UMVB metninin Final kısmını başlıbaşına tartışmakta fayda var. Tüm metin 60 sayfaya yakın tuttuğu için üşenip okumayanlar olabilir. Bunun için 3-4 sayfalık Final bölümünü buraya aktaracağım.
Tartışmamız gereken şu: Museviliği, Hıristiyanlığı ve İslami önceki bölümlerde ele aldık, yanlışlarını, çelişkilerini, kökenlerini ortaya döktük. Peki final bölümünde nasıl bir sonuca varacağız?
"Bunlar işte böyleler allah belalarını versin!" mi diyeceğiz?
Sonuç olarak vermek istediğimiz mesaj nedir?
İnsanlar dinleri neden arar? Dinlerin boşalttığı manevi alanı insanlar neyle doldurmalıdır? Dinler tek başına tüm kötülüklerin kaynağı mıdır? Dinlere karşı olmamızın temel sebepleri nelerdir? Bu ve bunlara benzer soruları ve yanıtlarını kısa ve öz olarak irdelemeye çalıştım.
Görüşlerinizi bekliyorum:
FİNAL
SEMAVİ DİNLERİN ÖZET DEĞERLENDİRMESİ
Orta doğu bölgesinin birbirine yakın yerlerinde doğan semavi dinlerin
(orta doğu haritası) dinsel modelleri de içinde doğdukları tarihsel dönemlerin toplumsal yapılanma modeline benzemektedir:
(benzerliklerle ilgili aşağıdaki kısım illüstrasyon ile gösterilmeye çalışılacak)
Semavi dinlerdeki tanrı, antik çağ ve orta çağ dönemi toplumlarındaki krallara anımsatmaktadır. Nasıl ki bu eski dönemlerde krallar hüküm sürdüğü halktan mutlak itaat istiyorsa semavi dinlerin tanrıları da mutlak itaat ister. Hatta nasıl ki hükümdarın hükümdarlığını kabul etmemek, isyan etmek, eski çağlarda işkenceyle, idamla cezalandırılan bir davranış ise tüm semavi dinlerin kitaplarına göre kafirlik de benzeri bir suçtur ve cehennem ateşinde sonsuza dek yanmak gibi bir işkenceyle karşılık görecektir.
Kralların elçileri olduğu gibi semavi dinlerin tanrısının da elçisi vardır: Peygamberler.
Kralların çeşitli işlerini gören yardımcıları semavi kitaplarda melekler olarak karşılık bulmuşlardır. Melekler aynı zamanda eski Yunan gibi çok tanrılı dinlerdeki tanrıların güçlerinin azaltılmış versiyonları olarak semavi dinlerde vücut bulmuşlardır.
Kralların yayınladıkları yasalar ve fermanlar dinde kutsal kitap olarak karşılık bulmuştur.
Eski çağlarda toplumun ve bireyin geleceği nasıl ki kralın kararlarına bağlıysa semavi dinlerde de insanoğlunun geleceği Allah’ın kontrolü altındadır ve o ne isterse o olur.
Tüm bunlar göstermektedir ki semavi dinler ortaya çıktıkları dönemin toplumsal yaşam biçimine paralel bir dinsel karakterler modeli sunmuşlardır. Çünkü kaynakları semavi değil dünyevidir.
Semavi din anlayışlarının dünya üzerinde yaygınlaşıp oturmasıyla birlikte dünyanın önemli bir bölümü büyük bir karanlığa girmiştir. Bu durum Hıristiyanlıkta, 325 yılında yapılan İznik Konseyi'nden sonra
(İznik konseyini canlandıran resim), İslam'da ise özellikle 12. yy.dan itibaren Gazali anlayışının İslam toplumlarında kök salmasından sonra belirginleşmiştir. Yahudilikte ise, 2500 yıl kadar bir süre devlet kuramamaları nedeniyle bu durum belirginleşmemişse de günümüzde Filistinlilere uyguladıkları zulüm ve katliamlar bize fikir vermektedir.
Tüm bunların en önemli nedenlerinden biri, sürekli değişen dünyaya rağmen semavi dinlerin ayetlerinin, kurallarının, değişmez niteliğidir. Antik çağın ve orta çağın toplumsal düzenine uygun olarak yazılan semavi kitaplar, insanoğlunun bilimde, sanatta, hukukta ve ekonomik üretim tarzında gerçekleştirdiği önemli değişikliklere uygun ihtiyaçları karşılayamamaktadır. Bu sorunu ortadan kaldırma gayretiyle kimi modern dindar yazarlar ayetlerin yorumunu başka bir deyimle tefsirini esneterek modern dünyanın değer yargılarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin Tevrat'ta Yahudilerin seçilmiş kavim olarak üstün tutulması modern Yahudi yorumcularca Yahudilerin diğer dinlilere göre daha fazla sorumluluk altında kalması olarak yorumlanmaktadır. Pek çok İslami yazar, cihat koşullarının günümüz dünyasında bulunmadığını ve gayrı-müslimlere karşı cihat savaşının artık yapılmaması gerektiğini ifade eder. Geleneksel olarak İslam dünyasında bin yıldan fazla süredir doğru kabul edilen bazı Kütüb-i Sitte hadisleri
(Kütüb-i Sitte kapağının fotoğrafı) bile az sayıda da olsa günümüzün bazı İslamcı yazarları tarafından dini korumak amacıyla uydurma olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bunlar kuşkusuz olumlu gelişmeler olmakla birlikte dinsel sistemin daha az zararlar yaratarak süre gitmesine yönelik değişikliklerdir.
İnsanoğlunun ölümlülüğünün bilincinde bir varlık olması halen çok sayıda insanın benliğini esir alarak doğaüstü güçlere kendisini teslim etmesine yol açmaktadır. Semavi dinlerin şu ana kadar sıraladığımız çelişkilerine, yanlışlıklarına rağmen halen dünyada çok sayıda inanırının bulunmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. “Ya varsa” korkusuyla inanıp-inanmama meselesi bilinçli veya bilinçaltı olarak ticari bir kar-zarar hesabına dökülmektedir.
Çağdaş dünyamızın elde ettiği gelişmeler, henüz çözemediği ciddi problemlerine rağmen, semavi dinlerin anlayışlarının çok daha ilerisindedir ve bu nedenle ayetlerin yorumlarında esnetmeler yaparak yakalanacak gibi değildir. Örneğin sosyal bilimlerde ve psikolojide elde edilen ilerlemeler
(freud, eric fromm, marx'ın fotoğrafları) sayesinde bir bireyin suç işlemesinde toplumsal koşulların önemi ortaya çıkmış ve buna bağlı olarak örneğin idam cezası günümüzün pek çok ülkesinde kaldırılmıştır. Oysa semavi dinlerde suç, salt bireyin iradesine indirgenerek yorumlandığı için suçun oluşumunda toplumsal koşulların rolü yeterli düzeyde görülemiyor ve cezalar günümüze göre daha ağır oluyordu. Örneğin cinayet genellikle idam cezasıyla
(idam öncesi mahkum resmi) karşılık görürdü. Hatta tüm semavi dinlerin kitaplarına göre “tanrı” kendisine inanmayanları cehennem ateşinde yakarak işkence edecek şekilde bir cezayı uygun görmüştür
(cehennem tasviri resmi).
Günümüzün Evrensel İnsan Hakları değerlerine göre ise işkence bir insanlık suçudur. Bir suç ne olursa olsun cezası işkence değildir. Evrensel İnsan Hakları kurallarına göre
(insan hakları mahkemesinden fotoğraflar) yaşam her insanın hakkıdır ve elinden alınamaz. Bu kuralların tam olarak uygulanmasında günümüzde halen önemli sorunlar yaşanmaktaysa da insanlığın sürecinin bu yönde gelişme içinde olduğunu tespit etmek önemlidir. Oysa semavi dinlerin kitaplarındaki tanrı, cehennemdeki işkenceyi
(cehennem tasviri resmi) suçlu bulduğu insanlara müstahak görmekte ve bu bakımdan da günümüz insani değerlerinin gerisine düşmektedir.
Semavi dinli dindarlar günümüzde bilimin önemini artık kavramış görünseler de kitaplarında yer alan yaratılış iddiası ile uyumlu olmadığı için evrim teorisine saldırmaktadırlar. Amerika’dan Protestan kiliselerinin, Türkiye’den ise Adnan Oktar’ın çok büyük bütçeler ayırarak hücum ettiği evrim teorisi her şeye rağmen pek çok bilim insanının
(R. Dawkins, J. Joyne, Ken Miller'ın fotoğrafları kullanılabilir) karşı duruşuyla bilimsel itibarını korumaya devam etmektedir.
Problemin bir diğer boyutu, kaderine razı, hayata teslim olmuş dindar bireylerin aktif çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda toplumu kontrol eden sınıf ve zümrelerin sömürü sistemi daha rahat sürebilmekte, insanlar refah ve mutluluk umutlarını öbür dünyaya havale etmektedirler. 70 yıllık ömür için “sonsuz hayatı” kaybetmeme fikri birincil etkinlik alanı olarak ibadeti ön plana çıkarmakta, yaşadığımız dünyaya ise boş verilmemekle birlikte ikinci planda yer kalmaktadır. Bu durum, ekonomik ve sosyal sömürüden kazançlı çıkanların işine yaramakta, bu nedenle dinsel inançların gelişimi teşvik edilmekte, kutsaliyet zırhı ile de korunmaya çalışılmaktadır .
Şu tespit çok önemlidir ki, Protestanlığın çıkışını hariç tutarsak gerek Hıristiyan dünyasının orta çağ karanlığından kurtulmasında gerek İslam toplumlarının orta çağ şeriat anlayışından yavaş yavaş sıyrılmaya başlamasında bu dinlerin cemaatlerinin iç dinamiklerinin, kendini sorgulayarak geliştirme ve değiştirme isteğinin değil, aydınlanmadan
(Voltaire, Galileo resimleri) ve laiklikten yana güçlerin aşağıdan yukarı baskılarının veya hakim duruma gelmelerinin
(Atatürk fotoğrafı) etkisi başattır.
Aydınlanma hareketi ve laiklik sayesinde bilimde, sanatta, demokraside ve hukukta son birkaç yüzyıldır çok önemli gelişmeler gösteren dünyamızda dinler siyasal egemenlik alanlarını git gide terk etmek zorunda kalarak bireyin vicdanı düzeyine geri çekilme durumundadır. Bu durum İslam dünyasında kısmen görülmekte Avrupa toplumlarında ise çoktan tamamlanmış bir süreç olarak görünmektedir.
Bununla birlikte dinler toplumda halen beslenme alanları bulabilmekte ve varlıklarını sürdürebilmektedirler
(kilise, sinagog, cami fotoğrafları). Bunun en önemli nedenlerinden biri batıda aydınlanma hareketi ile başlayan, bilimsel-teknolojik, hukuksal, demokratik ve kültürel çok önemli gelişmelere rağmen toplumda fırsat eşitliğinin halen sağlanamamış olması, gelir dağılımındaki dengesizlik, özgürleşen bireylerin elde ettikleri özgürlükle ne yapacağını bilememesi, dinin boşalttığı alanı yeni değerlerle doldurma zorluğu ve bireyin yalnızlığa itilmesidir. Bunun doğrudan sorumlusu ne aydınlanma, ne laiklik, ne bilimsel-teknolojik devrim ne de demokrasidir. Güçlü olanın güçsüzü rekabet adına sildiği, insanların parası kadar saygınlık ve mevki sahibi olabildiği, kar uğruna doğanın tahrip edildiği acımasız kapitalist düzen, bireylerde dış dünyaya karşı güvensizlik duygusu uyandırmakta, onları içe döndürebilmekte ve güven duygusunu dinde arama eğilimini güçlendirmektedir. Kapitalizmin söz konusu olumsuzlukları batı toplumunda sosyal devlet ilkeleri ışığında kısmen aşılabilmişse de
(modern batı avrupadan fotoğraf veya çok kısa video) kişilerin tüketim toplumunun birer nesnesi olma, kadının meta aracı olması gibi sorunlar halen ciddi sorunlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Kapitalizmin aşılması sorunu yaklaşık yüz elli yıldan beri insanoğlunun önünde çözülememiş bir sorun olarak süregelmektedir. 20. yy.daki çeşitli köklü çözüm denemeleri iyi sonuç vermemiş olsa da
(Lenin ve Mao fotoğrafları) bu durum kapitalizmi aklamaya yetmemektedir. Günümüzde halen pek çok toplumsal ve bireysel sorunun kaynağında rant ekonomisine dayalı sistem görünmektedir.
Burada bizim için önemli olan nokta bu sorunları geriye yönelik çözüm reçeteleri ile değil ileriye yönelik çözüm reçeteleriyle çözmeye çalışmaktır.
İleriye yönelik çözüm reçeteleri üretebilmek için bize yol gösterici olan ne olacaktır?
Kutsal olduğu iddia edilen kitapların yol göstermediği yolculukta insanoğluna doğruyu ve yanlışı kim veya ne gösterecek, yaşama anlam veren ne olacaktır?
Anlamı olmayan bir evrende anlam arayışında olan insan sorunsalı, Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi 20. yy. düşünürlerini
(her ikisinin de fotoğrafı) çok meşgul etmiştir. Tanrının anlam vermediği bir evrende insanoğlu yaşamın anlamını kendisi yaratmak, kendisi bulmak zorunda kabul edilmiştir.
"Bir köşesinde meleklerin olduğuna inanmadan da, bir bahçenin güzel olduğunu görmek yeterli değil midir?"
(R. Dawkins'in Tanrı Yanılgısı adlı kitabının girişinde "Douglas Adams'ın anısına" sayfasından alıntıdır)
Tanrının insanı koruyup kollamadığı bu evrende insanlar birbirini koruyup kollamak zorunda görünüyor. Bu zor görevi başararak dünyayı daha iyiye, daha güzele götürmek ancak salt seküler bir anlayış ile mümkün olabilir.
Dinsel inançların, ırkçılığın, milliyetçiliğin, sosyal sınıfların bölmediği bir insanlık ideali insanlığın tek kurtuluş yoludur.