha azınlıkta kalmasına yol açmış oldu.

1955 yılında Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması amacını (ENOSİS) güden EOKA örgütü İngiliz sömürgecilere karşı silahlı mücadeleye başladı.

Ağustos 1954'de Türkiye'de "Kıbrıs Türktür Komitesi" adlı bir örgüt kuruldu.

Türkiye başlarda adanın Türkiye'ye bağlanması fikrini gütse de %20 nüfusla bunun mümkün olamayacağına kanaat getirerek adanın taksimi fikrinde odaklandı.

1958 yılında adada Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'ye garantörlük hakkı verildi.

15 ağustos 1960 gecesi adanın yönetimi İngilizlerden Kıbrıslılara devredildi. İngiltere sadece adada bir kaç askeri üs bulundurma hakkını korudu.

21 aralık 1963 gecesi Kıbrıslı Rumlar Akritas Planı gereği Türklere saldırmaya başladılar. 11 yıl boyunca yapılan Rum saldırıları adadaki Türkleri adeta Taksim planına "iteledi".

1964'de Türkiye'nin adaya askeri müdahale fikri Johnson mektubu ile rafa kalktı.

Kıbrıs ingiliz yönetiminden kurtulduktan Rum tedhiş hareketinin yönü Kıbrıs Türklerine kaymıştı. 1963-74 arası milliyetçiliğe dayanan bir iç savaş yaşandı. Türklerin can güvenliği kalmadı. Adanın %3 lük alanına sığınmak zorunda kaldılar. 1960 antlaşmaları Türklere bir hayli hak tanımışsa da bunlar 63-74 arası dönemde yavaş ve sinsi planlarla birer birer alınmaya başlandı.

1967'de Geçitkale-Boğaziçi çarpışmaları nedeniyle Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine geldi. 10.000 civarında Yunan askeri ve generalleri Grivas adayı terkederek ortam biraz yumuşadı.

70'lerin başlarında %30 oy oranına sahip olan Rum Komünist Partisi AKEL Amerika'yı tedirgin ediyordu. O dönem ABD ve SSCB bloklarının soğuk savaş dönemiydi. Aynı zamanda ABD'nin Vietnam Savaşı'nı yürüttüğü dönemdi. Kıbrıs'ın Komünist Kuzey vietnam ile ticari ilişkisi olan 4 komünist olmayan ülkeden biri olması Amerika' nın sabrını taşırdı. Kızıl Papaz Makarios'un devrilmesinin zamanı gelmişti. Yunanistan'da iktidarda bulunan Cunta, aşırı-sağcı Grivas ve sağcı Rum kamuoyu da Makarios'dan memnun değildi. Yunan Generali Grivas tekrar gizlice Kıbrıs'a girdi. Bir darbe ile solcu Makarios indirildi ve sağcı Nikos Sampson iktidara getirildi.

20 temmuz 1974 sabahı Türkiye tarafından 1. Kıbrıs Barış Harekatı olarak adlandırılan askeri harekat başladı. BM' nin ateşkes çağrıları karşısında iki gün sonra harekata ara verildi.

Ateşkesi müteakiben Cenevre'de Barış görüşmelerinin yapılmasına karar verildi. İlk toplantı, 25 Temmuz saat 20:30'da yapıldı ve 27 Temmuz'da kesin ateşkes imzalandı. 30 Temmuz 1974 günü 1 nci Cenevre Konferansı sonuçlandı ve 8 Ağustos'ta tekrar toplanılmasına karar verildi. 8 Ağustos'ta toplanan 2 nci Cenevre Konferansında Türkiye; yeni bir anayasa yapılması, federasyona gidilmesi ve Türklere güvence verilmesi taleplerinde bulundu. Yunanistan ise, 1960 Anayasası ile kurulan düzene dönülmesini istedi.







Yukarıda, Kıbrıs çıkartmasının propagandası amacıyla yapılmış Türk propaganda afişleri görünüyor. Afişlerdeki şiddet ifadeleri çıkartmanın bir barış harekatı olduğu fikriyle örtüşmüyor. Bu talihsiz afişler Rumlar tarafından aleyhte propaganda olarak kullanıldı.


Türk tarafının sunduğu çift kontrollü idare ve federal sistemi içeren iki ayrı plan Rum ve Yunan tarafınca reddedildi ve süre istendi. 13 Ağustos saat 2040'da başlayan toplantıda istenen 36 ve 48 saatlik bu süre Türkiye tarafından kabul edilmeyip 14 Ağustos 1974 tarihinde "2. Barış Harekatı" başlatıldı.

Türkiye'nin İlk harekatı sırasında dünya genelinde Türkiye'ye karşı büyük bir tepki yoktu. Genellikle ateşkes isteyen ama tarafsız görünen bir dünya kamuoyu hakimdi denebilir. Hatta darbe ile iktidara gelen Sampson'un devrilmesine sıcak bakanlar da vardı. Türkiye'nin dünyanın genel tepkisini çekmesinin ve halen de Kıbrıs konusunda yalnız kalmasına neden olan hatalar zincisi 2. "Barış" Harekatı ile başlıyor. Cenevre barış görüşmeleri devam ederken Türkiye'nin 2. harekata başlaması dünya genelinde Türkiye'nin imajını bozmuş ve adada ilhak amacı güden bir işgalci konumuna getirmiştir.

14 Ağustos 1974 tarihinde başlayan ve 16 Ağustos günü akşam sona eren İkinci Barış Harekatı neticesinde Türk Birlikleri; doğuda Magosa, batıda Lefke, güneyde Lefkoşa'ya kadar uzanan Kuzey Kıbrıs'ı kontrol altına almayı başardılar. ABD, NATO'nun güneydoğu kanadının çökmemesi için Yunanistan'a askeri müdahalede bulunmaması yönünde baskı yaptı. Sonuçta Yunanistan'daki askeri cunta zor durumda kalarak iktidarı devretmek zorunda kaldı.

Kıbrıs Türk Federe Meclisi, 15 Kasım 1983 tarihinde yaptığı toplantıda KKTC'nin kurulmasını oy birliği ile karara bağladı. KKTC'nin ilanından sonra Yunanistan ve Rum tarafı BM. Güvenlik Konseyi'ne başvurdular. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın ayrıntılı açıklamalarına rağmen Güvenlik konseyi 541 Sayılı kararı ile KKTC'nin ilanını hukuken geçersiz saydı.

Kıbrıs Türklerinin tek yanlı bağımsızlık ilanları Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'na ve 1960 antlaşmalarına (ENOSİS ve Taksim'e karşı maddelere) aykırı olduğu için bağımsızlık ilanı dünya genelinde destek bulmadı. Ayrıca durumun tek yönlü bağımsızlığa gidebilecek self-determinasyon tanımına uymadığı görüşü dünya genelinde kabul gördü.

Pek çok uluslararası gözlemciye göre KKTC, Türkiye'nin bir uzantısıdır. Başka bir deyimle Türkiye'nin kurdurduğu bir kukla devlettir. Bunun doğru olup olmadığına karar vermek için iki kritere göz atmak gerekiyor:

1- Türkiye'nin adadaki askeri varlığı: Türkiye adaya meşru bir nedenle ve garantörlük hakkını kullanarak çıkmıştır. Ancak Garanti Antlaşması'nın 1. maddesinin 2. paragrafına göre en az ENOSİS kadar yasaklanmış olan TAKSİM'i gerçekleştirmek üzere de kullanılmıştır. Adaya ilk çıkış meşruluk üzerine kurulu olsa da sonraki dönemlerdeki yanlış politikalar nedeniyle pek çok gözlemciye göre adadaki işgalci güç konumuna düşmüştür.

2-Türkiye'nin KKTC üzerindeki nüfuzu: Hem KKTC ekonomisi Türkiye'ye bağlıdır hem de KKTC hükümetleri Türkiye'deki hükümetlere göre seçilmektedir. Örneğin Demirel ve Özal gibi merkez sağın Türkiye'de hakim olduğu dönemde Kıbrıs'da da sağ iktidardadır (Denktaş-UBP). AKP ile birlikte AB perspektifi güçlendiğinde ise bu politikaya daha uygun olan, daha uzlaşmacı kabul edilen solcu Talat ve partisi CTP güçlenmiştir

Kıbrıslı Türklerin Self-determinasyon hakkı var mıdır?

1963-74 arası iç savaş, Kıbrıs Türklerinin self-determinasyonu için bir gerekçe olabilirdi ancak söz konusu dönemde Kıbrıslı Türk liderler uluslararası alandaki hukuk kuruluşlarına bu yönde haklı talepleri olduğuna dair hiç bir başvuruda bulunmamıştır. Self-determinasyon girişimleri Türk-Rum çatışmalarının durduğu 1974 sonrası başlamıştır. Bu durumda Kıbrıslı Türklerin self-determinasyon haklarının neden dünya genelinde (sadece batı ve ABD değil aynı zamanda o dönemdeki sosyalist blok, İslam devletleri ve 3. dünya ülkeleri) tanınmadığının bir yanıtını daha bulmuş oluyoruz.

Diğer yandan 1974 sonrası Türkiye'den adaya göç ettirilen Türkiyeliler Kıbrıs sorununda dünyada yalnız kalmamızın bir diğer nedenidir. Bugünkü Kıbrıs Türk nüfusunun yaklaşık % 60' ı 1974 sonrası adaya göç ettirilenlerdir. Adadaki güç dengesini Türkler lehine çevirebilmek için yapılmıştır ancak uluslararası alanda farkedilen bu gerçek Kıbrıslı Türklerin elini güçlendirmekten ziyade zayıflatmıştır.

Rauf Denktaş İktidarları


1975'de KTFD (Kıbrıs Türk Federe Devleti) anayasası hazırlanırken Denktaş yanlıları Cumhurbaşkanlığında sınırsız oturabilme hakkını anayasada istediler. Sol üyeler buna karşı çıktı. Ecevit'in de işaretiyle en fazla iki dönemlik Cumhurbaşkanlığı kabul edildi. 1976-86 arasındaki iki dönemde Denktaş Cumhurbaşkanı oldu. Bu dönemlerin önemli olayları:

-KKTC'nin kuruluşu ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi'nin 541. nolu kararı ile bu kuruluş lanetlendi.
-Kıbrıslı Rumların malları dağıtılmaya başlandı.

Rum Mallarının Paylaşımı:

Kıbrıs 74 öncesi turizme dayalı ekonomisi olan bir ülke idi. En değerli şehirleri Girne ve Maraş idi. 74 harekatı sonrası en değerli bölgeler Türk tarafında kaldı. Adanın yüzölçümü olarak 1/3'ü Türk tarafında iken mali değerin % 50' si Türk tarafında kaldı.

74 sonrası Rum malları güney Kıbrıs'dan göç eden Türklere verilirken ileriki yıllarda göçmenlikle ilgisi olmayanlara da Rum malları verilmeye başlandı. Bu durum halkın tepkisini çekti, Denktaş ve UBP'ye güven azaldı. 1981 seçimlerinde kıl payı iktidarda kalabildiler.

1980' lere kadar Kıbrısın Türk kesiminde Rumlardan kalan malların toplum adına devlet malı olduğu kanunu geçerli idi. Kişilere verilen Rum taşınır-taşınmaz malları sadece kişilere tahsis ediliyordu. Ancak 1981'de oyları düşen Denktaş oyunu yükseltebilmek için Rum mallarının mülkiyetinin kişilere devredileceği şeklinde yasa değişikliği yaptı. Oysa günümüzde bile Rum tarafındaki Türk malları Rum devletinindir ancak geçici olarak Rum halkına kullandırılmaktadır.

Güneyden gelen göçmenlere Rum malları dağıtıldıktan sonra bile Rum malları bitmemişti. Kalan Rum malları Türkiye'den gelen göçmenlere dağıtıldı.

Annan Planı başta olmak üzere Kıbrıs'da uzlaşma ve çözüme karşı olan en büyük kesim Rum mallarının mülkiyetine geçirmiş olan bu kesimdir. Bir çözümün, ellerindeki Rum mallarının esas sahiplerine iade
edileceğini bildiklerinden uzlaşmazlığın temel kaynaklarındandır. Bu kesim aynı zamanda Denktaş'ın ve Türk milliyetçilerinin temel oy kaynaklarıdır.

Annan Planı

Annan Planı şu yenilikleri getiriyordu:

1-Kıbrıs Türklerine toplu halde ve tek bölgede kendilerini yönetme hakkı veriliyordu.

2- Bir Türk'ün, Rumların cumhurbaşkanı olması sağlanmaktaydı. Başkanlık Konseyi'nde alınacak kararların en az bir Türk'ün onayından geçmesi şart koşuluyordu. Bu da veto hakkımızın korunması demekti. 3. Annan Planı'na göre içimize gelecek Rumların oy kullanma hakları ellerinden alınıyor ve eşitlik sağlanmış oluyordu.

3- Taslağa göre Kıbrıs Türklerine Türkiye güvencesi sürdürülüyordu.

4- Yasama ve Yargı alanlarında Türk-Rum eşitliği vardı.

5- Türklerin ayrı bayraı ve hiç sahip olamadığı marşı olacaktı.

6- Türklere dağıtılan Rum mallarının büyük bölümü aklanıyordu.

7- Türkiye, işgalci konumundan kurtuluyordu.

8- 1974 sonrası adaya 120.000 Türkün yerleştirilmesi 1948 Cenevre Antlaşması'na göre Savaş Suçu iken önemli sayıda Türk AB vatandaşı oluyordu.

9- Türk harekatı sonrası yurtlarını kaybeden 200.000 Rumdan sadece 60.000 kadarı geri dönebiliyor veya tazminat alıyordu.

10- Rumlar kaybettikleri toprağın ancak % 7.5'unu geri alabiliyordu.

11- Kıbrıs'ın uluslararası alanda tamamen Rumlar tarafından temsil edilmesi bitecek Türklerle paylaşılacaktı.

Türk Milliyetçilerinin Annan Planı'na karşı çıkışı

Referandumdan evvel adada statükonun devamından yana olan Türk milliyetçilerine göre Annan Planı Rumlar tarafından hazırlanmıştı. Referandumda Rum tarafından % 76 red oyu çıkınca bu kesim durumu açıklayamadı.

Kıbrıs'da statükocuların Annan Planı'na karşı çıkışlarının en önemli nedenlerinden biri 50.000 Türkün göç etmek zorunda olması ve 20 yıl içinde 60.000 Rumun Türk bölgesine yerleşmesiydi. Oysa Annan Planı'nın artıları eksilerine göre daha fazla idi Türk tarafı için. Türkiye bile Lozan'da aleyhinde olan pek çok maddeyi ve toprak kaybını onaylamış idi.

Kokutma Planları Gene Devrede

Milliyetçilik en başta iç ve dış tehditlerin varlığını ileri sürerek ayakta kalabilir. Zeitgeist videosunu izleyenler de bunu gözlemlemiştir sanırım. Türkiye'deki ve Kıbrıs'daki milliyetçilerimiz Annan Planı sonrası Kıbrıs'ın 1963'deki şiddet ortamına geri dönebileceği ileri sürdüler. Oysa AB'ye üye olmak üzere olan bir ülkenin hele üyeliğini tamamlamış bir ülkenin böyle bir ortama sürüklenmesine AB izin veremez. BM'nin arabuluculuk yaptığı bir çözüm sonrası tekrar şiddet ortamının doğabilmesi 60'lı yıllara göre çok daha zordur. Kaldı ki Türkiye'nin garantörlüğü devam edecek idi.

Çözüme Kimler Karşı?

200.000 Rumdan kalan 30 milyar dolar değerinde malın üstüne çöreklenen 5000 civarında ve çoğu Denktaş yanlısı Türk ve onların Türkiye'deki uzantıları Kıbrıs'da çözüme karşıdır.

Bu kesimlere göre Annan Planı'na ve çözüme evet demek Kıbrıs'ı satmak demektir. Oysa gerçekte çöreklendikleri değerli Rum mallarını kaybetmek istememektedirler. Bu nedenle Türk milliyetçiliğine sarılmaktadırlar.

Denktaş ve yakınları Kıbrıs'da çözüm durumunda ne kaybedecekti:

1-Aslında sivile kapalı askeri bölge olan Yılan Adası'nda 14.7.1986 tarihli 2431 nolu tapu ile uluslararası hiç bir geçerliliği olmayan arsa ve evini kaybedecektir.

2- Denktaş'ın dünürünün 705 dönüm arsası Annan Planı'na göre Rumlara verilecektir.

3- 2002 yılında Denktaş'a ve sadece 20 partilisine toplam 1 trilyon 627 milyar lira emeklilik ikramiyesi ödenmesi kararı alınmıştır. Yeni birleşik Kıbrıs'da böyle yağlı bir düzen kuramayacaklardır.

Adadaki İngiliz üsleri

İngiltere Kıbrıs'a bağımsızlık hakkı tanırken adada iki İngiliz üssünün kalıcılığı şartını koymuştu. İngiltere, Doğu Akdeniz'de kontrolünü tamamen kaybetmek istemedi. Ancak 1950'lerden itibaren dünyanın hakim gücü İngiltere yerine ABD olmaya başladığı için İngiltere'nin Kıbrıs'daki birkaç askeri üssü stratejik kararlarda etkin olamadı. Türkiye'nin adaya çıkartmasına bile İngiliz üsleri tepki vermedi. Buna rağmen adadaki İngiliz üsleri, Kıbrıs üzerinde demokles kılıcı olmaktan ziyade ortadoğu için demokles kılıcı olageldi. Bu bağlamda günümüz Kıbrıs sorunu için İngiliz üslerinin bir önemi olmamakla birlikte adanın üzerinde yerlilerinin hakimiyetine gölge düşürdüğü için ve ortadoğuya tehdit oluşturduğu için varlıklarına karşı çıkılmalıdır.


Kaynaklar:

-http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s_sorunu
-Kıbrıs Çıkmazı (Murat Metin Hakkı)

Konu Cem tarafından (06-09-2008 Saat 12:26 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 06-09-2008, 18:36
barışsezer barışsezer isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2008
Bulunduğu yer: müzik ve gitar dünyası
Mesajlar: 23
Standart "kypros" adinda bir kadinin trajik efsanesi

Sevgili Cem; merhaba. "Kıbrıs sorunu" isimli yazını okuyunca; bir zaman önce, özellikle Kıbrıs sorununun yakın tarihini, kendi bakış açımla öyküleştirdiğim bir yazıyı, seninle paylaşmak istedim.
Sevgiyle kal...


"KYPROS" ADINDA BİR KADININ TRAJİK EFSANESİ

Bir zamanlar, bu dünyanın bir yerinde yaşamını sürdüren, yaşlanmak nedir bilmeyen, güzeller güzeli ve cinsel cazibesi çok yüksek olan "KYPROS" adında bir kadın yaşarmış. Bu olağanüstü güzellikteki kadına sahip olabilmek için herkes birbiriyle kıyasıya yarışırmış. Kimler zorla sahip olmamış ki bu Kypros'a: Mısırlı, Hititli, Akalı, Dorlu, Fenikeli, Asurlu, Persli, Romalı, Bizanslı, Lüzinyanlı, Cenevizli, Venedikli, beyzade(!) Osmanlı, centilmen(!) Britanyalı… Bu beyefendilerin hemen hemen hepsinin de ortak iddiası, "bu çok güzel ve cazibeli kadına zorla sahip olan kötü adamlardan zavallı Kypros'u kurtarmak"mış! Ancak bu zavallı kadına zorla sahip olup, onu beceren bu kurtarıcı asilzadelerin arasında beyzade Osmanlıyla, centilmen Britanyalı'nın biraz farklı ve özel bir yeri varmış. Çünkü beyzade Osmanlı'nın, Kypros adındaki bu kadına zorla sahip olmasından bir süre sonra, kıçı fena halde zora girer. Kıçını kurtarma telaşına düşen beyzade Osmanlı, Kypros'u ileri bir tarihte yeniden geri almak koşuluyla, bu zavallı kadını tepe tepe kullanması için onu centilmen Britanyalı'ya pazarlar. Bunun karşılığında da Osmanlı, centilmen tarafından yüklü miktarda akçeyle ödüllendirilir.

Bu kodoşluk görevinden alnının akıyla çıktığını zanneden benim akıllı beyzadem, Osmanlım; bu güzel kadını geri alma zamanı gelip çattığında, ellerini büyük bir iştahla ovuşturup, centilmen Britanyalı'nın huzuruna çıkar, ve ona der ki:"Hadi bana avradımı geri ver de, onu becerme sırası bana geldi gayrı!" Bunun üzerine centilmen Britanyalı da bu ihtiyar delikanlıya , "Kusuruma bakma beyzadem ama, sen bu kadını rüyanda bile beceremezsin gayrı!"şeklinde karşılık vererek, Osmanlı'ya nanik yapmaya başlar. Ayrıca Britanyalı, Kypros adındaki bu güzel kadının, bu dünyada sadece kendisi gibi yakışıklı bir centilmene aşık olabileceğini iddia ederek, bu zavallı kadını sahiplenir. Benim gariban, ihtiyar beyzade Osmanlım da bu sözler üzerine boynunu mahzun mahzun bükerek, oradan uzaklaşmak zorunda kalır.

Uzun bir süre daha bu kadını tepe tepe kullanan centilmen Britanyalı, bu kadınla artık başedemeyeceğini anlayınca, onu kölelikten kurtarıp, ona özgürlüğünü kendi elleriyle vermeye karar verir! Ancak bunu yaparken, bizim yakışıklı centilmen, her zamanki gibi yine bir uyanıklık yaparak, bu güzel kadının, daima kendisine ve başka kimselere sürekli bağımlı kalmasını sağlayacak olan bir tür uyuşturucu maddeyi, Kypros'un acı içinde kıvranan vücuduna, bir şırıngayla enjekte etmeyi başarır; ve onu bu şekilde terkeder.
Bu arada hakkın rahmetine kavuşan beyzade Osmanlı'nın bir dölü olan küçük Osmancığın ve onun kapı komşusu Helena'nın oğlu Nikos’un eline de bu şırıngalardan birer tane tutuşturuveren centilmen Britanyalı, aniden ortadan kaybolur! Bu şırıngaların içerisinde ne olduğunu pek anlayamayan ama Kypros isimli bu kadına zaten uzun bir süreden beridir sulanmakta olan Helena'nın açgözlü oğluyla, rahmetli Osmanlı'nın açıkgöz oğlu, bu şırıngaları havada kaparak her ikisi de elma şekeri almış küçük çocuklar gibi sevinçten oynamaya başlar.

Kölelikten yeni kurtulan Kypros adındaki bu güzel ve çileli kadın da gerçek özgürlüğün ve mutluluğun nasıl bir şey olduğunu henüz anlamaya çalışırken, Kypros'un sahipsiz kalmasını fırsat bilen ve şırıngadan kendi vücuduna enjekte etmiş olduğu uyuşturucu maddenin de etkisiyle, kafayı bulan Helena'nın haşarı oğlu Nikos, güzel kadın Kypros'un üzerine paldır küldür saldırır! İkisi arasında büyük bir mücadele ve boğuşma başlar. Nikos, Kypros'un büyük ızdırap çeken bedenini acımasızca hırpalamaya devam eder. Direndikçe direnir, o güzel kadının bedeni, bu amansız mücadeleye. Bu zorlu ve uzun direniş sürerken, sabır taşından yaratılmış olan küçük Osmancık, bu duruma müdahale eder ve Helena'nın oğlunun yüzünü gözünü dağıtarak, bu tecavüzcünün elinden Kypros'u kurtarır.

Rahmetli Osmanlı'nın oğlu tarafından kurtarıldığını anlayan Kypros, sevinçten hüngür hüngür ağlamaya başlar. Hemen ardından da küçük Osmancığın boynuna sarılarak, bu kahraman kurtarıcısına içini döker ve şimdiye kadar bedeninin ve ruhunun derinliklerinde biriktirmiş olduğu tüm acıları üzerinden atmaya çalışır. Kypros, kurtarıcısı küçük Osmancığa dönerek, "Oh be! Nihayet tüm bu dayanılması güç acılardan kurtulup, büyük özlemini duyduğum, yarım kalan özgürlüğüme, senin sayende yeniden kavuşacağım! Sen babana hiç benzemiyorsun; çünkü baban bana büyük acılar tattırıp, onurumu zedelemişti. Sen ise başkalarının özgürlüğüne saygı gösteren birisin. Sana çok teşekkür ederim. Yaşa! Varol!" sözlerini acı, hüzün, sevinç ve coşkuyla karışık tuhaf duygularla söyler söylemez, birden küçük Osmancık, üzerinden gizlice çıkarmış olduğu şırıngayı, Kypros'un acıdan perişan hale gelmiş bedenine acımasızca saplar! Kypros, büyük bir acıyla yere yığılır; hemen ardından da daha önceki kurtarıcıların da yaptığı gibi, rahmetli Osmanlı'nın oğlu da bu geleneğe uyar ve uyuşturucunun da etkisiyle bilincini kaybedip yerde yatan zavallı Kypros'u, kahraman kurtarıcısı bir güzel becerir! Bu son kurtarıcı da Kypros'un cinsel cazibesine kurban gitmiştir!

Bu arada, bedeninin bütün hücrelerine yayılan ve kelimelerle ifade edilemeyecek kadar şiddetli ağrılarla birlikte, yavaş yavaş kendine gelmeye başlayan Kypros, büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde, küçük Osmancığa dönerek, "Bu kötülüğü bana neden yaptın?! Ben seni gerçek kurtarıcım sanmıştım, ve sana çok güvenmiştim. Tadamadığım, yarım kalmış olan özgürlüğümü bana lütfen geri ver!" diye acıyla haykırır. Bu haykırış ve sözler üzerine küçük Osmancık, "Ne diyorsun lan sen! Seni, Helena'nın ırz düşmanı oğlundan kurtardım ya. Bunu ne çabuk unuttun bre nankör kedi! Sevgili babacığımın, centilmen Britanyalı’yla görülmesi gereken, yarım kalmış bir hesabı vardı. Bu hesabın bedelini sana ağır bir şekilde ödeteceğim! Sen ne cüretle benden özgürlük istersin, babamın kölesi!!" diye bağırıp çağırarak, Kypros'u aşağılar.

Bu gibi ağır sözleri, bir kurtarıcısından daha işitmek zorunda kalan Kypros, gözyaşlarının bir sel gibi akıp gitmesine engel olamaz, ve dizüstü yere çöküp hıçkırıklarla ağlamaya başlar. Şimdiye kadar yaşamış olduğu tüm bu trajik olaylar, bir film şeridi gibi gözünün önünden geçip gider zavallı Kypros'un. Ve içine düşmüş olduğu bu durumu -çok geç de olsa- kendi kendine sorgulamaya başlar: "Ben, her zaman içine düştüğüm kötü durumdan kurtulabilmek için, hep dışarıdan kurtarıcılar bekleyip, onların beni kurtarmasını ümit ettim. Ama her zaman baktım gördüm ki, benim gerçek kurtarıcım sandığım bu kişiler, beni kötü adamların elinden kurtarır kurtarmaz, bana yapmadıklarını bırakmadılar. İnsanlık onurumu hoyratça ayaklar altına alıp, bana eziyet ettiler; hakkım olan özgürlüğü benden esirgeyip, bana köle muamelesi yaptılar…"

Bu şekilde, geçmişin bir muhasebesini yapıp, derin düşüncelere dalan Kypros, tüm bunları düşünürken, bu sırada da kahraman kurtarıcısı(!), kendisine yönelik ağır sözleri yüksek sesle söylemeye devam etmekte fakat Kypros, bu hakaretleri artık işitmemekte ve içine düştüğü bu iğrenç ve kötü durumu çok geç de olsa sorgulamaya devam etmektedir: "…Düşünüyorum da, acaba kendi ayaklarım üzerinde dimdik, sapasağlam, özgüvene sahip ve onurlu bir şekilde durmayı başarabilseydim, bu kölelikten kurtulabilir miydim? Bu duruma düşmemde, kurtarıcılarımın olduğu kadar, benim de hiç sorumluluk payım yok muydu, acaba? Kurtarıcılarımın kıçına yapışıp, yerlerde sürünerek, bir oradan bir oraya sürüklenip durdum. Tanrım ben ne yaptım! Ne kadar da aptalmışım! Mutluluğun ve özgürlüğün, çevremdeki kurtarıcılarda değil, kendi içimde bir yerlerde, gizli bir şekilde durduğunu, nasıl olur da bir türlü anlayamadım?! Kendime gereken değeri verip, kendimle barışık olmayı zamanında başarabilseydim eğer, özgürlük güvercinini avuçlarımın arasından gökyüzüne doğru büyük bir mutlulukla uçurabilir miydim, acaba? Tanrım, bana cesaret ve mücadele gücü ver! İçerisine düştüğüm bu lağım çukurunu dezenfekte etmek yerine, bu bok kuyusundan bir an önce çıkmanın bir yolunu bulmalıyım! Bu iğrenç duruma daha fazla tahammül edemeyeceğim artık! Midem fena halde bulanıyor; bütün kurtarıcılarımın suratına kusasım geliyor! Tanrım, bana ne olursun bu tür felaketlerle baş edebilme gücü ver! Bu lağım çukurundan çıkabilmem için yapabileceğim hiçbir şey yok mu? Umutsuz bir şekilde bu dünyada yaşamak mümkün müdür, acaba? Hayır, hayır… Umudun ve hayalin olmadığı bir yerde insanlar yok olup gider. Yaşadığım bunca trajediye rağmen, benim istediğim tek şey, bu pis ve iğrenç çukurdan hemen kurtulup, ruhsal ve fiziksel sağlığımı kazanarak, kendimle barışmak; ve çevremdeki bu gibi kurtarıcı tiplerle veya diğer insanlarla bir köle ilişkisine girerek değil, aksine onlarla çağdaş insanlar gibi ölçülü, birbirine saygılı, onurlu bir şekilde ve kendi başına ayakta durabilen sağlam bir karakter yapısıyla, düzeyli bir sosyal ilişkiye girmektir. Çağdaş bir insanın öncelikli görevi de bu olmalı…"

Bu özeleştiri ve aydınlanmayla birlikte büyük bir düşünce devrimini gerçekleştirmeye başlayan Kypros, bu arada hala daha yüksek sesle konuşmaya devam eden kurtarıcısının sesini duyar: " ...Sen bir zamanlar benim rahmetli babamın kölesiydin. Mademki bu bulunmaz fırsatı, benim gibi soylu bir kahramana, Helena'nın oğlu, Nikos bir kere vermiş bulundu; bundan böyle seni yabancı derebeyilerin koynuna sokmayacağım, sevgili kölem, Kypros! Senden doyasıya yararlanma sırası artık bana geldi, ey kölelerin kölesi! Kendinle ilgili hemen hemen hiçbir konuda senin söz hakkın da olmayacak! Ben istemedikçe sana, haşa, herhangi bir özgürlük de verilmeyecek ve kesinlikle azat edilmeyeceksin! Seninle ilgili bütün kararları da ben alıp, sen de bu kararlara eşşek gibi uyacaksın! Anlaşıldı mı ulan?!"
Bu sert ve aşağılayıcı sözlerden sonra Kypros, gözünün çevresinde biriken ve kurumaya henüz başlayan birkaç damla göz yaşını da elleriyle tamamen silip, kararlı ve dimdik bir şekilde, yavaş yavaş ayağa kalkar ve son kurtarıcısına cevabını verir: "................................................. .........................!!!"

Not 1: Yukarıdaki son paragrafın son cümlesinde, Kypros'un son kurtarıcısına verdiği cevabın boş bırakılmış olan bölümünü, lütfen yalnızca, vicdanı ve onuru olan Kıbrıslılar, veya empati yapabilme yeteneğine sahip olan dünyalılar doldursun.
Yukarıdaki kategoriye giren insanların; renk, ırk, dil, din ve cinsiyet gibi farklılıkları kesinlikle dikkate alınmayacaktır.
Not 2: Tüm Kıbrıslılar için de aşağıda cevaplanması mümkün olabilen dört adet soru bulunmaktadır:
1) Şu anda Kypros'un bedeninde var olan ve başka kimselere bir köle gibi sürekli bağımlı kalmasına neden olduğundan dolayı, kendi bedenine büyük bir zarar veren uyuşturucu maddenin etkisini tam olarak ortadan kaldırmak için, ne gibi bir tedavi yöntemi önerirsiniz? Ayrıca Kypros, yaşamı boyunca başından geçen bunca trajediye rağmen, ruhsal ve fiziksel sağlığını elde ederek, kendisiyle nasıl barışabilir?
2) Kypros adlı kadının, kendini sevmeye başlaması ve kendiyle barışıp, kendi ayakları üzerinde tek başına durmak istemesi, içerisinde bulunduğu büyük sorunların çözümüne ne gibi katkılar sağlayacaktır?
3) Kypros'un, kendi gerçekliğiyle yüzleşme cesaretini göstererek, korkunun bölücülüğü yerine sevginin birleştiriciliği gerçeğini görmeye başlaması, sizin için ne ifade etmektedir?
4) "…unutulmasın ki onurlu ve başarılı kişiler de, etik değerlere bağlı kalmak koşuluyla, birbirleriyle karşılıklı bir çıkar ilişkisi doğrultusunda, birlikte işbirliği halinde olabilirler. Ancak eğer bir kişi, diğer bir kişi üzerinde zorbalıkla baskı kurup, sadece kendi lehine olduğunu zannettiği tek taraflı bir çıkar ilişkisi geliştirip, karşısındaki kişiyi ezerek ve aşağılayarak sömürüyorsa, bu, insanca ve çağdaş bir ilişki biçimi değildir..."
Yukarıdaki paragrafta vurgulanmak istenen ana düşünceyi, Kypros'un trajik yaşamı bağlamında ele alıp, birkaç somut örnekle bunu açıklayınız.

Anahtar Sözler:

** Tanrı bu dünyayı, savaş çığlıklarının atıldığı, insanların birbirlerinin gırtlağına sarıldıkları, ülkelerin çiğnendiği, kan gövdeyi götüren bir yer olarak yarattı. Tanrının barış için tayin ettiği ücreti ödemeden, onu aşırabileceğini mi sandın? (Sri Aurobindo)
** Özgürlük; varoluşun, kendi sınırsız birliği içinde belirli bir yasası ve bütün doğanın gizli sahibidir. Siyasi mekanizma ise; bu sistem içerisindeki hiçbir kimseye ayrıcalık tanımadan, tüm yurttaşlara gönüllü bir şekilde, kendini hizmete adayan varlıktaki sevginin yasasıdır. Siyasi mekanizma; özgürlük zincirlerle sınırlandırılmış olduğu zaman, sevginin değil, kaba kuvvetin yasası haline dönüşür. Bu yasa ise, şeylerin gerçek doğalarını çarpıtır ve varoluşla ilişkisini sürdüren insanoğlunu yalanla yönetmeye hizmet eder. (Düşünür Sri Aurobindo'nun bu sözünü, tarafımdan yapılan küçük değişikliklerle yeniden düzenledim.)
** Cesaretin en korkunç düşmanı, korkunun kendisidir, korkulan şey değil; içindeki korkuyu yenmeyi başarabilen insan en büyük kahramandır. (Anonim)
** Sevgi korkudan özgürleşmektir (Anonim)
** Düşüncenin ortaya koyulması, insanı kölelikten kurtarıp özgürlüğe ulaştırır; çünkü ışık gökgürültüsünden, düşünce de eylemden önce gelir. (Anonim)
** İnsan kimi zaman özgür, kimi zamansa köle olamaz; ya tümüyle ve her zaman özgürdür, ya da hiç özgür değildir; özgürlük, çözümlenmez bir bütünlüktür. (Jean-Paul Sartre)
**Biz seçen bir özgürlüğüz, özgür olmayı seçmiyoruz: Özgür olmaya mahkumuz! (Jean-Paul Sartre)
** Hiçbir yalvarış akan gözyaşını dindiremez. İnsana ulaşacak olan yine insan. Doğa güçleri bir yana; insandan daha güçlü, daha düşünceli bir şey yok. Kendi kendimizi kurtarmak zorundayız! (Ali Rıza Ergüven)
** İnsanları bölük pörçük ırklara ayırarak; sözüm ona özgürlüğü, barışı, mutluluğu ve insan sevgisini; bu bölünmüş ve eksik malzemeyle inşa eden mühendislerin, müteahhitlerin ve yapımı tamamlanmış, temeli çürük bu binaların; çağımıza, etik değerlere ve insanlığa yakışan kişiler ve modern yapılar olduklarına kesinlikle inanmıyorum. (Barış Sezer)
** Milliyetçilik akıntısına kapılanların, ırkçılık girdabından kurtulabilmeleri, istisnanın da ötesindedir. Bu nedenle insanoğlu, kendisini aynı zamanda zehirleyip bitiren bu kimyasal nehire, balıklamasına ahmakça dalıp da, bu akıntının içerisinde boşu boşuna debelenip durmasın! (Barış Sezer)
** Kendi kıçları sıkıştığı zaman, insanların üzerine füzeleri, bombaları ve mermileri yağdırıp, ortalığı kan gölüne çevirirken; aynı anda da, büyük petrol şirketlerinin patronları ve silah tüccarlarıyla birlikte, konforlu kral dairelerinde şampanyalar patlatıp, kadehler tokuşturarak, bu olağanüstü güzellikteki(!) manzarayı ve anı, zevkten dört köşe olmuş bir vaziyette kutlayan ABD ile İngiltere’nin, içerisinde bulunduğu bu iğrenç mekanizmayla ve çıkar ilişkisiyle, dünya barışına yapabileceği en küçük bir katkı bile abesle iştigaldir. (Barış Sezer)

EKLENTİ: Yukarıdaki öykünün yine tarafımdan yazılan (efsanesiz) alternatif versiyonunun bir özeti.
KYPROS (özet)
Özgürlüğü; yaşamı boyunca tadamamış, ve uzun bir süredir, Britanyalı’nın emri altında olan Kypros’u, -koşulların da zorlamasıyla- azat eder Britanyalı efendisi; Kypros’un hücrelerine armağan ettiği uyuşturucuyla birlikte. Ve Kypros, tutsak olduğu mekanından dışarı, özgür dünyaya adımını atarak tabiatla başbaşa kalır ve yürümeye başlar. Yürüdükçe yürür Kypros, üzerindeki uyuşturucunun etkisiyle sendelese de. Ve yaşamı boyunca tabiat anayla belki de ilk defa başbaşa kalan zavallı Kypros; toprağın, ağaçların, çiçeklerin, bitkilerin ve havanın kokusunu, kuşların cıvıldaşmalarını ve gökyüzünde büyük bir mutlulukla uçuşunu, bulanık da olsa görmeye, kusurlu da olsa duyumsamaya çalışır; yani özgürlüğün nasıl birşey olduğunu anlamaya çalışır, anlamsız ve ürkek bir yüz ifadesiyle. Bedenindeki uyuşturucunun etkisi nedeniyle, duyusal yeteneklerini tamamen olmasa bile, önemli ölçüde kaybeden Kypros; doğa içerisinde tedirgin bir şekilde gezinirken, kendi bedenini zehirleyen bu uyuşturucu madde yetmezmiş gibi, Britanyalı efendisi, Kypros’un peşine iki tane de çam yarması muhafız takar, başına kötü bir şey gelmesini engelleyebilmek için! Birinci çam yarması; Kypros’a hemen sahip olup, onu kölesi durumuna düşürmeyi hayal etmekte ve oldukça sabırsız ve agresif bir karakter yapısına sahip birisi. İkincisiyse; birinciye oranla biraz daha sabırlı, ve karşısındaki kişinin vereceği açıktan yararlanıp, Kypros’u elde etmeye çalışan bir açıkgöz rolünde. Birinci kişi, Kypros’a tamamen sahip olmak isteyen bir açgözlüyken; ikincisiyse, bu kadını birinci herifle ortak paylaşmaya bile razı, mütevazı(!) bir karakter! Peki bu arada tüm bunlar olurken, Kypros ne yapar?! O da özgürlüğün ne anlama geldiğini kavrayamadan, vücudundaki uyuşturucuya ve bu iki çam yarmasına yenik düşer! Bir başka ifadeyle, Kypros, kendini yiyip bitiren vücudundaki uyuşturucuyla ve peşine takılan özgürlük muhafızlarıyla başetme iradesini ve cesaretini, güçlü ve kararlı bir biçimde gösteremez...
BİTMEDİ...

Konu Cem tarafından (07-09-2008 Saat 19:42 ) değiştirilmiştir. Sebep: font boyutları küçültüldü
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 06-09-2008, 19:39
evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
evrensel-insan evrensel-insan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
evrensel-insan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Saygideger barissezer;

Bence tum yazinin ozu:

Yaşadığım bunca trajediye rağmen, benim istediğim tek şey, bu pis ve iğrenç çukurdan hemen kurtulup, ruhsal ve fiziksel sağlığımı kazanarak, kendimle barışmak; ve çevremdeki bu gibi kurtarıcı tiplerle veya diğer insanlarla bir köle ilişkisine girerek değil, aksine onlarla çağdaş insanlar gibi ölçülü, birbirine saygılı, onurlu bir şekilde ve kendi başına ayakta durabilen sağlam bir karakter yapısıyla, düzeyli bir sosyal ilişkiye girmektir. Çağdaş bir insanın öncelikli görevi de bu olmalı…"-barissezer.

Anahtar sozler ise:

Cesaretin en korkunç düşmanı, korkunun kendisidir, korkulan şey değil; içindeki korkuyu yenmeyi başarabilen insan en büyük kahramandır.-anonim

İnsana ulaşacak olan yine insan. Doğa güçleri bir yana; insandan daha güçlü, daha düşünceli bir şey yok. Kendi kendimizi kurtarmak zorundayız! (Ali Rıza Ergüven)

Sorulan sorulara verilecek cevap ise; Alisilagelmis ve otomatik bir dusunce ve davranis ureten insanoglu; bu dusunce ve davranisin sahibi degildir.

Bu dusunce ve davranis, kendisine icinde bulundugu toplum tarafindan verilmistir. Bu verilenlere, karsi cikmak veya kabullenmek en basit bir dogal dusuncedir. Onemli olan bu verilenleri sorgulayip nedenleyerek; kendi oz bireysel kisiligine uygun gelen, ve tamamen bireyin kendi dusuncesinde kendi adina kabullenecegi kendi verileri olmalidir.

Cunku, bir kisi sonucta kendisine verilenlerle bilincli bir yanasim gosteremez. Ama, kendi kendine kendinin aldigi veriler, onun bu verileri neden aldigini veya almadigini, en azindan kendine izah edebilme temelinde bilinclidir.

Sonucta, suclu aranacaksa, bu insanoglunun kendisi degil; kendisini adadigi, ve alisilagelmis hale getirdigi ve hicbir zaman sorgulamaya cesaret edemedigi; bencil, cikarci, egoist ve ayrimci temelli dogal dusunce seklidir.

NE DOGA DA, NE DE DUNYA DA BIR SORUN YOKTUR. SORUNU YARATAN INSANOGLUNUN DOGAL DUSUNCESININ TEMELIDIR. BU TEMELDEN INSANOGLUNU KURTARACAK OLANDA NE DOGA, NE DUNYADIR. YINE INSANOGLUNUN KENDISIDIR.

Yeter ki, bu sorunlu dogal dusuncenin, evrensel kokeninin temeline birey olarak inebilsin; ve buna alternatif dusunen dusuncenin ayrimsiz, bencil olmayan egoist olmayan ve bireyin tum farklarinin farkinda olarak; bu farklari, insanligin ahenk ve uyumu temelinde birlestiren, butunleyen, beraber kilan insanlik ve insan ozunun tum insanligin kabullenecegi degerlerini dusunce ve davranisina yansitabilsin.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 06-09-2008, 19:54
evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
evrensel-insan evrensel-insan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
evrensel-insan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Saygideger cem;

Parmaklarina saglik. Guzel bir tarihi dokuman olmus.

Yalniz, biliyorsun.Son yapilan gorusmede; ada da, tek millet, tek bayrak ve tek iktidar uzerine bir andlasma yapildi. Bu, andlasma, Kibris'in kuzeyinde yasayan ve kendisini "turk" kabul edenlere, nasil bir gelecek saglayacak?

Acaba, onlari, ada da ayiran, tamamen bir TC'nin cikarci politikasimiydi? Kibrislilar, denildiginde; bir rum bir de turk kokeninden bahsetmek; bir yunanistan ve Turkiye'nin politik bir yanasimimiydi? Halk, aslinda, kibrisli olarak, biribirinin milli-dini kokenine ve farrklarina antiayrimci temelde mi yanasiyordu?

KKTC'nin ayrilmasi ve ulke olarak dunya da resmi kabul gormemesi ve herseyini TC'ye "teslim etmesi" bu yorede yasiyanlar adina ne getirdi?, ne goturdu? TC'nin, KKTC' ne "koruyucu" bir politikayla yanasmasinda; TC'nin ekonomik cikarindan baska nasil bir dusunce hakimdi?

Bugun, yarar acisindan, bir Kibris birligimi?, yoksa, ayri ayri; iki ana ulkeye bagli olan bir yapimi Kibris'in cozumu? Bu cozume karar vermesi gereken kim? Kibris'ta yasayan halk mi?, yoksa, iki ana ulkemi?-Turkiye ve Yunanistan-

Saygilarimla;
evrensel-insan

Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 07-09-2008, 17:17
barışsezer barışsezer isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2008
Bulunduğu yer: müzik ve gitar dünyası
Mesajlar: 23
Standart

evrensel-insan´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
...Sonucta, suclu aranacaksa, bu insanoglunun kendisi degil; kendisini adadigi, ve alisilagelmis hale getirdigi ve hicbir zaman sorgulamaya cesaret edemedigi; bencil, cikarci, egoist ve ayrimci temelli dogal dusunce seklidir.

NE DOGA DA, NE DE DUNYA DA BIR SORUN YOKTUR. SORUNU YARATAN INSANOGLUNUN DOGAL DUSUNCESININ TEMELIDIR. BU TEMELDEN INSANOGLUNU KURTARACAK OLANDA NE DOGA, NE DUNYADIR. YINE INSANOGLUNUN KENDISIDIR.

Yeter ki, bu sorunlu dogal dusuncenin, evrensel kokeninin temeline birey olarak inebilsin; ve buna alternatif dusunen dusuncenin ayrimsiz, bencil olmayan egoist olmayan ve bireyin tum farklarinin farkinda olarak; bu farklari, insanligin ahenk ve uyumu temelinde birlestiren, butunleyen, beraber kilan insanlik ve insan ozunun tum insanligin kabullenecegi degerlerini dusunce ve davranisina yansitabilsin.
Sevgili evrensel-insan; yazdığım yazıyı okuma sabrını gösterip, değerli zamanını buna da ayırdığın için sana teşekkür ederim.
Bir insan -yaşama bakış açısıyla paralel olarak- yazımdaki anahtar sözlerin, birini veya birkaçını benimseyebilir ya da hiç birini de benimsemeyebilir. Bununla birlikte,o anahtar sözlerin, yazdığım öyküyle -az veya çok- bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.
Yazdığın yazının, özellikle de son bölümündeki bazı noktalarına katılmakla birlikte; bu konuda, tabiat anamız da -benim aracılığımla- söz almak istiyor. Bu hakkı ondan esirgemeyelim lütfen. Tabiat anamızın, aşağıdaki sözlerinde, beni bile rahatsız edebilecek bazı noktalar bulunmaktadır. Ancak o bizim varoluş kaynağımızdır. Bu yüzden, tüm insanlığın ona karşı biraz daha anlayışlı olması gerekiyor sanırım. Çünkü, o bizlere şimdiye kadar, fazlasıyla bir kredi vermişti.

Tabiat anamız diyor ki;
"Ey insanoğlu; bana bu kadar zarar vermeye hiç hakkın yok! Üzerimdeki bu ağır yükü kaldırmaya dermanım kalmadı artık benim! Ölüyorum insanoğlu; seni de arkamdan acımasızca sürükleyerek! Kendini de, beni de, dar çıkarların uğruna zehirlemekten artık vazgeç! Bana toparlanma fırsatı ver; ve biraz rahat nefes almamı, lütfen bana çok görme! Benim sağlığım, senin esenliğindir ey insanoğlu! Bu bitmek bilmeyen hırsından vazgeç, ve maddi ve manevi değerlerini kaybetme riskini de göze alarak, bu özveriyi hepimiz için de gösteriver! Bunun dışında başka bir alternatifi, düşüncesizliğin ve bencilliğin yüzünden, ne yazık ki kaybetmiş durumdasın! Ama bunun sorumlusu, kesinlikle ben değilim! Beni suçlama, ve bu teklifi sana yaptığım için de bana kızma sakın!

Ey bir zamanlar benim şefkatli kollarımda, ilkel bir şekilde yaşamış olan insanoğlu! Başaramadın! Binlerce yıllık bir deneyimle ve birikimle elde etmiş olduğun bilgiyi, ve bunun üzerine kurduğun bilim ve teknolojiyi; doymak nedir bilmeyen para kazanma hırsın, ve egoist çıkarların uğruna, yüzüne gözüne bulaştırdın! Bana egemen olacaksın diye, göz açıp kapayıncaya kadar, beni ve kendini bitirme noktasına getirdin! Senden ben bile korkuyorum artık insanoğlu; benim yokoluş sürecimi, baş döndürücü bir hızla çabuklaştırdın!

Şu anda beni düşünemeyecek kadar gözün kararmış olabilir. Ama, kendi nesline birazcık olsun saygın kalmışsa eğer; merhamet et, ve kendini de tüketmekten artık vazgeç! Bu büyük ama onurlu fedakarlığı, hiç olmazsa kendi nesline çok görme!

Evet; zaman zaman ben de sana karşı, tatlı-sert(!), acımasız olabilirim. Ama binlerce yılda elde ettiğin bilgi birikimi ve tecrübeyle birlikte, bana karşı kendini savunmayı da az buçuk öğrendiğini umut ediyorum! Herhalde o kadar da eşşek değilsindir artık! O halde; hadi bakalım insanoğlu! Kollarımı açtım, seni bekliyorum; barışalım artık!"

"En son nehir zehirlendiğinde, en son balık avlandığında ve en son ağaç kesildiğinde, beyaz adam, paranın yenecek bir şey olmadığını anlayacak!" (Kızılderili atasözü)

Konu Cem tarafından (07-09-2008 Saat 19:39 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 08-09-2008, 02:19
evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
evrensel-insan evrensel-insan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
evrensel-insan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Saygidegr barissezer;

Senin deyiminle "tabiat ana" nin adina guzel konusmussun. Umarim, tabiat ana bu soyldiklerini begenirde, onu kizdiracak bir ifade bulmaz. Aksi taktirde seni de cezalandirir, yoksa!

Kollarımı açtım, seni bekliyorum; barışalım artık!"-barissezer

Bence, tabiat ananin kollari zaten acik ve her zaman "barisik". Bence, sorun "kendi kendini yemekten" bikmayan insanoglu, sirf kendini degil; dogayi ve dunyayi da yiyip bitirmektedir. Hem de, kendi disindaki baska canlilari da, kendi ayrimci cikari temelinde kullanarak.

O yuzden, bence; kavram barismak yerine, kollamak ve korumak ayni zamanda, uretimine yardimci olmak, verimliligini artirmak ve beslemek olmali. Nasrettin Hoca misali; bindigi dali kesen insanoglu, kendiyle birlikte, dogasinida, dunyasini da; yok edecek.

Tabi, koruma ve kollamanin ayrimci temelde degilde; butunluk temelinde bilincine varirsa var edecek.Bunun icinde, tek yapmasi gereken; donup aynaya bakmasi, iste o zaman suclunun kendisini gorurse, o sucun kaynagi evrensel dusuncenin de ayrimci koken ve temelinin farkina varabilir.

Bilmiyorum, bir secim hakki varmi?

Saygilarimla;
evrensel-insan

Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 08-09-2008, 13:06
barışsezer barışsezer isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2008
Bulunduğu yer: müzik ve gitar dünyası
Mesajlar: 23
Standart

evrensel-insan´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Saygidegr barissezer;

Senin deyiminle "tabiat ana" nin adina guzel konusmussun. Umarim, tabiat ana bu soyldiklerini begenirde, onu kizdiracak bir ifade bulmaz. Aksi taktirde seni de cezalandirir, yoksa!

Kollarımı açtım, seni bekliyorum; barışalım artık!"-barissezer

Bence, tabiat ananin kollari zaten acik ve her zaman "barisik". Bence, sorun "kendi kendini yemekten" bikmayan insanoglu, sirf kendini degil; dogayi ve dunyayi da yiyip bitirmektedir. Hem de, kendi disindaki baska canlilari da, kendi ayrimci cikari temelinde kullanarak.

O yuzden, bence; kavram barismak yerine, kollamak ve korumak ayni zamanda, uretimine yardimci olmak, verimliligini artirmak ve beslemek olmali. Nasrettin Hoca misali; bindigi dali kesen insanoglu, kendiyle birlikte, dogasinida, dunyasini da; yok edecek.

Tabi, koruma ve kollamanin ayrimci temelde degilde; butunluk temelinde bilincine varirsa var edecek.Bunun icinde, tek yapmasi gereken; donup aynaya bakmasi, iste o zaman suclunun kendisini gorurse, o sucun kaynagi evrensel dusuncenin de ayrimci koken ve temelinin farkina varabilir.

Bilmiyorum, bir secim hakki varmi?

Saygilarimla;
evrensel-insan
Sevgili evrensel-insan; doğamız, en tehlikeli tür olan insanoğlu, ve diğer canlı türleri; hepsi de ekolojik sistemin birer parçasıdır… Bu yüzden, bu gemi batarsa -ben de dahil- hiç kimse ayrıcalıklı bir konumda olmayacak, öyle değil mi?! Bu kadar ciddi bir sorun ortada dururken; benim güzel konuşup konuşmamamın, ve tabiat anamızın benim sözlerimden tatmin olup olmamasının ne önemi olabilir ki; “tabiat ana” aşkına!
Kendisiyle ve doğayla barışık olan insan; zaten bahsettiğin “kollamak”, “korumak”, “üretimine yardımcı olmak”, “verimliliğini artırmak” ve “beslemek” gibi kavramları da kendi içerisinde barındırıyordur; eğer barındırmıyorsa, o insanın doğayla gerçekten barışık olması, zaten pek mümkün değildir. Kaldı ki, doğamız kendi kendini yenileyebilecek güce zaten sahiptir; sen hiç merak etme sakın! Bunun için insanoğluna da ihtiyacı yoktur onun! Yeter ki insan, gölge etmesin! İnsanoğlunun, tabiat ananın kendi kollarını bile açamayacak duruma getirdiğini dikkate alırsak; buna rağmen, onun kollarını açmaya çalışmasını da takdirle karşılamak gerekiyor, sanırım!
Ayrıca, insanın aynaya dönüp kendi suratına bakabilecek kadar zamanının olduğunu mu düşünüyorsun yoksa?! Aynaya defalarca baksa, ve kendi gerçekliğiyle yüzleşse, ne olacak ki, Zeus aşkına?! Orada o, neyi görebilecek ki?! ”İnsanlaşabilmek” yolunda ilerlemeyi, tarihsel süreçler içerisinde, yeterince başaramayan insanoğlunun; sürekli mutasyona uğrayarak karşımıza çıkan kapitalizmin kirletip paramparça etmiş olduğu fotoğrafın içerisinde veya bu aynanın karşısında çırpınmaya devam ederek; “özgürlük”, “eşitlik” veya “yaşanılabilir bir dünya” temelindeki bir sistemi, bundan sonra yaratabilme gibi bir yeteneğe sahip olması, ne anlama gelmektedir, acaba?! Özellikle de, artık geriye dönüşü pek mümkün olmayan “Kıyamet”in birer aracına dönüşen Yelkovan ile Akrep’in, oniki’ye korkunç bir gürültüyle vuracağı anı, sinsice ve büyük bir sabırsızlıkla beklediği bir sırada!
Neyse; sevgili Cem’in açtığı başlık altında farklı bir konuya girip ona devam ediyor olmak; özellikle de bu başlığı açan o insana yapılacak bir saygısızlık olacaktır; hatta çoktan olmuştur bile, sanırım. Bu yüzden de sevgili Cem'den -en azından ben, kendi adıma- özür diliyorum.
Son olarak, yine de yazdıklarından anladığım kadarıyla, duyarlı bir insana benziyorsun, sevgili evrensel-insan.
Hoşçakal benim güzel dostum…
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 08-09-2008, 15:07
evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
evrensel-insan evrensel-insan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
evrensel-insan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Saygideger barissezer;

Yorum ve goruslerin icin tesekkurler.

Ayrica,Cem'e ayni nedenden, ozuru bende borcluyum.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 30-10-2008, 21:55
kandahar
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart

Off süper yazı ya! Durduk yerde gidip askeri operasyon yapmışız, zavallı Rumlar'ın hakkını yemişiz, yazık ya! Rumlar katliam yapmamış, çoluk-çocuk demeden Türkler'i öldürmemiş, biz de aslında adadan çekildikten sonra oradaki Türkler'in can güvenliğini sağlamak için bir güvence aramakta haksızmışız ya! Yıllar yılı aldatıldık ya, işgalci Türkler gene haksızmış, zaten hiç haklı olmuyorlar ki!
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 31-10-2008, 02:01
AKHENATON
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart

Kıbrısı verin kurtulun sorun falan kalmaz, herkes mutlu mesut yaşar.
nasıl hümanist oldum ama.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Etiket
1974, annan, denktaş, kıbrıs


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:42 .