Quo vadis Homo futuris? (Geleceğin insanı nereye?)
Son genetik araştırmalardan elde edilen bilgiler, insanların artık evrim geçirmediği iddiasını çürütüyor. Homo sapien’ler ortaya çıktıkları andan bugüne dek sürekli evrildiler. Dolayısıyla modern insanın vücudu ve beyni atalarına benzemediği gibi, torunlarına da benzemeyecek.
Genlerimizin en az yüzde 7’si 5 bin yıl önce değişti. Nedeni: Özel koşullara uyum! 10 bin yılda geçirdiğimiz değişiklikler, eskiye göre 100 misli daha fazla!
Bilim kurgu öykülerinde, geleceğin insanının neye benzeyeceği konusunda üç aşağı beş yukarı benzer bir görüntü çizilir. Çoğunluk, bu öykülerin etkisi altında, geleceğin insanının koca kafalı-büyük beynin dışa vurumu- , geniş alınlı, ince kol ve bacaklara sahip, klasik uzaylı görüntüsünde bir yaratık olacağını düşünür. Ayrıca bu yaratıklar bizlerden çok daha zeki olacaklardır.
Ne var ki herkes aynı kanıda değil. Karşı görüştekilere göre insanların dış görünüşü artık evrim geçirmeyecek, çünkü teknoloji, doğal seçilimin ilkel mantığına bir son verecek ve evrim yalnızca kültürel bazda devam edecek.
DNA’LARDAN FARKLI ÖYKÜ
Büyük beyin varsayımı gerçek bir bilimsel temele dayanmıyor. Birkaç bin yıllık kafatası kayıtları incelendiğinde, beynin büyüme sürecinin uzun süre önce sona ermiş olduğu ortaya çıktı. Bu bulgulara bağlı olarak bilim insanlarının pek çoğu birkaç yıl önce insanların fiziksel evriminin durduğu görüşünü benimsediler. Fakat hem geçmişi hem de bugünü irdeleyen DNA teknikleri, evrim çalışmalarında devrim yaratacak yepyeni bilgileri gün ışığına çıkarttı ve sonuçta bugüne dek doğru bilinenlerin pek çoğunun geçerli olmadığını ortaya koydu.
Yeni DNA araştırmalarına göre Homo sapien’lerin, türümüzün oluşumundan bu yana genlerinde önemli değişiklikler meydana geldi. Ayrıca, insan evrim hızının da arttığı keşfedildi. Diğer organizmalarda olduğu gibi vücut şeklimiz türümüzün ilk oluşumunda dramatik bir değişiklik geçirmişti. Ancak fizyolojimiz ve davranışlarımız genetik yapımızın tetiklediği değişiklikleri geçirmeye devam ediyor.
Görece olarak yakın geçmişimizde, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insan ırkları, giderek birbirine benzeyeceğine daha farklı bir görüntü kazandılar. Bugün bile modern yaşam koşullarının etkisiyle genler değişiyor ve bazı davranış özelliklerini şekillendiriyor.
YANITLANMAMIŞ SORULAR…
Büyük beyin varsayımı geçerli değilse, bizi nasıl bir gelecek bekliyor?
Boyutlarımız daha küçülecek mi yoksa daha büyüyecek mi? Daha akıllı mı yoksa daha aptal mı olacağız? Yeni hastalıkların ortaya çıkması veya küresel ısınma bizi nasıl etkileyecek? Bir gün yepyeni bir insan ırkı ortaya çıkacak mı? İnsan evriminin geleceği genlerimizde mi saklı, yoksa teknolojimizde mi? İnsanlar bir gün gelip Dünya’yı ele geçirecek makineleri üretecek mi?
Eskiden yalnızca paleontologlar insan evriminin izini sürerlerdi. Hominidae denilen insan familyasının geçmişi en az 7 milyon yıl öncesine –
Sahelanthropus tchadensis adı verilen küçük proto-insanın ortaya çıkmasına- dayanır. O tarihten sonra familyamızın içinde farklı, çok sayıda yeni türler oluştu.
Bugüne dek 9 türün oluştuğu konusunda görüş birliği sağlanmış olsa dahi, hominid fosillerin azlığına bağlı olarak bilinmeyen başka türlerin de ortaya çıkmış olması büyük bir olasılık. Tortul kayaların içine gizlenmiş ilk insan iskeletlerinin sayısı çok az olduğundan, türlerin sayısına ilişkin tahminler, yeni iskeletlerin ve yeni yorumların ortaya çıkmasına bağlı olarak günden güne değişiyor.
Yeni türlerin her biri, küçük bir hominid grubunun, bağlı olduğu büyük popülasyondan kopup, farklı koşullara uyum sağlayarak evrim geçirmesiyle oluşur. Bu küçük grup, kendini yepyeni bir ortamda farklı koşullara uyum sağlamış olarak bulur. Benzerlerinden ve akrabalarından ayrı düşen küçük grup, kendi genetik rotasını izler ve zaman içinde eski popülasyonun bireyleriyle eşleşmesi olanaksız hale gelir.
EVRİMİN SÜREKLİLİĞİ
Fosil kayıtlarına göre bizim türümüzün en eski üyesi bundan
195.000 yıl önce, bugün Etiyopya olarak bilinen bölgede yaşamış ve buradan tüm dünyaya yayılmış. Yaklaşık 10.000 yıl önce modern insanlar, Antarktika’nın dışında diğer kıtalara yerleşmişler. Buralarda
bölge koşullarına uyum sağlama sürecinde
çeşitli ırklar oluşmuş. Ancak, bu farklı bölgelerde yaşayan insanlar, aralarında yeterince sıkı bağlar oluşturarak, farklı bir türün ortaya çıkmasına uygun koşullarının oluşmasına izin vermemişler.
Bütün bu gelişmeler insan evriminin hemen hemen bittiğine işaret ediyor gibi görünse de evrim eskisi gibi görüntüde değil, genetik bazda devam ediyor.
Wisconsin Üniversitesi’nden
John Hawks ve Utah Üniversitesi’nden
Henry C. Harpending, insanın uluslararası genetik haritasını inceledikleri zaman insan
genlerinin en az %7’sinin 5.000 yıl öncesi gibi görece yakın bir zamanda değiştiğini keşfettiler. Bu değişikliklerin büyük bir kısmı koşullara uyum şeklinde kendini göstermiş. Örneğin Çin ve Afrika’da çok az sayıda insan yetişkin dönemlerinde taze sütü sindirebiliyor. Oysa İsveç ve Danimarka’da hemen hemen herkes sütü rahatlıkla sindirebiliyor. Bu yetenek tahminen süt ürünleri yetiştiriciliğine uyum sağlamak üzere gelişmiş olabilir.
Harvard Üniversitesi’nden
Pardis C.Sabeti ve meslektaşlarının yürüttüğü son bir çalışma da Afrika’daki popülasyonların sıtma ve Lassa Humması denilen ateşli hastalıklara direnç kazanmalarına yol açan genetik değişiklikleri ortaya çıkarttı.
Harpending ve
Hawk ekiplerinin çalışmalarına göre son 10.000 yılda insanların geçindiği değişiklikler, hominidlerin modern şempanzelerin atalarından kopmalarından bu yana geçirdikleri değişikliklerden 100 misli daha fazla. Bilim insanlarına göre evrimin hızının 100 misli artmasının nedeni
tarımın başlaması ve
kentleşme. Kentleşme ile birlikte yeni mikropların ortaya çıkması, beslenme tarzının değişmesi gibi değişiklikler evrimin hızını artıran etmenlerin başında geliyor.
DOĞAL OLMAYAN SEÇİLİM
Son yüzyılda türümüzün yaşam koşulları yeniden değişikliğe uğradı. Ulaşımın kolaylaşması farklı grupların coğrafi yalnızlığına son verdi. Ayrıca farklı ırklara mensup grupları birbirinden ayıran sosyal engellerin ortadan kalkması da coğrafi yalıtımı sonlandıran önemli etmenlerden biri. Kısaca ulaşımın dünyanın dört bir yanını birbirine bağlaması,
türümüzün homojenizasyonunu artırıyor.
Aynı zamanda
doğal ayıklamaya da sekte vurulmuş durumda. Nedeni teknolojinin gelişmesi ve yeni ilaçlar. Dünyanın pek çok yerinde toplu bebek ölümleri görülmüyor. Eskiden ölümle sonuçlanan genetik hastalıklar artık insanları öldürmediği gibi normal bir yaşam sürmelerinin de önünü açıyor. Doğal zararlılar da hayatta kalma kurallarını artık etkilemiyor.
İnsan evriminin sona erdiğine inanan University College London’dan
Steve Jones, şu anda dünyanın Ütopya dönemini yaşadığını söylüyor. Jones, gelişmiş ülkelerde insanların konforlu yaşam koşullarına sahip olduklarını belirterek, genetik kalıtsallıktan çok, insanların yaşamasında veya ölmesinde kültürün belirleyici olduğunu düşünüyor. Kısaca Jones’a göre evrim bugün genetik değil, memetik (fikir ve düşüncelerle ilgili) olabilir.
TERSİNE EVRİM İDDİASI
Bir başka görüş de, genetik evrimin bugün de devam ettiği ancak ters yönde ilerlediği yönünde. Modern yaşamın bazı özellikleri, insanoğlunun türünün devamını sağlama konusunda daha uyumlu değil, daha uyumsuz hale gelmesine yol açabilir. Buna en iyi örnek akademik eğitimini uzatan öğrencilerin evliliği ve çocuk sahibi olmayı ertelemeleridir. Eğer daha az zeki olanlar daha çok sayıda çocuğa sahip oluyorsa, ortalama zekanın inişe geçecek şekilde evrildiğini söyleyebiliriz.
Ortalama zekânın giderek inişe geçtiği iddiası ise uzun süredir tartışılan bir konu. Bu görüşe karşı çıkanlar, insan zekasının çok sayıda gen tarafından denetlenen, farklı yeteneklerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu ileri sürerek, zekânın kuşaktan kuşağa kalıtım yoluyla geçmesinin çok düşük bir olasılık olduğunu söylüyorlar. Oysa doğal seçilim yalnızca kalıtım yoluyla geçen özelliklerle ilgilidir. Dolayısıyla bilim insanları zekânın kalıtsallığını tartışadursun, ortalama zekanın düştüğünü gösteren herhangi bir ipucu şimdiye dek bulunmuş değil.
YÖNLENDİRİLMİŞ EVRİM
Bugüne dek insanoğlu, pek çok hayvan ve bitki türünün evrimini yönlendirmeyi başarmış bulunuyor. O halde kendimizinkini niçin yönlendirmeyelim? Doğal seçilimin devreye girmesini beklemek yerine, kendimiz için yararlı olacak bir değişikliği biz daha hızlı ve etkin bir şekilde niçin yapmayalım? Zaten gün geçtikçe genetik haritayı çıkartmak kolaylaşıyor ve yaygınlaşıyor. Dolayısıyla insanların bu sonuçlara göre tedavi edilebilmesi mümkün olacak.
Bu aşamadan sonra sıra insanların genlerini değiştirmeye geliyor. Bu şu anda iki şekilde yapılabiliyor. Biri ilgili organdaki genleri değiştirmek (gen terapi) veya kişinin gen haritasının tümünü değiştirmek (eşeyhat- germline terapi). Bilim insanları, hastalıkların tedavisinde henüz kısıtlı bir hareket alanına sahip olan gen terapisini geliştirmeye çalışırken, eşey-hat terapisi yalnızca hasta olan bireyi değil, bireyin çocuklarını da etkileyeceği için çok daha geniş bir kitleye hitap edebilecek.
Genetik mühendisliğinim önündeki en büyük engel, gen haritasının karmaşık yapısı. Genler genellikle birden fazla işleve sahiptir. Bunun tam tersi işlevler de birden fazla gen tarafından kontrol edilir. Bu özelliğe (pleintropi olarak bilinir) bağlı olarak, tek bir gene müdahale edildiğinde istenmeyen sonuçların ortaya çıkması çok büyük bir olasılıktır.
Bu durumda insanlar, bu sorunlar çözülmeden niçin genleriyle oynanmasına izin veriyorlar? Bu baskı çoğunlukla doğacak çocuklarının cinsiyetini önceden tespit etmek ve belirli özelliklere sahip olmasını sağlamak isteyen anne babalardan geliyor. Bu talepler çok yaygın ve güçlü.
Öte yandan
yaşlanmayı engelleyecek genetik müdahalelerin biran önce devreye girmesini isteyenler de az değil. Son yapılan araştırmalar, yaşlanmanın yalnızca vücut parçalarının eskimesi olarak algılanmaması gerektiğini ortaya koyuyor. Yaşlanma daha çok genetiğin kontrolünde bir süreç. Eğer bu doğru ise, gelecek yüzyılda araştırmalar yaşlanmayı kontrol eden genlerin gizini çözmeye odaklanacak ve bu genlere müdahale edilecek.
Eğer genleri etkin bir biçimde değiştirme olanağı elde edilirse, bu insanoğlunun geleceğini nasıl etkileyecek? Büyük bir olasılıkla bunun etkisi çok büyük olacak. Anababalar doğmamış çocuklarının zekâsını, dış görünüşünü ve yaşam süresini –IQ 150 puan, yaşam süresi 150 yıl gibi- değiştirmeyi başarırlarsa, dünyanın geri kalanından daha fazla sayıda çocuğa ve zenginliğe sahip olabilirler. Bu durumda kendileri gibi olanlarla birlikte coğrafi ve sosyal olarak bir kopma yaşayabilirler.
Bu durumda genleri tümüyle değişir ve zaman içinde ortaya
yeni bir tür çıkabilir. Böyle bir yolu izleyip izlemeyeceğimiz çocuklarımızın alacağı kararlara bağlı.
MAKİNELERİN ROLÜ NE ?
Genetik müdahale kadar kesin olmasa da makineler konusunda attığımız adımlar da insanın geleceğini etkileyebilecek. Bu arada insanların mı makinelere, yoksa makinelerin mi insanlara müdahale edeceği bilinmiyor. Türümüzün nihai evriminde makineler ile sembiyoz (ortakyaşam) bir yaşam bizi bekliyor olabilir mi?
Pek çok bilim kurgu yazarı vücutlarımız robotlara ilişkilendirebileceğimize veya aklımızı bilgisayarlara yükleyebileceğimize inanıyor. Aslına bakarsanız şu anda bile makinelere bağımlıyız. Makineleri kendi gereksinimlerimizi karşılmak üzere ürettiğimiz sürece, onların ihtiyaçlarını da gidermekle yükümlüyüz. Makineler giderek karmaşıklaştıkça ve birbirleri ile olan bağları güçlendikçe onlara hizmet etmek zorunda kalabiliriz.
KARAMSAR GÖRÜŞLER
2002 yılında yitirdiğimiz evrim biyoloğu
Steven Jay Gould, geleceğin olumsuz gelişmelere gebe olduğunan inanan tarafta yer alıyordu. Gould’a göre aralarında atalarımızın da dahil olduğu fosiller,
evrimin süreklilik gösteren bir süreç olmadığını gösteriyordu. Ona göre evrim ani sıçramalar ve dallanmalara sahne olan bir olguydu; kesintisiz olarak ilerlediği ve
belirli bir yönü olduğu söylenemezdi. Organizmalar büyüyebildiği gibi, küçülebilirlerdi de. Bütün bunlara karşın evrim en azından kesin bir vektöre sahipti. O da karmaşıklığın artmasıydı.
Belki de insan evriminin kaderi budur: Anatomi, fizyoloji veya davranışların birleşmesinden doğan daha karmaşık bir yapı. Gould’a göre bizi şöyle bir gelecek bekliyor: “Uyum sağlamaya devam ettiğimiz takdirde hayatta kalmamamız için genetik veya evrimsel açıdan herhangi bir engel yoktur. Yaşlanma olgusundan farklı olarak herhangi bir türün genetik olarak yok olmaya programlanmış olduğunu söyleyemeyiz.” Gould, bütün bu görüşleri çerçevesinde Homo sapien’in gelecekte yok olmayacağını söylemekle birlikte, olumlu yönde gelişeceğini söylemeye de dili varmıyordu.
Bu arada Oxford Üniversitesi’nden filozof
Nick Bostrom, Gould’dan daha karamsar. Bolstrom insan beyninin bilgisayarlara yüklenmesinin kıyamete yol açacağına inanıyor. Bu şekilde ortaya çıkan ileri yapay zekâ, insan bilişselliğinin pek çok unsurunu kontrolü altına alabilir ve bunları artık insani olmayan bir tarzda biraraya getirerek insanı yeryüzünden silebilir.
Bostrom yapay zekânın insan zekâsını tutsak etmesinin sonucunda olabilecekleri şu sözleriyle dile getiriyor: “İnsan yaşamına anlam katan pek çok şey –mizah, aşk, oyun oynama, sanat, seks, dans, sosyal iletişim, felsefe, edebiyat, yiyecek ve içecekten keyif alma, dostluk, çocuk sevgisi, spor- gereksiz uğraşlar olarak görülecek.Bütün bunlar insanın evrimsel geçmişinde uyumu sağlayan unsurlardı. Gelecekte bu faaliyetlerin olmaması uyumsuzluğu doğurur. Ve bu da insanın sonu anlamına gelir.”
ÖZETLE....
Kısaca Homo sapien gelecekte da var olacak ise şu yollardan birini seçmek zorunda kalacak:
STAZ (HAREKETSİZLİK): Büyük ölçüde bugünkü halimizle kalacağız. Irkların ortaya çıkışına benzer şekilde bazı küçük değişiklikler geçirebiliriz.
TÜRLEŞME: Bu gezegende veya diğerlerinde yeni bir insan türü evrilebilir.
MAKİNELER İLE SEMBİYOZ: Makine ve insan beyninin birleşmesinden doğacak ortak zeka, bugün insanca olarak nitelendirdiğimiz özelliklerin ortadan kalkmasına yol açabilir.
Derleyen: Reyhan Oksay
Kaynak: Scientific American, Ocak 2009
www.indiana.edu/~ensiweb
www.web4health.info/en/aux/homo-sapiens-future.html
Cumhuriyet
Bilim Teknik
20.02.2009