PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kutsal (!) Kitaplardaki Çelişkiler


Sayfa : 1 2 3 [4]

pante
12-09-2009, 16:12
Olurmu efendim Sözü söyleyen yahudiler şunu demek isterler "sen harunun soyundansın baban iyi bir adam annen de iffetsiz biri değil iken bu kötülüğü nasıl işledin!"

Çünkü onlar kucağında isa ile gelen meryemi kötü bir iş işlemiş sanıyorlardı! Bu sebeple sözü söyleyenler meryemi anne ve babası üstünden savunmak değil yermek istemiştir, onlara neden layık olamadın der gibi! Bari bu hususları karıştırmayınız muhterem

Karıştıran sizsiniz muhterem.
Bunları halkın diliyle yazan, yazdıklarının sahibidir. Dolayısıyla bunlar onaylanan sözlerdir ve Kur'an'a, Muhammed hazretlerine ya da sana göre Allah'a aittir.
Kur'an onları "halk" olarak sunar, Yahudiler olarak değil.
İnançlı insanlardır ve iyiniyetle sorarlar.
"Ey Harun'un kızkardeşi!" diye de seslenen o halktır.

Şimdi "Ey Harun'un kızkardeşi! diyenler yahudilerdir, karıştırmayın." diye itiraz etmiyorsun ama diğer söze ediyorsun.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu muhterem.
Ben miyim karıştıran yoksa siz mi?

Ülkemiz imam ve müezzinleri kaldırabilir kaldırıyorda amma gerçeğe sadakatsizleri kaldıramaz ve kaldırmıyor pante!


Yapma muhterem!
İmam-müezzinlerden rahat para kazananı ve el üstünde tutulanı mı var bu ülkede. Günde 5 sefer, 1-2 dk. ezan oku. Al maaşını, lojmanda otur. 1'ler, 7'ler, 40'lar, 52'ler de cabası. Dokunulmazlıkları da ayrı cabası. Kalktığı nerde görülmüş. Tersine önleri açılıyor. Önce imam olup sonra devlet adamı olmak revaçta şimdi. :)

Alchindus
12-09-2009, 18:49
İdris, İlyas, Eyüp veya diğerleri hakkında böyle bir çelişkiden bahsetmeyişimiz, Zekeriya'dan bahsediyor olmamız bizi değil sizi düşündürmeli.
"Neden sadece Zekeriya peygamberin karıştırıldığı söyleniyor?"
"Bu söylemde hiç mi haklılık payı yok?" diye düşünüp değerlendirmelisiniz.


Efendim tabiki değerlendiriyoruz ve bakıyoruzki sonuçta istinat edilmiş sağlam hiçbir noktainazar yok! Kuranın verdiği tarihi dekor içinde zekeriya ve meryem kimlerle muasırlar bu minvalde hangi zamanda yaşamışlar kimlerle ne münnasebetleri olmuş bu sarahaten ortadayken siz kalkarda sadece daha eski bir zekeriya var diye zekeriyalar karışmış derseniz aynı kelamı meryem için ederseniz bırakınız haklısınız dememizi size gülmemize dahi birşeycikler diyemezsiniz!

Muhterem pante paçalarınızı sıvayıp hala suya girmesenizde üzerinize su sıçrıyor bilesin!

Alchindus
12-09-2009, 19:00
Bunları halkın diliyle yazan, yazdıklarının sahibidir. Dolayısıyla bunlar onaylanan sözlerdir ve Kur'an'a, Muhammed hazretlerine ya da sana göre Allah'a aittir.
Kur'an onları "halk" olarak sunar, Yahudiler olarak değil.


Efendim bakınız ayet ne diyor!

Derken onu taşıyarak kavmine getirdi, Onlar: "Hey Meryem, sen Allah biliyor ya yumurcak birşey getirdin!

Ey Harun'nun kız kardeşi, baban bir kötülük adamı değildi, annen de kahpe değildi"

Efendim meryemin kavmi hangi kavim idi!

:)

Şimdi "Ey Harun'un kızkardeşi! diyenler yahudilerdir, karıştırmayın." diye itiraz etmiyorsun ama diğer söze ediyorsun.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu muhterem.


Anlamadım pante! Ey harunun kızkardeşi diyen meryemin yahudi kavmidir bunu zati söylüyorum niye itiraz edeyim! Kafanız galiba biraz karıştı! Bu arada diğer söz nedir!

İmam-müezzinlerden rahat para kazananı ve el üstünde tutulanı mı var bu ülkede. Günde 5 sefer, 1-2 dk. ezan oku. Al maaşını, lojmanda otur. 1'ler, 7'ler, 40'lar, 52'ler de cabası. Dokunulmazlıkları da ayrı cabası. Kalktığı nerde görülmüş. Tersine önleri açılıyor. Önce imam olup sonra devlet adamı olmak revaçta şimdi. :)


Pante kafanız cidden karışmış! Siz bu ulke daha çok imam besler dediğiniz için ben bu ülke imamları kaldırır amma gerçeğe sadakati olmayanları kaldırmaz dedim!

Saniyen belirteyim, imam yada müezzin değilim bilesiniz :)

rodof
12-09-2009, 19:15
- Enfal/1.'de "ganimetler Allah'ın ve peygamberindir" denirken, Enfal/41'de "ganimetlerin beşte biri Allah'ın ve peygamberindir" denir. 8/41 de 8/41 in dağılımı anlatılır
CEVAP OLARAK SADECE BUNUMU YAZDINIZ,pes doğrusu el insaf bari cevabınız şeklende olsa biraz doyurucu olsun bari .. enfal/1.'ayetini kabulenip bunu cevaben yazmanız ne garip ya arkadaş bari allah!ın!dır derken derken allah için hayra kulanılan paydır deseydiniz .cevaplarınız doyurucu gelmedi bana garipsedim nacizane cevaplarla açıklamaların sonucu ancak böyle olur .

rodof
12-09-2009, 19:28
pante´isimli üyeden Alıntı http://www.turandursun.com/forumlar/images/geruh/buttons/viewpost.gif (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=231623#post231623)
İmam-müezzinlerden rahat para kazananı ve el üstünde tutulanı mı var bu ülkede. Günde 5 sefer, 1-2 dk. ezan oku. Al maaşını, lojmanda otur. 1'ler, 7'ler, 40'lar, 52'ler de cabası. Dokunulmazlıkları da ayrı cabası. Kalktığı nerde görülmüş. Tersine önleri açılıyor. Önce imam olup sonra devlet adamı olmak revaçta şimdi. :)
Pante kafanız cidden karışmış! Siz bu ulke daha çok imam besler dediğiniz için ben bu ülke imamları kaldırır amma gerçeğe sadakati olmayanları kaldırmaz dedim!
HARAMMI GÜNAHMI YASAKMI ,kararı siz verin islamiyete kazanç sağlama koşullarındanmı dini öğretip maaş almak .müslümanlıkta para kazanmak vardı ama dini öğretip para kazanmak yok yasak yasak..?

rodof
12-09-2009, 19:43
neden dört şahit ? ,, çünkü maç seyircisiz oynanmış sahada saffvan ve aişe den başka hiç kimse
yok, dolayisiyle dava bu ayete göre düşmüştür. ancaaaak, kısa bir zaman sonra bir adam nefes nefese muhammedin yanına gelip,, ey allahın resulu karım bir adam ile zina etmekte!! muhammed
hemen sorar '' 4 şahidin varmı'' adam derki '' nerden bulayım 4 şahidi, ben sokaktan 4 şahit
getirinceye kadar adam kaçar'' muhammed diretir, ayet daha taze gelmiştir, dönmek olmaz
'' halde 4 şahidin yoksa eşine iftiradan 80 kırbaç yiyeceksin ''
selam ,üyle bir yazmışsınki sanki bir tek siz görmüşsünüz gibi bu kadar karalamaya pes yani ..ayetler sırayla indiğine göre "4 şahidi olmıyanın "karısının zina yapma serbestliği gelmiştir taaki ayet gelene kadar ..

dilaver
12-09-2009, 21:09
Başlıgın son dört sayfası tüm alakasız iletilerden temizlenmiş ve bu iletiler çöplük forumuna taşınmıştır.

Bana tanınan supermodluk yetkisini bu ilk kullanışımdır, anlaşılan bundan sonra da gerektigi takdirde kullanmak durumundayım.

Mod arkadaşlardan ricam şudur, özellikle seçme başlıkları temiz tutalım ve kim yazarsa yazsın ilgisiz tüm iletilere bu başlıklarda yer vermeyelim.

Üyelerle özellikle seçme başlıklarda tartışmayalım ve konu haricindeki mesajlara yer vermeyelim.

Başlıkların sabote edilmesinin karşısında kesin olarak duralım ve taviz vermeyelim.

Bir süre sonra benim bu mesajımı da çöplük forumuna almanızı rica ederim.

saygılarımla

rodof
12-09-2009, 21:14
selamlar ,segili pante.oku oku gözlük numaram yükselecek ekstradan bu krizde masraf ,ama canın sağolsun değer az bile gelir ..değinmelerin son derece aydılatıcı bir o kadar bilgilendirici tebrik ederim ,deyim yerindeyse iki arada bir derede kalmış bir durumdayım .asıl konu kur'an,nın çelişki kaynağı olduğu değil yaratıcının olup olmaması konusu, bir o kadar önem arz ediyor. çelişkiler tartışılır ama soyut anlamdan başka bir şey ifade etmez yocu yoluna kölü köyüne misali .babiller sümerler vs.günümüze dek bilimsel irdelemeyi yapmak malumumuz bir hayli zor, içinden çıkılmaz bir durum ama işin aslı gelip tek tanrılı döneme kilitlenip kalıyor.. can alıcı nokta burası olsa gerek her ne kadar gelenek olarak ibrahime dayanıyorsada musa ve harundan süre gelip islamiyete kilit rolunu oynamasındadır ..şimdi nacizane çok çelişen yanları olmasına rahmen 14 asır evel son din ve son peygamber haberini vermek nasıl bir durum saptamasıdırki 14 asırdır ne bir kitap ne bir peygamber gelmedi ?dolayısıyla bunu tek ayet yoluyla bildirmiş olsa bile beli kesimler üzerinde yeterlilik arz etmesidir ,farz edelim kur'an sekülerlik arz ediyor tevrat ve incil'e dayandırıldığı gibi bu gidişat yaratıcını varlığını çörütüyormu reel bir yaklaşımla ün yargıdan arınmış bir şekilde bunu diyebilirmiyiz musanın mısırdan çıkışını nasranilinin doğuşuna kadar ,ahmetin gelecek haberi veriline kadar gidişat şeklen tutarlılık arz ediyor.(bu arada çelişkiler yumağını yaratıcıya bağlamama kaydiyle)tutarlılık gösteriyor malumumuz ayetler her biri farklı yerlerde geli özelikle tevrat ve kur'an ayetleri beşer ilişkilerine bağlarsak ayetlerin bir kaçı veya bir çoğunun kaybolma vs.durumları söz konusu olduğunu var sayarsak tamamlayıcı unsur olarak koşullar içerisinden ekleme yapılmışsa yaradanı bağlarmı ..evet biliyorum kur'an kesinlikle değişmemiştir diyenler var ama benimde kişisel görüşüm değişikliklerin olduğu yünündedir üç dini elle alırsak ama salt bağlamda ama bire bir dinini idame etmeye çalışan insanlar var,ayrı bir konu olarak irdelersek yaradanın yokluluğunun belirtilerini vermemektedir ..şimdi bu yanlış bu doğru ikilemleriyle sınıf arası tahakümler kurarak dikte etmenin ne alemi var benimki tartışılmaz tek doğru tavırlarını sergilemek neden! aslında bu sorum sizin aracılığınızla her kese, yaratılanı severim yaratandan ütürü söylemi manidardır asıl itibariyle her kesim fikrini özgürce ifade etme olanaklarını arıyacağına birilerin diğerlerini kışkırtma nefret tohumlarını sepme kime ne faydası olacak hümanist bir insan olduğumdan dolayı bu çerçevede ele alıyorum meseleyi ..son olarak zihinlerde eksiklik arz edecek eksiklikler muhakak ama insani olarak tamamlamanız dileğiyle ..yüce allaha inanmaz sevgisine bağlı kalmazdım eğer kişiliğe ulaşamak dünyasız olsaydı :aklın yolu bir ama akıllı bulmak zor olduğundan birliği ikiliği kalmıyor sebebi faklı inançlar bağlamında saygı göstermemek kabulenmemek dışlamak erk olarak sindirmek vs. selam ve sevgilerimle .

dilaver
12-09-2009, 21:20
Ayrıca nasih ve mensuh tan bahsedilmiş. Tavsiye ederim ya da bu konuyu şurada derinleştirelim :

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=4261

saygılarımla

rodof
12-09-2009, 22:05
Yanıt vermediğim sual olmaz, ciddiye almadığım safsatalar hariç.

Müphemlik olmaz mı?
Doğrusu, ayetleri sıralayıp da "Var mı bir müphemlik?" diye sormanız en büyük müphemlik.
Tevrattaki asıl Zekeriya'nın peygamberliği, hayatı ve başından geçenler 2-3 satırda değil, tam 14 sayfada anlatılmıştır.
İncil'deki 2. Zekeriya ise peygamberlikle ilgisi olmayan sıradan bir insandır ve Yahya'nın babası olmaktan başka bir özelliğe sahip değildir. Ve İncil'e göre de Tevrat'taki Zekeriya'dır peygamber olan. Yahya'nın babası ise sadece saygı duyulacak bir aziz, iyi bir insandır.

Ama Kur'an, Tevrat'ta peygamber olan Zekeriya'yı, görmemiş, bilmemiş, adını anmadan yok saymıştır. Hristiyan ve Yahudiler "Zekeriya" deyince o hep Yahya'nın babası Zekeriya'yı anlamıştır.

Varsayalım ki Kur'an Yahya'nın babası Zekeriya'yı peygamber olarak sunuyor. Yaşlılığında kendisine çocuk bağışlanması dışında ne özelliği var bu Zekeriya'nın? Ne elçilik yapmış? Var mı peygamber olarak yaptığı bir iş?
Yok!
Yüzlerce yıl peygamber göndermeyecek ama aynı anda hem babayı, hem oğulu, hem yeğeni-kuzeni peygamber yapacaksın? Hem de peygamber görmemiş nice topraklar, toplumlar varken hep aynı aşirete, aynı kabileye.
Geçiniz..
MUSA ZEKERYAYLA KARŞILAŞMASI ,mısırdan son ramses dünemine denk düşmekte olup adam öldürme sonucunda kaçması dünemine denk geldiği rivayet edilir ..ve zekerya bir tücar olup üç erkek olduğu söylenilir ,musa bir süre onlarla kaldıktan sonra yollarını ayırır şeytanın oğlu ismiyle anıldığı sölenir ...yerto 2.kayınpederi olan yertonun yanında kalmaya devam eder yerto denen zaat şüayip peygamber olup günümüze ismini taşımayı başarmıştır ayrıca dürzi mesebinin koruyucusudur beykozda yuşa turbesi diye bildiğimiz turbe musanın komutanlarından yeşu dan başkası değildir tek tanrılı dinler olması münasebetiyle islamda kabulenmiştir .ayrıca osman müslüman olmadan ünce durzi mesebinin başını çektiğini belirtmek gerek yani musa nın kayınpederi (yeto)islamda şuayip peygamber diye bildigimiz yerto nun durzi mesebinin başını çektiği tarihçiler tarafından yazılmaktadır ..ramses 1.2.3.4.5. cilt musa 1.2.ciltlri okumaları halinde bilgi sahibi olabilirler ,şimdi osman müslüman olmadan ünce durzi mesebinin başını çektiğine göre çelişen bilgileri sizin değerlendirmenize bırakırım selamlar sevgiler..

Alchindus
14-09-2009, 15:37
Sukunet tesis edilmişe benziyor o halde kaldığımız yerden devam edebiliriz!

Efendim kuranda ortaya konan zekeriya ve meryem kişilikleri ve tarihi dekoru nazarınıza verdik! Zekeriya ve meryem kimlerle muasırdır kurana göre bu bellidir yahya ile isa ile bunlara dair ahval de vardır kuranda! Hala bir karıştırmanız varmıdır muhterem pante!

Yok ise olması gerektiği gibi bu karıştırmanın faili bulunmaklığınızdan bundan rucu ettiğinizi beyan etmelisiniz ki diğer karıştırmalarınıza gelebilelim!

Alchindus
14-09-2009, 15:47
İmdi saniyen belirteyim konulara hakimiyeti olmayanlarla müzakerede bulunmam amma bariz yanlışlarada göz yumamayız!

remo namlı arkadaşımız karıştırıcı olmakta daha bir maharet gostermiş dört şahit noktasında söyledikleri yanlış olduğu gibi musa ile zekeriyanın karşılaşmasından ne murad ettiğide meçhuldur! Bu arkadaşımız kehf suresinde geçen ve bazı müfessirine göre hızır olduğu sanılan musa kul karşılaşmasını yoksa musa zekeriya mı sanmaktadır!

Efendim insanlar iki sınıftır muallimler ve talebeler! Kişi ya muallimdir ya talebe hatta muallim bile yer yer talebedir bir başka muallimin talebesi! Talebe okuyan öğrenen araştırandır bilmediğinde ahkam kesen değil!

Ben deniz bilmediğim noktai nazarlara temas eden sahasına hakim birini gördüğümde dikkat kesilir talebe gibi hareket ederim! Talebe mevkisinin harakat adabı budur bilmeyen bilene soracaktır dinleyecektir!

Efendim ne buyrulmuş ilmi kalem ile bağlayınız! Anlatılanlara kulak kesilip ilmi kalem ile bağlayacağınıza muallimlik taslayıp kendinize ve zamanınıza yazık etmeyiniz! Her mevzu ehline bırakılmalıdır emanet ehline verilmelidir!

ugurce82
14-09-2009, 19:00
Sn Alchindus;

Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır: 6 gün (7:54) (10:3) (11:7) (25:59); 8 gün *41:9-12

Gök mü, yer mi önce yaratılıp "döşendi"? ilk önce gök sonra yer (79:27-30) ilk önce yer sonra gök(2:29)

İnsan neyden yaratılmıştır? Kan pıhtısından mı? (96:1-2) sudan mı? (21:30,24:45,25:54) balçıktan mı? (15:26) topraktan mı? (3:59,30:20,35:11) hiçbir şeyden mi?(19:67)

"O gün" "kimse kimsenin yerine birşey ödeyemez" "kimsenin şefaati kabul edilmez""Allah tan başka kimsenin dostluğu fayda vermez"mi? (2:123, 6:51, 82:18-19) yoksa bunun tersi mi? (43:86)

Kötülük Allah tan mı gelir? Evet (4:78), Hayır (4:79)

Şu konulara da bir açıklık getirebilir misiniz?

ulpian
14-09-2009, 19:18
Adil bir tartışma için bence sadece tek bir soru seçilip, onun üstünde durulmalı. Taraflardan birini soru/itiraz bombardımanına tutarak, tartışmayı baştan felç etmek bence çok uygun değil.

Sayın Alchindus belli ki, konuştuğu konularda forumdaki birçok müslüman üye arkadaşımızdan daha bilgili. Bu da verimli tartışmalar için her zaman ele geçmeyecek bir fırsat vermekte.

Bence bu fırsatı -eğer kendisi de isterse tabii ki- en uygun şekilde değerlendirmek lazım. Fakat işin içine (her iki taraf için de söylüyorum) alt-etme hıncı, kişiselleştirmeler vs. girince tartışma da haliyle çok verimli olamayabiliyor.

Bir de şöyle bir durum var: İki kişi önceden belirlenmiş somut bir nokta üzerine tartışırken, her iki taraftan da birçok kişinin müdahil olması, bazen konuyu dağıtabiliyor. Diğer Türk ateist forumunda olduğu gibi (önceden bir konu hakkında tartışmak için anlaşmış olan) sadece iki kişiye yazma yetkisi verilen başlıklar münkün olsa forumumuzda, belki bazen daha verimli tartışmalara yol açabilir.


saygılarımla

pante
14-09-2009, 19:22
Efendim kuranda ortaya konan zekeriya ve meryem kişilikleri ve tarihi dekoru nazarınıza verdik! Zekeriya ve meryem kimlerle muasırdır kurana göre bu bellidir yahya ile isa ile bunlara dair ahval de vardır kuranda! Hala bir karıştırmanız varmıdır muhterem pante!

Yok ise olması gerektiği gibi bu karıştırmanın faili bulunmaklığınızdan bundan rucu ettiğinizi beyan etmelisiniz ki diğer karıştırmalarınıza gelebilelim!

Alchindus, karıştıranın kim olduğu ortada değil mi ki hala benim karıştırdığımı yazabilecek kadar rahatsın.
Sen şimdi basit bir yanıt verdiğin için "izah ettiğini mi zannediyorsun muhterem?
Öyle basit yanıtlarla kolay olsaydı bu iş, senden önce zamanında ne basit yanıtlar verildi, ama çelişkiler sımsıkı dağ gibi, sımsıkı taş gibi dimdik duruyor hala. :)

thunderpoint
14-09-2009, 20:17
konulara hakimiyeti olmayanlarla müzakerede bulunmam amma bariz yanlışlarada göz yumamayız!

Yahu Kuran -senin tarafından- 'hakimiyetle sabitlenecek kadar' belirgin ilan edildiyse sorun ne? Niye üzüyorsun ki kendini?

Ya da bunca şeyi bizden daha iyi anlayıp bildiğine göre evrendeki ileri bir medeniyetten olmalısın?

Hayırlı hidayetler...:croc:

Alchindus
14-09-2009, 21:35
Alchindus, karıştıranın kim olduğu ortada değil mi ki hala benim karıştırdığımı yazabilecek kadar rahatsın.


Muhterem zaten bedihi bir durum hasıl olduğundan senin için karıştıran diyoruz çünkü karıştıran sensin! Bakınız iyi niyetimi muhafaza edip kasten çarpıtıyorsunuz demiyorum amma hatanızda ısrar hali olur ise böyle düşünmek durumunda kalırım!

Sen şimdi basit bir yanıt verdiğin için "izah ettiğini mi zannediyorsun muhterem?


:)

Kanaatimce yanıtların basit veyahut karmaşık olmasından öte sualle münasebetidir önemli olan! İmdi bir iddiada bulunup zekeriya ve meryemler karışmış diyorsun! Bu halde kurana bakıp bu iki isim hakkında kuran ne diyorki müdei böyle konuşuyor deme durumundayız!

Bakıyoruz kurana ki zekeriya yahyanın babası meryemin hamisidir! Meryem kimdir! Mabede adanmış pak bir saliha! İsanın annesi!

Bütün bunlar ve diğer tarihi dekor ortada durur iken bizde iddia sahibine soruyoruz hala nasıl böyle dersin!

Bize söylediklerine bakınca onunda iddiasında sebat edecek konumda olmadığını görüyoruz ancak zordur insan için hata ettim demek!

İmdi meryem bahsine bir katkı daha yapalım, merhum muhammed esed ki bilirsiniz yahudi milletine mensuptur sonra islama dahalet etmiştir. Bu muhteremin meal tefsirinde konu ile alakadar olarak şu bilgiler vardır.

Ey Harun'un kiz kardesi! (22) Senin baban kötü bir adam degildi; ne de annen iffetsiz bir kadindi!"

22 - Kadîm semitik ifade tarzinda kisinin ismi çok defa kabilenin geçmis ulularindan, büyüklerinden birinin ya da kabilenin ilk atasi olarak bilinen kimsenin adina baglanirdi. Bunun içindir ki, sözgelimi Benû Temîm kabilesine mensup birine bazan "Temîm'in oglu" yahut "Temîm'in kardesi" diye hitab edilirdi. Hz. Meryem de rahipler kastina mensup olduguna göre, Hz. Musa'nin kardesi Hz. Harun'un soyundan geliyordu ve bu yüzden de "Harun'un kiz kardesi ya da bacisi" olarak çagiriliyordu. (Ayni sekilde, Hz Meryem'in yegeni ve Hz. Zekeriya'nin karisi Elisa (Elisabeth), Luka i, 5'de, "Harun'un bacilari"ndan biri olarak anilmaktadir.)

Hatırlıyormusunuz muhterem pante bana hangi kavimin örfünde bir kişi bin sene evvel yaşamış olan atasına nispet edilir diyordun!

Beşeriz değil mi pante her gün yeni şeyler öğreniyoruz!

pante
14-09-2009, 22:02
Meryem kimdir! Mabede adanmış pak bir saliha! İsanın annesi!

Bütün bunlar ve diğer tarihi dekor ortada durur iken bizde iddia sahibine soruyoruz hala nasıl böyle dersin!

O senin inancın, tarihe maletme.
Tarih, bu inançlara tabi olmamıştır. Delil ister, belge ister.
Yaşadıklarının dahi zerre kadar kanıtı olmayanın pak bir saliha olduğunu tarih iddia etmez.
Tarih, böyle inançlara da mesafeli durur, aslında Meryem'in Pantera adlı bir Roma askeriyle olan ilişki iddiasına da.

Ama bilimsel tarih hiçbir zaman, bir melek vasıtasıyla hamile bırakılmış bir kadını ve biyolojik babası olmayan bir çocuğu kabullenmez. Bunları gerçek olmayan Mit'ler kategorisine kaldırır.

22 - Kadîm semitik ifade tarzinda kisinin ismi çok defa kabilenin geçmis ulularindan, büyüklerinden birinin ya da kabilenin ilk atasi olarak bilinen kimsenin adina baglanirdi. Bunun içindir ki, sözgelimi Benû Temîm kabilesine mensup birine bazan "Temîm'in oglu" yahut "Temîm'in kardesi" diye hitab edilirdi.

Muhammed Esed, meal tahrifatçılığında 1 numaradır, hakkını verelim tabi.
Nitekim bu ayetin yorumunda da, açığı kapatmak için "Temim'in kardeşi" örneğini vermiş. "Temim oğlu" 'nu anlarız da, "temim'in kardeşi" gibi bir örnek varsa görmek isteriz, nerde geçiyor, Esed nerden almış?

(Ayni sekilde, Hz Meryem'in yegeni ve Hz. Zekeriya'nin karisi Elisa (Elisabeth), Luka i, 5'de, "Harun'un bacilari"ndan biri olarak anilmaktadir.)


Dedim ya Muhammed Esed 1 numaradır diye.
Nitekim beni mahçup etmediği gibi, 1 numaralığını kanıtlamam için zahmete de sokmamış, hemen mesajında kanıtlayıvermiş.
Said Nursi'nin yaptığı gibi -Risalelerde Tevrat'ta peygamberinin bahsedildiğini iddia ettiği ayetleri verirken bölüm ya da ayet no.larını yanlış ya da eksik verdiği gibi. Esed'de Luka-5'in ayet no.sunu vermemiş.
Olsun, biz de 5. bölümün tüm ayetlerini tararız. Yeter ki 5 olsun.

http://www.kutsalkitap.com/kkitap/?

Bulabilene aşkolsun!
6 olmasın sakın. Belki de Luka değil Matta'dır, ne dersin! :lol:

rodof
14-09-2009, 22:03
Nisa 4: 11,12,176 ayetlerine göre miras bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı.. Üç kız evlata mirasın 2/3 ü, ana ve babanin her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır. (2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olması gerekirdi!..) Bir adam ölür ve geride anası, karısı, ve iki kızkardeş kalır. Anaya mırasın 1/3 ü, karısına mirasın 1/4 ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3 ü kalacaktır: (1/3)+(1/4)+(2/3)= 15/12= 1,25 ! Neden 0,25 fazla çıkıyor?


10000 bin dolarlık miras kaldığını varsayalım.. herkesin payı şöyle olacaktır..

100006666.6759.26%100001666.6714.81%100001666.6714 .81%100001250.0011.11%
11250.00

dikkat edersen toplam 11250 çıktı.. önemli olan oransal payların aynı kalmasıdır... yani sonuçta kız evlatlar yüzde 59.26 alırsa hiçbir problem olmaz.. bu oranları bulduktan sonra, 10 bin dolar üzerinden yeniden hesaplama yapacağız.. bu durumda şöyle birşey çıkıyor...

100005925.9359.26%100001481.4814.81%100001481.4814 .81%100001111.1111.11%
10000

dolayısıyla gördüğün gibi sonuçta yüzde oranları aynı kalmıştır.. yani ayette emredildiği oranlarda dağıtım sağlanmıştır.. İslam'ın daha ilk dönemlerinde Müslümanlar kafalarını kullanıp sözkonusu hesabı yapmışlar.. buna avl yöntemi demişler.. matematiksel olarak hiçbir problem olmadığı gibi, itiraz edenin matematikten anlamadığı anlaşılır.. bütün mesele sonuçta herkesin oransal ayette söylenildiği kadarı alabilmesidir..
selamlar..



i avl yöntemi gerektiren matematik hatası. (Nisa/10-12) MERHABA ,pante yanlış varsa bilgilendirin .

pante
14-09-2009, 22:08
avl yöntemi gerektiren matematik hatası. (Nisa/10-12) MERHABA ,pante yanlış varsa bilgilendirin .


Remo, mesajını aşağıdaki linke yazarsan, üzerinde konuşabiliriz.
O başlığın tartışmasını buraya taşımayalım.

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=1464&page=69

Alchindus
14-09-2009, 22:41
O senin inancın, tarihe maletme.
Tarih, bu inançlara tabi olmamıştır. Delil ister, belge ister.
Yaşadıklarının dahi zerre kadar kanıtı olmayanın pak bir saliha olduğunu tarih iddia etmez.


Muhterem iyiniyetinden kuşku etmeye başladım:) Burada neyi mevzu ediyoruz! Senin iddianı! O iddianın mevzusu nedir pante!

Kuran zekeriya ve meryemleri karıştırmış!

Bu iddiayı sınayabilmemiz için kurana bakmalıyız muhterem! Ben kuranda ifade edilen tarihi dekordan harketle kuran zekeriya ve meryemi karıştırmamıştır diyeceğim elbet! Bunu nasıl yapacağım! Bu kişiliklere dair anlatım ve detayları nazara vererek!

İmdi bende bunu yaptım zekeriyayı anlatan ayetleri ifade ettik orada görülen sarih bir zekeriyadır yahyanın babasıdır meryemin hamisidir! İmdi bu durumda daha evvelden yaşamış zekeriya ile herhangi bir karışma söz konusu değildir diyoruz!

Yine meryem muasırları ile geçiyor kuranda isanın annesi olduğu mabede adandığı zekeriya ile teması sarih olarak ortada! Bundan ötürü kuran meryemleri karıştırmış da diyemeyiz diyoruz!

İmdi bunları kurandan hareketle söyleceğiz zira iddia olunan karışmanın konusu bu kitaptır! Sen kalkar mugalata ile konu edilmeyen tarih belge dersen iddianda sebat edemediğinin nişanesini verirsin!

Muhterem artık sarihtir zekeriya ve meryemleri karıştıran sensin sarih olmayan husus bunu bilmeden mi bile bile mi yaptığındır onuda yakında çözeriz:)

Muhammed Esed, meal tahrifatçılığında 1 numaradır, hakkını verelim tabi.


Hakkını vermemiş iftira etmişsin üstelik seninle bundan önce konuştuğumuz bir iki mevzuda nasih mensuh örf gibi konularda hiç varid olmayanları olmuş gibi anlatmana benzer birde bir numara demişsin!

İmdi sorarlar adama neiçün tahrifatçılıkta bir numaradır esed bunun numuneleri nedir misal senin gibi karıştırdığı varid midir!

Esed'de Luka-5'in ayet no.sunu vermemiş.
Olsun, biz de 5. bölümün tüm ayetlerini tararız. Yeter ki 5 olsun.

http://www.kutsalkitap.com/kkitap/?

Bulabilene aşkolsun!
6 olmasın sakın. Belki de Luka değil Matta'dır, ne dersin! :lol:


Pante esed gibi birisine artniyetlilik izharın manidardır:) İmdi luka beşinci bölüm olduğunu acaba nereden çıkardınız! Oysa ben okuduğumda luka 1-5 olarak algılamış idim.

Yahudiye Krali Hirodes zamaninda, Aviya bölügünden Zekeriya adinda bir kâhin vardi. Harun soyundan gelen karisinin adi ise Elizabet`ti.
Luka 1-5

İmdi bu türkçe tercümedir! Acaba harun soyundan gelen karısının ifadesi diğer tercümelerde nasıldır ve daha muhimi bu söz esedi doğrulamakta mıdır!

İllaki doğrulamaktadır.

pante
14-09-2009, 23:08
Muhterem artık sarihtir zekeriya ve meryemleri karıştıran sensin sarih olmayan husus bunu bilmeden mi bile bile mi yaptığındır onuda yakında çözeriz


Sürekli "Artık sarihtir, karıştıran sensin" yazmakla içi boş yorumlarının kabul göreceğini sanıyorsan yanılıyorsun muhterem.
sen üsteledikçe, ben de tersini yazdıkça bir sonuca mı varacaksın?
Şöyle elle tutulur, biraz olsun mantıklı, az da olsa ikna edici bir izahla gelsen de hiç olmazsa birkaç kişiye kabul ettirebilsen.
Ama getirdiğin hiçbirşey yok.
İyiniyet meselesine gelince;
Ayakları yere basan bir açıklama getirmeyip, fikrinde ısrarın ve üste yazma inadın asıl senin iyiniyetinin sorgulanmasını gerektiriyor. Tek konuda böyle takıntılı olduğunda, diğer konuları nasıl açıklayacaksın?
Yeterli başka bir izahın yoksa geçeceksin diğer konuya, çakılıp kaldın aynı yerde, nakarat gibi tekrarlıyorsun aynı şeyleri.

Pante esed gibi birisine artniyetlilik izharın manidardır İmdi luka beşinci bölüm olduğunu acaba nereden çıkardınız! Oysa ben okuduğumda luka 1-5 olarak algılamış idim.


Algılanmaz, doğru yazılır. "Luka i, 5" yazmışsın.

Yahudiye Kralı Hirodes* zamanında, Aviya bölüğünden Zekeriya adında bir kâhin* vardı. Harun soyundan gelen karısının adı ise Elizabet`ti.

Var mı ayette Muhammed Esed'in iddiası?
Yok.
Sen ne diyorsun buna karşın?

İmdi bu türkçe tercümedir! Acaba harun soyundan gelen karısının ifadesi diğer tercümelerde nasıldır ve daha muhimi bu söz esedi doğrulamakta mıdır!

İllaki doğrulamaktadır.

Muhammed Esed, "Luka/ 1-5" dediğinde insanlar o bölüme bakacak ve Esed'in dediği gibi yazmayacağını göreceklerdir değil mi?
Öyleyse Esed'in doğru tercümenin adresini vermesi gerekmez miydi?
Şimdi İngilizcesine bakalım:

1:5 During the reign of Herod king of Judea, there lived a priest named Zechariah who belonged to the priestly division of Abijah, and he had a wife named Elizabeth, who was a descendant of Aaron.


http://bible.org/netbible/index.htm

Var mı Esed'in dediği? Yok.

"İllaki doğrulamaktadır" diyene kadar araştırıp getireceksin Muhterem.
Biz alışığız böyle uydurmalara, yanıltmalara.
Ama aldanmıyoruz evelallah. :)

Alchindus
14-09-2009, 23:44
Sürekli "Artık sarihtir, karıştıran sensin" yazmakla içi boş yorumlarının kabul göreceğini sanıyorsan yanılıyorsun muhterem.
sen üsteledikçe, ben de tersini yazdıkça bir sonuca mı varacaksın?
Şöyle elle tutulur, biraz olsun mantıklı, az da olsa ikna edici bir izahla gelsen de hiç olmazsa birkaç kişiye kabul ettirebilsen.


İmdi pante tabidir ki tek başına karıştıran sensin demek karıştıranın sen olduğu meselesini vuzuha kavuşturmayacağı gibi tek başına senin kuran zekeriya ve meryemleri karıştırmış demende bunun doğruluğa delil olmaz!

İmdi göz var izan var aslında müddei olduğundan iddiayı ispatla mükellef olan sen iken biz yinede iddianın geçersizliği için yeterli bilgiyi sunduk! Elle tutulur diyorsun yazdıklarımdan sonra bunu nasıl dersin:)

Şimdi zekeriya bahsinde elinde tek bir sermaye var diyorsunki aynı adla daha evvelinde yaşamış bir zekeriya var! Muhterem bu tek başına bir delil midir! Bunu nasıl sınayabiliriz!

O eskiden yaşamış zekeriya ile kuranda zikredilen zekeriyayı mükayese ederiz değil mi! Böyle anlayabiliriz ki bir karışma mı var yoksa karıştırma mı!

İmdi tekrarlayalımki kurandaki zekeriyanın tarihi dekoru nettir sarihtir! Varmıdır buna itirazın var ise ortaya koy!

Kimin babasıdır, kimlerle muasırdır anlaşılıyor kuranda! Varmı bir itirazın varsa ortaya koy!

Bakıyoruz eski zekeriyaya onun yaşlı ve kısır hanımından ömrünün ahirine doğru yahya adında bir çocuğu olmamış yine o zekeriyanın mabede adanmış meryem isimli birisi ile münasebeti olmamış!

Bütün bu anlatıma bakıp iki zekeriya birbirinden farklı diyoruz!

Hala bunun aksini söyleyen ortaya elle tutulur bir şey koymalıdır amma görüyoruzki nafile sonuçsun itirazlar var amma bilgi ile teyit edilmiş bir karşı sav yok!

Meryeme geldiğimizde durum yine aynıdır pante, kurandaki meryemin tarihi dekoru nettir sarihtir! Varmıdır buna itirazın var ise ortaya koymalısın!

Kimin annesidir, kimlerle muasırdır anlaşılıyor kuranda! Varmı bir itirazın varsa ortaya koymalısın!

Bakıyoruz harunun kardeşi meryeme bir çocuğu olduğu bilgisi yok amma kuranda anılan meryemin bir çocuğu var oda isa! Yine bakıyoruz devri belli olan zekeriya ile mabedde bulunmuş ona muasır!

Bütün bu anlatıma bakıp iki meryem birbirinden farklı diyoruz!

Meryem suresindeki ey harunun kızkardeşi söyleminin ise izahatını veriyoruz, meryem harunun soyundandır mabedde hizmetlidir üstelik harunun kızkardeşi ile ismi benzerdir! Toplumun örfü ile ona böyle hitap edilmiştir, ayette harunun kızkadeşi denmesinden sonra babasından ve annesinden söz edilmesi harundan atası olması hasebiyle söz edildiğini sarahaten ortaya koymaktadır!

Bunca sarahatten sonra eğer hala birisi bunun aksini söylerse o bizzat ortaya elle tutulur bir şey koymalıdır! Amma görüyoruzki burada da nafile sonuçsun itirazlar var amma bilgi ile teyit edilmiş bir karşı sav yok!

Algılanmaz, doğru yazılır. "Luka i, 5" yazmışsın.


Efendim metni sadaketle paylaşmalıyım müdahale edemem verdiğim şekilde idi! Orada i muhtemelen incil demektir bölüm numarası verilmediğine göre Luka i, 5 luka birinci bölüm beşinci ayettir! Açılıp bakıldığında da münasebet görülmekte!

Var mı ayette Muhammed Esed'in iddiası?


Efendim verilen ayet elizabetin harun soyundan geldiğini ifade ediyor esedde bundan önce semitik ifade tarzında bu kullanımın yaygınlığını ifade ediyor! Bakınız düşünmelisiniz niçün hassaten

Harun soyundan gelen karisinin adi ise Elizabet`ti.

denilerek elizabetin soyuna işaret ediliyor! Bu demektirki harun soyundan olana bu vurgu yapılıyor esedin ifadesi de budur! Amma bizzat ifade ettiği kelimelerle mi geçmektedir bundan doğrusu haberim yoktur gerek incilden verdiğimiz gerek esedden verdiğimiz tercümedir esedin meal tefsiride ingilizceden tercümedir!

Şimdi İngilizcesine bakalım:


Unutmamak lazımdır ingilizce incilde tercümedir!

Biz alışığız böyle uydurmalara, yanıltmalara.


Efendim alışığız derken fail olarak mı maruz kalmak mı kastedilmekte!

Berrak sarih zekeriya ve meryem kıssalarının karışmış olduğunu iddia eden için bunlar ilginç sözler:)

İmdi yukarda tevcih ettiğim gibi hala karıştırıyorsanız savınızı muşahhas yani somut verilerle ortaya koyunuz!

Yanıldığını anladığında yanılmışım kelamı sahibini küçültmez muhterem aksine büyütür.

pante
15-09-2009, 00:08
Alchindus;

1000 yıl boyunca inanılan bir peygamber var.
Hani biz nasıl sırasıyla sayıyorsak "Adem-İdris-Nuh-Hud-Salih-İbrahim-Lut..(...)"
diye; Musevi ve Hristiyanlar da peygamberlerini öyle saymış, soylarıyla-soplarıyla listelemişler. Zekeriya peygamber işte 1000 yıl boyunca inanılan bir peygamber.
Ta ki Muhammed hazretleri Kur'an'dan Yahya'nın babası peygamber olmayan 2. Zekeriya'yı peygamber yapana kadar.

Ha, burada itiraz şöyle olsa anlarım:
"Kur'an'da Yahya'nın babasından peygamber diye bahsetmez."

Ama İslam Yahya'nın babasını peygamber Zekeriya olarak ele alınca, tabi ki asıl peygamber olan Zekeriya'dan dolayı itiraz gelecektir.
Bunun karşısında ne diyecekler? Süleyman Ateş gibi:
"İbrani tarihinde 2 Zekeriya vardır."
İyi de sen peygamber olanı görmüyor, peygamber olmayanı peygamber yapıyorsun...

Biz de bunu yazınca "Karıştıran" biz oluyoruz öyle mi?

Yanıldığını anladığında yanılmışım kelamı sahibini küçültmez muhterem aksine büyütür.

Luka/ 1-5 örneğinle yanılmış-yanıltılmış olanın kim olduğu net olarak ortadadır.

Bu konuda artık daha fazla yazmayacağım, çünkü iddialar, görüşler ortaya konmuş, söylenecek olanlar söylenmiştir. Varsa yeni bir fikrin yazabilirsin. Ama aynı şeyleri gevelemeyi bırakalım.

-InVi-
15-09-2009, 14:56
Sn Alchindus
konuya hakimiyetiniz'den bahsi gecen bir yorum hatasini aydinlagia kavusturmanizdan dolayi size tesekür ederim.
Bu gibi konularda henüz ciddi bir bilgi birikimi olmayan önyargisiz düsünebilen insanlara yazdiklariniz gayet aciklayici gelecektir.
Nitekim karsinizdaki arkadaslar, siz ne kadar Kurani Kerimden örnek verdikce, "bilimsel" bir delil isteyecektir, unutmayin ki kurani kerim ( daha dogrusu eldeki mealler ile ) deki ayetlerden yola cikarak birseyler yazmak, idaa etmek sadece onlarin tekelinde, siz konu kurani kerim dahi olsa, ayni kaynaktan asla yararlanamazsiniz....

Alchindus
15-09-2009, 15:26
Alchindus;

1000 yıl boyunca inanılan bir peygamber var.
Hani biz nasıl sırasıyla sayıyorsak "Adem-İdris-Nuh-Hud-Salih-İbrahim-Lut..(...)"
diye; Musevi ve Hristiyanlar da peygamberlerini öyle saymış, soylarıyla-soplarıyla listelemişler. Zekeriya peygamber işte 1000 yıl boyunca inanılan bir peygamber.


Muhterem iki hususu birbirine karıştırıyorsunuz! Bakınız eski zamanlarda yaşamış bir zekeriya olması tek başına kuranın zekeriyasına karışmış demeye kafi değildir! Bunu niçün kabullenemiyorsunuz! Kuranın anlattığı zekeriya varolmuş mu!

Olmuş bu incilde geçmekte! Kuranın anlattığı zekeriya ile incilin anlattığı zekeriya birbirleri ile örtüşmekte midir! Örtüşmektedir!

Efendim o vakit nasıl olur karışmış diyebilirsiniz! Bu sadededde dile getirdiğiniz amma onlar peygamber olarak görmüyor ne kadar tutarlı bir savdır!

Zekeriya meleğe, "Bundan nasıl emin olabilirim?" dedi. "Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi."

Melek ona şöyle karşılık verdi: "Ben Tanrı`nın huzurunda duran Cebrail`im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim.

İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın."
Luka 1, 18-20

İmdi daha evvel dediğim gibi bu anlatılana rağmen ona peygamber dememeleri onların sorunudur, davut süleyman ve başkaca peygamberlere dair de söylemleri farklıdır belirtmiştikki ehli kitabın peygamber telakkisi müslümanlardan farklıdır!

İkinci husus eski zekeriyaya dair söylediğiniz, o zekeriya ehli kitap arasında çok tanınan meşhur değildir! Zekeriya ismi birde ona has değildir. Onun hakkında söylenenle incilde zekeriya için söylenenleri yan yana koyunuz risalet noktai nazarından ne gibi farklar vardır!

Demem o ki pante sadece incil onu peygamber olarak anmıyor demek kuranda anlatılan zekeriyalar karışmış demek için yeterli değildir efendim yeterliliği bırakınız daha ötesinde alakası bile yoktur çünkü kuranda anlatılan zekeriyanın dönemi muasırlarından sarih olarak bellidir. Karışma değil olsa olsa bile bile karıştırma vardır, artık bu sarihtir!

Ta ki Muhammed hazretleri Kur'an'dan Yahya'nın babası peygamber olmayan 2. Zekeriya'yı peygamber yapana kadar.


Efendim zekeriyanın peygamber olmayışını katileştirmek adına incilde cibrille görüşmesine rağmen böyle açıkça anılmamasını yeterli görmenizden sizin incile iman ettiğiniz sonucunu çıkarabilir miyiz!

Ha, burada itiraz şöyle olsa anlarım:
"Kur'an'da Yahya'nın babasından peygamber diye bahsetmez."



Efendim bu bir teslimiyettir! Bu sözlerle şunu teslim etmiş oldunuzki, kuranın anlattığı zekeriya dönemi muasırları tarihi dekoru ile sarihtir diğer isimdaşlarıyla karıştırılması namümkündür amma ben sadece incil onu açıkça peygamber olarak anmadığından böyle ifade ediyorum!

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi bu tutarlı değildir sadece incilde cibrille görüşmüş cibril kendisine gönderildiğini ifade etmiş iken açıkça peygamber olarak anılmamasından mütevellid kuranın anlattığı zekeriyaya eski zekeriya ile karışmış demek alakasızlıktır!

Bunun karşısında ne diyecekler? Süleyman Ateş gibi:
"İbrani tarihinde 2 Zekeriya vardır."
İyi de sen peygamber olanı görmüyor, peygamber olmayanı peygamber yapıyorsun...


Efendim kuranın anlattığı zekeriyada ibrani tarihine dahildir isa da dahildir meryemde! Yine belirtelim ateş hoca burada risalet açısından böyle konuşmuş olmalı yoksa yahudi tarihinde ikiden fazla zekeriya vardır!

Yarovam oğlu
Meşelemya oğlu
Yehoşafat oğlu
Yehoyada oğlu
Bevay oğlu
Paşhur oğlu
Yonatan oğlu
Yeverekya oğlu


Bunların ismi eski ahitin çeşitli bölümlerinde geçmektedir! Sizin tekrar peygamber olmayanı peygamber yapma sözünüzden hareketle soralım incile iman mı ettiniz!

Luka/ 1-5 örneğinle yanılmış-yanıltılmış olanın kim olduğu net olarak ortadadır.


Nedir ortada olan muhterem pante! İlgili ayet zekeriya eşinin harun soyundan geldiğini ortaya koymuyormu! Size sual ettiğim gibi niçün incilde

Harun soyundan gelen karisinin adi ise Elizabet`ti.

denilerek elizabetin soyuna işaret edildiğini düşünmeniz gerek! Esedde semitik ifade tarzında bu kullanımın yaygınlığını ifade ediyor!

İlgili ayet gösteriyorki harun soyundan olana hassaten vurgu yapılıyor esedin ifadesi de budur!

Bu konuda artık daha fazla yazmayacağım, çünkü iddialar, görüşler ortaya konmuş, söylenecek olanlar söylenmiştir. Varsa yeni bir fikrin yazabilirsin. Ama aynı şeyleri gevelemeyi bırakalım.

Evelle hatanızda ısrar cehdiniz pek bir manidardır sonrada ettiğiniz geveleme kelamı düşündürücüdür, ben üzerime alınmadım çünkü gevelemek bir yana meselenin tam özüne ilişkin hakikatleri ifade ettim! Bir başka forumdaşın hakaretlerine cevap vermediğim halde beni ikaz etme ihtiyacı hisseten muhterem moderatör arkadaşlar acaba sizi uyarma ihtiyacı hissedermi onuda merak etmekteyim!

pante
15-09-2009, 21:00
Bu konuda artık daha fazla yazmayacağım, çünkü iddialar, görüşler ortaya konmuş, söylenecek olanlar söylenmiştir. Varsa yeni bir fikrin yazabilirsin. Ama aynı şeyleri gevelemeyi bırakalım.

Sn. Alchindus,
Önceki mesajımda yazdığım gibi bu konuda görüşlerimizi yeterince ortaya koyduk.
Bundan sonrası okuyucuların takdirine kalmıştır.
Seviyeli bir tartışmaydı. Sabrınıza ve araya girip tahrik amacıyla yazılmış yazılara aldırmayışınızdan dolayı teşekkür ediyorum.
Bir başka konuda görüşmek üzere.

seyirci
16-09-2009, 00:27
Aşağıdaki olayı kim anlatıyor olabilir:

Allah, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.

İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”

Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.

İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.

Allah da, "O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" dedi.

İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.

Allah, “İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur” dedi.

(Hicr/ 32-42)




DEDE KORKUT olabilir mi?

Alchindus
16-09-2009, 14:22
Sn. Alchindus,
Önceki mesajımda yazdığım gibi bu konuda görüşlerimizi yeterince ortaya koyduk.
Bundan sonrası okuyucuların takdirine kalmıştır.
Seviyeli bir tartışmaydı. Sabrınıza ve araya girip tahrik amacıyla yazılmış yazılara aldırmayışınızdan dolayı teşekkür ediyorum.
Bir başka konuda görüşmek üzere.


Efendim münazara için bende teşekkür ediyorum, ancak küçük bir sitemimi de maruz görünüz.

http://turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=83553&postcount=253

Burada gerçeğe sadakat sahibi her ve er kişinin söylemesi gerekeni söylemişsiniz bunu takdir etmekle birlikte zekeriya ve meryem bahsinde takdiri okuyucuya bırakmanızı yadırgadım. Efendim takdir elbet okuyan okuyucunundur ancak münazara sizinle bizim aramızda geçmektedir ve müddei de sizsiniz. Bu bakımdan hiç olmazsa ortaya koyduğumuz sarih ve beliğ gerçeklerden sonra bu meseleden eskisi kadar emin değilim demenizi beklerdim!

İmdi ben yinede yukardaki sözünüzü bir senet olarak kabul ediyorum ve başlığınızı okumaya devam ediyorum.

Dişe dokunur ve henüz yanıtlanmamış bir iddianız ile karşılaşırsam tekrar görüşebiliriz.

Alchindus
16-09-2009, 19:07
Şimdi Kur'an'daki çok önemli bir çelişki iddiasını irdeleyeceğiz. Bu iddia Kur'an'ın ayetlerinin sonradan değiştirildiği ve yeni ayetler ilave edildiğine kanıt olarak sunulmaktadır.

İsra/ 1. Tenzih o Sübhana ki kulunu bir gece Mescid-i Haramdan o havalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya isrâ buyurdu ona âyetlerimizden gösterelim diye, hakıkat bu: odur o işiten gören.

( Artık meal olarak Elmalılı'nın orijinal çevirisini kullanıyorum. Çünkü tahrifatçı mealcilerin çevirileri güvenilmez hale geldi.)

Bu ayetin 618 ila 620 tarihleri arasında geldiği kesindir. Bunu tüm İslam alimleri de kabul eder.

Ayette iki mabedin ismi geçiyor.

1- Mescid-i Haram ( Kabe)
2- Mescid-i Aksa * ( Süleyman Tapınağı)

Her iki isim de ayetin indiği tarihte ortada yoktu, o tarihte bu isimler kullanılmıyordu.
Çünkü daha Mekke'den Hicret dahi olmamıştı. Halbuki Kabe'nin adı, Mekke fethedildikten sonra Mescid-i Haram oldu.
Süleyman Tapınağı ise Halife Ömer'in 640'da Kudüs'ü fethinden sonra Mescid-i Aksa oldu.
Ayetin geldiği tarihten 20 yıl sonra konan isim nasıl olur da ayette olur?

Bu ayetin Osman tarafından Kur'an'a sokulduğu doğru mudur?


Efendim bu sav ciddi bilgisizlik kokuyor, evvela mescidi haram ifadesi de mescidi aksa ifadesi de kuranın isimlendirmesidir ve mescisi haramın hicretle de bir münasebeti yoktur. Kabe ve çevresinin kutsiyeti saygıya değer olduğunu ifade etmektedir. Mescidi haram ile ifade edilen de sadece kabe değildir makamı ibrahim ve zemzem kuyusunu içine alan alanın adıdır.

Mescidi aksa da kuran isimlendirmesidir aksa uzak demektir uzak mescit anlamındadır kuranın bu isimlendirmesi ile kastettiği beyti makdistir mukaddes beyt! Hz. Muhammede de kureyşiler madem beyti makdise gittin bize orayı anlat demişlerdir oda anlatmıştır.

Fasil : PEYGAMBERLİK BÖLÜMÜ
Konu : İsra Hakkında
Ravi : Cabir
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kureyş beni tekzib ettiği vakit, Hıcr`da doğruldum. Allah Teala hazretleri Beytu`l-makdis`i bana tecelli ettirdi. Ben onlara onun alametlerini birer birer haber vermeye başladım. Ben Beytu`l-makdis`e bakıyor hem de haber veriyordum."
HadisNo : 5570

Efendim kabenin adının mekke fethedildikten sonra mescidi haram oldu sözü son derece yanlıştır evvela belirttiğim gibi mescidi haram kabeyide içine alan alanın adıdır ikincisi fetihten önce de ayetlerde böyle anılmıştır kıble ayetine bakılabilirki bu ayet fetih öncesi inmiştir.



قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
Gerçekten yüzünün gök yüzünde aranıp durduğunu görüyoruz. Artık gönlünü ferah tut, seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir! Siz de ey insanlar, nerede bulunursanız, yüzünüzü o yana doğru çeviriniz. Kendilerine kitap verilmiş olanlar da şüphesiz onun, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu kesinlikle bilirler. Allah, onların yaptıklarından ve yapacaklarından habersiz değildir.

Bakara 144

Alchindus
16-09-2009, 19:20
İmdi bu bahisten önce furkan meselesine dair bir tartışma geçmiş, efendim elmalılı bakınız furkan için ne diyor.

FURKAN: mukaddimede geçtigi üzere, aslinda fark ve tefrik etmek, yani ayirmak, ayirt etmek mânâlaridan masdardir. Genellikle "fark" aklen bilinen seylerde, tefrik, hissen bilinen seylerde kullanilir. Sonra "Furkan" fârik (ayiran), "mefruk" (ayrilmis) mânâsina da gelir; bu s u retle mühim davalari, çözüp neticeye baglayan kesin delillere, mucizelere "Furkan" denilir. Bu mânâya göre Kur'ân'in bir ismi de "el-Furkan"dir.

Efendim furkan suresinin birinci ayetinde Hz. Muhammedin adı geçmiyor demişsiniz evet ancak orada abd deniyor yani kul, mana kuluna furkanı indirendir o kulda Hz. Muhammeddir isra birdeki gibi.

Furkanın yukarıdaki tarifine bakarsanız tevrat yada bir diğer vahiy içinde bunun kullanılabileceği görülür ancak sizin ucuncuyol ile üzerine konuştuğunuz ayetlerde furkan tevrattan ayrı da ifade edildiğinden ayırıcı mucizeler olarak anlaşılması daha doğrudur! Yine ucuncuyolun ingilizceden örnekle belirttiği hal marife olma halidir bir kelime marife ise o belirlidir furkanın kuran içinde nekre ve marife kullanımları vardır!

Bedir günü için furkan günü denmesinide böyle anlayabilirsiniz çünkü o gün Hz. Muhammed mekkeli önderlerin hangilerinin öleceğini nereye düşeceklerini arkadaşlarına anlatmış o gün iyi ile kötü ayrılmıştır.

Sözün nihayetinde ifade edelimki muhterem pante furkan kuranın sıfatlarındandır.

pante
16-09-2009, 20:10
Furkan konusuyla ilgili görüşlerini aşağıdaki başlıkta sunabilirsin Alchindus:

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=12753&page=3

Alchindus
21-09-2009, 00:45
Fil vakası da putperest dönemin Kureyş Efsanelerinden biridir.
Her efsane, bir olayın üzerine abartmalar, süslemeler, mucizeler eklenmesiyle oluşmuştur.
Putperestler inandıkları bir efsanenin aynen kabul görmesine tabi ki itiraz etmezler.
Aynı şekilde Yahudiler de inandıkları efsanelerin, Tevratta yazılı masalların Kur'an'da yer almasına ve tasdik edilmesine ses çıkarmamışlardır. Anormal olan itiraz etmeleridir.

Diyelim ki müslümanlar, hadislerde anlatılan ayın yarılması mucizesine inanıyorlar.
Bu olaya, İslamdan sonraki bir din mesela Bahai dini de inanmış olsa, kutsal kitaplarında buna yer verilmiş olsa, müslümanların buna itiraz etmesi mi gerekir? İtiraz edilmemesi ayın gerçekten yarıldığını mı kanıtlar? Hayır.

Kabe, putperestlerin kutsalıydı. Kabe'nin Allah ve şefaatçi putları vasıtasıyla korunduğuna inanıyorlardı. Fil vakası da, Kabe'nin korunduğuna dair inandıkları ama nasıl olduğuna akıl erdiremedikleri bir olaydı.
Bu olayın yeni bir din olarak ortaya çıkan grubun kitabında yer almasına putperestlerin itiraz etmemeleri de o olayın gerçek olduğunu kanıtlamaz.

Ebrehe, Kabe'yi kuşatmış, büyük olasılıkla ordusunda bulaşıcı bir hastalık yayılmış ve askerlerinin bir kısmı ölmüş, bir kısmı da savaşamaz duruma düşmüştür. Bu salgın hastalığın çiçek olduğu ihtimali en yaygın görüştür.

Bu olay, fillerin yere çöküp yürümemesi, ebabil kuşlarının siccil denen yakıcı taşlar atmaları şeklinde efsaneleştirilmiştir. Ölenlerin vücutlarında benek benek kabarıklar olması, hastalık hakkında bilgisi olmayan Kureyşlilerce taş yarası olarak algılanmış, "bu taşları da biz atmadığımıza göre, Allah kuşlara attırmıştır." düşüncesiyle efsane ortaya çıkmıştır.

Tanrının dünya ve insanlar üzerinde mucizevi, bilimdışı, fizik ötesi hiçbir müdahalesi yoktur, olmamıştır. Tüm olaylar bilim ve doğa kanunları çerçevesinde cereyan etmiştir, etmektedir.
Bilimin geri olduğu dönemlerde akıl erdirilemeyen olaylar mucizelere dayandırılmıştır.


Efendim meseleyi pek bir hafif ele almışsınız evvela olaya iyice nazar etmek lazım! İmdi Hz. Muhammedin doğduğu sene doğumundan biraz evvelinde bu hadise yaşanıyor, kureyş ve araplar bu hadiseden öylesine etkileniyorlarki bu olayı takvim başlangıcı yapıyorlar!

İmdi Hz. Muhammed peygamberlik vazifesi ile kırk yaşında vazifelendiriliyor bu sure mekki surelerdendir ve ilk dönemlerde inmiştir ikinci sene olduğu rivayet edilir!

Demekki bu sure olayın uzerinden kırkiki kırküç bilemediniz kırkbeş sene sonra geliyor ve Hz. Muhammedin hiç bir muhalifi itiraz etmiyor!

Öyle bir zamanki bu zaman onu davasından döndürmek içün her yol deneniyor anlattıklarına itibar edilmemesi için zora başvuruluyor!

Böyle bir zamanda henüz yarım asır geçmemiş ve ihtimaldirki vakıaya tanık olanların sağ olduğu bir durumda fil suresi tebliğ ediliyor ve itiraz yok!

Bu durum hadisenin tamamen kuranda anlatıldığı gibi gerçekleştiğinin kurana inanmayanlarıda ikna edecek türden kati delilidir!

Muhammed Abduhun zorlama yorumlarından mülhem çiçek hastalığı demişsin muhterem pante, bu ne tarihen ne kuran metni açısından geçerli bir sav değildir!

Bu bahsi büyük allame elmalılı öylesine veciz izah etmiştirki bir sonraki mesajımda nakletmem yerinde olacaktır.

Alchindus
21-09-2009, 00:53
Allame elmalılı merhumdan.

Fahreddin Razî der ki: Bu fil olayı dinsizlere karşı ciddi olarak pek mühim bir olaydır. Çünkü birtakım kuşlar gönderilip de, onlarla bir kavmi bırakıp, diğer bir kavmi taşlattırarak öldürmek tabiat kanunlarından bir şey ile izah edilemez. Ve buna diğer bir takım rivayetler gibi zayıftır denilmek de kabil olamaz. Çünkü fil yılı ile Resulullah'ın gönderilmesi arasında geçen müddet henüz kırk küsür seneden ibaret bulunuyor ve Resulullah bu sûreyi okuduğu zaman Mekke'de bu olayı görmüş olanlardan hayli bir topluluk karşısında duruyordu. Eğer olayın bu şekilde nakli zayıf olsa idi, onlar: "İşte yalanını tuttuk." diye elbette yüzüne çarparla r dı. Halbuki bunun hakkında: "Hayır öyle birşey olmadı, yalan yanlış söylüyorsun." diye inkâr ve itiraza kalkışan kimse çıkmadı.

O halde demek ki bu olayın bu sûrede anlatıldığı şekilde görüldüğü ve bunu ayıplamaya yol olmadığı kesinlikle malumdur". Razi'nin bu hatırlatması pek yerindedir. Sûrenin Mekkî olduğu ve Mekke'de iken düşmanların çokluğu, "Kur'ân'ı kendi söylüyor da Allah'a iftira ediyor." diyenler; mecnun, sihirbaz, şair diye atıp tutanlar ve geçmiş ümmetlerin kıssaları hakkında "eskilerin ma s alları" diye alay edenler ve onunla yarışmak istiyen bir çok şairler ağızlarına geleni söylemekte oldukları ve Peygamber'in bunları söyletmeyecek, ağızlarını açdırtmayacak maddi bir cebir ve tehdit kuvvetini haiz olmadığı, müminlerin gayet az ve maddi bakımdan mağlub bir halde bulunduğu, hasılı hücum edebilecekler için yer ve zaman tamamen uygun olduğu ve bununla beraber bunlardan hiç birinin bu fil kıssası hakkında bir saldırıda bulunmadığı göz önüne getirilirse, bunca şahitler içinde bu kıssanın bu sûred e açıklandığı şekilde cereyanını ayıplamak kabil olmadığı ve bunun herkesçe teslim edilmiş ve mütevatir, yakin ilim, sabit bir gerçek olduğu ortaya çıkar. Bu şartlar altında hiç şüphe yoktur ki, eğer bu beyanda inkar ve tekzib edilebilecek zayıf bir nokta o lsaydı, Kur'ân'a, Peygamber'e hücum için bahane arayan bunca düşmanlar en uygun fırsatı bulmuş olur, bütün şairler ve şahitler bu vesile ile yalanı yüze çarpmak için tekzib (yalanlama) kasideleri yağdırırlar ve Ebu Cehil gibi nüfuzlu Kureyş ve Daru'n-Nedv e başbuğları da ellerinden gelen bütün kuvvetleriyle onları kışkırtırlar da kışkırtırlardı. Ve o zaman Hâkka Sûresi'nde geçtiği üzere "Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette ondan sağ elini (gücünü, kuvetini) alırdık, sonra onun can damarını keserdik." (Hâkka, 69/44-46) hükmü tamamen ortaya çıkardı. Halbuki hakkı yalanlamak için her türlü iftiraları, cinayetleri, suikastları göze almış olan o düşmanlar bu sûre ve bu kıssa hakkında öyle bir teşebbüste bulunmamışlar, tersine İbnü Hişam'ın "Siyer"inde anlatıldığı üzere baştan sona birçokları o kıssanın doğruluğu hakkında şiirler söylemişlerdir. Demek ki bu, biraz önce "Ve'l-Asr" Sûresi ile işaret edilen asrın ortaçağa son verecek yeni bir çağ açmak üzere ortaya çıkmış acaibliklerinden bir ibret örneği ve herkesçe Kâbe'nin varlığı gibi inkar edilemeyecek bir gerçek idi.

tardu
21-09-2009, 14:26
Maide Suresi 33. Ayet(Ali Bulaç Meali):
"Allah'a ve Resulü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır."
Müslümanlığın ne kadar vahşi, acımasız, gaddar... olduğunun ispatı.
Bu yüzden müslüman değilim.

Bu ayetin "sebeb-i nüzulü(iniş sebebi)" ise daha zalimce(Kütüb-ü Sitte'den):
"Bir bedevi kabilesi Medineye geldi. Hava değişiminden dolayı hasta oldular ve Resulullah'a durumlarını arzettiler. O da onlara Beyt-ül Mal(devlet hazinesi) develerinin idrarını ve sütünü içmelerini tavsiye etti. Onlar da içip iyileştiler ve develeri çalıp kaçtılar. Durum Resulullah'a bildirilince bu ayet(Maide 33) indi. Resulullah derhal yakalanmalarını emretti. Yakalandılar. Resulullah'ın emriyle gözleri oyuldu, elleriyle ayakları çaprazca kesildi, çölün ortasına atıldılar ve 'su su!' diye inleyerek öldüler."
Bunu okuyup da "(elhamdülillah) müslümanım" diyenin aklından ve vicdanından şüphe ederim.

Özellikle Müslümanlardan cevap bekliyorum...

OQONUC
21-09-2009, 17:08
Allah'a ve Resulü'ne karşı savaş açanların..(ila ahir)


Altı çizili kelimeyi iyi düşünün ve savaşa karşı seviş diyenlerin bıraktığı dünyada zulüm altında yaşadığınızı unutmayın sayın tardu.

K.C.
21-09-2009, 17:24
SAVAŞ kelimesine ben de takıldım.
Nüzul sebebi diye gösterilen hadiste SAVAŞ durumu yok.

O halde SAVAŞ kelimesini onlar farklı bir manada kullanıyor olmalı.

Cenk etmek manasında değil de, reddetmek, kabul etmemek, takmamak, kâle almamak manasında kullanılmış gibi.

-InVi-
21-09-2009, 17:45
Alchindusun da tekrar bizlere gerekceleri ile acikladigi gibi, kurani kerimde nihayetinde hic bir celiski olmadigini, celiskinin nihayetinde bu din ve din kültürüne, tarihine uzak olanlarin kendi yorumlarindan ibaret oldugu tek tek anlasilmaktadir....
Cahiliye dönemi hakkindaki bilgilere vakif olmadigi kendisine yakin üyelerinde kendisine hatirlatigi gibi, bu yöndeki din elestirisinin tutarsizliginida tekrar göstermis olmakta.
öyle oldugu icin, idaa sahibi, idaalarini destekleyebilecek durumda olmak yerine, ona buna tesekür ederek durumu kurtarmayi denemektedir....

Alchindus
23-09-2009, 00:32
"Bir bedevi kabilesi Medineye geldi. Hava değişiminden dolayı hasta oldular ve Resulullah'a durumlarını arzettiler. O da onlara Beyt-ül Mal(devlet hazinesi) develerinin idrarını ve sütünü içmelerini tavsiye etti. Onlar da içip iyileştiler ve develeri çalıp kaçtılar. Durum Resulullah'a bildirilince bu ayet(Maide 33) indi. Resulullah derhal yakalanmalarını emretti. Yakalandılar. Resulullah'ın emriyle gözleri oyuldu, elleriyle ayakları çaprazca kesildi, çölün ortasına atıldılar ve 'su su!' diye inleyerek öldüler."


3. (1587)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelip:

"- Ey Allah'ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çiftçubukla uğraşan) köylüler değiliz" dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifade ettiler. Resûlullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ulaştı.

Resûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terkedilmelerini emretti." [9]



AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, kaynaklarının çokluğundan da anlaşılacağı üzere, birçok farklılıklarla çeşitli vecihlerden rivayet edilmiştir. Yukarıdaki hadiste zikri geçmeyen bazı teferruatı gözönüne alarak hâdiseyi şöyle özetleyebiliriz: Ureyne ve Ukl kabilelerinden, bazı rivayetler de sekiz kişi oldukları belirtilen bir grup Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelirler. Ancak Medine'nin rutubetli havası onlara iyi gelmez ve hastalanırlar. Bunu, Medine'nin kendilerine uğur getirmediğine yorarlar ve hatta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in huzuruna çıkarak yapmış oldukları biat akdini bozmak, İslâm'dan rücu etmek talebinde bulunurlar. Hz. Peygamber onlara hava değişikliği tavsiye ederek hazine develerinin otlatıldığı Kuba civarındaki Zü'l-Hader denilen yerdeki otlağa gönderir. Oradaki develerin sütünden ve bevlinden içmelerini tenbihler. Bu tavsiyelere uyup iyileşen bedevîler, irtidad ederler. [B]Bununla da kalmayıp işi ihanete dökerek çobanlardan birinin gözlerini oyup el ve ayaklarını kesip sonra öldürürler, hazine develerini de kaçırmaya kalkarlar. Ancak kaçıp kurtulabilen bir çobanın ihbariyle duruma muttali olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), peşlerinden Kürz İbnu Câbir el-Gihrî komutasında yirmi kadar ensârî genci, bir de iz takipçisi (kâif) ile birlikte peşlerinden gönderir. Bunlar, hainleri kıskıvrak yakalayıp Medine'ye getirirler. Hz. Peygamber kısâsen gözlerinin oyulmasını, ellerinin ve ayaklarının kesilip bu halde Harra'nın bir kenarına atılmalarını, kızgın güneşin altında ölüme terkedilmelerini emreder ve öyle yapılır. Hz. Enes (radıyallahu anh) onlardan birini gördüğünü, susuzluktan ölene kadar toprağı yaladığını belirtir.

Gerçeğe sadakat şarttır, olmadan olmaz!

Alchindus
26-09-2009, 15:07
Barışa gitmeli mi? Gitmemeli mi?

Gitmeli:

Bakara/ 208. Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.

Düşman giderse gitmeli:

Enfal/ 61. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.

Gitmemeli:

Muhammed/ 35. Sakın za'f göstermeyin. Üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

:roll:


Muhterem, sayfaları geziyorumda görüyorumki bir şeylerle dolduralım da nasıl dolarsa dolsun zihniyeti ile hareket ediyorsun!

İmdi bana söyler misin muhammed otuzdört otuzbeşle enfal altmışbir veyahut bakara ikiyüzsekiz arasında ne gibi bir tenakuz var!

Haberiniz olsun ki, inkar edip Allah yolundan sapan sonra da kafir oldukları halde ölenleri Allah hiç bir zaman bağışlamayacaktır.

Onun için gevşeklik etmeyin de sizler daha üstün olacakken barış için yalvarmayın! Allah sizinledir ve asla sizin amellerinize kıymaz.
Muhammed 34-35

Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten savaş için beslenen atlardan hazırlayın; onunla hem Allah'ın düşmanı hem sizin düşmanınızı, hem de sizin bilmediğinizi fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız mükafatı size tamamen ödenir ve hiç zarara uğramazsınız.

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan; çünkü işiten, bilen ancak O'dur.
Enfal 60-61

İmdi muhterem, birisi zillet göstreip barış için yalvarmayın derken diğer ayet düşmanlarınız barışa yanaşırsa sende yanaş diyor, anlamadığın husus neresidir!

Bakara ikiyüzsekiz ise bu ayetlerden mana olarak farklıdır, daha kapsamlı savaş bahsi dışında topluca silme davettir!
Ya eyyühellezıne amenüdhulu fis silmi kaffeh

Teolojik kritik bu düzeylerde yapılmaz muhterem.

Alchindus
26-09-2009, 15:22
Muhammed'den bir gaf daha

Şura/ 10. Ve mahteleftüm fıhi min şey'in fe hukmühu ilellah zalikümüllahü rabbı aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünıb

Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Rabbim Allah'tır. Yalnız O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yöneliyorum.


:)

Muhterem bu minvalde o kadar gafın varki hangi birini ele alsak! Hepsini ele alsak senin attığın kadar mesaj yazmamız gerekir!

Arapça ve hitabet hususlarını bilmeden tercüme ile böyle yorumlama hatalarına elbet düşülür amma birazda mantık işletilmelidir!

İmdi Fatihayı bilirsiniz değil mi! Hitap orada nasıl değişir! Bunun gibi hitabın gayba döndüğü üçüncü şahsa döndüğü çok örnek vardır! İmdi bunlara da bakılmadı bari şu sual hiç mi akıllara gelmezki bu kuran evvela lisanları arapça olanlara üstelik fasih arapça konuşmayla iftihar eden belagat üstadlarının yaşadığı bir topluma hitap etti, onlar böyle bir mana sezinlemişmi diye insan biraz tezekkür eder!

İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyetmekteyiz ki, Anaşehir (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarasın ve hakkında şüphe olmayan o toplama (kıyamet) gününün dehşetin! haber veresin. Bir grup cennette, bir grup da cehennemdedir.

Allah dileseydi elbette (insanların) hepsini bir tek ümmet de yapardı. Fakat dilediğini rahmetinin içine koyuyor. Zalimlere gelince onlara ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

Yoksa (onlar) O'ndan başka dostlar mı edindiler? Fakat, gerçek dost ancak Allah'tır. Ölüleri O diriltir ve herşeye gücü yeten de O'dur.

Herhangi birşey hakkında ihtilafa düştüğünüzde hüküm Allah'a aittir. İşte de: "O Allah, benim Rabbim, Ben O'na dayanmaktayım ve hep O'na sığınırım."
Şura 7-10

Elmalılı üstaddan.

10- Sizin ve gavurların gerek dine ve gerek dünyaya dair, hakkında ihtilaf ettiğiniz herhangi bir şey ki onun hükmü, o ihtilafı kesip atacak hüküm Allah'a aittir. Onu başkası değil, o halleder. O bir araya toplanma günü haklıyı haksızı O ayıracak. "Bir fırkayı cennette, bir fırkayı da cehennemde." (Şûrâ, 42/7) O yapacaktır. Burası Resul'ün peygamberliğinden hikayedir veya yukardaki "Vahyettik." karinesiyle bir "De!" emri, takdiren vardır. Yani de ki işte o hikmet sahibi Allah'tır. Benim Rabbim, malikim, sahibim, ben O'na tevekkül etmişim. Bütün işlerimde yalnız O'na dayanmışımdır. Ve hep O'na yüz tutarım. Başımın sıkıldığı her zor işte O'na müracaat eder, O'na sığınır, O'na yalvarırım.

TomSawyer
26-09-2009, 15:39
"haram aylar çıkınca müşrikleri gördüğünüz yerde öldürünüz"

sevgi, barış, hoşgörü dini islam..


keh keh keh:D

Alchindus
28-09-2009, 16:56
Kıyametin saatini Allah'a kim havale edecek?

"Allah herşeyi bilir. Kıyametin ne zaman kopacağını da sadece Allah bilir"
bir yandan böyle derler ama diğer yandan Said Nursi gibileri kıyametin senesini bildirirler.
Kimileri de günümüze uygun alametler uydurarak kıyametin yakın olduğunu öne sürerler.

Halbuki Kur'an'a göre kıyametin saatini Allah dahi bilmiyor.
Bilenler o bilgiyi ona havale ediyor. *:roll: *(Herhalde melekler)

İşte ayet:

Fussilet/ 47. İleyhi yüraddü ılmüs saah ve ma tahrucü min semeratüm min ekmamiha ve ma tahmilü min ünsa ve la tedau illa biılmih ve yevme yünadıhim eyne şürakaı kalu azennake ma minna min şehıd

Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi O’na havale edilir. Meyveler tomurcuklarından ancak O’nun bilgisi altında çıkar, dişi ancak O’nun bilgisi altında hamile kalır ve doğurur. Allah onlara, “Nerede bana ortak koştuklarınız?” diye seslendiği gün şöyle derler: “Sana arz ederiz ki, içimizden onları gören hiçbir kimse yok.”


Muhterem hakikat yazmış olmak için yazmışsınız, imdi bu irtifa ile metal fırtına dahi tetkik edilemez!

Halbuki Kur'an'a göre kıyametin saatini Allah dahi bilmiyor.


Buda nereden çıkmaktadır! Yoksa elinizdeki tercümelerde şu ayetler yok mudur!

İnnellahe ındehu ılmüs saahve/Muhakkak Allah; evet kıyamete (dair) bilgi sadece O'nun yanındadır.
Lokman 34

Ve tebarakellezı lehu mülküs semavati vel erdı ve ma beynehüma ve ındehu ılmüs saah ve ileyhi türceun

Ve O ne yücedir ki, göklerin, yerin ve aralarındakilerin hükümranlığı O'nundur. Kıyamete dair bilgi de O'nun yanındadır. Ve hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz.
Zuhruf 85

Yes'eluneke anis saati eyyane mürsaha kul innema ılmüha ınde rabbı la yücellıha lil vaktiha illa hu sekulet fis semavati vel ard la te'tıküm illa bağteh yes'eluneke keenneke hafiyyün anha kul innema ılmüha ındellahi ve lakinne ekseran nasi la ya'lemun

Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O size ancak ansızın gelecektir." Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar."
Araf 187

Farzedelim bunlar ellerinizdeki tercümelerde yoktu naziat suresine hiç mi nazar etmediniz!

Sana o saatten (kıyameti) soruyorlar "Ne zama demir atması?" diye,
Nerde senden onu anlatması (sen nerede, onu anlatmak nerede)?!
Rabbine aittir onunla ilgili bütün bilgi.
Sen, ancak O'ndan korkacakların bir uyarıcısısın!
Onlar, onu (kıyameti) görecekleri gün, sanki bir akşam veya bir kuşluğundan
başka durmamışa dönecekler.

Naziat 42-46

Muhterem bunlar iyi niyetle izah edilebilir yazılar değildir, gözlerimizi yumup farzedelimki sen iyi niyetlisinde hakikaten onca ayeti görmedin, iyi amma yinede sen fussilet suresi kırkyedinci ayetinden böyle bir mana çıkaramazsın!

Ayetin orjinal dilde latin yazılışını yazmışsın anladık kuran diline yabancısın amma ilim gibi saat gibi türkçemizede mal olmuş kelimeleridemi anlamamaktasın!

İleyhi yüraddü ılmüs saah

Ney havale edilirmiş!

Kıyamet vaktinin ilmi!

Beşer sabırsız, daima soruyor ne zaman bu hal, ne zaman kopacak bu kıyamet!

İşte bu bilgi bu ilim ancak yaratanda, kullarından ona inananlarda bunun bilgisi ancak ondadır demeliler!

İlmin bilginin O'na havale edilişi keyfiyetini umuyorum anlayabiliyorsundur!

Eğer hala müşkülün varsa ayetin devamını oku, okuki aslında daha nice ilim O'na havale edilir, O'nun bilgisi olmadan ne olabilirki!

Alchindus
28-09-2009, 17:08
Hala mı "Allah herşeyi bilir" diye ısrar edeceksiniz?


Muhterem asıl biz sana sual edelim ki "Hala yaradanın sorgu suale çekmesini, bunu anlatmasını bilgisinde noksana bağlama temayülünde misin!"

Tuhaf, garib ve daha münasip ne kadar kelime varsa hepsi!!!

Alchindus
28-09-2009, 23:31
Mucize safsatacıları evrenin genişlediği bilgisinden yola çıkıp Zariyat 47'deki ayeti tahrif ederek:

"Göğü ellerimizle biz kurduk ve onun daha genişini yapmaya da muktediriz."
ayetini;
"Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu genişletmekteyiz."
haline getirirler. Bunu da mucize diye ağızlarında sakız ederler.

Ama hiçbiri bu ayetten çok daha açık bir şekilde yazılmış olan "Yerin çevresinden-uçlarından eksiltildiği ayeti üzerinde durmazlar.

Rad/ 41. Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek yoktur. Ve O, hesabı pek çabuk görendir.


Üstelik bu iddia, Enbiya suresinde de geçmektedir.

Enbiya/ 44. Halbuki biz onları ve atalarını yaşlanıncaya kadar nimetlendirdik. Yeryüzünün uçlarından habire eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen onlar mı üstün gelecek?

Neden bu ayetler mucize diye sunulmuyor?
Yazılalı üzerinden 1400 küsur sene geçmiş. En az 1400 yıldır, belki de çok daha öncesinden habire gelip dünyanın uçlarından eksiltiyorlarmış.

Eksilte eksilte tüketememişler hala..
Böyle bir bilgiye henüz bilim vakıf olmamış. *:roll:
Bilim konuya ilgisiz kalsa da herhalde müslümanlar dünyanın uçlarını arayıp duruyorlardır. *:)

Evvela zariyat kırkyediden başlayalım!

Efendim musiun evseadan türemiş bir fiildir ayette

Ves semae beneynaha bi eydiv ve inna le musiun

denilerek semanın bina edilmesinden sonra kudret işareti olarak eyd denilip ardından genişletmek manasındaki evsea fiilinden türemiş musiuna bir de le öneki ile bahdedilince bunun mübalağa ile tekid edilmiş olduğu çok fazla manasına geldiği sarihtir!

Mana kısaca çok fazla genişlik vermeye güçyetiririz sahibiz, göğü genişletmeye muktediriz olarak anlaşılır!

Kuranın burada musiun fiilini kullanması başlı başlına çok manidar olmakla birlikte aynı manaya gelecek pek çok ayet ve işaret kuranda vardır! Enam suresi ondördüncü ayete nazar edin!

Kul e ğayrallahi ettehıü veliyyen fatıris semavati vel erdı ve hüve yut'ımü ve la yüt'am kul innı ümirtü en ekune evvele men esleme ve la tekunenne minel müşrikın

Fatır kelimesine nazar ediniz, elmalılıdan!

FÂTIR = kelimesi, "fatr" kökünden ism-i fâildir ki, "fıtrat" bunun binâ-i nev'i veya hâsıl-ı masdarıdır. Dilimizde de pek çok kullanılan bu kelimenin mânâsını biraz açıklıyalım: İbnü Abbas'dan rivayet edilmiştir ki, "Ben, demiş, fâtırın mânâsını iyice bilmiyordum. Nihayet bana iki ârâbî bir kuyu hakkında muhakemeye geldiler, birisi 'Ben başladım, ilk ben kazdım' dedi." İbnü'l-Enbârî de şöyle açıklamıştır ki: "Fatr"ın aslı, bir şeyi başlangıcında şakketmek, yarmaktır". Bundan anlaşılır ki, dilimizdeki "yaratmak" kelimesi daha çok bununla ilgilidir. Ve bunun izahı şudur. Sonradan olan varlıklar, olay vücuda gelmezden yokturlar, görünmezdirler. Göklerde ve yerde varlıklar ve sûflî cisimler bütün maddî kâinatı bir tarafa bırakarak mutlak feza düşünüldüğü zaman ve mesela sakin ve tenha bir y e rde göz yumulduğu veya karanlık bir yerde veya bir gecede çevreye bakıldığı zaman hiçbir noktada bir yarık, bir delik görünmez, hepsi karanlıkta, yoklukta, bitişik, kapanık, bitişmiş bir halde bulunur ki, insanlara mutlak yokluk ancak bu şekilde açıklanab i lir. Nitekim "Kuşkusuz göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık" (Enbiyâ, 21/30) âyeti gelecektir. Ve sonra bu hâl içinde bir noktadan bir varlığın belirdiği, mesela bir ışığın, bir yıldızın doğduğu an tasavvur edilirse bunun o noktada fezayı yarıp o rada bir varlık, bir delik, bir pencere gibi zuhur ettiği görülür. Ve işte sonradan olan varlıkların ilk varlık ânı, yok olan fezanın böyle bir yarılışıdır. Bu yarılma, bu yarış "fatr" ve bu ilk yarılıştaki varlık hali bir fıtrattır. Yaratmak ve yaratılış da budur. Şu halde fıtrat, bir öncül ilim ile takdir etmek mânâsını da içine almış olan "halk" (yaratma) anlamının ikinci cüz'üdür. Ve bu itibar iledir ki, yaratmak (halk) ve yaratılış (hilkat), fatr ve fıtrat eş anlamlı olarak kullanılır.

Enbiya otuza nazar edelim.

O küfredenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idiler de Biz onları ayırdık; canlı olan her şeyi sudan yaptık. Hala inanmıyorlar mı?

E ve lem yerallezıne keferu ennes semavati vel erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna minel mai külle şey'in hayy e fe la yü'minun

Bu ayetteki ratk kelimesi içiçe geçme kaynaşmış olma haline tekabül eder, fatk da bu ratk halindekini ayırma yarma parçalayıp dışarı çıkarma manasınadır!

İmdi düşününüz, gökler ile yer ratk halinde sonra fatkediliyor bunun manası anlamı nedir!

Göklerin alemin genişlemesidir!

İmdi dönüp tekrar enam ondört ayetine nazar ediniz!

Rad ve enbiya surelerinde verdiğiniz ayetlere hayret etmenize ise biz hayret ediyoruz muhterem pante!

Çünkü arzbilimcileri öteden beri söylerlerki yeryüzü ilk zamanlar yüzeybüyüklüğü olarak daha fazla idi zamanla kıtaların hareketleri ve okyanus çanaklarının suyla dolması su ile arz dengesini su lehine değiştirmiştir!

Ayrıyeten dünyanın erozyon namında bir problemi vardırki daima toprak kaybı yaşanmaktadır!

Alchindus
28-09-2009, 23:50
Günah Çıkarma Kur'an'da da var

Tevbe/ 101. *Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.
*
102. Onlardan bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

103. Onların mallarından, onları günahlarından arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al
ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlara huzur verecektir.
Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Muhammed, tevbekar olanlardan sadaka topluyor ve onları günahlarından arındırıyor Allah'ın emriyle. Hristiyan papazlar da benzerini yapıyor ama İslam bunu çarpıtarak eleştiriyor.

Son ayette bir başka ilginç olan ise Allah'ın bu tevbekarlar için Muhammed'den dua istemesi.
"Bana onlar için dua et ki manen rahatlasınlar, kalpleri yatışsın, teselli olsunlar, huzur bulsunlar" diyor Allah.
Yoruma açık. *:)


Muhterem bu nasıl bir muhakemedir böyle :)

İmdi evvela bu ayetlerin neden bahsettiğini ne vesile ile indiğini bilmek ve ayetleri iyice okumak lazımdır, bak arapçasından da değil ha tercümesine de nazar etse idin bu hataya düşmez idin!

Evvela açıkça tevbe eden kullar bulunduğu ve yaradanın umulur ki tövbelerini kabul eder dediği sarahaten ortada iken bu nasıl bir muhakemedirki buradan hıristiyanlıkta katolizmin yaptığını çıkarır!

Bu yorum mudur yoksa karışma mı!

Yoksa karıştırma mı!

Katolik papazların neyi ne içün yaptıklarını bilmediğin gibi görülüyorki sadakaların neden niye verildiğinide bilmiyorsun!

Hiç tefsir okumaz mısın muhterem, sadece elindeki tercümelerle kuran yorumlama ne cesarettir!

Ayetler tebük seferi esnasında yaşanan hadiseler vesilesi ile inmiştir!

101- Havalinizdeki bedevî a'râbdan da (yani Medine'nin çevresinde bulunan a'râbdan da ki, Cüheyne, Müzeyne, Eslem, Esca', Gifar gibi asiretler Medine etrafinda konar göçerlerdi). münafiklar vardir, ve Medine ahalisinden de bunlar da münafiklikta temerrüd etmis, yani sürtülmüs, bilenmis ve uzmanlik kazanmis, tamamiyle kaypaklasmislardir. Öyle ki sen bile onlari bilmezsin. Sahislarini, isimlerini, neseplerini bilmez degil, münafik olduklarini bilmezsin. Yani münafiklikta o derece ileri gitmisler ve o derece maharet elde etmislerdir ki, sirlarini gizlemeye, takiyye yapmaya, töhmet altinda kalma tehlikesi olan konulardan uzak durmaya, gerektiginde yag gibi suyun üstüne çikmaya öyle alismislardir ki, kendilerini senden, senin o yüksek sezgi ve dirayetinden bile gizleyebilirler. Vahiy nazil olmadikça sen bile onlarin münafik olduklarini bilemezsin, farkina varamazsin "onlari Biz biliriz." Biz onlari, muhakkak ki iki kere cezalandiracagiz. Ki bunun biri dünya azabi, biri kabir azabidir. Sonra azim (yani azametli) bir azaba ugratilacaklar ki bu da kiyamette ebedi olarak kalacaklari cehennem azabidir.

102-Yine onlardan, yani civardaki bedevilerden ve Medine halkindan diger bir kisimlari da vardir ki, günahlarini itiraf ettiler. Öbürleri gibi yalandan mazeret uydurmaya kalkismadilar. Huzur ve rahat düskünlügü yüzünden baska hiçbir ciddi mazeretleri bulunmadigini, bu sebeple gazaya gitmeyip evlerinde kaldiklarini, sonradan bu yaptiklarinin fena bir sey oldugunu anladiklarini söyleyip, kusurlarini oldugu gibi itiraf ettiler, pisman olduklarini dile getirdiler iyi bir isi ve diger bir kötü isi birbirine karistirdilar. Yani, fena ameller de yaptilar, iyi ameller de yaptilar. Mesela, gazaya gittikleri de oldu, gitmedikleri de oldu, günah da islediler, tevbe ettiler, pisman da oldular, fakat dogru söylediler. Bunlar sefere çikmayip evlerinde oturan emre uymayanlar idiler ki, bu âyet nazil olunca, bunlardan bir kismi kendilerini Mescid-i Saâdet'in diregine baglayip cezalandirmislardi. Resulullah seferden dönünce âdeti oldugu üzere mescid'e girip iki rekat namaz kildi ve bunlari o halde gördü, "bu nedir?" diye sual buyurdugunda, denildi ki, "Bunlar, siz çözmeyince, kendilerini çözmemeye yemin ettiler". Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ben de yemin ederim ki, haklarinda af emri çikincaya kadar çözmem." buyurdu. Iste bunun üzerine bu âyet nazil oldu: Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü O, gafurdur, rahîmdir.

103-Rivayet olunduguna göre, çözüldükten sonra "Ya Resulallah, iste bu mallarimizdir ki, bizi senden alikoydu. Simdi sen bunlari tasadduk et (Allah yoluna dagit) ve bizi temize çikar." dediler. Peygamberimiz, "Mallarinizdan birsey almakla emrolunmadim." diye cevap verdi, hemen sonra su âyet nazil oldu: Onlarin mallarindan sadaka al ki, kendilerini onunla arindirip, tertemiz edesin. Yani, günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenatlarinin bereketlenmesine, ihlaslilar derecesine terfi edilmelerine sebep olasin. Bunun üzerine Hz. Peygamber o mallarin hepsini degil, ifadesindeki min-i teb'iza riayet ederek üçte birini alip dagitti.

Bu rivayete göre, burada alinmasi emrolunan sadaka, farz olan zekât olmayip, o ayak sürüyüp savasa katilmayanlardan günahlara bir keffaret gibi alinan özel bir sadaka demek olur. Hasan-i Basrî'nin sözü budur. Bununla beraber bir varlik vergisi, bir vergi cezasi seklinde de degil, oruç ve yemin keffaretlerinde oldugu gibi, ibadet ve itaattaki bir kusurun affi, bir eksikligin giderilmesi niyetiyle alinan bir sadaka olmus olur.

Elmalılı

Alchindus
29-09-2009, 00:11
Kur'an'da Musevilere Yahudi denmesi:

Muhammed, kimi ayetlerde Yahudiler ve Hristiyanlar tabirini kullanıyor.
Yahudi bir millet adı. İngiliz, Alman gibi.
Hristiyan ise din adı. "İsacı" "İsa'ya inananlar" anlamında.
"İsacı" tabirini kullanan, Musevi diyerek "Musacı" tabirini de kullanabilir.

Anlaşılan o ki Muhammed, Museviliğin Yahudilere has bir din olduğundan etkilenerek ve bir anlamda bunu kabullenerek Yahudi hitabını kullanmış.
Halbuki aynı Allah'tan gönderildiğini iddia ettiği peygamber ve kitabının sadece yahudi ırkına değil, diğer kavimlere de uygun olması gerekirdi.

Örneğin;

Enam-146. Yahudilere tırnaklı hayvanları haram kıldık. (...)

Şuna benziyor:

"İtalyanlara tırnaklı hayvanları haram kıldık."

Kur'an'ı bir Tanrı yazmış olsaydı böyle bir hata yapmazdı.


Muhterem yine bir mesaj içinde pek çok hata yapmışsın!

Evvela İslam nazarında Hz. Muhammed öncesi gönderilmiş elçilere umumi risalet verilmemiştir, zaten ehli kitabın ellerinde bulunan kitaplarında da bu manada bir iddia yoktur, hıristiyanların isaya iftira edip sonradan yükledikleri misyonu hariç tutar isek!

İmdi kuranda yahudi ve hıristiyanlara hitaplara gelince evvela kuran yahudiler için

"Beni israil/israil oğulları"
"Hadu, yehudü/Yahudi"
hitaplarını kullanmaktadır, hıristiyanlar için ise

"Nasrani" çoğulu "nasara"

hitaplarını kullanmaktadır. Bu iki dinin müntesiplerinin birde "ehli kitap" olarak anıldığını belirtmeme luzum var mıdır!

İmdi muhterem pante esasta neye itiraz ediyor anlamakta müşkül çektik, demesi eğer yahudi hitabı milleti kapsar iseki italyan benzetmesi bunu andırmakta bu iki açıdan yanlıştır!

Evvela değindiğimiz gibi kuran kavme işaret babında ya beni israil demektedir kavim hitabı olarak bunu esas almalıdır! İknci husus yahudi bütün dünya ve dillerde gerek israil oğullarını gerek tevrata musaya inanmışları kapsayıcı manada kullanılmaktadır!

Denen ve bilinen odurki bu asurların işgalinden bu yana böyledir, dünya dillerinde de bildiğimiz musa ve tevrata iman etmişe eksera yehudadan türemiş kelimelerin kullanıldığıdır ingilizcede judaea judaizm gibi!

Sözlerimi nihayetlendirirken bende ifade etmek isterimki pante iyi bir araştırıcı olsa idi böyle hatalar yapmazdı!

Alchindus
29-09-2009, 14:21
1- Allah ın bir günü 1000 dünya yılına *eşit olduğu (22:47,32:5) ve dünyadan Allah katına varış süresinin 50 bin yıl olduğu, (70:4)

Kur'an'ın çelişkili ayetlerinden örnek olarak iddia edilen 1. maddeyi ele alalım.

Secde-5. Gökten yere dek her işi tedbir eden odur, sonra (o iş, o işe memur olan melek,) sizin sayışınıza göre miktarı bin yıl tutan bir günde, ona yükselip çıkar.

Mearic-4. Melekler ve Rûh, oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.

Yukarıdaki iki ayette de dünya ile Allah'ın katı arasındaki mesafe hakkında bilgi sunulmaktadır.
Secde-5'te işlerin Allah'a bir günde geri döndüğü söylenirken, bu bir günün dünya zamanı ile bin yıla eşit olduğu belirtilmektedir.

Mearic-4'de ise meleklerin ve ruhun Allah katına bir günde ulaştığı, ama bu bir günün dünya zamanına göre 50.000 yıla tekabül ettiği belirtilmektedir.

Bu önemli bir çelişkidir.


Muhterem başlığını şu sahifeye kadar okuduk gördükki usul açısından sende bir tuarlılık yoktur!

İmdi bazen iddianı tekid babında kuranda bir manayı anlamak içün ayetin öncesine sonrasına yani siyak ve sibaka nazar edilmesi gerektiğini pek bir güzel hatırlatırken bazende burada görüldüğü üzre bu hatırlatma iddianı çürütecekse buna hiç yetlenmeyip ayetleri önceleri ve sonralarından koparıp birde ters manalar vererek maksada varmayı deniyorsun!

Gerçeğe sadakati olan böyle yapmaz!

İmdi kimisi yaradanın vaadini beşeri zaman ölçüleri ile talep edenlerin vesilesi ile indirilmiş ayetleri böylece yorumlayanlara kamil bir cevabı muhterem hayrettin karaman hoca vermişler, ekleme yapacak bir nokta göremiyoruz!

CEVAP 4: İnkârcı yine hesabı şaşırdı; çünkü anlamak ve anlatmak için değil, peşin hükmünü tekrarlamak ve başkalarına telkin etmek için yazıyor. Bir gün bin yılınıza denk düşer diyen âyeti lügat mânâsıyla alıp hiçbir yorum yapmazsak, Allah'ın katındaki bir günün bizdeki bin yıl kadar bir süreye eşit olduğunu anlarız. Gün (yevm) kelimesini dünya düzenine ait süre mânâsında (böylece sözlük mânâsında) almaz da mecaz olarak alırsak kelimenin mânâsı "uzunca bir süre" olur. Kelimelerin hakikat ve mecaz mânâlarıyla kullanılması her dilde vardır ve iki mânâ arasında çelişkiden sözedilmez. Burada kelimeyi mecaz mânâsıyla almamız gerekir; çünkü Allah'ın zamanla ilişkisi yoktur; O, mekân ve zamandan münezzehtir, ezelî ve ebedîdir. "Allah katında gün", Allah'ın günü anlamına gelmez; çünkü O'nun günü yoktur, buna göre âyetin mânâsı şudur: Sizin gününüz ve buna göre belirlenmiş süreleriniz var, bunları olduğu gibi alıp Allah'ın vaadlerini buna göre hesaplamayın, "Şu gecikti, bu erken geldi" demeyin; "erken ve geç"in size göre mânâsı başkadır, Allah'a göre başkadır, günün size göre süresi başkadır, Allah'ın vaadine göre süresi başkadır.

Günün elli bin yıl olarak ifade edildiği âyete gelelim:
Bu âyette "Allah katında bir gün, sizin elli bin yılınızdır" demiyor ki, yukarıda meâli verilen "bir günü bin yıldır" sözü ile çelişkili olsun. Burada âyet (70/4) şöyle diyor: "Melekler ve rûh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir." Burada "Allah katındaki bir günün miktarı nedir?" sorusuna cevap verilmiyor, "meleklerin ve rûhun Allah katına yükselmelerinin süresi" açıklanıyor ve bu sürenin de "elli bin yıla denk düşen bir gün" olduğu bildiriliyor; bu âyette geçen gün, Allah katındaki -vaadlerin gerçekleşmesi ile ilgili- gün değil, meleklerin ve rûhun O'nun katına yükselmelerinin zamansal süresi ile ilgili bir gündür. Gün kelimesi farklı bağlamlarda ve farklı mânâlarda kullanılınca bundan çelişki sonucuna varılamaz, günün Kur'ân'da hangi mânâlarda kullanıldığı bilgisine ulaşılır. Eğer Kur'ân'da, "Allah'a göre bir gün sizin bin yılınızdır", "Allah'a göre bir gün sizin elli bin yılınızdır." şeklinde iki cümle bulunsaydı o zaman çelişkiden söz edilebilirdi. Böyle çelişkili iki ifade Kur'ân'da yoktur.
http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat/0339.htm

Alchindus
29-09-2009, 15:07
İslam'da İhlas suresi'nin Allah'ı tanımlaması nedeniyle önemi çok büyüktür.
Bu surede özellikle "Ahad" ve "Samed" kavramlarının derin anlamı olduğu ileri sürülür.
Şimdi bu konuda bir başka iddiaya yer verelim:
Muazzez Ilmiye Çığ'ın "Sümer Söylenceleri ve Din Kitapları" hakkındaki söyleşisinden.

http://muazzezcig.blogcu.com/2384076/

Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan bir araştırmacının yorumu hayli ilginç:


Kulhuvallahü Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısı imiş. Allahu Samed’deki Samet de İslam’dan önceki bir tanrının Kenan tanrısının adı imiş. O İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu da iddia ediyor.



- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimlerden söz edilmiş ...


- Evet bunu Muhammed ilkin Arapların eski üç tanrısının adını söylüyor, fakat etrafındakiler buna itiraz edince değiştiriyor.


Bu iddianın kaynakları araştırmaya değer.


Siz size ait olmayan savları derinlemesine tetkik etmeden mi paylaşırsınız!

Yoksa mesnetsiz iddialar ele alındığında kaynaklarını tetkik etmemiştim diyebilmek içün mü

Bu iddianın kaynakları araştırmaya değer

dediniz! Araştırdığınız mı peki bu garip savı!

Cidden merak ettim bu uçuk kaçık sav kime ait, hangi araştırıcı karıştırıcı bunu demiş!

Ehad bildiğiniz has arapçadır, Yaradanın sıfatlarından biridir!

Ehad öylesine şumullu bir tevhide işaret ederki volter dahi ihlas suresine hayranlığını teslim etmiştir!

Kuranda yaradanın zati ve subuti sıfatlarının anlamlarına nazar etmeden hatta dış manasına bile bakmadan böyle yorumlar nasıl savrulur ilmi hassasiyet fikir teatisi böyle mi olur!

Söyler dururum sarfı nahivi hadi okumazsınız amma hiç mi tefsir siyer okumazsınız!

Bir nazar ediniz ehada!

"Nihaye"de yer aldığı üzere; "Allah Teâlâ'nın isimlerinden olan "ehad" "Ezelde ve lâyezelde hep bir olan ve beraberinde bir başkası bulunmayan fert, tektir." Bu öyle bir isimdir ki beraberinde zikrolunabilecek herhangi bir sayıyı nefy (red) ve inkâr için bina kılınmıştır: Arapça'da "Bana hiçbir kimse gelmedi." denir, bu ifadede "hemze " vavdan b e deldir, çünkü aslı vahiddir, o da vahdettendir ilh..."

"Ehad" lafzı bir demek olan "vâhid" anlamında dahi kullanılır ise de aslında aralarında önemli farklar vardır. Vahdetin kendinden başkasını nefyetmek demek olan esas mânâsında ehad sözü en beliğ olan ifadedir. "Vahid" kelimesi izafî ve itibarî de olabilir ve sayısal bir anlam ifade eder. "Ehad" ise zatın ne bölünme ve izafiyet ne de başka birisi şeklinde hiçbir sayıyı kabul etmeyen, hiçbir şekilde iki olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali o lmayan gerçek birdir, hep bir ve daima bir demektir. "Vâhid" ile "ehad " eş anlamlı kelimeler değildir. Razî'nin naklettiği şekilde Ezherî demiştir ki: Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şey "ehad" ile tavsif olunamaz. Meselâ; recülün ehadun, dirhemün ehadün de nilemez, racülün vâhidun, dirhemün vâhidun denilir. "Ehad" ferd, yani tek demektir. Ehad Allah'ın sıfatlarından bir sıfattır ki, yalnızca kendisine mahsustur. O'nda ona hiçbirşey ortak olamaz. Bundan başka vâhid ile ehad arasında daha birçok bakımdan farklılıklar ortaya koymuşlar: Birincisi vahid ehadde dahildir, ancak ehad vahidde dahil olmaz. Yani ehad sözü vahid kavramını da içine alır, lâkin her vahid, ehad demek olmaz. Ehad denilmekle vahid denilmiş olur, fakat vâhid denilmekle ehad denilmiş olmaz.

İkincisi: yani, "filan kimseye vahid mukavemet edemez", denildiği zaman "biri" mukavemet edemez, ama iki veya daha fazlası mukavemet eder anlamı çıkar. Halbuki denildiği zaman iki veya daha fazlası mukavemet edebilir anlamı çıkmaz. Ona mukavemet edecek hiçbir kimse yoktur anlamı çıkar.

Üçüncüsü: Vahid isbatta, ehad ise nefiyde kullanılır. İsbatta bir adam gördüm, denilir. Nefiyde ise bir ehad görmedim (hiçbir kimse görmedim) denilir ve umum ifade eder.

Üşenmeden devamını ve samediyet ile alakalı izahatıda buradan okuyunuz http://www.kuranikerim.com/telmalili/ihlas.htm

İmdi böyle bu uydurma bir sav olmakla birlikte farzı muhal diyelimki yahudi ve hıristiyanlarda ibadet ettikleri rabba "Ehad" demiş olsunlar!

Bu nasıl bir muhakemedirki sanki kuranda pagan sahte ilahların adları geçiyormuş gibi yorumlanır!

Ehad nedir gördük yukarda! Yahudi ve hiristiyanların eşi benzeri bir muadili olmayan anlamına gelen ehad ismi ile yaradana ibadet etmiş olmaları ki bu ismi kullandıklarına dair hiçbir bilgi bulgu yoktur amma manaen onlarda tek bir ilaha ibadet ettiklerini söylerlerler hıristiyanlar bundan savrulsada bu hal vahyi sürecin son halkası olan islam vahyi açısından ne gibi bir sakınca barındırmaktadır!

Bu mudur muazzez hanımefendinin islama dair bilgisi!

Bu nasıl ilmi bir kimliktirki yahudiler ve hıristiyanların ibadet ettikleri rabbi hangi isimlerle andıkları ortada iken böylesine mesnedsiz bir savı araştırmadan ifade edebilmekte bu yetmezmiş gibi doğruluğu olmayan bu sözleri doğru varsaysak dahi varılamayacak bir sonuca varmakta!

Ehad ve samede kavramların zemini arapça içinde verilen mana ve daha muhimi arabın bunu nasıl anlayıp kullandığı ortada iken vahid ile olan münasebet bilinirken uyduruk mana da ne demektir!

Kişi çıksında ona göre sahih manayı bir söylesin nazar edelim bakalım!

İslam tenkidi yapmak kişileri ne kadar zor durumlarda çaresiz bırakmakta görüyor musunuz!

Alchindus
29-09-2009, 15:44
İhlas suresinde geçen ahad ve samed'e uyduruk anlamlar verilmesi iddiası besmele için de geçerli.

"Bismillahirrahmanirrahim" i "Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla" diye çevirirler.
Yani, Rahman'ı esirgeyen, Rahim'i de bağışlayan olarak yansıtırlar. Yanlış.
Halbuki Rahman, Rahim eski kavimlerin Tanrıya verdikleri adlardandır.

Ram- Abram- Brahma-Brahman- Rahman- Abraham : (Abraham, İbrahim'in İbranicesi)
Brahmin-Rahim-İbrahim : (Arapçası)

Besmelenin asıl anlamı: Rahman, Rahim, Allah'ın adıyla

Yani, besmelede Tanrıya verilen 3 isim biraraya getirilmiş.
Nitekim ayet de şöyle der:

İsra-110. İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye. En güzel isimler onundur.


Müsadenle bir fesupanallah çekelim!

Rahman ve rahim isim ve sıfatlarının türkçemize kamilen tek kelimede çevirisi mümkün değildir, genelde ifade ettiğin gibi esirgeyen bağışlayan diye tercüme edilir! Peki tercümelerden münekkidlik yapmaya kalkan muhterem pante senin önerin nedir :)

Bunlar hatalıdır ya sana göre, öyle olmasa uyduruk demezsin peki sahihi nedir!

Sahi bir tane kelime kavram lugatı alıp nazar ettin mi rahman ve rahimin manası nedir diye!

Bunu yapmadığınız belli peki şu illeyeti kurmakta ben zorlandım esirgeyen ve bağışlayan çevirisi hatalıdır deyip doğrusu ne olmalıdırı ifade etmeden

Halbuki Rahman, Rahim eski kavimlerin Tanrıya verdikleri adlardandır.


demenin manası nedir! Rahman ve rahimi hangi eski kavimler yaradana yakarmak için kullanmışlar suali bir yana farzedelim bu böyle bunun böyle olması ile hatalı tercümenin illiyeti nedir!

Rahman ve rahim içün etimolojik illiyet bağları kurmaya çalışıp bariz hatalar yapmışsın amma bunlara göz yumalım ve diyelimki lisanlarda kavramlar birbirinine geçer imdi bolca affeden rahmet ve mağfirette bulunan rızıklandıran koruyup kollayan esirgeyen gibi ve daha pek çok şumullu manayı kapsayan bu isim ve sıfatların benzerlerine başkaca dillerde tesadüf edilmesinin neyine şaşmakta bu halden ne gibi çıkarımlar yapmaktasın!

Rahman ismi zati bir isimdir ve bu sebeple ancak yaradana izafe edilir abd eki ile insan için kullanımı vardır abdurrahman bu bağlamdadır!

http://www.behindthename.com/name/rahim

Burada da rahim için etimolojik bir köken göremiyoruz rahman için hiç göremiyoruz peki o halde pante sen ne anlatmaktasın!

dilaver
29-09-2009, 21:05
Sayın Alchindus

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=3473

Rahman konusunda pante yerine ben cevap vereyim izniniz olursa ve de tartışmayı orada sürdürelim.

saygılarımla

Alchindus
30-09-2009, 13:05
Hay hay efendim bizim için bir sakıncası yoktur!

Alchindus
01-10-2009, 00:36
Demek ki "ekber" demek en büyük demek değil, "daha büyük" demekmiş.


Muhterem böyle olmayacak, senin tez elden bir arapça nahiv klavuzuna, bir lugate ve kuran kavramları fihristine ihtiyacın var!

Böyle hallere düşmen bizi üzüyor bu teknolocya çağında bu kadar gerçekten firkat hayra alamet değildir!

Ragıp el isfahaniyi bilir misin! Bak pek muhterem ve muteber bir kaynaktır müfredatı, hiç olmazsa onu temin ediver! Bende müfredatın elektronik hali vardır amma arapça işine yaramaz :) Sen bir tercüme mutlaka edin!

http://www.kitapyurdu.com/yazar/default.asp?id=36862

İmdi senin sathi arapça bilgin olsa idi ekberin daha büyük çok büyük en büyük pek büyük azam gibi manalara geldiğini cümle yapısına göre bu manalardan birini aldığını bilirdin! Ekber yüce yaratan için kullanıldığında en güçlü tekidle pek büyük en büyük azam manasınadır muhterem bil bunları!

Müminun-14. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şânı ne yücedir!

Öyleyse Allah ekberdir. Kimlerden? Diğer yaratıcılardan.
Peki kim bu diğer yaratıcılar?

Onu da Kur'an ayetlerinden bakalım:

Saffat-125. Yaratıcıların en güzelini bırakıp da Ba'le mi yalvarıyorsunuz?

Demek ki Ba'l, diğer yaratıcılardan biriymiş.
Sonuç olarak Allah'ın Ba'l'den daha büyük olduğu söylenebilir. :)


Bana kalırsa burada söylenebilecek husus pantenin gerçeğe sadakatsizliğinden başka bir şey değildir!

Andolsun ki, Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu, oturaklı bir karargahta bir nutfe (tohum) yaptık. Sonra o damlayı bir pıhtıya dönüştürdük, bu pıhtıyı bir et parçacığına dönüştürdük, bu et parçacığını bir takım kemiklere çevirdik,derken bu kemiklere bir et giydirdik; sonra ona bambaşka bir yaratık olarak hayat verdik. Bak ne şanlı o Allah, yaratanların en güzeli!
Muminun 12-14

Ondördüncü ayette geçen ifade "ahsenül halikıyn" dir muhammed esed tefsirinde derki

Lafzen, "yaratıcıların en iyisi". Taberî'nin belirttiği gibi, Araplar "yaratıcı" ya da "yaratan" sıfatını her türlü "sanatkar/sanatçı" (sâni‘) için kullanmaktadırlar; bu kullanım, geniş anlamıyla sanat eserlerinin "yaratımı"yla ilgili olarak Avrupa dillerinde de geçerlidir. Sözcüğün gerçek ve birincil anlamıyla asıl ve yegane yaratıcı Allah olduğuna göre, ahsenu'l-hâlikîn ifadesi, hâlik teriminin bu ikincil anlamıyla anlamlandırılmalıdır (karş. Tâcu'l-‘Arûs, haleka maddesi).

Saffat suresine dair yaptığın şey hoş değildir, gerçeğe sadakatsizliğin eseridir!

Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.
Kavmine şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?
O en güzel yaratanı bırakıp da Ba'le mi yalvarıyorsunuz?
Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbi olan Allah'ı" demişti.

Saffat 123-126

İmdi evvela söz ilyastan kavmine gidiyor atalarınızın rabbi olan Allah ı bırakıp o puta mı tapıyorsunuz diyerek tevhide davet ediyor! Burada yüzyirmibeşinci ayettede ahsenel halikıyn deniyor peki bale nedir!

Muhammed esede nazar edelim!

Ba‘l terimi (Avrupa dillerinde geleneksel olarak Baal şeklinde okunur) bütün eski Arapça lehçelerinde -İbranice ve Fenike dilleri dahil- "efendi" veya "ileri gelen" anlamına gelir. Bu terim, özellikle Suriye ve Filistin'de eski Samîler tarafından tapınılan birçok "erkek" putun her birine verilen bir şeref payesi olarak kullanılırdı. Eski Ahid'de bu isim, bazan "putperestliğin" -Kitâb-ı Mukaddes'e göre ilk İsrailoğulları'nın çok sık işledikleri bir günah- genel bir tanımlaması olarak geçer.

Elmalılı!

BA'L: Bir putun ismi ki yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü bir put olduğu söyleniyor. Kim bilir konduğu kaidesi ne kadardı? Hâlâ Şam'da Ba'lebek kasabası bu ad ile anılmaktadır.

Fizilalden!

İlyas, Suriye'de "Beal'e" adında puta tapan bir topluluğa gönderilmişti. Bugün "Balebek" şehri bu tapınmanın izlerini hala taşımaktadır.

Gerçeğe sadakat olmadan olmaz pante!

Alchindus
01-10-2009, 15:28
YÜKLENEMEZLER-YÜKLENİRLER

Isra
13. Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.
14. "Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter" denilecektir.
15. Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.
Necm
38. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.

Ankebut
12. İnkar edenler iman edenlere, "Yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim" derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.

--------------------------------------------------------
Ankebut
13. Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir.

Nahl
25. Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.


Efendim kuranda suçun günahın şahsiliği bir kaç yerde geçer sizin burada karıştırdığınız husus kişinin yine kendi suçunu yüklendiği meselesidir!

Artık bilerek yada bilmeden ayetlerin öncesine sonrasına bakmadan birde sadece tercüme ile hareket edilirse böyle yanlış sonuçlara varılabilir tabi! Muhterem pantenin burada vebali büyüktür misal :)

İmdi necm suresinde

Şimdi gördün ya, o haktan yüz çevireni?
Biraz verip de dayatıvereni?
Gaybın bilgisi yanında da görüyor mu?
Yoksa haber mi verilmedi Musa'nın sahifelerinde yazılı olanlar?
Ve çok vefakar olan İbrahim'inkindeki?
Ki, doğrusu hiçbir günahkar başkasının günahını çekecek değildir.
Doğrusu insanın çalıştığından başkası kendinin değildir.
Ve elbette çalışması yarın görülecek,
Sonra ona en değerli mükafat verilecek.
Ve elbette sonunda Rabbine gidilecektir.

Necm 33-42

Buyrularak hiçbir günahkarın mahşerde başkasının günah yükünü çekmeyeceğinin ibrahime musaya da bildirildiği ve insanın ancak çalışmasının semeresini göreceği sarahaten ortaya konuyor!

Sonra ankebut suresinde

Bir de küfredenler o iman etmiş olanlara: "Bizim yolumuza uyun, biz de sizin günahlarınızı yüklenelim!" dediler. Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir ve onlar kesinlikle yalancıdırlar.

Gerçek şu ki, onlar mutlaka kendi ağırlıklarını ve o ağırlıklarıyla birlikte daha birçok ağırlıkları yüklenecekler, kesinlikle ettikleri iftiradan kıyamet gününde sorguya çekileceklerdir.

Ankebut 12-13

denilerek günah yükünü çekmeyi murad edenlerin o kişilerden hiç bir yükü eksiltemeyeceği amma bu saptırma ameliyesi sebebiyle yüklerinin üzerine bu yüküde ekleyecekleri sarahaten ortaya konmakta, nahl yirmibeşde olduğu gibi!

Bakınız allame elmalılı necm otuzsekizde ne demekte.

38-Yani gerçek şu ki, günahkâr bir insan, başkasının günahını çekmez. Yani ancak kendi günahını çeker.

Vizr, günah ve ağır yük mânâsına gelir ki, burada günah ve günahın cezasını çekmek anlamındadır. Yani ahirette ceza çekecek kimse, hiç kimsenin günahının cezâsını çekecek değil, herkes kendi suçunun cezasını çekecektir. Bizde meşhur olan "Her koyun kendi bacağından asılır." tâbiri bunu ne güzel ifade etmektedir. Bunun fıkıhdaki karşılığı, "Ukubatta niyâbet câri olmaz" (yani cezalarda vekillik geçerli değildir) genel kuralıdır. Şu halde birisi, başkasının günahını boynuna almakla onu kurtaramaz, ancak kendi üzerine aldığının yani sorumluluğunun cezasını çeker. Zira, "Onlar, kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber başka yükleri de taşıyacaklar.." (Ankebût, 29/13) âyetinde de aynı anlam vardır. Ayrıca "Her kim kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin günahı da, o çığırı açanın boynunadır." hadisi de böyledir.

Hz. Muhammedin insanları iyiye doğruya çağırıp kıyamete kadar izlenenin izleyenlerin tamamının ecrini izleyenlerin ecri eksilmeden alacağı ve insanları yanlış yola sevk edenlerinde kıyamete kadar onu izleyeceklerin vebalini izleyenlerin vebalinden eksilmeden üstleneceğini ifade eden sözleri meşhurdur!

Sözün kısası kötüye sevkettiren bu sevkettirmenin yükünü çekecektir çünkü bu kötüye sebep olmakla işleneni irtikap ettirmiştir! Bundan mütevellid kişi hiçbir dahli bulunmadığı başkasına ait bir yükü değil sebep olduğu suçu cürmü günahı yani kendi amelini yüklenmiş olmaktadır!

Mesela pante bu başlıkta yanlış yorumları ile okuyucuyu yanlış yönlendiriyor ve farzedelim bu sebeple kişinin aklından kötü fikirler geçiyor veyahut dili ile kurana saygısızlık ediyor!

Bunu yapanın bunu yapmış olmanın sorumluluğu eksilmeden aynı vebal sebep olanada yüklenecektir misalimiz üzre panteye!

Konu bu derece açık sarihtir!

-InVi-
03-10-2009, 01:22
DEGERLI ALCHINDUS
icerikli yazilarinizi ve gercegi yansitan yorumlarinizi okumak eminim sadece beni degil, benim gibi bu gibi konulara ön yargisiz bir sekilde yaklasabilen herkesi tatmin etmekte oldugunu düsünüyorum.
Buradaki sorun insanlarin "yanlis" yazmasindan ziyade, yalana bas vurarak bir ithamlar zincirini "akil ve mantik" adina dayatmasi var, buna elinzden geldigi kadar izin vermemenizi taktir ediyorum.
Sizin gibi insanlarin sayesinde, müslümanlarinin din'inin "savunmaya" ihtiyaci olmadigi her gecen gün daha net anlasilmakta.
Tesekür ederim !

meo
03-10-2009, 12:35
Sayın Alchindus.

Açıklayıcı ve gerçekleri güneş gibi göstermenizden dolayı ve bilginizi bizlerle paylaşıp cimrilik etmediğinizden dolayı size ayrıca teşekkür ederim. Yazılarınızı ciddi bilgi hazinesi olarak görmemek mümkün değil. Bilgi paylaşımı için tekrar teşekkürler.

Alchindus
03-10-2009, 12:44
Maide-90-91. Ey inananlar, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytân işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytân, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allâh'ı anmaktan ve namazdan alakoymak istiyor. Artık vazgeçecek misiniz?

Şarabı yasaklayan ve pislik olarak gören Kur'an, sigara ve uyuşturucuyu neden yasaklamamıştır?
Hadi o dönemde sigara yoktu, ama esrar ve afyon çok yaygındı.
İnsanlar arasında yoğun kullanılıyor olmasına rağmen, Allah'ın ve Muhammed'in bundan haberi mi yoktu acaba?

Çinliler 4000 yıl önce uzun çubuklarla esrar içmeye başlamışlar.
M.Ö. 4000 yıllarında da Aşağı Mezopotamya'da yaşayan Sümerliler'in haşhaş ve kenevir yetiştirdikleri çivi yazılarından ortaya çıkarılmış.
M.Ö. 2000-1500 yıllarından kaldığı sanılan Mısır'da Thebes kenti yakınlarında bulunan papirüslerde haşhaş ekimi, afyon üretimi ve afyondan yapılan ilaçlara ilişkin ayrıntılı bilgi verilmiş.

Halusinojenik maddeler içeren mantarlar Aztek ve Maya uygarlıklarında, psiko-aktif bir madde olan Amanita Muscaria mantarları ise Asya kıtasındaki şaman törenlerinde kullanılmaktaydı. Kokain,Güney Amerika yerlileri tarafından, sert doğa koşullarına karşı, uzun yaya yolculuklarında açlığa ve yorğunluğa karşı bugün bile kullanılmaktadır. 3000 yıllık geçmişe sahip Hindu metinlerinde esrar kutsal bir yere oturtulmaktaydı. Afyon, Eski Roma ve Yunan uygarlıklarında, Mısır, Pers ve Hint uygarlıklarında da yaygın olarak kullanılmış. Mezopotamya bölgesinde yaşamış olan Asur ve Sümerler ile ilgili kayıtlarda, Orta Asya'da bulunan Moğol, Türk ve Sibirya bölgesinde de bu maddelerin dinsel törenlerde kullanıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.

Dünyada bu kadar yaygınken Muhammed'in esrarla, uyuşturucuyla karşılaşmadığı, duymadığı düşünülemez.
Yoksa uyuşturucunun zararları olduğunu mu düşünmüyordu?
Şarap gibi kokmuyor ondan mı acaba? :rolleyes:

Şarabı yasaklamışken, insanlık için içkiden çok daha zararlı olan uyuşturucudan söz edilmememesi büyük çelişkidir.

Bu arada belirtelim, eskiden sara hastalığının tedavisinde de esrar kullanılırmış. :)


Muhterem uyuşturucu neden yasaklanmamış sualini sorar iken hiç acaba bu gün müslümanlar nazarında uyuşturucu haram olduğuna göre bu haramlık nereden gelmektedir diye düşünmedin mi!

Bak bu sebeple diyoruzki tenkit işi tercüme ile olmaz!

İmdi ayetlere bir nazar edelim.

Sana şarap ve kumardan soruyorlar/Yes'eluneke anil hamri vel meysir
Bakara 219

Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız.

Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah'ı zikretmekten ve namazdan alıkoymaktır. Artık bu habis şeylerden vazgeçtiniz değil mi?

Ya eyyühellezıne amenu innemel hamru vel meysiru vel ensabü vel ezlamü ricsüm min ameliş şeytani fectenibuhü lealleküm tüflihun

İnnema yürıdüş şeytanü ey yukıa beynekümül adavete vel bağdae fil hamri vel meysiri ve yesuddeküm an zikrillahi ve anis salah fe hel entüm müntehun
Maide 90-91

Efendim hamr nedir!

HAMR: Âyet metninde yer alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu halde, çiğ üzüm şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile, kafayı dumanlar ki buna "humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına isim olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr" kelimesi bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran şey" anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi "hamr"dır. İbnü Ömer hazretlerinden rivayet edilmiştir ki şarabı haram kılan âyet indiği gün, şarap beş şeyden: üzümden, hurmadan buğdaydan, arpadan, darıdan idi. Ve hamr, aklı bürüyüp örten demektir. Ebu Davud'da Numan b. Beşir'den rivayet olunduğu üzere, Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Üzümden bir şarap, hurmadan bir şarap, baldan bir şarap, buğdaydan bir şarap, arpadan bir şarap vardır." demektir. Buna dayanarak İmam Mâlik ve Şâfiî ve bunlardan önce veya sonra gelmiş bir çok âlimler ve fıkıhçılar, Kur'ân'daki hamr (şarab)ın genel anlamı ile mutlak olarak sarhoşluk verici demek olduğuna ve dolayısıyla her çeşit sarhoşluk verici nesnelerin Kur'ân âyeti ile aynen haram bulunduğuna ve her birinin yalnız sarhoşluk verme derecesi değil, damlalarının bile içilmesinin ve kullanılmasının, alınıp satılmasının asla caiz olamıyacağına hükmetmişlerdir.

Çünkü bundan sonra Maide Sûresinde: "İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının." (Maide, 5/90) buyurularak aynen "rics", yani pis olduğu beyanı ile kaçınma emri buna dayandırılmıştır. Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri ile beraber sahabe ve tabiinden birçok alimler ve fıkıhçılar "hamr" kelimesinin açık ve kesin olan anlamı, özellikle üzüm şarabı olduğundan; inkarı, insanı küfre sokacak biçimde Kur'ân âyeti ile "li aynihi" (bizzat) haram olan şarabın bu olduğuna ve diğer sarhoşluk verici nesnelerin aynen ve bizzat değil, sarhoşluk verici olmalarından dolayı Kur'an'ın bu âyetine kıyası uygun düşerek, "Her sarhoşluk verici şey haramdır." gibi hadis-i şeriflerle haram olduklarına ve dolayısıyla hamrın aynen necis olması yüzünden bir damlasının bile içilip kullanılması kesinlikle haram ve müslüman için alınıp satılması caiz olmadığına; ancak üzüm şarabı bulunmayan ve ondan yapılmış olmayan diğer sarhoşluk verici nesnelerin haramlığı, ancak sarhoşluk verme niteliği ile sabit olduğundan, içilmekten başka bir şekilde kullanılmaları için, alınıp satılmasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir. Demek olur ki Kur'ân âyeti, üzüm şarabının aynen, haramlığında kesin hüküm ifade eder. Bu âyetin diğer sarhoşluk verici nesneleri kapsamına alması sözcük olarak değil haramlığın hikmeti olan "sarhoşluk verme" sebebi dolayısıyla ve hadisi şeriflerin açıklamaları iledir. Kur'ân'daki sözcüklerin genel anlam ifade etmesi muhtemel ise de, özel anlamda olduğu gibi kesinlik ifade etmez. Buna göre, İslâm dininde genel olarak sarhoşluk veren şeylerin, sarhoşluk verici olarak kullanılmaları haram; fakat üzüm şarabı aynen ve mutlak olarak haramdır.
Elmalılı

Gördünüzmü efendim hamr ne imiş!

Ve yine gördünüz mü usul açısından li aynihi veyahut kıyas yoluyla olması dışında ümmetin kuran ve sünnetten sarahaten anladığı ne imiş!

Kuran ve sünnetten sarahaten anlaşıldığı üzre aklı giderici sarhoşluk verici herşey haramdır!

Alchindus
03-10-2009, 13:18
"Kurban Neden Kesilir" başlığında kurbanın hac dışında farz ya da vacip olmadığını söylemiştik. İslamcılar, müslümanlara kurban zorunluluğunu Kevser suresi ile dayatırlar.

Efendim yanlış malumatlardan beslenen sözler bunlar!

Evvela hanefi mezhebi dışında kalan mezheplerde kurban sünnettir, hanefi fıkhına göre ise vacip!

Bundan mütevellid olsa olsa hanefiler zorunlu görmekte diyebilirsiniz!

Bundan sonra alıntı yaptığınız kesver suresi meallendirmesi yanlışlar ihtiva etmekle birlikte ben sizin şu sözlerinize nazar etmek istiyorum.

Suredeki "salli" sözcüğünü "namaz kıl" diye çevirenler, sıra aşağıdaki ayetin mealine geldiğinde kıvırıyorlar.

Ahzap-56. İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.


Gördüğünüz gibi namaz kamufle edilmiş.

Efendim galiba daha evvelde salat bahsinde ifade etmiş idim muhterem evrensel-insanaki salat "sa la ve" kökünden türemiştir ki bir yere istikamete doğru meyletme manasınadır! Bu manadan mütevellid yaradana yönelme meyletme dua ve niyaz etme istiğfarda bulunma ve diğer bir çok manaya gelmektedir.

Daha evvelinde başka bir mevzuda ifade ettiğim gibi dillerde birden fazla manaya gelen kelimeler vardır eş anlamlı kelimelerde! Bunların hangi cümlede ne manaya gelecekleri cümle yapısından anlaşılır daha evvel verdiğim misali hatırlatırsak

-Onu geçen yaz gördüm.

-Bana söylemek istediklerini yaz.

Burada birinci cümlede yaz kelimesi mevsimdir ikinci cümlede ise yazma fiilidir bunu anlamamız içinde kelimeye bir ek gerekmemektedir manadan bu anlaşılmaktadır!

Bunun gibi salat hangi cümlede kuran için konuşursak hangi ayette nasıl ele alınmışa bakmadan sathi bir bakışla salat görülen heryerde namazı anlamak yine tercüme tenkitçiliği ile bir yere varamayacağımızı bize göstermekte!

Bu meselenin birde şöyle bir yönü vardırki bilinen anlamıyla namaz anlatılırken kuranda ekseriye belirlilik takısı kullanılmıştır ve burada nazara verdiğin ahzab ellialtı ayetinde görüldüğü üzre salat nekredir bundan mütevellid bilinen geniş manası ile ele alınmalıdır ve zati cümle yapısından da kelimenin bu manada olduğu sarihtir!

Venhar kelimesine gelince, bu kelimenin "kurban kes" anlamına geldiğine dair tek bir kanıt yok.
Kimileri


Muhterem bu kimileri arasında hiç muteber bir kaynağın yok muydu!

Burada "kurban kes" emrinin esas mânâsına gelelim: Bu belli ki "nahır"dan türemedir. "Nahır" kelimesi de isim ve masdar olarak kullanılır. İsim olan nahır, göğsün boyun tarafına gelen boğaz çukuruna doğru gerdanlık yerine denir. Masdar olan nahır ise, Rağıb ve diğer dilcilerin beyanına göre aslında nahre isabet ettirmek yani vurmak veya dokunmak veya boğaz çukuruna bıçak sokmak suretiyle nahre rastlamak demektir. Deve başlangıçta oradan kesildiği için onda galip olmuştur. Bundan mutlaka zebhetmek, boğazlamak mânâsına da kullanılmıştır. İntihar da bundan alınmıştır. Maide Sûresi'nde geçtiği üzere malumdur ki, zebh, lebbe denilen çene altından kesmekle de olur. "Kurban kes" emri de bu masdar olan nahırdendir. Zahir olan da boğazlamak mânâsına nahirdendir. Nahr ve zebh, mutlaka kurban için olmak lazım gelmeyip, soyut olarak etini yemek veya satmak için de olabilirse de Zilhicce'nin onuncu günü olan Kurban bayramının üç gününe de Kurban kesmek mânâsına nahır günleri denilmek yaygın olduğu gibi, burada kelâmın sevki (söz gelişi) şükür ve ibadet mânâsı üzerinde olduğu için de kurban mânâsı açıktır. Bundan dolayı, "namaz kıl, kurban kes de Kurban bayramı yap" mânâsına da olabilir. Fakat "venhar" (kurban kes) emrinin mef'ulü zikredilmemiş, neyin kurban edileceği tayin olunmamıştır. Bu cihet, mücmeldir. Bu, şöyle demek olabilir: "Nahr denilen ibadeti de yap, yahut Rabbine kurban için boğazlanmak şanından olanları boğazla. Yahut Kurban bayramı yap. Bunun hepsi de Allah için kurban kesmek mânâsına nahr fiilinde özetlenir. Demek ki bunda mef'ulün cinsini tayin kastedilmeyerek, yahut genellemeye işaret olunarak Allah için hayır olmak üzere boğazlanmak şanından olan önemi haiz herhangi bir kurban kanı akıtmakla fiilin kendisinin meydana gelmesi istenmiştir.

Ümid ederimki bu noktada da kafanda bir istifham artık kalmamıştır!

Alchindus
03-10-2009, 13:26
Sen yaz tabi muhterem. Ben sen yazıyorsun diye eleştirmiyorum yanlış anlama.
Aksine sen mesajlarını sıraladıkça ben çok memnun oluyorum. Mesajlarına yanıt alamayışından da beni sorumlu görme lütfen. Bir örnek vereyim. "Kur'an'daki matematik Hatası" başlığı Exclusive adlı arkadaşımızın. Bu arkadaşımız 2 yıldır yazmıyor. Ama eksikliğini hissettirmedik şimdiye kadar.
Bu başlıkta eksiklik hissediliyorsa eğer o benim sorunum değil. Açıklaması imzamda mevcut.


Muhterem sana yada bir başka ferde benim kendimden mütevellid bir sorumluluk yüklemişliğim yoktur, gün senin deyince elbette bende gün istersen seninde günün buyur yaz minvalinde yazdım!

İmdi sorumluluk bahsi açılmışken elbet belirtilmelidirki varolan bariz sorumluluk müddeinin iddiasına sahip çıkması veyahut iddiasından rucu etmesi bu rucuyu izah etmesidir!

Buna müdrik olduğundan bir şüphem yoktur o sebeple bugün veyahut yarın bir gün yazarsın demiş idim!

Zikrettiğin başlık ise senin başlığın içerisinde de zikredildiğinden nazarımdadır, başlığını hitama erdirdiğimde mevlanın başkaca bir takdiri yoksa bu pek bir iddialı savıda ele alacağız!

ugurce82
04-10-2009, 01:23
Efendim galiba daha evvelde salat bahsinde ifade etmiş idim muhterem evrensel-insanaki salat "sa la ve" kökünden türemiştir ki bir yere istikamete doğru meyletme manasınadır! Bu manadan mütevellid yaradana yönelme meyletme dua ve niyaz etme istiğfarda bulunma ve diğer bir çok manaya gelmektedir.

Daha evvelinde başka bir mevzuda ifade ettiğim gibi dillerde birden fazla manaya gelen kelimeler vardır eş anlamlı kelimelerde! Bunların hangi cümlede ne manaya gelecekleri cümle yapısından anlaşılır daha evvel verdiğim misali hatırlatırsak



Burada birinci cümlede yaz kelimesi mevsimdir ikinci cümlede ise yazma fiilidir bunu anlamamız içinde kelimeye bir ek gerekmemektedir manadan bu anlaşılmaktadır!

Bunun gibi salat hangi cümlede kuran için konuşursak hangi ayette nasıl ele alınmışa bakmadan sathi bir bakışla salat görülen heryerde namazı anlamak yine tercüme tenkitçiliği ile bir yere varamayacağımızı bize göstermekte!

Bu meselenin birde şöyle bir yönü vardırki bilinen anlamıyla namaz anlatılırken kuranda ekseriye belirlilik takısı kullanılmıştır ve burada nazara verdiğin ahzab ellialtı ayetinde görüldüğü üzre salat nekredir bundan mütevellid bilinen geniş manası ile ele alınmalıdır ve zati cümle yapısından da kelimenin bu manada olduğu sarihtir!



!

Muhterem kısca söyler misin allah ve melekleri peygambere salat ediyorlar ne demek.

Alchindus
04-10-2009, 14:07
Muhammed, Kur'an'da İsa'nın çarmıha gerilmesini reddeder.
Çarmıha gerilenin başka biri olduğunu yazar.


Evvela kuran sarahaten başka biri isa yerine öldürüldü demez, nisa yüzelliyedide ve ma kateluhü ve ma salebuhü ve lakin şübbihe lehüm buyrulur!

Yani onu ne katlettiler ne selbettiler. Burada selbetmeye dair izahat için aklıma yıllar evvel bir televizyon programında dinlediğim rahmetli ahmed yüksel özemre geldi, pek kıymetli bir yorum serdetmişti! Şükürlerolsunki bu yorumu kendi sayfasına taşımışta bu gün ulaşmak mümkün oldu!

Bakınız nediyor.

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Ma salebuhu ve lâkin şübbihe lehüm25" der. Yâni "Onlar Onu salbetmediler. Ama O, onlara öyle gözüktü." Motamot tercümesi budur. Şimdi "salaba" kelimesi çok enteresan bir etimolojik kökene sâhiptir. Salaba demek yâni selbetmek, çarmıh üzerinde öldürmek. Fakat bunun etimolojik yâni Kur'ân nâzil olduğu zamanki mânâsı şudur: Bir salîbin üzerine insanı mıhlamak. Mıhladıktan sonra ölümünü tevkid26etmek üzere kuyruk sokumundan kargıyı sokmak ve ölümü böyle tevkid etmek. Şimdi bunlardan bir tânesi olmazsa salaba fiili zuhur etmiş olmaz. Şimdi Kur'ân-ı Kerîm bu hususta herhangi bir açıklayıcı izâhât vermez. Kuvvetli rivâyetlere dayandığı anlaşılan İncîller'e baktığımız takdirde, özellikle dört Kanonik İncîl'e, Markos, Matta, Luka ve felsefî bir İncîl olan Yuhannâ İncîli'ne baktığımız takdirde Hz. İsâ'nın çarmıha gerilişi hikâyesini şu şekilde anlatıyorlar.

Hz. İsâ, iki âdî hırsızla berâber çarmıha geriliyor. Onun çarmıhı, diğerlerinin çarmıhından daha yüksek, ortada. Özellikle ellerden ve ayaklardan çarmıha çivilendikten sonra kendi hâline bırakıldığı zaman ölüm üç saatten evvel olmuyor. Asgārî üç saat sürüyor. Hâlbuki bu kadar fazla ıztırab çekmesini istemedikleri için salbedilmeyi sonuçlandırmak üzere kuyruk sokumundan kargı ile dürtmek lâzım. Yine İncîller'in rivâyetlerine göre, Hz. İsâ çarmıhın üzerinde kırk beş dakîka kalmıştır. Kırk beş dakîka sonra başı önüne eğilmiş, Romalı askerler: "Bu adam öldü galibā" demişler. Ve bunun üzerine bir Romalı asker gelmiş kuyruk sokumundan kargıyı dürtmemiş fakat mubâreğin göğsünün sağ kısmından göğüs kafesinin altından kargıyı dürterek orada bir yara açmış, kanın aktığını görmüş. Fakat bu yara açıldıktan sonra Hz. İsâ'da en ufak bir reaksiyon görülmediği için Romalı komutan "Bu adam zâten ölmüş, indirin aşağı!" demiş. Ve Hz. İsâ'yı aşağıya indirmişler. Ve Hz. İsâ'yı Allāh'ın büyük bir lûtfu olarak hâl-i hayâtında iken dirilttiği Azer'in kendisi için hazırlamış olduğu lâhite koymuşlar. Ve bu lâhitin üstünü örtmüşler. Ve gitmişler. Gerek Hz. Meryem gerek ondan sonra Yusûf, gerek on bir havâri gerekse Mecdeli Meryem, gerekse Azer ve ailesi büyük bir ıztırab içerisinde ağlamaya başlamış. Fakat Mecdeli Meryem dayanamamış, gene İncîller'in rivâyetine göre, Efendisini görmek istemiş. Burada bir parantez açmamız lâzım. Çoğu kere İncîller'de Rabb kelimesi geçer. Rabb kelimesinin o zamanki mânâsı efendi demektir. Kendisine hürmet edilen şahıs, mürşid, üstâd demektir. Bunu alıp da bu kelimenin mânâ kaymasından istifâde ederek Hz. İsâ'yı Rabbü'l-Âlemin olarak göstermek büyük bir hatâ. Şimdi Efendisinin kabrinin başına dua etmek üzere gittiği zaman kabrin/lâhdin açılmış olduğunu ve içerde kefen parçalarının bulunmuş olduğunu gördüğünde, "Efendim nereye gitti?" diye büyük bir hıçkırıkla ağlarken, Hz. İsâ çalıların arkasından çıkmış. "Kızım ben ölmedim" demiş. Yâni buradan bugünkü pozitif aklımızla düşünecek olursak mubârek demek ki kendisi salbedilmedi. Kur'ân'ın dediği gibi yâni Haç'a gerildi, fakat haçın üstünde kuyruk sokumuna kargı sokulmak sûretiyle vefât etmedi. O sâdece büyük bir baygınlık geçirdi ve onun içindir ki bu baygınlık esnâsında Romalı askerin kendisine batırdığı kargının acısını duymadı. Bunun üzerine vefâtına karar verilerek Azer'in kabrine koydular. Ama Azer'in lâhdinin soğukluğundan mubârek kendisine geldi. Zâten güçlü kuvvetli bir adam olduğunu söylerler. Ve lâhdin kapısını kaldırarak dışarı çıktı. Beklemeye başladı. Kendisini gösterse, Romalı askerlerin kendisini tekrar yakalaması mümkün. Bu sırada Mecdeli Meryem gelince, Meryem'e: "Kızım git havârilere söyle, filân günü onlarla Tabor Dağı'nda buluşalım." dedi. Sonra Tabor Dağı'nda buluştuktan sonra onlara vedâ etti ve ayrıldı gitti. Şimdi böyle bir senaryo Kur'ân'ın anlatımına uygun. "Ma salebuhu", onlar onu salbetmediler, yâni çarmıhın üzerinde onun ölümünü tevkid etmek için gerekli olan prosedürü kalem kalem gerçekleşmedi. Bir tânesi eksik kaldı. "Ma salebu" denilmesinde büyük bir isâbet var. Ama O onlara öyle göründü. Çarmıhın üzerinde ölmüş gibi göründü. Binâenaleyh Kur'ân'ın lâfzî ifâdesi esâsında İncîl'in ifâdesine uymaktadır. Sonrası gerek yorumcuların gerekse diğer târihçilerin hayâl hânesine kaldı. Efendim Yahûda İskaryot27 Hz. İsâ'yı ele veren adam, Allāh tarafından ondan sonra Hz. İsâ kılığına sokuldu da o çarmıha gerildi. Bu tabiî çok istisnaî, çok mu'cizevî Cenâb-ı Hakk'ın tabiât hâdiselerine müdâhalesi şeklinde ortaya çıkıyor. İşte o ya da bir başkası, ondan sonra Yahûda değil de başkası benzetildi öyle oldu filân. Bana kalırsa, bu Kur'ân'ın lâfzına da uygun olması dolayısıyla bu senaryo bana çok daha uygun geliyor.

Esas i'tibâriyle bu senaryo bendenizin değil. Bu senaryo müfrit28 bir İslâm düşmanı olan fakat her bakımdan düşmanlığının ötesinde ilâhî metinleri -Hıristiyan metinlerini- yorumlarken gösterdiği dirâyet ve akla yatkınlık bakımından Agnes Braillon'nındır. Agnes Braillon, Âdem Oğlu isimli eserinde Hz. İsâ'nın hayâtını anlatırken bu senaryoyu ileri sürmüştür. Ve kanaatimce bu senaryo Kur'ân'ın lâfzına da uygun bir senaryodur. Ve işin içine olağanüstü hâdiseleri katmadan çok rahatlıkla anlaşabilecek ve kabûl edilebilecek bir senaryodur. Kur'ân'ın rûhuna da lâfzına da aykırı bir senaryo değildir. Her ne kadar Agnes Braillon Kur'ân'a karşı, Kur'ân'a düşman olan bir kişi olsa dahî Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek lâzım.
http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=336&Itemid=56

Alchindus
04-10-2009, 14:30
Muhterem kuranın isanın çarmıha geçirilmesi bahsine dair ne söylediğini ortaya koyduktan sonra mesajındaki diğer sıkıntılı bahislere geçebiliriz!

Kur'an'ın İsa ile ilgili konularda ileri sürdükleri çoğu konu tutarlıdır.
Teslisi reddetmesi, tanrılığını, tanrının oğlu olduğunu yalanlaması, çarmıha gerildiğinin reddi mantıksız bulunmaz.
İsa konusundaki polemiklerde açık verdiği tek konu İsa'nın babasız doğumu konusundadır. Eğer Kur'an bu konuyu da reddetse ve örneğin "İsa'nın babası Meryem'in eşidir" deseydi daha da tutarlı olacak, çelişkide kalmayacaktı.

Çünkü İsa'nın tanrının oğlu olduğunu reddeden Muhammed'e Hristiyanlar sorarlar: "Peki öyleyse İsa'nın babası kim?" diye.
Muhammed bu soruya yanıt veremez ve Hristiyanlardan müddet ister.
Birkaç gün sonra ayet gelir ve Hristiyanlara aşağıdaki ayeti okur.

Ali İmran-59. Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol' dedi, o da oldu.

Ama ayetle verilen bu yanıt Hristiyanları tatmin etmez.
Çünkü topraktan yaratılana ruh üflenmesi ile, Meryem'e yapılan üfleme arasında önemli derecede boyut farkı vardır bilimsel olarak. :D


Muhterem evvela nuzuli esbab sadedinde ali imran ellidokuz için bir rivayet ben hatırlamamaktayım, senin bu noktada kaynağın nedir zikredersen mutlu oluruz!

İmdi farzedelim böyle bir rivayet varki var kabuledebilmemiz için evvela görmemiz gerek :) yinede bunu rivayet ve dirayet açısından ciddi tenkide tabi tutacağız!

İmdi evvela kuranın isanın babası bahsinde açık verdiği sözü anlaşılır bir söz değildir kuran en başından itibaren isa için ıysebnü meryem meryemoğlu isa demiştir isanın babasız hak peygamber olduğu bahsi sarahaten kuranda zikredilmiştir!

Bir diğer husus nisa suresinden çok evvel meryem suresi inmiş ve orada isanın dünyaya gelişi tafsilatıyla zikredilmiştir! Bundan mütevellid Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır daha uzak olan isanın babası kim sualinin yanıtı sarahaten ortada iken Hz. Muhammedin onun babası yok babasız hak peygamberdir demek ve meryem suresini onlara okumak yerine vahiy beklemesidir!

Ben Hz. Muhammede isa içün böyle bir sual sorulduğunu ve bunun cevabı olarak da bir kaç gün sonra nisa ellidokuzun indiğini okuduğum kaynaklarda görmedim pante! Bu bilginin kaynağını yazarsan sevineceğim!

Zikrettiğim gibi böyle bir rivayet mevzu bahis olsada bu dirayet ve rivayet açısından tenkid edilir çünkü kuranın isa bahsinde söyledikleri açıktır!

paslıçivi
05-10-2009, 07:54
her dinde vardır böyle dini doğrulamaya çalışan teist ve yanlışlamaya çalışan nonteistler..

bu dinlere /inançlara ister inanın ister inanmayın, isterseniz ömrünüz boyunca tartışın, size getirdiği tek fayda; varoluşun gizemi karşısında bu bilinemezliğin vereceği sıkıntıdan kurtulup, biraz oyalanmak ve afyonlanıp uyuşmaktan öte bir şey değildir.. afyonlanıp, uyuşup, uyumanızı ve rüya görmenizi isteyen de sizin sahtebenliğinizdir..

çünkü insanoğlu henüz bilinç evrimini tamamlamıştır, inanç dünyasında yaşamak zorundadır.. nasıl bir kutup ayısı buzullarda yaşamak, bir kuş uçabilmek, bir deniz canlısı deniz altında yaşamak için bir takım donanımlara sahip olması gerekiyorsa ve bu donanımlarla varolduğu şartlara uyum sağlayamadığı zaman nesli tükeniyorsa, herşey insanoğlu için de geçerlidir..

aslanın gücü ve parçalayıcı dişleri, balıkçıl kuşların uzun gagaları, deniz hayvanlarını solungaçları nasıl o canlılara yaşamaları gereken ortamda bir tampon/zırh/yardımcı gibi hayati bir fonksiyon taşıyorsa inanç kavramı da varolduğu ortamda yaşamını idame ettirebilmesi adına insan denen canlı için zorunluluktur..

insan denen düşünebilen hayvan geliştiridiği akıl/zeka sayesinde varoluştaki adaletsizliği ve yaşamın güzelliğini görmüş ve kavramıştır.. ama bunun yanında bir gün öleceğinin farkında olan ama sahtebenliğin savunma mekanızmlarıyla bunu sürekli yadsıyan ve öteleyen bir canlı olmak zorundadır.. yani anda değil zamanda yaşamak zorundadır..

bu adaletsizlik ve ölümün farkına varan insan denen canlı bu acı gerçeklerden duyduğu rahatsızlığını azaltmak/yoketmek adına zaman içerisinde bilim ve teknokojiye paralel bir takım inançlar geliştirmek zorundadır.. aksi takdirde akıl ve ruh sağlığını kaybedip sağlıklı bir insan olarak yaşayıp türünün devamlılığını sağlayamaz..

varoluşun derdi canlıların adaleti, mutluluğu değildir.. varoluşun tek derdi canlılığın devamıdır.. ve bu tüm canlılara "ben hayatta kalmalıyım ve benim soyum/türüm sona ermesin, devam etsin" olarak yansır.. çünkü varoluş gereği gen bencildir..bunu hem hayvanlarda hem insanlarda çok net olarak görebilirsiniz.. işte tüm bunları yaptıran sizin benlik(ego) diye bildiğiniz sizi varoluşun kendi kölesi yapan sahtebenliğinizdir..

tüm bunların eşliğinde bencil gene sahip canlılar insanıyla/hayvanıyla/bitkisiyle dünya denen gezegende bir savaş vermek durumundalar.. binlerce yıldır hayvanların içgüdülerinde insanların da egolarında olan bu özellik sayesinde yaşanan tek şey savaştır.. altta yatan asıl neden yukarda bahsettiğim ben hayatta kalmalıyım ve benim soyum/türüm sona ermesin, devam etsin durumudur..dünyada canlı türleri arasında savaş hiç bir zaman bitmemiştir ve bitmeyecektir de.. canlılar hem kendi türleriyle hem de diğer türlerle sürekli savaşa halindedirler.. arada yaşanan savaşılmayan dönemler barış dönemi değil bir sonraki savaşa daha güçlü girmek için ara verilen güçlenme dönemleridir..

konunun özüne dönersek; bu adaletsizlik ve ölüm kavramı insanı bir takım inançlar doğurmaya itmiştir.. dünyada gelmiş geçmiş dinlerinin tamamını incelerseniz hepsinin bu iki kavram(adalet ve ölüm) üzerine kurgulandığını görürsünüz.. bütün dinler size bu dünyada yaşanılan adaletsizliği ölüm sonrası bir yaşam vaadederek sizi yaşanılabilir bir canlı haline getirmeye yöneliktir.. çeşit çeşit cennet cehennemler, yeniden doğumlar(farklı statüde insan olarak doğmalar), karma yaşamlar(her türlü varlık olarak olarak tekrar doğmalar) vs.. hepsi size yaşadığınız adaletsizliğe bir çözüm ve sonsuza kadar yokolmama hissi verip bu dünyayı yaşanabilir katlanılabilir hale getirmektedir..

o yüzdendir ki bir çocuk hangi teist toplumda dünyaya gelirse farkında olmadan bu inanca sımsıkı sarılır.. aksi takdirde yaşam anlamsızlaşır ve yaşamanın bir amacı kalmaz.. çünkü yaşam acılarla doludur ve acıları ne için çekeceksin, bir amacın bir hülyan olmalı.. işte dinler sana bu hülyayı verir.

bu kişi atalarının kendisine verdiği bu varoluş(hakikat) hülyasını gerçek zannetmek zorundadır.. ve diğer kültürlerin dinlerin hülyalarıyla uğraşmaz ve hiç düşünmeden sorgulamadan direk reddeder ve artık onun için kendi hülyası hakikat diğerleri batıl/aldanmadır.. bu gerçek tüm dünya insanlığının tamamına yakınını ilgilendiren bir gerçektir.. dünyadaki hemen hemen her teist bu şekilde bir bilinç düzeyiyle yaşar..

israildeki bir teistle bir nonteist sadece museviliği tartışır, hristiyanlık, islam ve diğer dünya dinleri onların zerre kadar umurlarında değildir..

hindistandaki bir teistle bir nonteist sadece hinduizmi tartışır, diğer dünya dinleri zerre kadar umurlarında değildir..

avrupadaki bir teistle bir nonteist hristiyanlık asıl olmak üzere hristiyanlık ve museviliği tartışır.. islam ve diğer dünya dinları zerre kadar umurlarında değildir..

uzakdoğudaki bir teistle bir nonteist budizmi tartışır, diğer dünya dinleri zerre kadar umurlarında değildir..

islami ülkede yaşayan bir teistle bir nonteist islam asıl olmak üzere hristiyanlık ve museviliği tartışır.. semavi olmayan dinlerle zerre kadar ilgilenmezler..

tüm bunların sebebi özbenliğinden zaman içerisinde uzaklaştırılıp sahtebenlikte yaşamaya mahkum edilen insan denen canlının varoluşla uyum içerisinde yaşaması içindir..

ne cennet cehennemler ne yeniden doğumlar, ne karma yaşamlar, hepsi güzel bir rüyadır..

insan denen canlı zaman içerisinde bilinç evrimini geliştirdikçe dinlerden ve tanrılardan özgürleşip yaşamın/varoluşun devasa bir gizem olduğunu kavrayacaktır..

Alchindus
05-10-2009, 12:53
Muhterem evvela görmekteyimki yasaklanmışsın! Geçmiş olsun diyorum!

Önce sevgili Reha'nın tespitine yer verelim:

Yahya'nın Adı:


Evvela düzeltelimki bu hatalı tespit aksini iddia etmesine şaşırsamda reha dostunuza değil abrahan geigerine ait!
http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=237675&postcount=21

İyice araştırmadığı bir mesele için kuran ve muhammed yanılmaktadır diyen reha yanıtlarımız ve nihayetinde önüne koyduğumuz makale sonrası hala araştırmaktayım noktasına ricat etmiştir!

Amma bu bahsi açtığı diğer adreste ve burada bunu sarahaten de yapamamıştır, bu sebeple daima diyoruzki gerçeğe sadakat şarttır!

Meseleyi tetkik etmek isteyenler zikrettiğim makaleye buradan ulaşabilir http://www.islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/yahya.html



İmdi bu alıntımla başlığını dahil olduğun ana kadar hitama erdirmiş oldum muhterem. Döndüğünde ciddiye alınacak bir iddian olursa veyahut cevaplarıma itirazların var ise belirtmen beni memnun edecektir.

ulpian
08-10-2009, 04:25
Sayın Alchindus,

yukarda pante'ye cevaben yazmış olduğunuz mesajlardan birisinde yaptığınız bariz bir hataya dikkatinizi çekmek isterim.


Öncelikle şu ifadeleriniz oldukça tuhaf:


İmdi farzedelim böyle bir rivayet varki var kabuledebilmemiz için evvela görmemiz gerek :) yinede bunu rivayet ve dirayet açısından ciddi tenkide tabi tutacağız!

(...)

Zikrettiğim gibi böyle bir rivayet mevzu bahis olsada bu dirayet ve rivayet açısından tenkid edilir çünkü kuranın isa bahsinde söyledikleri açıktır!

Şimdi, diyorsunuz ki, ''Ben böyle bir rivayet görmedim. Kaynak gösterin. Ama hadi bir an için doğru olduğunu kabul etsek bile, bunu rivayet ve dirayet açısından tenkid etmek gerekir''.

Henüz kaynağını görmemiş olduğunuz bir nüzul sebebi rivayetini, dirayet açısından tenkid edebilirsiniz -ki etmişsiniz de-, ama rivayet açısından nasıl tenkid edebilirsiniz? Henüz kaynağını, rivayet silsilesini bilmiyorsunuz, fakat rivayet açısından da tenkid edeceğinizi söylüyorsunuz. Tuhaf değil mi?


Ondan sonra kaynak sormuşsunuz:


Muhterem evvela nuzuli esbab sadedinde ali imran ellidokuz için bir rivayet ben hatırlamamaktayım, senin bu noktada kaynağın nedir zikredersen mutlu oluruz!

(...)

Ben Hz. Muhammede isa içün böyle bir sual sorulduğunu ve bunun cevabı olarak da bir kaç gün sonra nisa ellidokuzun indiğini okuduğum kaynaklarda görmedim pante! Bu bilginin kaynağını yazarsan sevineceğim!




Kaynağını istediğiniz nüzul sebebi rivayeti -fazla uzaklara gitmeye gerek bırakmadan- Elmalılı'da zikredilmekte. Sadece pante'nin rivayetinde geçen ''mühlet isteme'' olayı anılmamakta.

İşte Allah'ın müteşabih bir kelimesi olan İsa'yı, böyle muhkem bir asla döndürmek suretiyle açıklama, ilmî bir imana bağlayan bu muhkem âyetin nüzul sebebi, Necran'dan gelen hıristiyan murahhas heyeti (delegeleri)nin Peygamber'in huzurundaki karşılıklı konuşmaları olduğunda tefsir bilginleri ittifak etmişlerdir. Buna göre bu âyet, önce nass olarak ve ibaresiyle hıristiyanlara; ikinci olarak ve işaretiyle yahudi ve diğerlerine cevaptır. Necran temsilcileri demişlerdi ki: "Madem İsa'nın beşerden bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah olması gerekir." Şimdi bunlara karşı buyuruluyor ki, İsa'nın ve tasdik ettiği bütün peygamberlerin getirdikleri ilâhî kitaplar ve bu cümleden olarak Tevrat ve İncil gereğince Hz. Âdem'in de beşerden bir babası olmadığı belli ve açıktır. Halbuki bütün bunların şehadetiyle Âdem ne Allah'tır ne de Allah'ın oğludur. İşte İsa da, tıpkı onun gibi, ne Allah, ne de Allah'ın oğludur. Allah İsa'nın babası değil, yaratıcısı ve rabbidir; İsa ancak Meryem'in oğludur.Hak Dini Kuran Dili, Al-İmran/59 tefsiri.

Söylediğim gibi, rivayette ''mühlet isteme'' olayı yok, ama zaten sizin eleştirileriniz de bu olaya istinaden yapılmamış.



Şu yapmış olduğunuz ''dirayet açısından tenkid'' pante'nin bahsindeki mühlet isteme olayı olmasa da geçerli olmalıdır.


Bir diğer husus nisa suresinden çok evvel meryem suresi inmiş ve orada isanın dünyaya gelişi tafsilatıyla zikredilmiştir! Bundan mütevellid Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır daha uzak olan isanın babası kim sualinin yanıtı sarahaten ortada iken Hz. Muhammedin onun babası yok babasız hak peygamberdir demek ve meryem suresini onlara okumak yerine vahiy beklemesidir!


Şimdi sayın Alchindus,

nüzul sebebi rivayetine getirmiş olduğunuz mantıki eleştiriye rağmen, bu rivayet Elmalılı'da geçmektedir ve Elmalılı'ya göre bu hususta ''tefsir bilginleri ittifak etmişlerdir''!

Çok fazla araştırmaya vakit bulamasam da, aynı rivayeti (kesin bir dille anlatılmış olarak) şu Tefsir eserlerinde de buldum.

- Es-Sabuni, Safvetü't Tefasir, Al-İmran/59.
- Mevdudi, Tefhimu'l Kuran, Al-İmran/56-61.
- Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri, Al-İmran/59



Yani sayın Alchindus,

sizin ''Meryem suresinin inmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır'' tespitinize karşın, en muteber müfessirler ittifaken bunun böyle olduğunu rivayet etmektedirler.


=> Ne yapacağız şimdi. DİRAYET Mİ, RİVAYET Mİ?


saygılarımla

ulpian
08-10-2009, 14:27
test ..............................

Alchindus
08-10-2009, 14:45
Şimdi, diyorsunuz ki, ''Ben böyle bir rivayet görmedim. Kaynak gösterin. Ama hadi bir an için doğru olduğunu kabul etsek bile, bunu rivayet ve dirayet açısından tenkid etmek gerekir''.

Henüz kaynağını görmemiş olduğunuz bir nüzul sebebi rivayetini, dirayet açısından tenkid edebilirsiniz -ki etmişsiniz de-, ama rivayet açısından nasıl tenkid edebilirsiniz? Henüz kaynağını, rivayet silsilesini bilmiyorsunuz, fakat rivayet açısından da tenkid edeceğinizi söylüyorsunuz. Tuhaf değil mi?


Merhabalar muhterem!

Evvela dikkatiniz ve meseleyi anlama gayretinizi tebrik edeyim, pek bir hoşuma gitmiştirki rivayet dirayet meselelerine aşina inanır olmayan bir dostla karşılaşmak!

İmdi bu girizgahtan sonra konuya gelir isek sözümüz tuhaf değildir çünkü dirayet açısından tenkid ettiğimiz ve sıkıntılı gördüğümüz nakli ki sağolasınız esasen naklin ne olduğunu ortaya koymuşsunuz mesele hiç de muhterem pantenin nazara verdiği gibi değil imiş işte bu nakli bu sıkıntıdan ötürü rivayet açısından da sorunlu kabul edeceğimizi ifade ettim!

Evvela benim hıfsımda ali imran ellidokuza dair bir nuzuli esbab yok idi zati mütevatir derecesinde nuzuli esbab rivayetleri çok fazla değildir ve bunlar arasında ben bu minvalde hiç bir rivayeti hatırlamamakta idim!

Dirayet açısından da mesele göstermeye çalıştığım gibi bir hayli sorunlu idi! Bundan mütevellid böyle bir rivayet olsa dahi bunun tenkid edilecek türden olduğunu zikretmeye çalıştım çünkü mütevatir derecede olmadıktan sonra bütün rivayetler tenkide tabi tutulabilir ve tutulmuşturda!

Başkaca bir hususda şudur muhterem ulpian bir rivayet sadece ravi zincirleri münasebetiyle tenkide maruz kalmaz, misalen "garib" olarak anılan tek bir raviye dayalı rivayetde söz konusu olabilir o vakit bu rivayeti kendi şartları içinde değerlendirip tenkid edebilirizki bu misal olarak "malül" "maktu" ve "mutabaat" diye anılan rivayetler içinde mevzu bahis olabilir!

Demem o ki dirayet açısından tenkid edilen bir rivayet nakil açısından da "dirayette sıkıntılı olan bu rivayetin mütevatir seviyesinde olmamaklığından mütevellid kendi içinde barındırdığı noksanlar ile ila nihaye" denilerek rivayet yönünden de tenkidi yapılır yapılmaktadır!

Kaynağını istediğiniz nüzul sebebi rivayeti -fazla uzaklara gitmeye gerek bırakmadan- Elmalılı'da zikredilmekte. Sadece pante'nin rivayetinde geçen ''mühlet isteme'' olayı anılmamakta.






Hak Dini Kuran Dili, Al-İmran/59 tefsiri.

Söylediğim gibi, rivayette ''mühlet isteme'' olayı yok, ama zaten sizin eleştirileriniz de bu olaya istinaden yapılmamış.

Evvela bu nakil pek iyi olmuştur sık sık müracat ettiğim bu allamenin tefsirine bu mevzu ile alakalı bakmamış idim!

İmdi yanlız burada iki noktada hata etmektesinizki birincisi bu rivayet ile muhterem pantenin zikrettiği arasında tek münasebetsizliğin mühlet meselesi olmamasıdır! Nazar edelim pante ne demiş.

Çünkü İsa'nın tanrının oğlu olduğunu reddeden Muhammed'e Hristiyanlar sorarlar: "Peki öyleyse İsa'nın babası kim?" diye.Muhammed bu soruya yanıt veremez ve Hristiyanlardan müddet ister.Birkaç gün sonra ayet gelir ve Hristiyanlara aşağıdaki ayeti okur.

İmdi görüldüğü üzre pante diyorki hıristiyanlar "isanın babası kim!" diye soruyorlar, amma sizin de alıntıladığınız elmalılıda açıkça görülmektedir ki necranlı hıristiyanlar "Madem İsa'nın beşerden bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah olması gerekir" demekteler! Bununla ortada olan şudurki isanın beşerden babası olmadığına iman eden hıristiyanlar "madem sizde buna inanıyorsunuz o vakit onun babasının tanrı olduğuna da inanın" demekteler!

İşte bu rivayete görede ali imran ellidokuz bu sebeple iniyor ve ademin yaratılışı nazara verilerek beşerden baba olmamasının böyle ifratça yorumlanmanısının yanlışlığı tembih ediliyor!

Benim yaptığım tenkidi de tekrar nazara verelimki hata ettiğiniz ikinci cihet vuzuha kavuşsun!

Bir diğer husus nisa suresinden çok evvel meryem suresi inmiş ve orada isanın dünyaya gelişi tafsilatıyla zikredilmiştir! Bundan mütevellid Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır daha uzak olan isanın babası kim sualinin yanıtı sarahaten ortada iken Hz. Muhammedin onun babası yok babasız hak peygamberdir demek ve meryem suresini onlara okumak yerine vahiy beklemesidir!

Görüldüğü üzre hıristiyanların isanın babası kimdir sualini sormalarınıda buna cevap için beklenilmesinide akla uzak görmekteyim! Buna mükabil zikredilen rivayette de hıristiyanlar isanın babası kim diye sual etmeyip "Madem İsa'nın beşerden bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah olması gerekir" diyerek kendilerince bir istidlal yapıp itiraz dile getiriyorlar ve bunlara cevaben hemen beklenmeden ademin yaratılışını nazara veren ayetin indirildiği zikrediliyor!

Buda göstermektedirki hem muhterem pantenin nakli yanlıştır hem bizim itirazımız pek yerindedir!

Yani sayın Alchindus,

sizin ''Meryem suresinin inmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır'' tespitinize karşın, en muteber müfessirler ittifaken bunun böyle olduğunu rivayet etmektedirler.


=> Ne yapacağız şimdi. DİRAYET Mİ, RİVAYET Mİ?


saygılarımla


Efendim naklettiğiniz metin gayet sarihtir, hıristiyanlar isanın babası kimdir diye sual etmiyorlar kendilerince istidlal yapıyorlar! Efendim farzı muhal bu suali de sormuş olduklarını bir an içün kabul edelim bakınız dirayet açısından itirazım iki çephelidir sarfettiğim cümle ortadadır!

Bir diğer husus nisa suresinden çok evvel meryem suresi inmiş ve orada isanın dünyaya gelişi tafsilatıyla zikredilmiştir! Bundan mütevellid Hz. Muhammede hıristiyanların gelip isanın babasını sormaları akla uzaktır daha uzak olan isanın babası kim sualinin yanıtı sarahaten ortada iken Hz. Muhammedin onun babası yok babasız hak peygamberdir demek ve meryem suresini onlara okumak yerine vahiy beklemesidir!

İmdi bu böyle iken yinede muhim suale gelirsek rivayetmi dirayetmi bahsinde muhakkikinin ekseriya görüşü rivayette herhangi bir şüphe yoksa ve dirayet ile uyumsuzluk tevile mahal bırakmayacak derecede değil ise rivayete itibar edilmesi gerektiği yönündedirki bendeniz de buna iştirak etmekteyim!

ulpian
08-10-2009, 15:13
sayın Alchindus,

benim ''tuhaf'' olarak adlandırdığım, henüz kaynağını, silsilesini görmemiş olduğunuz bir nüzul sebebini rivayet açısından da tenkide tabi tutmanız veya tutulması gerektiğini söylemeniz idi.

Diyosunuz ki:

Evvela benim hıfsımda ali imran ellidokuza dair bir nuzuli esbab yok idi zati mütevatir derecesinde nuzuli esbab rivayetleri çok fazla değildir ve bunlar arasında ben bu minvalde hiç bir rivayeti hatırlamamakta idim!

Dirayet açısından da mesele göstermeye çalıştığım gibi bir hayli sorunlu idi! Bundan mütevellid böyle bir rivayet olsa dahi bunun tenkid edilecek türden olduğunu zikretmeye çalıştım çünkü mütevatir derecede olmadıktan sonra bütün rivayetler tenkide tabi tutulabilir ve tutulmuşturda!


Bu açıklamalarınıza bir de ''mütevatir olan bir rivayeti benim bilmemem muhaldir'' şıkkını eklerseniz, o zaman izahınız tatmin edici olur ve benim iddia ettiğim ''tuhaflık'' ortadan kalkar (ne var ki, bu izahı en başta yapmanız daha uygun olurdu ve şu an -bence önemsiz olan- bu konuyu tartışır olmazdık :)).



Asıl mevzu ile ilgili açıklamalarınıza gelince: Şimdi pante'nin iletisini tekrar, farklı bir zaviyeden okumaya çalıştım ve yazılanın iki açıdan da anlaşılabileceğini gördüm. Ben pante'nin ifadelerini şu şekilde anladım:

=> ''Muhammed'in, İsa'nın biyolojik babasız olduğunu, fakat Tanrı'nın oğlu da olmadığını söylediği zaten bilinmekte idi. Buna rağmen, Hıristiyanlar 'Tamam da, İsa'nın babası olarak kimi kabul edeceğiz, babası kim?' şeklinde sıkıştırdılar. Bunun üzerine söz konusu ayet geldi''.

Eğer pante'nin kastettiği bu idiyse, size olan eleştirim yerindedir. Çünkü pante'nin bu anlattığı ile tefsirlerde geçen rivayet arasında tek fark ''mühlet'' hadisesidir.


Ama anladığım kadar ile siz iletiyi şu şekilde anlamışsınız:
=> ''Muhammed henüz sadece İsa'nın Tanrı oğlu olmadığını bildirmiş, fakat biyolojik babası olup olmadığı konusunda bir ayet söylememişti. Bunun üzerine Hıristiyanlar 'Kim Babası?' diye sorunca, söz konusu ayet geldi''.

Eğer pante'nin kastettiği gerçekten de bu ise, haklısınız, bu doğru olamaz. Çünkü olaydan çok önce Meryem Suresi gelmiş.

Neyi nasıl kastettiğini, pante gelince açıklığa kavuşturur. Ama siz eğer ikinci şekilde anladıysanız, ki samimice itiraf etmek gerekirse, mesajı bu şekilde de anlamak mümkün, o zaman yapmış olduğunuz eleştiride haklısınız.



Son olarak sayın Alchindus,


İmdi bu böyle iken yinede muhim suale gelirsek rivayetmi dirayetmi bahsinde muhakkikinin ekseriya görüşü rivayette herhangi bir şüphe yoksa ve dirayet ile uyumsuzluk tevile mahal bırakmayacak derecede değil ise rivayete itibar edilmesi gerektiği yönündedirki bendeniz de buna iştirak etmekteyim!

biliyorum, tartışmakta olduğunuz konu ve konuların epey dışına çıkacak, ama naçizane birkaç kelam etmeme müsaade ederseniz:

Şu söylediklerinizden, salt teorik de olsa, şöyle bir kombinasyonun mümkün olduğu çıkmaktadır: X Rivayeti dirayet açısından çok sıkıntılı, fakat nakil açısından mütevatırdır.

Ve -Ehli Sünnet'in genel bakışına uygun olarak- diyorsunuz ki, böyle bir durumda rivayet önceliklidir.

İşte bunu derken aslında, ''akla aykırı olsa bile, eğer nakli mütevatır derecesinde kuvvetli ise, iman etmek düşer'' demektesiniz, ki sırf bu bile, akılcıl bir insanın mürtet olmasına kafidir. :)


saygılarımla

Alchindus
08-10-2009, 17:33
sayın Alchindus,

benim ''tuhaf'' olarak adlandırdığım, henüz kaynağını, silsilesini görmemiş olduğunuz bir nüzul sebebini rivayet açısından da tenkide tabi tutmanız veya tutulması gerektiğini söylemeniz idi.

Diyosunuz ki:


Bu açıklamalarınıza bir de ''mütevatir olan bir rivayeti benim bilmemem muhaldir'' şıkkını eklerseniz, o zaman izahınız tatmin edici olur ve benim iddia ettiğim ''tuhaflık'' ortadan kalkar (ne var ki, bu izahı en başta yapmanız daha uygun olurdu ve şu an -bence önemsiz olan- bu konuyu tartışır olmazdık :)).


Muhterem evvela sondan başlayalım benim her mütevatir rivayeti bilememem muhalidr gibi bir söz söylemem mümkün olmadığı gibi gereklide değildir!

Hıfsımız o denli kavi olsun arzu ederdik amma değildir :) zati bu sebeple eğer var ise bu rivayeti gösteriver dedik panteye. Diğer hususlara gelir isek daha evvelinden ifade ettiğim gibi bir rivayeti rivayet yönünden tenkid için her daim ravi zincirlerine nazar etmek gerekmemektedir mevzu ravi zincirlerini tenkid olduğunda bu elbet elzemdir amma burada dirayeten sıkıntılı bulduğumuz bir nakilden söz ediyoruz ve muhterem bilmelisinki dirayet tenkidi senetlerede racidir ve ilk dirayet tenkidleri böyle başlamıştır!

Bir misal vermem gerekirse ahir zamanda yaşanacaklara mehdi nuzuli isa bahislerine dair bazı rivayetler vardırki orada Hz. Muhammed devrinde varolmayan bazı mekanlar zikredilir! İşte metindeki bu dirayet tenkidi ile rivayetler tenkid edilmiştir! Benim söylemem de buna benzer.

Asıl mevzu ile ilgili açıklamalarınıza gelince: Şimdi pante'nin iletisini tekrar, farklı bir zaviyeden okumaya çalıştım ve yazılanın iki açıdan da anlaşılabileceğini gördüm. Ben pante'nin ifadelerini şu şekilde anladım:

=> ''Muhammed'in, İsa'nın biyolojik babasız olduğunu, fakat Tanrı'nın oğlu da olmadığını söylediği zaten bilinmekte idi. Buna rağmen, Hıristiyanlar 'Tamam da, İsa'nın babası olarak kimi kabul edeceğiz, babası kim?' şeklinde sıkıştırdılar. Bunun üzerine söz konusu ayet geldi''.

Eğer pante'nin kastettiği bu idiyse, size olan eleştirim yerindedir. Çünkü pante'nin bu anlattığı ile tefsirlerde geçen rivayet arasında tek fark ''mühlet'' hadisesidir.


İmdi muhterem evvela pantenin kastettiğinden benim zahiren anladığım sizin ikinci şıkta verdiğinize yakındır amma farzedelim sizin burada söylediğiniz manayı yada ona yakın bir manayı kastetmiş olsun! Bunu yinede tenkid ederim çünkü pante hıristiyanların bir istidlal sonucu bunu sorduklarını söylemediği gibi Hz. Muhammedin sukut ettiğini ve günler sonra ayet indiğini söyleyerek işaret edilen rivayette olmayan şeyler söylemiştir!

Sizin verdiğiniz mana ile takriben demesi şöyledirki "isaya tanrı oğlu demeyen Hz. Muhammede gelip o vakit isanın babası kimdir! diye sual ettiler ve Hz. Muhammed buna cevap veremedi!" Bir bakıma denen hıristiyanlar hassaten Hz. Muhammede gelip isanın babasını sordular! Oysa evvelinden ifade ettiğimiz gibi gibi surei meryem inzal olmuş ve meryemin nasıl gebe kaldığı bildirilmiştir! Pante ayrıyeten bu suale cevap verilemediği içün mühlet istediğini ve bir kaç gün sonra vahiy geldiğini de söylüyor!

Bu bütün cepheleriyle yanlış hatalı bir sözdür ve bu minvalde iki cihetlede bildiğim bir rivayet yoktur!

Bakınız sizin elmalılıdan naklettiğiniz rivayet zihnimizi harekete geçirmiştir mesele ali imran altmışbir ayeti dolayısı ile zikredilen mübahele rivayetleridir gördünüzmü hıfsımız her daim imdada yetişemiyor mesele ilk gündeme geldiğinde bunu hatırlayamadık!

Yani muhterem pante mübahele rivayetlerine işaret ediyor bu rivayetlere baktığımızda er-razinin refsirinde "babası kim" sualinin sorulduğunu amma bunun daha önceden ifade ettiğim gibi istidlal sadedinde dile getirildiğini gördüm!

Yani hıristiyanlar gelip esasta Hz. Muhammede "isanın babası kim!" diye sual etmiyorlar bu sual Hz. Muhammedle isanın mahiyetine dair tartışmada istidlal sadedinde dile getiriliyor ve mühlet meselesi söz konusu olmuyor!

Sonra bu üç ileri gelen reisleri, piskoposları ve danışmanları Hz. Peygamber (s.a.s) ile, dinlerindeki ihtilaflar üzerinde konuştular. Onlar bazan Hz. İsâ (a.s)'nın Tanrı olduğunu, bazan "Allah'ın oğlu" olduğunu, bazan da üçün (Baba-Oğul-Ruhul-Kudüs) üçüncüsü olduğunu söylüyorlardı. "O, Allah'tır" demelerine, "Çünkü ölüleri diriltir, anadan doğma körleri, alaca hastalığına musab olanları ve diğer hastalan iyileştirir, gayblan haber verir, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfler, o da uçardı' diye delil getiriyorlardı. O'nun, Allah'ın oğlu olduğu iddiasına da, "Çünkü O'nun bilinen bir babası yoktu" diye istidlal ediyorlardı. Onun, üçün üçüncüsü olduğu görüşlerine de, "Çünkü Allah "Biz yaptık," "Biz kıldık" diyor. Eğer Allah bir olsaydı "Ben yaptım" derdi, diye istidlal etmişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s) onlara "İslam'a giriniz" deyince, onlar, "Biz senden daha önce İslâm'a girdik" dediler. Bunun üzerine Hr. Peygamber (s.a.s), "Yalan söylüyorsunuz. Allah'a bir oğul isnad edip duruyorken, haça taparken ve domuz eti yiyip dururken, sizin müslümanlığınız nasıl doğru olur" dedf. Onlar da: "Eğer O, Allah'ın oğlu değil ise, onun babası kimdir?" dediler. Hz.

Peygamber (s.a.s) sustu ve bunun üzerine Allah Teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin başından seksen kadar âyeti indirdi.
Er-Razi Tefsiri Kebir

Bu rivayet böylece devam ediyor uzun olduğu için kestim heyet ile Hz. Muhammed arasında istidlalli bir münakaşa oluyor!

Efendim görüldüğü üzre babası kimdir suali raziden yaptığım bu alıntıda bu minvalde zikredilmiş rivayetin devamında dirayeten tenkit ettiğimiz gibi Hz. Muhammed meryem suresinde zikredilen manayı ifade edip isanın babasız yaratılmasını nazara veriyor!

Demem o ki pantenin istinat ettiği rivayet bu ise bunu doğru tarzda ifade ve nakletmemiş! Bende kendisini naklettiği şekliyle tenkid edip nakledilenin dirayet ve rivayet açısından kritiğie tabi olacağını söyledim!

Neyi nasıl kastettiğini, pante gelince açıklığa kavuşturur.

Muhtemelen öyle olur zati ben muhteremin gıyabında konuşmaktan hoşnut değilim!

Ama siz eğer ikinci şekilde anladıysanız, ki samimice itiraf etmek gerekirse, mesajı bu şekilde de anlamak mümkün, o zaman yapmış olduğunuz eleştiride haklısınız. </p>

Zahiren ona yakın manayı anlamakla birlikte esasen en bariz anladığım hıristiyanlar gelip sual ediyor Hz. Muhammeden "isanın babası kim!" diyerek. Oysa görmekteyizki mesele yazılan bir mektup vesilesi ile medineye gelen necran heyeti ile tevhid mevzusunda bir münakaşadır, mübahele rivayetlerini tetkik ettiğinizde bunu göreceksiniz!

Son olarak sayın Alchindus,



biliyorum, tartışmakta olduğunuz konu ve konuların epey dışına çıkacak, ama naçizane birkaç kelam etmeme müsaade ederseniz:

Şu söylediklerinizden, salt teorik de olsa, şöyle bir kombinasyonun mümkün olduğu çıkmaktadır: X Rivayeti dirayet açısından çok sıkıntılı, fakat nakil açısından mütevatırdır.

Ve -Ehli Sünnet'in genel bakışına uygun olarak- diyorsunuz ki, böyle bir durumda rivayet önceliklidir.

İşte bunu derken aslında, ''akla aykırı olsa bile, eğer nakli mütevatır derecesinde kuvvetli ise, iman etmek düşer'' demektesiniz, ki sırf bu bile, akılcıl bir insanın mürtet olmasına kafidir. :)


saygılarımla


Efendim belirttiğiniz vecihle bu esas konumuz dışında kalmakla birlikte meseleyi yanlış ele aldığınızı söylemeliyim! Evvela dirayeten sıkıntılılık hali akla aykırılık hali değildir, temel prensiptirki islamda aklın alamayacağı hususlar olmakla birlikte akla aykırı bir husus yoktur!

Bundan mütevellid ifade edilen prensip rivayeten sağlamlığında şüphe olmayan bir haber eğer dirayeten bazı sıkıntılar taşıyorsa burada haberi inkar etme dalaletine düşmektense meseleyi yanlış ele almak veyahut yanlış tevil etme gibi durumlar söz konusu olabileceğinden konu bütün zaviyeleri ile ele alınmalı ve esasa sadık kalınarak tevil edilmelidir!

Bu harekat tarzı bırakınız akılcılığa ters olmayı bizzat aklın gereğidir!

Alchindus
14-10-2009, 14:35
Muhterem pante merhabalar!

Görmekteyimki cezanız bitmiş, evvela hal hatır sorup afiyette olmanızı dilediğimizi belirtelim!

Ondan sonrada eğer müsait iseniz ve yazdıklarınıza yazdığım tenkitlerime itirazlarınız var ise duymak istediğimi ifade edeyim!

Yeni ve başkaca bir konuyuda müzakere etmek isteyebilirsiniz bunada açığız!

batur
28-12-2009, 00:47
sayın alchindus,

öncelikle konulara mantık çerçevesinde yaklaşarak akla yatkın cevaplar verdiğiniz için teşekkür ederim. bu sayfayı baştan sona kadar okudum. size kadar sayın pante nin yorumları beni etkilemişti. çünkü karşısında duran yada durabilen yoktu. gördüğüm kadarıyla din konusunda ikinizde üstad seviyesindesiniz. ben önyargısız olarak takıldığım hususları sormak istiyorum. Maide suresinin üçüncü ayetini açıklarsanız sevinirim. Sayın Pante geçmiş sayfalarda yazmıştı. bana da ilginç geldi. ayetin içine ayet kaçmış gibi bir tabir kullanmıştı. gerçekten böyle bir şey olabilirmi? ayet avlanma, haram et, nelerin helal olduğu vs. ile başlıyor, ayatin ortasında dininizi ikmal ettim diyor, yine av hayvanları ile ayet noktalanıyor.. cevabınız için şimdiden teşekkürler.

Maide 3. Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

Alchindus
28-12-2009, 16:52
sayın alchindus,

öncelikle konulara mantık çerçevesinde yaklaşarak akla yatkın cevaplar verdiğiniz için teşekkür ederim. bu sayfayı baştan sona kadar okudum. size kadar sayın pante nin yorumları beni etkilemişti. çünkü karşısında duran yada durabilen yoktu. gördüğüm kadarıyla din konusunda ikinizde üstad seviyesindesiniz. ben önyargısız olarak takıldığım hususları sormak istiyorum. Maide suresinin üçüncü ayetini açıklarsanız sevinirim. Sayın Pante geçmiş sayfalarda yazmıştı. bana da ilginç geldi. ayetin içine ayet kaçmış gibi bir tabir kullanmıştı. gerçekten böyle bir şey olabilirmi? ayet avlanma, haram et, nelerin helal olduğu vs. ile başlıyor, ayatin ortasında dininizi ikmal ettim diyor, yine av hayvanları ile ayet noktalanıyor.. cevabınız için şimdiden teşekkürler.


Efendim evvela güzel sözleriniz içün teşekkür ediyorum!

Malumat seviyemize gelir isek kendi hesabıma söyleyebileceğim bir müslümanın dini bilgisi ne olması icab ediyor ise o bilgiye sahip bulunduğumu dahi iddia edemem, bunu başarabilmiş isem kendimi de bahtiyar sayarım!

Muhterem batur sualinize gelir isek evvela zikretmeliyimki kuranın vahyi surecide mushaf haline iki kapak arasına alınışıda sarahaten bilinmektedir!

Bu noktalarda ilim ehlince şek şüphe husule getirecek hiçbir husus yoktur!

Bundan mütevellid zikrettiğiniz maide ayetinin içine sehven bir başka ayetin yerleştirilmesi mevzu bahis değildir!

İmdi ayeti iyi anlayabilek içün ayetin ne zaman ve nerede indiğini bilmek sanmaktayımki meseleyi izaha ve anlamaya yardım edecektir!


1- Bu âyet, Hicret'in onuncu senesi, Veda Hacc'ında, Kurban Bayramı'nın arefesinde, Cuma günü ikindiden sonra Peygamber, Adba isimli devesinin üzerinde Arafat'ta vakfe yaparken indi.

2- Abdurrahman b. Hamdan el-Adl, Ahmed b, Cafer el-Kati'den, o Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'den, o babasından, o Cafer b. Avn'dan, o Ebû Umeys'ten, o Kays b. Müslim'den, o da Tarık b. Şihab'dan bize şu rivayette bulundu: Yahudilerden bir adam, Ömer b. Hattab'a gelerek dedi ki: "Ey müminlerin emiri, gerçekten siz, kitabınızda bu*lunan öyle bir âyet okuyorsunuz ki, eğer o âyet, biz yahudi toplumuna inseydi, o günü, mutlaka bayram edinirdik, Ömer (r.a.)'in: "O hangi âyettir" diye sorması üzerine, yahudi bu âyeti okuyarak cevap verdi. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: "Vallahi ben bu âyetin Rasulullah (s.a.v.)'a indiği günü ve saati elbette biliyorum. Kurban Bayramı'nin arefesinde Cuma günü akşam vakti".

Bu hadisi Buhari, Hasan b. Sabah'tan, Müslim, Abd b. Humeyd'den, her iki son ravi de, Cafer b. Avn'dan rivayet etmişlerdir.

3- Hakim Ebû Abdirrahman Şaziyahi, Zahir b. Ahmed'den, o Hüseyin b. Muhammed b. Mus'ab'dan, o Yahya b. Hakim'den, o Ebû Kuteybe'den, o Hammad'dan, o da Ammar b. Ebî Ammar'dan bize şu rivayette bulundu: İbn Abbas, yanında bir yahudi bulunduğu sırada, bu âyeti okudu. Bunun üze*rine yahudi dedi ki: "Eğer bu âyet herhangi bir günde bize inseydi, elbette biz o günü bir bayram günü edinirdik". Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: "Bu âyet, bir günde birle*şen iki bayramda, nazil oldu. O da şu arefe gününe rastlayan Cuma günüdür."

4- İbnu Mündeh Fazîletü’s-sahâbe isimli kitabında, Abdullah Cibille İbni Hıbban İbni Ebcer'in babasından, onun babasından anlattığını anlattı:

-Biz Rasûlullah ile beraber idik. Ben, içinde murdar olarak ölen bir hayvanın eti olan bir tencereyi tutuşturuyordum. Allahü Teâlâ, meytenin haram kılındığı âyeti indirdi. Bunun üzerine ben tencereyi döktüm, dedi.

Abdulvahid Metin Esbab-ı Nuzül


İmdi elmalılıya müracat edelim!


Eser sahipleri (râviler) demişlerdir ki, bugünden sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) nihayet seksenbir veya sekseniki gün kadar yaşadı ve bundan sonra dini hükümlerde ne bir fazla, ne bir nesh, ne bir tebdil (değiştirme) vaki olmadı. Bununla Hz. Peygamber'e peygamberlik görevinin sonu ve böylece vefatının yaklaştığı haber verilmiş oluyordu. Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu âyeti okuduğu zaman ashab-ı kiram gerçekten sevinmiş ve pek büyük sevinçler göstermişler ve fakat Hz. Ebu Bekir ağlamıştı. Sorulduğunda: "Bu âyet Resûlullah'ın vefatının yaklaştığını gösteriyor" demiş ve bundan tebliğ vazifesinin sona erdiğini anlamıştı. Ve yine rivayet edildiğine göre aynı mânâyı Hz. Ömer de anlamıştı. Bakara sûresinde açıklandığı üzere en çok tercih edilen rivayete göre "Bir günden korkunuz ki, o gün hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz" (Bakara, 2/281) âyeti de bundan sonra ertesi gün Kurban Bayramının birinci günü inmiş ve seksenbir gün sonra Peygamberimizin vefatı vuku bulmuştu.


Efendim görüleceği üzre bu ayet ahkama dönük inmiş son ayettir diyebiliriz ve bu ayette müslümanlara bir müjde verilip islamın kemale erdiği nimetin tamamlandığı ve inkar edenlerin islamı söndürebilmekten ümitlerini kestikleri ifade ediliyor ve bu gün bayramdan bir gün evvel oluyor.

Bu zaviyeden kurban bayramı dahi bir cihetle bu nimetin şükrü yad edilmesi olmaktadır!

Bundan mütevellid ayette müslümanların ahkama dair uymaları icab eden son hususlar zikredildikten sonra nimetin tamamlandığı ve kemalata erdirildiği zikredilmiştir.

Yine elmalılı demektedirki


buraya kadar gelen aziz hitapları haram olan yiyeceklerin beyanı sırasında bir mu'tarıza cümlesi siyakında toplanmıştır ki, bunun hikmeti de bu haramların bir zarar ve baskı değil, bir kâmil din ve tam bir nimet cümlesinden olduğunu ve Allah katında hoşnut olunan İslâm dininin sağlam hükümlerinden bulunduğunu ve müslümanların bu çirkinliklere asla tenezzül etmemeleri gerektiğini özellikle anlatmak suretiyle haramı tekit ve ondan çekinmeyi anlatmaktır. Şu halde bunu takip eden bu mu'tarıza cümlesine değil, öncesindeki haramlara bağlıdır. Fakat bu mu'tarıza cümlesinin tekit durumuyla yukarda işaret ettiğimiz üzere bu bağlantıya şöyle bir ifade siyakı verilmiş oluyor: Şimdi müminler bugün bu dini olgunluğa erdiklerinden ve böyle pisliklerden kurtulup temiz ve saf tam bir nimete erdiklerinden dolayı Allah'a teslim olmak ve bağlanmakla hamd ve şükür etsinler, bayram yapsınlar ve sakın Allah'a itaatten çıkıp da harama el sürmesinler ve bu haramların helal olabileceğini hatırlarına getirmesinler, ancak her kim bir mahmesada yani karın kasığa geçmiş ölümden ve ölümün başlamasından korkulur bir açlık halinde sıkışık durumda olur da, bir günaha meyletmeyerek, yani zaruret miktarını geçmiyerek veya diğer bir çaresiz durumda olanın elinden almayarak bunlardan yerse Allah gafurdur, rahîmdir, cezalandırmaz. Zaruretler, haram olan şeyleri mubah kılar. Fakat muztar olmak, başkasının hakkını iptal etmez. Nitekim bu mânâ Bakara sûresinde "başkasına saldırmadan ve sınırı aşmadan" (Bakara, 2/173) diye ifade olunmuş idi.


İşte keyfiyet budur muhterem!

batur
28-12-2009, 22:40
sayın Alchindus cevabınız için teşekkür ederim.

kuranda aklıma en çok takılan hususlardan birisi Hz Meryem olayı idi. ey Harunun kız kardeşi.. çoğu yerde bu ayet havada kalıyordu, bu başlık tada öyle. sizin verdiğiniz cvp olası bir cvp. ama insan soruyor yinede; Musa dururken neden Harun denmiş. çünkü Musa Haruna göre daha baskın konumda. Musanın kız kardeşi dese sizin açıklamanızla daha iyi örtüşürdü.

benim aklıma takılan bir başka ayet bakara 260.

260. İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.

burdada hz. İbrahim in Allah ile olan diyaloğu aktarılıyor. İbrahim Allah tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istiyor. inanmıyormusun sorusuna inandığını, ama kalbinin ısınması için istediğini belirtiyor.

şimdi İbrahim burda Allah ile konuşuyor. onun varlığı hususun da sıfır şüphe. ama yinede ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyor. üstelik bunu kalbinin ısınması için istiyor. bu olay bizden binlerce yıl önce vuku bulmuş. bu durumda Allahı görüpte onunla konuşan birisinin üstüne üstlük birde ölüyü diriltme olayını görmek istemesi ve görmesi var bi kenarda, bi kenarda da biz. binlerce yıl sonra biz. ne görebiliyoruz, nede kalbimizin mutmain olması için bir istekte bulunabiliyoruz. bu yük bize ağır değilmi?

Alchindus
28-12-2009, 23:27
sayın Alchindus cevabınız için teşekkür ederim.

kuranda aklıma en çok takılan hususlardan birisi Hz Meryem olayı idi. ey Harunun kız kardeşi.. çoğu yerde bu ayet havada kalıyordu, bu başlık tada öyle. sizin verdiğiniz cvp olası bir cvp. ama insan soruyor yinede; Musa dururken neden Harun denmiş.


Efendim zikrettiğim gibi meryem harunun soyundan gelmekte, yani neseb olarak atası harun!

Biliyorsunuz Hz. Muhammedin iki torunu hasan ve hüseyinin soylarıda şerif ve seyyid diye tesmiye edilir, neticede ikiside kardeş veyahut babaları alidir denerek iki kolun farklı tesmiye edilmesinden imtina edilmemiş, hasanın soyundan gelene şerif hüseyinin soyundan gelene seyyid denmiş!

Meryemde harunun soyundan geldiğine göre ona "harunun kızkardeşi" denmesi tabiidir diye düşünmekteyim!


şimdi İbrahim burda Allah ile konuşuyor. onun varlığı hususun da sıfır şüphe. ama yinede ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyor. üstelik bunu kalbinin ısınması için istiyor. bu olay bizden binlerce yıl önce vuku bulmuş. bu durumda Allahı görüpte onunla konuşan birisinin üstüne üstlük birde ölüyü diriltme olayını görmek istemesi ve görmesi var bi kenarda, bi kenarda da biz. binlerce yıl sonra biz. ne görebiliyoruz, nede kalbimizin mutmain olması için bir istekte bulunabiliyoruz. bu yük bize ağır değilmi?

Efendim buna kurani bir cevap vermemi arzu eder iseniz diyeceğim şudur!


La yükellifüllahü nefsen illa vüs'aha

Allah, kimseye gücünün ötesinde bir teklifte bulunmaz

Bakara 286


İbrahimin isteğini doğru anlamak icab etmekte bakınız bu ayetten iki ayet evvel ne diyor ibrahim!


İbrahim ona: "Benim Rabbim, hem dirilten hem öldürendir." dediği zaman


İbrahim rabbinin dirilten olduğunda şek ve şüphe sahibi değil ibrahim


İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster." demişti.


nasılı sormakta!

Burada bu isteğin sebebi olarak kalbin yatışması diye tercüme edilen "yatmeinne" mütmain olma isteğidir, tam kamil bilme böylece itminana erme yakini elde etme amma bütün bunlar nasıl bahsi içindir!

Yani muhterem imanda bir sıkıntı değil tam aksine imanı daha da perçinleme durumu burada vardır ve zati peygamberlik lutfu ilahidir ve beşer içinde bütün beşer ailesini nazarı itibara alır isek çok küçük bir topluluğa nasip olmuştur!

Yeri gelmiş iken bu ayetten hareket ile hem yakin hemde başkaca ve muhim bir manaya elmalılıdan iktibas ile işaret edelim!


Hamze kırâetinde Sâd'ın kesresi ile , diğerlerinde zammesiyle okunur. Zammelisi dan, kesrelisi den gelir ki, ikisi de, "imâle" (meylettirme, bir tarafa eğme) anlamına birer lügat (sözlüktür) tır. Parça parça kesmek, biçim biçim kesip ayırmak anlamlarına da gelir. Zammeli okunuşu, "imale" (meylettirme), kesrelisi (kesme) anlamına olduğu açıklanmış ve iki şekilde de tefsir edilmiştir. Fakat kesme anlamı âyetin daha sonrasından da anlaşılacağı için burada "imale" yeterlidir. "İmale"nin ile kullanılması (sılalanması) da kendine bitiştirme, katma anlamını verir veya bu anlamı gerektirir. Bunun için âyetin anlamı: Onları kendine meylettir, evir, çevir, kendine bağla, biçimleriyle, kendilerine özel gerçekleri (karekterleri) ile bil, tanı, demektir ki, bununla tutulacak kuşların, özelliklerini ve kimliklerini oluşturan özel biçimlerini iyice düşünülerek, tasavvur edilerek, kavranarak hayat sırrını elde eden kendilerine özel gerçeklikleri ile tanınıp İbrahim'in ilmine katılması, gerçek biçimleri ve sabit olan varlıkları ile İbrahim'in nefsine zammolunmaları (katılmaları) diriltme gücü için bir şart olduğu gösterilmiştir. Bu şekilde tutulan kuşlar hayat şekilleriyle İbrahim'in ilminde sabit olarak (yer ederek) İbrahim'in nefsine katılacak, İbrahim'in de Allah'a kendi isteğiyle tam olarak dönmesi dolayısıyla bu nokta, diriltilecek ölülerin Allah'a dönmesi prensibine bir örnek oluşturacaktır. Bu olduktan sonra da ilim ile irade arasındaki ilginin ortaya çıkışından "ol" emrinin, bir anda meydana gelişinden başka bir şey kalmayacağını anlamak kolay olur. İşte bu önemli kurallara dikkat çekmek için buyuruluyor ki: Onları tut, kendine meylettir, nefsine kat, özel varlıkları ile ilmine al, kendine bağla. Sonra nefsinde parça parça tahlil et, parça parça ayır ve her dağın başına bunlardan bir parça koy, sonra onları çağır, Allah'ın izniyle irade ve diriltmenin hükmü ortaya çıksın da, sana koşarak gelsinler, sen de şunu bil ki, Allah mutlaka azizdir, hakîmdir.



"Yakîn"de istenilen şey, gerçeklik ve şüphesizliktir. Fakat bu olayın zaruri olması değil, ancak vâki olması şarttır. Şu halde görülenler, tecrübe edilenler, tevatürle nakledilenler ve doğru istidlaller de yakîn (kesinlik) ifade ederler. Bazı Batı filozoflarının iddia ettikleri gibi "yakîn" yalnız zarurî ve huzurî ilim demek değildir. Yakînin dereceleri vardır. Mesela matematik bilgileri, mantık bilimine ait sonuçlar yakînî ve zarurî olduğu gibi, normal ve tecrübeye dayanan ilimler, tabiat ilimleri yanında Kimya ve Fizik ilimleri zarurî olmayarak yakînîdirler. Ancak bunların tecrübe edilmiş olaylarından yanlış istidlaller ile sonuç çıkarılan özel görüş ve varsayımların hepsi yakînî değildir. Aynı şekilde Hayat Bilgisi, Tıb ve benzerleri henüz yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. Acaba mümkün değil midir? Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ onları öncelikle ve bizzat ve sonra maddeleri, tohumları aracılığıyla yarattığı gibi, bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair örnekler de gösterdiğini Kur'ân haber veriyor. "[B]Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu." (Maide, 5/110).

paslıçivi
29-12-2009, 06:46
alchindus hoşgeldin:kiss::fencing:

evrensel-insan
29-12-2009, 19:20
Saygideger Alchindus;

Sana daha once sordugum bir soruyu tekrarliyorum. Herhalde, daha once gozunden kacti. "Gecege sadakat" baglaminda; sizce gercek nedir? ve neye dayanarak ortaya koyarsiniz?

Saygilarimla;
evrensel-insan

yucemanitu
28-01-2010, 19:26
Şimdi şu ayetlere dikkat edelim:

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.20:5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.34: 14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB,kıskanç bir Tanrı'yım.


YASANIN TEKRARI : Yas.4: 24 Çünkü Tanrınız RAB yakıp yok eden bir ateştir; kıskanç bir Tanrı'dır.

YASANIN TEKRARI : Yas.5: 9 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

YASANIN TEKRARI : Yas.6: 15 Çünkü aranızda olan Tanrınız RAB kıskanç bir Tanrı'dır. Öfkelenirse sizi yeryüzünden yok eder.

Bir de şuna bakalım: Eyüp.5: 2 Aptalı üzüntü öldürür,Budalayı kıskançlık bitirir.

Tevrat hem Rabbin kıskanç olduğunu bilmemkaç yerde tekrar tekrar söylüyor hem de sonra kalkıp “Budalayı kıskançlık bitirir” diyebiliyor. Tıpkı iki yüz küsür kez yemin eden Kuran’ın çok yemin edene güvenme, demesi gibi.

YOLCULUKLAR
29-01-2010, 01:01
Şimdi şu ayetlere dikkat edelim:

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.20:5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.34: 14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB,kıskanç bir Tanrı'yım.


YASANIN TEKRARI : Yas.4: 24 Çünkü Tanrınız RAB yakıp yok eden bir ateştir; kıskanç bir Tanrı'dır.

YASANIN TEKRARI : Yas.5: 9 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

YASANIN TEKRARI : Yas.6: 15 Çünkü aranızda olan Tanrınız RAB kıskanç bir Tanrı'dır. Öfkelenirse sizi yeryüzünden yok eder.

Bir de şuna bakalım: Eyüp.5: 2 Aptalı üzüntü öldürür,Budalayı kıskançlık bitirir.

Tevrat hem Rabbin kıskanç olduğunu bilmemkaç yerde tekrar tekrar söylüyor hem de sonra kalkıp “Budalayı kıskançlık bitirir” diyebiliyor. Tıpkı iki yüz küsür kez yemin eden Kuran’ın çok yemin edene güvenme, demesi gibi.

Güzel bir tespit olmuş:)

ilk kez okudum bu karşılaştırmayı ve şaşırdım...

Nova
18-08-2010, 03:27
Şimdi şu ayetlere dikkat edelim:

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.20:5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.34: 14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB,kıskanç bir Tanrı'yım.


YASANIN TEKRARI : Yas.4: 24 Çünkü Tanrınız RAB yakıp yok eden bir ateştir; kıskanç bir Tanrı'dır.

YASANIN TEKRARI : Yas.5: 9 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünküben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

YASANIN TEKRARI : Yas.6: 15 Çünkü aranızda olan Tanrınız RAB kıskanç bir Tanrı'dır. Öfkelenirse sizi yeryüzünden yok eder.

Bir de şuna bakalım: Eyüp.5: 2 Aptalı üzüntü öldürür,Budalayı kıskançlık bitirir.

Tevrat hem Rabbin kıskanç olduğunu bilmemkaç yerde tekrar tekrar söylüyor hem de sonra kalkıp “Budalayı kıskançlık bitirir” diyebiliyor. Tıpkı iki yüz küsür kez yemin eden Kuran’ın çok yemin edene güvenme, demesi gibi.

güncelleme

denklem
22-08-2010, 16:05
Sukutu hayale uğruyorum neredeyse her başlıkta inanır olmayan arkadaşlarımın yere göğe sığdıramadığı turan dursunun mazruf fukaralığı pek bir hazin![/QUOTE]
bilgisini beğenmediğiniz fukara bilgili dediğiniz bu insanı fikirlerinizle susturamadığınız için öldürdünüz ,ondan sonra arkasından böyle konuşursunuz.oysa o aydın insan sizin ibileri televizyon karşısnda tartışmalara çağırıyordu.korkunuzdan köşelere saklandınız.
turan dursun gibilerin ne söylediği anlaşılıyor en azından,sizlerin
cumhuriyetle yaşıt ve daha da eski sözlerinizden çoğu anlaşılmıyorda.
tükçe konuşursanız biraz ne dediğinizi anlarız belki.

denklem
22-08-2010, 16:08
sayın alchindus sizeydi bu.

denklem
22-08-2010, 20:44
Şimdi Kehf-90 ayetine bakalım:

Hatta iza belağa matliaş şemsi vecedeha tatlüu ala kavmil lem nec'al lehüm min duniha sitra

Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.

Zülkarneyn, doğuya gidiyor ve orada güneşle aralarında bir örtü, bir siper olmayan bir kavimle karşılaşıyor.
güneşin doğduğu yere varmak diye br şey olurmu.olmaz tabiki.ama yer dümdüz olursa
olur.

denklem
22-08-2010, 21:33
[QUOTE=Alchindus;241292]Evvela zariyat kırkyediden başlayalım!

Efendim musiun evseadan türemiş bir fiildir ayette

Ves semae beneynaha bi eydiv ve inna le musiun

denilerek semanın bina edilmesinden sonra kudret işareti olarak eyd denilip ardından genişletmek manasındaki evsea fiilinden türemiş musiuna bir de le öneki ile bahdedilince bunun mübalağa ile tekid edilmiş olduğu çok fazla manasına geldiği sarihtir!

Mana kısaca çok fazla genişlik vermeye güçyetiririz sahibiz, göğü genişletmeye muktediriz olarak anlaşılır!

Kuranın burada musiun fiilini kullanması başlı başlına çok manidar olmakla birlikte aynı manaya gelecek pek çok ayet ve işaret kuranda vardır! Enam suresi ondördüncü ayete nazar edin!

Kul e ğayrallahi ettehıü veliyyen fatıris semavati vel erdı ve hüve yut'ımü ve la yüt'am kul innı ümirtü en ekune evvele men esleme ve la tekunenne minel müşrikın

Fatır kelimesine nazar ediniz, elmalılıdan!



Enbiya otuza nazar edelim.

O küfredenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idiler de Biz onları ayırdık; canlı olan her şeyi sudan yaptık. Hala inanmıyorlar mı?

E ve lem yerallezıne keferu ennes semavati vel erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna minel mai külle şey'in hayy e fe la yü'minun

Bu ayetteki ratk kelimesi içiçe geçme kaynaşmış olma haline tekabül eder, fatk da bu ratk halindekini ayırma yarma parçalayıp dışarı çıkarma manasınadır!

İmdi düşününüz, gökler ile yer ratk halinde sonra fatkediliyor bunun manası anlamı nedir!

Göklerin alemin genişlemesidir!

İmdi dönüp tekrar enam ondört ayetine nazar ediniz!

Rad ve enbiya surelerinde verdiğiniz ayetlere hayret etmenize ise biz hayret ediyoruz muhterem pante!
ŞİMDİ:
yer ile gökler birbiriden ayrılmış

başka bir ayettede ilk göğe yıldızları koyduk diyordu.

ne anlıyacağız bunlardan.atmosferden bahsetmediğini anlıyacağız tabiki.
yani yeri yapmış sonrada uzayı yapmış bu anlama geliyor.

gökyüzünün genişlemeside hiç kıvırmaya gerek yok o çok takdir ettiğiniz elmalının mealinde GENİŞLETTİK DEMİYOR.

denklem
22-08-2010, 21:46
Rad/ 41. Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek yoktur. Ve O, hesabı pek çabuk görendir.


Üstelik bu iddia, Enbiya suresinde de geçmektedir.

Enbiya/ 44. Halbuki biz onları ve atalarını yaşlanıncaya kadar nimetlendirdik. Yeryüzünün uçlarından habire eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen onlar mı üstün gelecek?
bu iki ayetten mucize yada çelişki çıkarmaya çalışmak hiç doğru değil.işin doğrusu

Hatta biz, onların da, atalarının da ömürlerini uzattık, ömürleri boyunca onları geçindirdik, fakat görmezler mi ki yerlerine, yurtlarına girip hakim oldukları yerleri daraltıp azaltmadayız; hala onlar mı üstün olanlar?
budur.
bunu nerden anlıyoruz rad 42 den

Ve muhakkak ki, onlardan evvelkiler de desîselerde bulundular. Fakat bütün desîselerin (cezasını vermek) Allah'a aitir. Her kimsenin ne kazanacağını bilir. Ve o kâfirler de ileride bileceklerdir ki, bu yurdun akıbeti kimindir.
kısacası kafirlerin çevresindeki arazlerin azaldığından bahsediliyor.
her kes işine gelen ayeti alıyor.rad41 alıyosunda 42 yi niye almıyosun.

denklem
22-08-2010, 21:47
devam edeceğimde benim pc nin tadı yok sorun çıkarıyor.

denklem
23-08-2010, 16:25
Tevbe/ 101. *Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir. *
102. Onlardan bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
103. Onların mallarından, onları günahlarından arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al
ve onlara dua et.
Çünkü senin duan onlara huzur verecektir. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Muhammed, tevbekar olanlardan sadaka topluyor ve onları günahlarından arındırıyor Allah'ın emriyle. Hristiyan papazlar da benzerini yapıyor ama İslam bunu çarpıtarak eleştiriyor. Son ayette bir başka ilginç olan ise Allah'ın bu tevbekarlar için Muhammed'den dua istemesi. "Bana onlar için dua et ki manen rahatlasınlar, kalpleri yatışsın, teselli olsunlar, huzur bulsunlar" diyor Allah.
 YUKARDAKİ AYETLRİN TEVSİRİ ŞÖYLE:
101- Havalinizdeki bedevî a'râbdan da (yani Medine'nin çevresinde bulunan a'râbdan da ki, Cüheyne, Müzeyne, Eslem, Esca', Gifar gibi asiretler Medine etrafinda konar göçerlerdi). münafiklar vardir, ve Medine ahalisinden de bunlar da münafiklikta temerrüd etmis, yani sürtülmüs, bilenmis ve uzmanlik kazanmis, tamamiyle kaypaklasmislardir. Öyle ki sen bile onlari bilmezsin. Sahislarini, isimlerini, neseplerini bilmez degil, münafik olduklarini bilmezsin. Yani münafiklikta o derece ileri gitmisler ve o derece maharet elde etmislerdir ki, sirlarini gizlemeye, takiyye yapmaya, töhmet altinda kalma tehlikesi olan konulardan uzak durmaya, gerektiginde yag gibi suyun üstüne çikmaya öyle alismislardir ki, kendilerini senden, senin o yüksek sezgi ve dirayetinden bile gizleyebilirler. Vahiy nazil olmadikça sen bile onlarin münafik olduklarini bilemezsin, farkina varamazsin "onlari Biz biliriz." Biz onlari, muhakkak ki iki kere cezalandiracagiz. Ki bunun biri dünya azabi, biri kabir azabidir. Sonra azim (yani azametli) bir azaba ugratilacaklar ki bu da kiyamette ebedi olarak kalacaklari cehennem azabidir. 102-Yine onlardan, yani civardaki bedevilerden ve Medine halkindan diger bir kisimlari da vardir ki, günahlarini itiraf ettiler. Öbürleri gibi yalandan mazeret uydurmaya kalkismadilar. Huzur ve rahat düskünlügü yüzünden baska hiçbir ciddi mazeretleri bulunmadigini, bu sebeple gazaya gitmeyip evlerinde kaldiklarini, sonradan bu yaptiklarinin fena bir sey oldugunu anladiklarini söyleyip, kusurlarini oldugu gibi itiraf ettiler, pisman olduklarini dile getirdiler iyi bir isi ve diger bir kötü isi birbirine karistirdilar. Yani, fena ameller de yaptilar, iyi ameller de yaptilar. Mesela, gazaya gittikleri de oldu, gitmedikleri de oldu, günah da islediler, tevbe ettiler, pisman da oldular, fakat dogru söylediler. Bunlar sefere çikmayip evlerinde oturan emre uymayanlar idiler ki, bu âyet nazil olunca, bunlardan bir kismi kendilerini Mescid-i Saâdet'in diregine baglayip cezalandirmislardi. Resulullah seferden dönünce âdeti oldugu üzere mescid'e girip iki rekat namaz kildi ve bunlari o halde gördü, "bu nedir?" diye sual buyurdugunda, denildi ki, "Bunlar, siz çözmeyince, kendilerini çözmemeye yemin ettiler". Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ben de yemin ederim ki, haklarinda af emri çikincaya kadar çözmem." buyurdu. Iste bunun üzerine bu âyet nazil oldu: Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü O, gafurdur, rahîmdir.

103-Rivayet olunduguna göre, çözüldükten sonra "Ya Resulallah, iste bu mallarimizdir ki, bizi senden alikoydu. Simdi sen bunlari tasadduk et (Allah yoluna dagit) ve bizi temize çikar." dediler. Peygamberimiz, "Mallarinizdan birsey almakla emrolunmadim." diye cevap verdi, hemen sonra su âyet nazil oldu: Onlarin mallarindan sadaka al ki, kendilerini onunla arindirip, tertemiz edesin. Yani, günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenatlarinin bereketlenmesine, ihlaslilar derecesine terfi edilmelerine sebep olasin. Bunun üzerine Hz. Peygamber o mallarin hepsini degil, ifadesindeki min-i teb'iza riayet ederek üçte birini alip dagitti. Bu rivayete göre, burada alinmasi emrolunan sadaka, farz olan zekât olmayip, o ayak sürüyüp savasa katilmayanlardan günahlara bir keffaret gibi alinan özel bir sadaka demek olur. Hasan-i Basrî'nin sözü budur. Bununla beraber bir varlik vergisi, bir vergi cezasi seklinde de degil, oruç ve yemin keffaretlerinde oldugu gibi, ibadet ve itaattaki bir kusurun affi, bir eksikligin giderilmesi niyetiyle alinan bir sadaka olmus olur.

Elmalılı
 
TevbeHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=103" 103 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=103)
(Medenî 113) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir. TevbeHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=104" 104 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=104)
(Medenî 113) Allah'ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah'ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hala bilmezler mi?
HadîdHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=57&ayet=18" 18 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=57&ayet=18)
(Medenî 94) Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükafat vardır.
MücâdeleHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=12" 12 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=12)
(Medenî 105) Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
MücâdeleHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=13" 13 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=13)
(Medenî 105) Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekatı verin Allah'a ve Resulüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz. bakara245

benim bu ayetlerden anladığım muhammet kendisine para istiyor.sanırım hanımı çok olduğundan geçim sağlamak zor oluyor.mücadele12 de sadaka istiyor.başaramayınca 13 de vazgeçiyor.

yagmurcu
25-08-2010, 04:09
Tevbe/ 101. *Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir. *
102. Onlardan bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
103. Onların mallarından, onları günahlarından arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al
ve onlara dua et.
Çünkü senin duan onlara huzur verecektir. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Muhammed, tevbekar olanlardan sadaka topluyor ve onları günahlarından arındırıyor Allah'ın emriyle. Hristiyan papazlar da benzerini yapıyor ama İslam bunu çarpıtarak eleştiriyor. Son ayette bir başka ilginç olan ise Allah'ın bu tevbekarlar için Muhammed'den dua istemesi. "Bana onlar için dua et ki manen rahatlasınlar, kalpleri yatışsın, teselli olsunlar, huzur bulsunlar" diyor Allah.
 YUKARDAKİ AYETLRİN TEVSİRİ ŞÖYLE:
101- Havalinizdeki bedevî a'râbdan da (yani Medine'nin çevresinde bulunan a'râbdan da ki, Cüheyne, Müzeyne, Eslem, Esca', Gifar gibi asiretler Medine etrafinda konar göçerlerdi). münafiklar vardir, ve Medine ahalisinden de bunlar da münafiklikta temerrüd etmis, yani sürtülmüs, bilenmis ve uzmanlik kazanmis, tamamiyle kaypaklasmislardir. Öyle ki sen bile onlari bilmezsin. Sahislarini, isimlerini, neseplerini bilmez degil, münafik olduklarini bilmezsin. Yani münafiklikta o derece ileri gitmisler ve o derece maharet elde etmislerdir ki, sirlarini gizlemeye, takiyye yapmaya, töhmet altinda kalma tehlikesi olan konulardan uzak durmaya, gerektiginde yag gibi suyun üstüne çikmaya öyle alismislardir ki, kendilerini senden, senin o yüksek sezgi ve dirayetinden bile gizleyebilirler. Vahiy nazil olmadikça sen bile onlarin münafik olduklarini bilemezsin, farkina varamazsin "onlari Biz biliriz." Biz onlari, muhakkak ki iki kere cezalandiracagiz. Ki bunun biri dünya azabi, biri kabir azabidir. Sonra azim (yani azametli) bir azaba ugratilacaklar ki bu da kiyamette ebedi olarak kalacaklari cehennem azabidir. 102-Yine onlardan, yani civardaki bedevilerden ve Medine halkindan diger bir kisimlari da vardir ki, günahlarini itiraf ettiler. Öbürleri gibi yalandan mazeret uydurmaya kalkismadilar. Huzur ve rahat düskünlügü yüzünden baska hiçbir ciddi mazeretleri bulunmadigini, bu sebeple gazaya gitmeyip evlerinde kaldiklarini, sonradan bu yaptiklarinin fena bir sey oldugunu anladiklarini söyleyip, kusurlarini oldugu gibi itiraf ettiler, pisman olduklarini dile getirdiler iyi bir isi ve diger bir kötü isi birbirine karistirdilar. Yani, fena ameller de yaptilar, iyi ameller de yaptilar. Mesela, gazaya gittikleri de oldu, gitmedikleri de oldu, günah da islediler, tevbe ettiler, pisman da oldular, fakat dogru söylediler. Bunlar sefere çikmayip evlerinde oturan emre uymayanlar idiler ki, bu âyet nazil olunca, bunlardan bir kismi kendilerini Mescid-i Saâdet'in diregine baglayip cezalandirmislardi. Resulullah seferden dönünce âdeti oldugu üzere mescid'e girip iki rekat namaz kildi ve bunlari o halde gördü, "bu nedir?" diye sual buyurdugunda, denildi ki, "Bunlar, siz çözmeyince, kendilerini çözmemeye yemin ettiler". Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ben de yemin ederim ki, haklarinda af emri çikincaya kadar çözmem." buyurdu. Iste bunun üzerine bu âyet nazil oldu: Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü O, gafurdur, rahîmdir.

103-Rivayet olunduguna göre, çözüldükten sonra "Ya Resulallah, iste bu mallarimizdir ki, bizi senden alikoydu. Simdi sen bunlari tasadduk et (Allah yoluna dagit) ve bizi temize çikar." dediler. Peygamberimiz, "Mallarinizdan birsey almakla emrolunmadim." diye cevap verdi, hemen sonra su âyet nazil oldu: Onlarin mallarindan sadaka al ki, kendilerini onunla arindirip, tertemiz edesin. Yani, günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenatlarinin bereketlenmesine, ihlaslilar derecesine terfi edilmelerine sebep olasin. Bunun üzerine Hz. Peygamber o mallarin hepsini degil, ifadesindeki min-i teb'iza riayet ederek üçte birini alip dagitti. Bu rivayete göre, burada alinmasi emrolunan sadaka, farz olan zekât olmayip, o ayak sürüyüp savasa katilmayanlardan günahlara bir keffaret gibi alinan özel bir sadaka demek olur. Hasan-i Basrî'nin sözü budur. Bununla beraber bir varlik vergisi, bir vergi cezasi seklinde de degil, oruç ve yemin keffaretlerinde oldugu gibi, ibadet ve itaattaki bir kusurun affi, bir eksikligin giderilmesi niyetiyle alinan bir sadaka olmus olur.

Elmalılı
 
TevbeHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=103" 103 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=103)
(Medenî 113)Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir. TevbeHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=104" 104 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&ayet=104)
(Medenî 113)Allah'ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah'ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hala bilmezler mi?
HadîdHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=57&ayet=18" 18 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=57&ayet=18)
(Medenî 94)Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükafat vardır.
MücâdeleHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=12" 12 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=12)
(Medenî 105)Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
MücâdeleHYPERLINK "ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=13" 13 (http://www.turandursun.com/forumlar/ayetkarsilastirma.asp?sure=58&ayet=13)
(Medenî 105)Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekatı verin Allah'a ve Resulüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz. bakara245

benim bu ayetlerden anladığım muhammet kendisine para istiyor.sanırım hanımı çok olduğundan geçim sağlamak zor oluyor.mücadele12 de sadaka istiyor.başaramayınca 13 de vazgeçiyor.

denklem senin kaç bilinmeyenin var merak ediyorum doğrusu?
peygamber öldüğünde zırhı bir yahudide rehin idi birkaç kilo arpa karşılığı
senin anlayacağın peygamber aç öldü iftiralarını kendine sakla ordan burdan ayet copy-paste ederek alim olunmaz büyüklerin gelsin!

denklem
26-08-2010, 03:20
muhammedin kızı muhammet öldükten sonra mirasını almak için ebubekirin yanına gidiyorda ebubekir muhammetten duydum kimse bana varis değil ben öldükten sonra demişti diye vermiyor mirasdan kızına.
demekki aç değilmiş.varmış bişeleri.
alim olmak gibi bir derdim yok.bu sizlerin derdi.
ama şurda alimlerinizi de göremiyorum doğrusu.cevap verilemiyen onca soru ortada duruyor.nemalandıkları köşelerden çıkıp gelselerde bizi bir bilgilendirseler.
yukarıdaki meselede ise istiyor ama kimin için istiyor bilemiyorum.sonradan düşündüm de
belki devlet hazinesine katkı anlamında istiyordur.

denklem
26-08-2010, 03:24
ayrıca birşey biliyorsan konuş, yoksa salya sümük fukara edebiyatı yapma.

lizarazu
30-05-2012, 00:13
Bir ayetin içinde 7 tane çelişki var!

alpan
04-06-2012, 19:45
Savaşta Müslümanların az mı gözükmesi iyidir?

Enfal 44-Hani karşılaştığınızda Allah, o yapılması gereken işi yerine getirmek için onları sizin gözlerinizde azaltıyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Öyle ya, bütün işler yalnız Allah'a döndürülecektir.

Yoksa çok mu gözükmesi

Ali İmran 13- karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.

yucemanitu
13-06-2012, 00:13
Elmalılı’nın tefsirinde diyor ki:
“Resulullah (s.a.v) bir gün Mekke'de "Ey Allah, ey Rahman " diye dua ederken müşrikler işitmişler. Ve "Muhammed bir ilâha davet ediyordu, halbuki kendisi iki ilâha dua ediyor" demişler. Onlara cevap olarak Allah'ın bu emri inmiştir. Yani yüce Allah'ın bir çok isimleri vardır ki onlar, en güzel isimlerdir. En yüksek güzellik, ululuk ve saygı ifade eden en güzel isimler hep O'nundur. Bunların herhangisiyle olursa olsun dua caizdir. Çünkü ismin bir kaç tane olmasından, isim sahibinin birkaç tane olması gerekmez. Bütün esma-i hüsna (en güzel isimler) ile dua, ortağı olmayan o bir zata (Allah'a) duadır.”
Bu yüzden şu ayet iniyor:
De ki: «İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. ( İSRÂ Suresi 110. Ayet)
Oysa Yahudileri Mısır’ın zulmünden kurtarmak isteyen Yahve, Kuran’dan asırlar önce bakın ne demiş:
"İsrailliler'e de ki, 'Beni size atalarınız İbrahim'in, İshak'ın, Yakup'un Tanrısı Yahve gönderdi.' Sonsuza dek adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım. (Mısır’dan Çıkış-15)

lizarazu
16-06-2012, 16:10
60 sene önce "radyo gavur icadı, radyo dinlemek günah!" diyenler çoğunluktaydı.

alpan
05-08-2012, 19:49
Her vatan evladının Kuran okumadan önce göz atmasında fayda bulunan bir başlık. Kuran ı okuduğunda anlaması kolay olur :D

masumimam
14-08-2012, 14:07
Zina'nın cezası nedir?

Nisa-15: Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).

Nisa-16: Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

Nur-2: Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.

mustafakemallerolmez
09-10-2012, 14:30
MÜNAFİKUN 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?

evet sayın seyirciler bu ayet sözün bittiği yerdir.
allah neden böyle bir ayet gönderme gereği duymuş?
ayet şu: "allah onların canlarını alsın". kim demiş? allah!!
Müminlere yine onların anlayacağı dilden konuşuyorum.
*Gözleri var görmezler kulakları var işitmezler.*(kim demişse ne güzel demiş)

maddalena
03-09-2014, 10:47
Merhaba. Ben yeniyim. Bu ilk mesajım zaten görülüyor. Bu konu eski biliyorum. Ama gematria ya da kardioloji kalp hakkında bilgisi olan başka biri buraya yazabilir mi? Özellikle gematria ama. Çünkü onunla körelmiş in yaptığı tartışma hakkında bazı sorularım var. Teşekkür ederim.

Thelogical Facts
03-09-2014, 19:21
Davut Tevratta da Peygamber Süleyman da.Ayrıca çoğu Müslüman Nuh Tufanının küresel olduğunu kabul eder.

Ateistim ama bunlar böyle.

Barlas
19-07-2015, 01:07
"(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. " (Enfâl/1)

"Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir..." (Enfâl/41)

İyi bilinen çelişkilerden biri. Ancak bahsetmek istediğim şey, Elmalılı'nın 1. ayet için meali. Öyle güzel bir kıvırmış ki, bir anda Enfâl 1 ile 41 arasındaki çelişki yok oluvermiş:

"Sana ganimetlerin taksiminden soruyorlar. De ki: «Ganimetlerin taksimi Allah'a ve Resulüne aittir. Onun için siz gerçekten iman etmişseniz, Allah'tan korkun, birbirinizle aranızı düzeltin, Allah ve Resulüne itaat edin!" (Enfâl/1 - Elmalılı M. Hamdi Yazır meali)

Agnostica
19-07-2015, 01:08
İyi bilinen çelişkilerden biri. Ancak bahsetmek istediğim şey, Elmalılı'nın 1. ayet için meali. Öyle güzel bir kıvırmış ki, bir anda Enfâl 1 ile 41 arasındaki çelişki yok oluvermiş:

Muhammed elmalılıya para ödüyor besbelliki

Vefik Sami
23-07-2015, 16:18
Birileri çıkar; 'Kutsal kitaplar değişmez/değiştirilemez.' der. Bu iddianın sâhipleri genelde kendi inançlarının 'doğru'luğundan ve iman bilgilerinin sağlamlığından pek emin görünürler. Bir Tanrı'nın varlığını doğru kabul ederek mantık yürütürsek; 'Kutsal' olan ve aslâ müdâhele edilemeyecek olan yegâne varlık Tanrı olmalıdır. Aksi takdirde; içeriğinde bulunan Tanrı öğretişlerini nedeniyle alfâbeyi, yazıyı kutsarsanız, Tanrı ile birlikte müdâhele edilemeyeceğine inandığınız bir 'Put' yaratmış olursunuz. Çünki; yazı araçtır, silinebilir, müdâhele edilebilr ve hattâ asırlarca ana metin aynı kalsa dahi, kelime ve kavramların anlamları ile oynanarak, mesajın orjinalinde anlam kaymasına neden olunabilir.

Kutsal olan sâdece Tanrıdır !...
Sonradan ortaya çıkan veya varlığı sebep-sonuç ilişkisi ile mâlûl olarak önceki veya sonrakine bağımlı olan hiç bir şey kutsal olamaz !...
Bu hakikati göremeden, 'Kutsal yazı' geyiği üretirseniz, kendiniz şirkin 'baba'sını koşarken, başkalarının inanç algısını eleştirip durursunuz.

Din adı ne olursa olsun; adına 'kutsal' denen kitaplarda yer alan hususları farklı anlama nedeniyle yığınla mezhep oluşmuş. Bu mezheplerin her biri, kendisi dışındakileri kabul etmez, beğenmez. Fakat; birlikte yaşama mecbûriyetinin itelemesiyle, taktıkları maskelerin ardından biribirlerine riyâkâr tavırlar ile 'selam' ederler. Gönderilen kitaplar değişmemiş de ne olmuş ? Özellikle; Muhammed'in Kur'an ile açtığı çığır - Din yayma adına savaş, gânimet, cariye, köle edinme vs. - günümüze kadar nice acılara yol açarken, Müslümanların bir mezhebi diğerini "Kâfir" görüp 'Kutsal' addettikleri camilerle birlikte içindeki insanları havaya uçururken; kan, gözyaşı, ölüm ve acı mazlumların, gariplerin yüreklerine egemen olurken gönderdiğini iddia ettiğin mesajın değişse ne olur, değişmesene olur ey Mekke'nin 'ulu' Rabbi !...

Medhede ede bitiremediğin kutsallık bu ise; keşke değişse idi.

Aynı "Kutsal yazı" iddiası Tevrat ve İncil'e de egemen olmuş ma'alesef.
Tanrıdan gelebileceğine asla inanılamayacak emirler girmiş bu kitaplara zaman içinde.
Ne zaman, hangi şartlarda ve kimler tarafından kalme alıundıkları bilinmeyen bu kitaplara "Kutsallık" makyajı ile biat istenmekte.

Meyve veren ağacı kesmeyi yasaklayıp, "Soluk alan her canlıyı öldür" diyen tanrı mı olur ya hu ?
"Sağ yanağına tokat atana diğerini çevir" diyen Tanrı, öfkesini yenemeyip "Kadın, çocuk, At, aşek, deve hepsini öldür" der mi ?

İblisin ayartıcı söz ve istekleri karşısında;

"İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşar." (Matta: 4/4)

buyuran MESİH, acıkınca meyve zamanı gelmeyen ağacı lânetler mi ?
İlâhi/göksel gücünü açlığının emrine verip zulmeden nasıl kutsal olabilir ki ?

Gökten indiği varsayılan tüm kitaplardaki ahlâki ilke ve öğretişler, teist ya da non teist hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, zaman ve mekâna göre değişmeyecek özellikleri ile korunmalı. Bu ilkelere muhalif, yaşandığı dönemin sınırları ile mâlûl hâdiseler, 'âyet' denen uyduruk/sallamasyon, aslâ Tanrıdan sadır olmayacak emir ve yasaklar, hikâyeler kitaptan çıkarılmalı.

Kendi elimizle kendi soyumuzu yok etmeden, inanca ihtiyaç duymayacak bir toplum oluşabilir mi; bilemem. Daha evvel de arz ettim. Tanrı yoksa, hayâta yüklediğimiz anlamların hiç birinin ehemmiyeti yok. Lâkin; ileride inançtan arınmış bir toplum oluşacaksa, o zamana kadar, dinlerin başkalarına zulüm aracı olan yönleri derhal törpülenmeli, kutsal kitaplar insanlara yararlı ahlâki öğütler sunan manzum eserler durumuna getirilmelidir.

Hiç kimse benim geleceğimi ve kaderimi kendi inancı ile tâyin ve terip etmeye cür'et edememelidir.

RollingStones
23-07-2015, 16:44
Birileri çıkar; 'Kutsal kitaplar değişmez/değiştirilemez.' der. Bu iddianın sâhipleri genelde kendi inançlarının 'doğru'luğundan ve iman bilgilerinin sağlamlığından pek emin görünürler. Bir Tanrı'nın varlığını doğru kabul ederek mantık yürütürsek; 'Kutsal' olan ve aslâ müdâhele edilemeyecek olan yegâne varlık Tanrı olmalıdır. Aksi takdirde; içeriğinde bulunan Tanrı öğretişlerini nedeniyle alfâbeyi, yazıyı kutsarsanız, Tanrı ile birlikte müdâhele edilemeyeceğine inandığınız bir 'Put' yaratmış olursunuz. Çünki; yazı araçtır, silinebilir, müdâhele edilebilr ve hattâ asırlarca ana metin aynı kalsa dahi, kelime ve kavramların anlamları ile oynanarak, mesajın orjinalinde anlam kaymasına neden olunabilir.

Kutsal olan sâdece Tanrıdır !...
Sonradan ortaya çıkan veya varlığı sebep-sonuç ilişkisi ile mâlûl olarak önceki veya sonrakine bağımlı olan hiç bir şey kutsal olamaz !...
Bu hakikati göremeden, 'Kutsal yazı' geyiği üretirseniz, kendiniz şirkin 'baba'sını koşarken, başkalarının inanç algısını eleştirip durursunuz.

Din adı ne olursa olsun; adına 'kutsal' denen kitaplarda yer alan hususları farklı anlama nedeniyle yığınla mezhep oluşmuş. Bu mezheplerin her biri, kendisi dışındakileri kabul etmez, beğenmez. Fakat; birlikte yaşama mecbûriyetinin itelemesiyle, taktıkları maskelerin ardından biribirlerine riyâkâr tavırlar ile 'selam' ederler. Gönderilen kitaplar değişmemiş de ne olmuş ? Özellikle; Muhammed'in Kur'an ile açtığı çığır - Din yayma adına savaş, gânimet, cariye, köle edinme vs. - günümüze kadar nice acılara yol açarken, Müslümanların bir mezhebi diğerini "Kâfir" görüp 'Kutsal' addettikleri camilerle birlikte içindeki insanları havaya uçururken; kan, gözyaşı, ölüm ve acı mazlumların, gariplerin yüreklerine egemen olurken gönderdiğini iddia ettiğin mesajın değişse ne olur, değişmesene olur ey Mekke'nin 'ulu' Rabbi !...

Medhede ede bitiremediğin kutsallık bu ise; keşke değişse idi.

Aynı "Kutsal yazı" iddiası Tevrat ve İncil'e de egemen olmuş ma'alesef.
Tanrıdan gelebileceğine asla inanılamayacak emirler girmiş bu kitaplara zaman içinde.
Ne zaman, hangi şartlarda ve kimler tarafından kalme alıundıkları bilinmeyen bu kitaplara "Kutsallık" makyajı ile biat istenmekte.

Meyve veren ağacı kesmeyi yasaklayıp, "Soluk alan her canlıyı öldür" diyen tanrı mı olur ya hu ?
"Sağ yanağına tokat atana diğerini çevir" diyen Tanrı, öfkesini yenemeyip "Kadın, çocuk, At, aşek, deve hepsini öldür" der mi ?

İblisin ayartıcı söz ve istekleri karşısında;

"İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşar." (Matta: 4/4)

buyuran MESİH, acıkınca meyve zamanı gelmeyen ağacı lânetler mi ?
İlâhi/göksel gücünü açlığının emrine verip zulmeden nasıl kutsal olabilir ki ?

Gökten indiği varsayılan tüm kitaplardaki ahlâki ilke ve öğretişler, teist ya da non teist hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, zaman ve mekâna göre değişmeyecek özellikleri ile korunmalı. Bu ilkelere muhalif, yaşandığı dönemin sınırları ile mâlûl hâdiseler, 'âyet' denen uyduruk/sallamasyon, aslâ Tanrıdan sadır olmayacak emir ve yasaklar, hikâyeler kitaptan çıkarılmalı.

Kendi elimizle kendi soyumuzu yok etmeden, inanca ihtiyaç duymayacak bir toplum oluşabilir mi; bilemem. Daha evvel de arz ettim. Tanrı yoksa, hayâta yüklediğimiz anlamların hiç birinin ehemmiyeti yok. Lâkin; ileride inançtan arınmış bir toplum oluşacaksa, o zamana kadar, dinlerin başkalarına zulüm aracı olan yönleri derhal törpülenmeli, kutsal kitaplar insanlara yararlı ahlâki öğütler sunan manzum eserler durumuna getirilmelidir.

Hiç kimse benim geleceğimi ve kaderimi kendi inancı ile tâyin ve terip etmeye cür'et edememelidir.

Sayın Vefik Sami, sizde deizm 'e doğru bir yöneliş seziyorum.

Vefik Sami
23-07-2015, 17:36
Sayın Vefik Sami, sizde deizm 'e doğru bir yöneliş seziyorum.

Deizm; Tanrı'nın insanlarla iletişim kurduğu fikrine karşı çıkar. İnsanların bu dünyadaki edimlerinin hesabnı verecekleri mutlak bir adâlet yoksa, Tanrı'ya da gerek yoktur. Ben; "Bir Tanrı olabilir" vehmiyle kendimi avutamam. Ya kâdir-i mutlak âdil-i Mutlak bir Tanrı olduğunu kabul ederim; ya da ateist olurum. İksinin arası bana saçma geliyor.

MESİH'in öğretişlerine olan hayranlığım, kendisine olan muhabbetim artarak devam etmektedir. Bu kültürde doğarak İslâm'ı ben bulmuştum. Ama; Rab'bim MESİH beni buldu. O beni bırakmadıkça ben O'nu bırakıcı değilim.

world
23-07-2015, 18:22
Deizm; Tanrı'nın insanlarla iletişim kurduğu fikrine karşı çıkar. İnsanların bu dünyadaki edimlerinin hesabnı verecekleri mutlak bir adâlet yoksa, Tanrı'ya da gerek yoktur. Ben; "Bir Tanrı olabilir" vehmiyle kendimi avutamam. Ya kâdir-i mutlak âdil-i Mutlak bir Tanrı olduğunu kabul ederim; ya da ateist olurum. İksinin arası bana saçma geliyor.

MESİH'in öğretişlerine olan hayranlığım, kendisine olan muhabbetim artarak devam etmektedir. Bu kültürde doğarak İslâm'ı ben bulmuştum. Ama; Rab'bim MESİH beni buldu. O beni bırakmadıkça ben O'nu bırakıcı değilim.

Mesih zamanında Yahudiiydi ve yahudiliğin bir mezhebi görülüyordu ve asla Yahudi bağlarını ilk zamankarda koparmadı Mesihçilik siz şimdi gelip Mesih'in dediklerine de zıt olarak Pavulus hatta Eski Ahit hatalı sorunlu diyorsunuz. Mesih'in geldiği döneme dikkat edin Yahudilik yozlaşmış din adamları kendi kafalarına göre takılıyor Yahudiler sürünüyor Roma Yahudileri takmıyor isyan çıkarmadıkları sürece de vergilerini alıp ne halt ederlerse etsin diyorlar.

Tam bu anda Yahudilerden bazıları Mesih şimdi gelmeli diyor tam zamanı Davut'tan daha büyük bir Kral olmalı Yahudileri bu Roman hegomonyasından almalı ve Tapınağı yeniden inşaa etmeli topraklarımızı geri almalı ve yahudiler altın çağını yaşamalı.

Fakat İsa maalesef bunların hiçbirini yapamıyor ki amacını da söylüyor zaten ben Göksel Krallık için geldim diye.Fakat gerçek bu değil Tevrat'a göre gelmesi gereken Mesih tamamen Davut gibi yeryüzünde Krallık kurmalı hiç ruhsal bir krallıktan bahsedilmiyor.İsa'ysa bunu sembolik yorumlamış olsa gerek kral da olamayacağını bildiği için benim Krallığım gökte diyor. Yoksullara ,hastalara Yahudi din adamlarının baskılarından bıkanlara ruhsal ve psikolojik ümit veriyor yalnızca. Kendisi hiçbir zaman ben Yahudi değilim demiyor.Kendisi Gnostiğin Allah'ı Yahudi Gnostizminden başka bir halt getirmemiş şu an sizin Rab dediğiniz isa Yahudiliğin Gnostik ve reformist yorumundan başka bir şey değil...

Engse Hohol
03-09-2016, 17:57
Şura 32-33; Denizde yüksek dağlar gibi yüzen gemiler Allahın ayetlerindendir. Allah dilerse rüzgarı durdurur ve böylece gemiler, rüzgarsız denizin üstünde durakalırlar ve ilerleyemezler ✔ (https://www.facebook.com/hashtag/dininisorgula).

Muhammet, yaşadığı dönemdeki yelkenli gemilerin rüzgarla ilerleyebilmelerine bakarak, gemilerin hep rüzgarın itmesiyle yol alıp ilerleyeceklerini sanmıştır. Demekki Muhammet, gelecekte motorlu gemilerin, rüzgara ihtiyaç duymaksızın ilerleyebileceği motor teknolojisinden haberdar değilmiş. Bu da Muhammet'in Tanrı ile iletişiminin olmadığını gösterir. Çünkü gelecekte gemi motorlarının icat edilmesiyle beraber, tüm denizlerde rüzgara ihtiyaç olmaksızın gemilerin, rüzgar ile değil, motor teknolojisi ile ilerleyebileceğini allah bilseydi, rüzgar olmaksızın gemilerin deniz ortasında durakalacaklarını ayet olarak Muhammet'e yazdırmazdı ✔ (https://www.facebook.com/hashtag/allahyokdinyalan).

https://scontent-frt3-1.xx.fbcdn.net/v/t1.0-9/14199362_1656750914652860_1689839507691284581_n.jp g?oh=c510a724e264123dc181c351ffe0b1f0&oe=587D84F5

rosemy
27-10-2017, 00:58
Bu da Muhammet'in Tanrı ile iletişiminin olmadığını gösterir.

Haklısınız.

Ayet söyle olsaydı: "gün gelecek bu gemiler rüzgara ihtiyaç duymayacak" deseydi,gelecekten haber verdiği düşünülebilir ve gerçekten vahiy aldığı tasdiklenebilirdi.