
04-04-2009, 19:26
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Diyanet Işleri Başkanlığı Neden Var?
Türkiye Cumhuriyetinde laikliğin ortaya çıkışı ile ilgili bir araştırma yapıyordum. Doğal olarak öncelikle resmi sitelere biraz bakayım dedim. Ataturk Arastirma Merkezi diye bir kurumun sitesine rastladim. Bu konuda bir yazi var. Konu Diyanet'in kurulmasina gelinde okuduklarim acikca beni cok sasirtti. Bilmiyorum okuyunca siz de sasiracak misiniz? Yazinin yazari Doç. Dr. Ersoy Taşdemirci.
http://www.atam.gov.tr/index.php?Pag...k&IcerikNo=455
Diyanet Isleri Baskanlığı neden var?
1. neden
Acaba, Türkiye’de din ile ilgili kurumlar niçin devlet teşkilatı içinde yer aldılar? Bunun çeşitli nedenleri vardır. Birincisi İslam dininin kendi mahiyetidir. Çünkü, İslam dininin kumcusu olan Hazreti Muhammed hem dinin yayıcısı, hem de İslam Devletinin kurucusudur. Yani din hazır bir devlete gelmedi, yeni bir devletin kurulmasını sağladı. Ayrıca, İslam dini kurumsal bir din değildir. Devletten ayrı bir dinî teşkilatı da yoktur. Devletin dışında ayrı bir teşkilatın kurulmasına gerek görmediği gibi, din adamlığı statüsünü de ayrı bir meslek olarak görmüyor. Böylece, din adamları sınıfının teşekkülüne imkân vermiyor. Din alanında yetişmiş bir kişi cemaatın başına geçerek din adamı görevini yapabilmektedir. Böyle bir mahiyete sahip bir din, devamlı olarak devletin desteğine ihtiyaç duymaktadır.
Yani devlet dini desteklemezse din yasayamaz, bu yüzden Diyanet gibi bir kurum gereklidir. Ancak Din Hürriyetı baslıgı altında bu tez ile çelişki yaratan şöyle bir paragraf yer alıyor:
Türkiye’de Lâiklikle, medreselerden yetişen ulema sınıfının bir meslek zümresi oluşturmasını önlemek esas amaçlardan sayılır. Çünkü, Osmanlı yönetiminde ulema sınıfının oldukça etkili olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Bilhassa İmparatorluğun batılılaşma döneminde yeniliklere karşı (yenilikler aleyhinde) bir tutum takınılmıştır. Yeniliklerin getirilmesine büyük engeller çıkarmışlardır. İşte, Atatürk ve İnönü dönemlerinde din eğitimine getirilen düzenleme, tekrar böyle bir ulema sınıfının oluşması endişesinden kaynaklanmaktadır.
Konu sargon tarafından (04-04-2009 Saat 19:36 ) değiştirilmiştir.
|

04-04-2009, 19:36
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
2. neden
Türkiye’de dinî kuruluşların devlet teşkilatı içinde yer almalarının ikinci nedeni, Türkiye’nin sosyal, siyasal, kültürel ve tarihî şartlarının devletten bağımsız dinî kuruluşların kurulmasına uygun olmamasıdır. Böyle kuruluşların devlet içinde devlet gibi hareket etmesi ihtimalinin bulunmasıdır. Oysa, Türk yönetim biçimi, liberal demokrasilerin aksine, merkezden yönetim biçimidir. Cumhuriyetin kurulmasıyla merkezden yönetim biçimi daha çok pekiştirilmiştir. O dönemde Türkiye’nin şartları yerinden yönetime ve “iradî dernek” tipi cemiyetlerin kurulmasına uygun değildir. Bu sadece dinî cemiyetler için değil, her türlü cemiyet için söz konusudur. İşte bundan dolayı, Türk hukuk sisteminde dinî cemiyetlerin kurulması yasaktır. İşte bunun için de din hizmetleri devlet tarafından yürütülmek zorunda kalıyor.
Bu durumda Türk Lâikliğinde din ve devlet ayrılığı çok özel bir anlam taşımaktadır. O da şudur: Din, devlet yönetiminde etkili değildir. Dinî esaslara dayalı hukuk hükümleri konulamaz. Dinin siyasî bir kudreti yoktur. Din, devletten elini çekmiştir. Fakat devlet dine yön vermektedir. Çift taraflı bir din ve devlet ayrılığı değil, tek taraflı bir din ve devlet ayrılığı vardır.
Tarihsel sürec acisindan benim de katildigim bir degerlendirme. Bizde liberal demokrasi anlayisi bugün hala asagilanan bir sey. (Halbuki bence Atatürk liberal düsüncelere sahip birisiydi. Geleneksel otoriter devlet yapisini savunan yazarlar liberal degil, liboş sözcügünü kullaniyorlar bu yüzden. Demokrat sözcügü ise hala revacta, demoş denilmiyor.) Garip olan bu durumun böyle acikca savunuluyor olmasi. Yani, bizde demokrasi yoktur, diktatörlük vardir, o yüzden de Avrupa'daki gibi dernekler falan kurulmaz, din devletten bagimsiz olamazö deniliyor.
Ayrica dikkat edilirse birinci argüman ile ikinci argüman arasinda bir celiski vardir. Hani devlet olmazsa din yasayamiyordu?
|

04-04-2009, 19:43
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
3. neden
Türk Lâikliğinde devletin dine müdahale etmesinin önemli bir nedeni de Türkiye’de daha Osmanlılar döneminden bu yana, yeniliklerin yürütülmesi işini devletin yüklenmiş olmasıdır. Bu yeniliklerin başında çağdaş medeniyete geçiş gelir. Cumhuriyet devrinde de Türk İnkılâbı aynı şekilde devlet tarafından yürütülmektedir. Bunun en önemli nedeni ise, toplumun düşünce yapısının henüz bu değişiklikleri kolaylıkla benimseme seviyesinde olmamasıdır. Dinî cemiyetler ellerine fırsat geçirdikleri anda kendi aslî görevlerini bırakıp, devletin düzeniyle uğraşmaya başlarlar. Bunun en iyi örneğini, Doğu isyanında tekke ve zaviyeler vermiştir.
Buraya kadar yapılan açıklamaları şöyle özetleyebiliriz: Lâikliğe aykırı davranışları kolaylıkla denetim altına alma ihtiyacı devletin dine müdahale etmesini gerekli kılmıştır. Bu mevcut sistemi de muhafaza etmek lâzımdır. Çünkü Türkiye’nin bugünkü şartları da Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatını devlet teşkilatı dışına çıkarmaya henüz uygun değildir.
Yine tarihsel sürec acisindan katildigim bir degerlendirme. Ama peki ya varilan sonuc? Aslinda bu argüman ikinci argümana benzer bir argüman. Eger yazar dini cemiyetlerin tehlike yaratacagi kismina girmemis ve paragrafin basindaki argümanini sürdürmüs olsaydi bu bir argüman degil, bir tespit olurdu. Yani söyle diyebilirdi: Geleneksel olarak bizdeki modernlesme süreci devlet eliyle yapilmistir. Osmanli'da da din devlete bagli idi, Cumhuriyette de aynidir. Ancak bu sadece tespit olarak kalirdi. Yazar bu tespiti yeni bir argümana cevirmeye calismis, ancak bence ikinci argümanin disina cikamamis.
|

04-04-2009, 19:49
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Yazar "Din Hürriyeti" seklindeki alt basliginda daha acik sekilde devlet dine müdahale etmelidir tezini savunuyor. Once gercek laikligin demokrasilerde olabilecegini söylüyor, sonra da Atatürk laikligi böyle degildir, din görevlerini de din hürriyetini de devlet belirler diyor. Garip olan yazarin bunlari elestiri olarak getirmis olmayip, tersine savundugu görüs olarak böylesine acikca ifade etmesi.
…Gerçek anlamda Lâiklik ise, ancak demokratik bir yönetimde bulunur. Bu açıdan bakıldığında “Lâiklik sadece devletin din ve vicdan hürriyetine karışmaması değil, bu hürriyete karışan kişilere de taviz vermemesi ve buna engel olması demektir.” 45
Meseleyi, Atatürk Lâikliği açısından ele aldığımızda daha farklı durumla karşılaşmaktayız. Din kuruluşlarının devlet teşkilatı içinde yer alması ve din eğitiminin devletin görevi olması, din hürriyeti ile devleti ilişkilendirmiştir. Türkiye’de devletin bunun böyle olmasını istemesinin en önemli nedeni, din hürriyetinin dozunun devlet tarafından ayarlanması gereğinin bulunması ve din hürriyetinin kötüye kullanılmasının önlenmesidir. Ancak, bu hürriyetin dozunu ayarlama, devletin otoritesini kullanan hükümetlere göre farklılıklar göstermektedir. Cumhuriyet döneminde bu tip olaylara sık sık rastlanmaktadır.
Ayrıca, din eğitiminin devletin görevi olması, bu görevin yerine getirilmesi için gerekli tedbirlerin yine devlet tarafından alınmasını şart koşar. Bilhassa, Türkiye gibi dinî cemiyetlerin yasaklandığı ülkelerde, bu cemiyetlerden kalan boşluğun devlet tarafından doldurulması tabiî karşılanmalıdır. Bunun için “Türkiye’de Lâik düzen içinde bir Müslümana itikad ve ibadet hürriyetlerinin hepsi verilmiş, bu haklar kanunların ve Anayasanın garantisi altına alınmıştır.”
Acaba bizim sitedeki Atatürkcü arkadaslar bu yazilanlara ne diyorlar?
|

05-04-2009, 10:56
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 26 Nov 2007
Mesajlar: 629
|
|
Sn. Sargon,
İnternette küçük bir araştırmayla AAM başkanı Cezmi Eraslan hakkında ulaştığım 5 ve 11 Temmuz 2008 tarihli iki gazete haberini kısa oldukları için aşağıya aldım. Akepe tarafından dünyalık olmak üzere ele geçirilmemiş kurum kaldı mı? Atatürk Araştırma Merkezinden Nurculuk araştırması için faydalanmanızı tavsiye ederim.
---------------------------------
PROF. CEZMİ ERASLAN
Atatürk Araştırma Merkezi’nin başına Nur uzmanı getirildi
ANKARA - Başbakanlık’a bağlı Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Nurculuk ve Saidi Nursi uzmanı Prof. Dr. Cezmi Eraslan getirildi. Eraslan, “Milli Mücadelede Bediüzzaman Said Nursi” başlıklı makalesinde, “19 Mayıs 1919’un, Kurtuluş Savaşı’nın ikinci aşaması olduğunu ve padişahın onayı ile başladığını” savunuyor. Eraslan, Nursi’nin risaleleri ile İstanbul hükümeti ve halifenin fetvalarına karşı Ankara’yı rahatlattığını, Atatürk’ün de onun mücadelesini destekleyerek kendisini Ankara’ya çağırdığını ileri sürüyor.
Saidi Nursi hayranı
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda açık bulunan Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Prof. Dr. Cezmi Eraslan’ın görevlendirilmesine ilişkin “görevlendirme kararı” Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı. Nur cemaatinin kurucusu Saidi Nursi hakkındaki araştırmalarıyla dikkat çeken Eraslan, doktorasını da “Abdülhamit’in İslam Birliği Politikası” üzerine yaptı. Eraslan, “Milli Mücadelede Bediüzzaman Saidi Nursi” başlıklı makalesinde çarpıcı görüşler ortaya koyuyor. Milli Mücadele döneminin sonuçlarının derinliği ve yaygınlığı bakımından Cumhuriyet tarihi için büyük önem taşıdığını belirten Eraslan, altı asırlık devletin artık kendi ayakları üzerinde durma problemiyle yüzleşmesinin, devle*tini, milletini seven insanları çıkar yollar aramaya sevk ettiğini ifade ediyor.
Mücadelenin aksiyon aşamasında yer alan insanlar arasında asker, din adamı ve serbest meslek sahibi insanların yoğunluğunun bu kesimlerin konuyla yakından ilgilendiklerini gösterdiğini dile getiren Eraslan, 19 Mayıs 1919’un Kurtuluş Savaşı’nın “ikinci aşaması” olduğunu ileri sürüyor. Eraslan, bu görüşünü şu ifadelerle ortaya koyuyor:
“Bilindiği üzere İstanbul hükümeti ile bu hükümetin kabulü ve tasvibe arzından sonra padişahın onayı ile başlayan 19 Mayıs 1919 tarihli ikinci aşamada, memleketin ilim ve fikir erbabı ikili bir tercihle karşılaşmışlardır.”
------------------------------------
Nur uzmanına görev’ Meclis’te
CHP’li Ali İhsan Köktürk, “Atatürk Nur uzmanına emanet” başlıklı haberi TBMM gündemine taşıdı. Köktürk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e sunduğu soru önergesinde, Eraslan’ın “Milli Mücadele ve Said Nursi” başlıklı makalesinde yer alan “19 Mayıs 1919’un Kurtuluş Savaşı’nın ikinci aşaması olduğunu ve padişahın onayı ile başladığı”, “Nursi’nin risaleleri ile, İstanbul hükümeti ve halifenin fetvalarına karşın Ankara’yı rahatlattığını, Atatürk’ün de onun mücadelesini destekleyerek kendisini Ankara’ya çağırdığı” yönündeki görüşlerinin habere yansıdığını anımsattı. Köktürk, önergesinde şu sorulara yanıt istedi: “Bu makalelerine karşın, Prof. Eraslan’ın düşüncelerinin, Atatürk devrimlerine ve Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesine uygun düştüğü kanısında mısınız? Böyle bir görevlendirmede, ‘Atatürkçü düşüncenin yeni bir biçime büründürülme çabalarının’ etkisi söz konusu mudur? Bu kişinin, tarafsız kalabileceğine, tarihi olayları ‘makalelerden anlaşılan kendi anlayışının gölgesinden uzak’ öze uygun şekilde değerlendirip bilimsel bilgi haline getirebileceğine inanıyor musunuz?”
.
Açıklık gerçeğin vazgeçilmez koşuludur.
|

05-04-2009, 12:22
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Tamam. Bu kurumun baskaninin AKP tarafindan atandigini ve nurcu oldugunu kabul edelim. Gerci "II. Abdülhamid ve İslam Birliği" konusunda doktora tezi yapmis olmasi, Nurculuk konusunda arastirmalarinin olmasi nurcu oldugunu göstermeye yetmez ama böyle oldugunu kabul edelim. Ancak bahsettigim yazinin yayin tarihine dikkatinizi cekeyim. Yazi Cezmi Eraslan'in baskanligindan 10 yil önce yazilmis ve bu kurumun dergisinde yayinlanmis. Tarihi 1998. Yazari Doç. Dr. Ersoy Taşdemirci, ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 40, Cilt: XIV, Mart 1998
Ben bir baska kaynaga geceyim. Bu da itiraz edilecek bir kaynak olabilir, yine de tartismakta yarar var. Ord. Prof. Ali Fuad Basgil'in "Din ve Laiklik" adli kitabi. Kitabin 4.bölümü "Türkiye'de
din ve devlet münasebetleri tarihine kisa bir bakis" basligi tasiyor. Söyle deniliyor.
Ancak alintiyi yapmadan önce kisa bir aciklama gerekli. Daha önceki bölümde Basgil, "dine bagli devlet sistemi", "devlete bagli din sistemi" ve "din ve devlet islerinin ayri oldugu sistem" olarak üc ayri sistem oldugunu acikliyor.
"Din ve devlet münasebetleri bahsindeki sistemleri gözden gecirdikten ve laikligin modern devletteki yerini ve rolünü gösterdikten sonra, simdi su soruya cevap verelim: Türkiye'miz bu sistemlerden acaba hangisi üzerindedir?
Eger hakkin diliyle konusmak bir suc sayilmazsa, tereddütsüzce diyecegiz ki, Türkiye bugün ve otuz kusur senelik (kitabin yazildigi yil 1954) bir devir icinde dinin devlete baglanmasi sistemindedir.
Türkiye Anayasasinin 1928'den beri tam laik bir anayasa olmasina ve hükümet adamlarimizin, sirasi geldikce, Türkiye'de laikligi tesis etmis olmakla övünmelerine ragmen, Türkiye henüz, Garp hukukundaki manasi ve sekliyle, laikligi tatmamistir. Garp hukukundaki laiklik, devletin din ve mabed islerine müdahalesini maskelemeye yarayan bir paravana degildir; fakat din ve vicdan hürriyetinin an saglam bir teminatidir. Bizde ise, laikligin ziddina olarak, diyanet bütün teskilati ve personeliyle hükümet adamlarinin emri altina girmis ve din isleri simsiki devlete baglanmistir. Uzun bir tarihi olusun, siyasi ve ictimai vukuat silsilesinin bir neticesi olan bu vaziyetin nasil dogup yerlestigini burada hulasa olarak göstermek faydali olur.
70) Türkiye'de üc devir ve üc sistem:
Türkiye'nin din ve devlet münasebetleri tarihine dikkat edersek, bunun üc evreye ayrildigini ve birbirinden farkli üc sistem arzettigini görürüz. Birinci devir "Dine Bagli devlet" sistemi devridir ki, Osmanli Devleti'nin kurulusundan, daha dogrusu Osmanli padisahlarinin Yavuz Sultan Selim ile Halife ünvanini almalarindan itibaren 19. asrin sonlarina kadar devam eder. Ikinci devri 1839 Gülhane Hatti'nin ilanindan 1924'de simdiki Diyanet Isleri Reisligi teskilatinin kurulmasina kadar süren "yari dini devlet" sistemi devridir. Nihayet ücüncü devir 1924'ten beri icinde bulundugumuz "Devlete bagli din" sistemi devridir." (Ali Fuad Basgil, "Din ve Laiklik", 1954, Yagmur Yayinlari, sayfa 177-178)
Konu sargon tarafından (05-04-2009 Saat 13:53 ) değiştirilmiştir.
|

05-04-2009, 13:52
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Ali Fuad Basgil'in kitabini kütüphane'den bulup eve getirdigimde babam nedense bir cosku ile Ali Fuad Basgil'den bana bahsetti. Bu adam cok bilgili bir adamdir, bunu Cumhurbaskani yapacaklardi, aday gösterildi, ama adami tehdit ettiler, hayatini garanti edemeyiz dediler, adam da sonunda Amerika'ya kacti gitti demisti. Gercekten de söyledikleri dogru imis
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Fuat_Ba%C5%9Fgil
Simdi de baska bir kaynaga geceyim. Bu profesörümüzü ben severim. Cünkü üniversitede Atatürkcülük dersinden onun sayesinde gectim. Militan Kemalist bir hocamiz iki defa beni sinifta birakmisti da Ozer hoca sayesinde yirttim. Gerci bütün ögrencileri benim gibi düsünmüyor, ben onu tonton bir ihtiyar olarak hatirliyorum. Diger ögrencilerin düsünceleri icin bakiniz
Prof. Ozer Ozankaya'nin "Atatürk ve Laiklik" adli kitabinda bu konuda kisa bir bölüm var. Bence Diyanet konusu daha fazla tartisma ve aciklamayi hakediyor ama Ozankaya kisa bir aciklama yapmis sadece. Bana konuyu gecistirmis gibi geldi, halbuki cok önemli bir konu.
Kitabin "Diyanet Isleri Baskanliginin Konumu" baslikli bölümünde Prof. Dr. Enver Ziya Karal'in düsünceleri üzerinde durmak gerekiyor diyor ve ondan uzunca bir alinti yapiyor. Alintisi cok uzun, ben sadece bir kismini verecegim. Böylece Enver Ziya Karal'in görüsünü de ögrenmis oluyoruz.
"Bu umumi mütalaadan sonra; memleketimizde din ile devleti rabitasini kuvvetlendirmeye taraftar olanlari anlamaya calisalim... Nicin acaba böyle fikre sahip bulunuyorlar? Bu sualin cevabini memleketimizde devletin dini teskilat karsisindaki davranisinda aramak lazimdir. Devlet; kendi tesir sahasindaki dini teskilatin müstakil olarak kurulmasina taraftar görülmemektedir. Bilindigi gibi bati demokrasilerinde kendilerini laik olarak kabul eden devletlerde böyle bir hal yoktur. Hristiyanlikta bir ruhban sinifi mevcut oldugu icin bir teskilat vardir. Devlet kendini laik saydigi andan itibaren din teskilatinin nazimi olarak bu sinif meydana cikmis ve cemiyette devletin müdahalesi disinda din teskilatinin idaresini eline almistir. Halbuki bizim dinimizde böyle bir sinif yoktur ve hic bir zaman, hic bir yerde olmamistir. Olmayinca da dini vazifesi olan kimseler devlet memurundan baska birsey degildir. Din ve devletin memleketimizde ayrilmasi neticesi olarak devletin disinda bir din teskilati olmadigi icin ortaya baska laik devletlerde görülmeyen bir mesele cikmistir. Ve bugün de bizi mesgul eden bu meseledir. Biz bu meselenin nasil halledilmesi gerektigi yolunda bir fikir serkedecek degiliz... fakat devlet tam manasiyle laik bünyeye sahip olmak istedigi takdirde, buna bir hal caresi bulmak ve kendi disinda dini teskilatin kurulmasina elverisli sartlari yaratmak mecburiyetindedir.(Prof.Dr. Ozer Ozankaya, Atatürk ve Laiklik, sayfa 183-184)"
Enver Ziya Karal da aslinda kabul ediyor ki, Türkiye'de laiklik olusmamis, devlet Avrupa'da oldugu gibi dini kuruluslarin olusmasina izin vermeyip, dini kendisine baglamistir. Devlet'in dini teskilatlarin olusmasina taraftar olmadigi gibi bir argüman kullaniyor. Ama sonucta bu isin böyle gitmemesi gerektigini o da teslim ediyor.
Konu sargon tarafından (05-04-2009 Saat 15:48 ) değiştirilmiştir.
|

05-04-2009, 15:16
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Simdi de Ozer Ozankaya'nin gerekcesine gelelim. Bu konuda 2 noktaya deginmek gerektigini söylüyor. Burda ilk noktanin tartistigimiz konu ile ilgisi yok, daha önceki tartismalara, yani din hürriyeti gibi konulara iliskin argümanlar. Ikinci nokta bizi ilgilendiriyor. Gerekcelendirmesini aktariyorum:
"Ayrica giris bölümünde tanitmaya calistigim "gerikalmislik" ortaminda laik devlet denetiminin disinda kalacak bir din örgütünün, yabanci sömürücülerin ve yerli ortaklarindan destek görüp ekonomik güc de biriktirebilecegi ve toplumu daha kolaylikla bölüp parcalayici, atomlastirici bir etkene dönüstürebilecegi de aciktir.
Ozetle: imam, hatip, vaiz ve müftülerin laik devlet, laik toplum ölcüleri icerisinde görevlerini yapmalarini güvenceye almak ve onlarin özlük isleri ve din hizmetlerini görmek üzere, devlet örgütü icinde Diyanet Isleri Baskanligi kurulmustur.
Iste bu ictenli ve derin kavrayisin bir anlatimi olmak üzere Diyanet Isleri Baskanligi laik devlet yapisi icinde korunmustur. Ve dinsel duygular her türlü bos inanclardan arinip, bilim ve teknoloji isiklariyla dupduru oluncaya degin, dini sömürülmekten kurtarmanin ve gercekten ergin kisilerin dinsel inanclarini özgür kanilariyla olusturacaklari ve bireysel vicdanlarinda tutacaklari, hicbir baskiya konu yapmiyacaklari bir düzeye ulasincaya degin, dini birey vicdanlarinda tutabilmenin en demokratik yolu, Diyanet Isleri Baskanligi'nin Atatürk'ün düsündügü özellikleriyle devlet yapisi icinde sakli tutulmasi olacaktir.(Prof.Dr. Ozer Ozankaya, Atatürk ve Laiklik, sayfa 186) "
Hocanin alabildigine uzun ve karmasik olan son cümlesinin beni dumura ugratmis oldugunu söylemeden gecemeyecegim. Burda klasik iddiaya geri dönüyoruz. Halk cehalet icindedir, biz gerikalmis bir ülkeyiz. Bu yüzden de din sömürüsü ile kolayca sistem tehlike altina düsebilir. Simdiye kadar demokrasi ile ilgili diger konularda oldugu gibi elbette bu argümani da dogru kabul edemeyecegim. Bu "gecici durum" icin bir kistas verilmis olsaydi, bunu belki tartisma olanagimiz olabilirdi. Uzun ve karmasik dedigim son cümlede aktarilan sey oldukca muglaktir ve bir kistas gibi sunulmasi karsin, hic bir aciklik tasimiyor. "Dinsel duygular her türlü bos inanclardan arinip" deniyor, ki böyle birsey hicbir zaman gerceklesmeyecektir, cünkü dinsel duygularin tamami "bos inanclar"dir. Hurafe denilmek istendigini düsünecek olsak bu da anlamsizdir, cünkü hurafe denilen sey daha eski dinsel inanclardan kalan izlerdir, yani onlar da dinsel inanctir. "Bilim ve teknoloji isiklariyla dupduru oluncaya degin" deniyor, bu nasil birseydir, nerde ne zaman olur, tamamen anlasilmaz bir ifade. "Gercekten ergin kisilerin dinsel inanclarini özgür kanilariyla olusturacaklari" deniyor. Bu bahsedilen ütopya Marks'in komünizm ütopyasindan daha da ütopik bir sey.
Burdan anladigim sey "dinin devlete bagli" oldugu bir rejim savunuluyor, ama gercekte bunun kabul edilebilir bir gerekcelendirmesi yapilamiyor.
Konu sargon tarafından (05-04-2009 Saat 15:47 ) değiştirilmiştir.
|

06-04-2009, 00:06
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.875
|
|
Sevgili sargon daha önceleri de yazdım galiba.
Osmanlı sunni islamın egemen olduğu bir anlayıştadır. Ama Bektaşi dergahları, tarikati
tüm padişahlar tarafından gözetilir ve korunur. Osmanlı'nın baş belası anadolu Türkmen
halkıdır. Bektaşi geleneğinin devlet eliyle sürdürülmesi bu tehlikeyi kontrol edebilme araçlarından biridir.
Kemalist önderliğin de benzer bir sorunu vardır. Ama tehlike, yüzyıllardır otoritenin, iktidarın
bir parçası olan sunni gelenektir bu kez. Diyanet bu tehlikenin kontrol edilebilmesi için
icat edilmiş bir kurumdur.
İnsani olan her şey kabûlüm.
|

06-04-2009, 01:23
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 26 Nov 2007
Mesajlar: 629
|
|
Aslında Avrupa ülkeleri de laiklik veya sekülerlik hususunda çok farklı durumda. Yani yeknesak bir durum yok. Katolik ve Protestan ülkeler olaya farklı bakıyor. İrlanda ve Yunanistan gibi ülkelerde de din kimliği ile ulusal kimlik karışmış durumda. Ortodoksluk apayrı bir alem. Hele ABD'de güya seküler bir anayasa var ama dine o kadar çok atıf yapıyorlar ki, inanılmaz. Yine de şimdiye kadar problem çıkmaması çok enteresan. Bu ülkelerin (İrlanda ve Yunanistan hariç) bir ara yakaladıkları ve uzunca süren bir din bağlantısızlıkları var. Şu anda bu geleneksel olarak sürüyor, ama aslında bu ilkeler delinmiş vaziyette.
Aktarmak istediğim, herkesin laiklik anlayışı farklı. Türkiye'de de bu anlayış gitgide Atatürk'ün düşüncesinden çıktı. (Baksanıza Atatürk Araştırma Merkezini bile Nurcular işgal etmiş. - Bu arada, Sn. Sargon, ilk mesajda yazısını aldığınız zatın makalesini 1998'de yazmış olması pek bir şey fark ettirmiyor. Adamlar Atatürkçülük dersi verirken bile çaktırmadan Nurculuk propagandası ve Atatürk aleyhinde yönlendirmeler yapıyorlar). Atatürk'ün ülkeyi din belasından kurtarmak için dini kontrol etmek istediğini düşünüyorum. Aslında telaffuz etmemesine rağmen Atatürk ateistti. Yaptıkları bunu açıkça gösteriyor. Diyanet'in geçmişteki fonksiyonu tabii tartışılabilir. Konu çok güzel. Ama şu anda Diyanetin fonksiyonu dini her şeye yaymaktır, öyle ki şeriat devleti gelsin. Benim verdiğim vergilerle bir sürü şeriatçıyı bana karşı yetiştiriyorlar ve besliyorlar. Diyaneti derhal kapatmak gerekir.
.
Açıklık gerçeğin vazgeçilmez koşuludur.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:55 .
|