
24-01-2010, 17:49
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Oct 2009
Bulunduğu yer: Sınır
Mesajlar: 504
|
|
Carl Rogers'ın Benlik Kuramı'na Dair
Carl Rogers, insan doğasına iyimser bakan psikologların başında gelir. O'na göre her insan doğuştan mutluluğu arar ve potansiyelini gerçekleştirmek için çaba gösterir. Gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasından vardır.
Roger teorisini "kendini gerçekleştirme" eğilimi olarak adlandırdığı yaşam gücü üzerine kurar. O'na göre her canlı kendini olabildiğince geliştirme ve gerçekleştirme potansiyeli ile dünyaya gelmektedir. Bu özellik bütün canlılarda evrensel olarak vardır. Şayet canlı varlık en iyi şekilde kendini ortaya koyamamışsa bu onun böyle bir ihtiyacı olmadığını göstermez. Rogers, niçin hava almak, su içmek ve yemek yemek için çabaladığımızı, niçin sevgi, güven ve ustalık duygusu peşinde koştuğumuzu, niçin yeni araçlar keşfedip, niçin kendimizi farklı şekillerde ifade etme isteği içinde olduğumuzu sorar. Buna verdiği cavap ise şöyledir: "Çünkü, insanın doğasında en iyisini yapma gücü vardır."
Rogers'a göre çocukluk döneminden başlayarak insanların bize gösterdikleri olumlu kabulden etkilenerek (annenin sevgi, şefkat, beslenme vb.) kendimiz için de olumlu değerler aramaya başlarız. Bunlar bazen kendine saygı, kendilik değeri ve olumlu benlik imajı olarak ortaya çıkar. Bu duygular bebeklikten itibaren gelişmemişse; sevgi, şefkat ve bakım görmeyen biri kendini değerli görmeyecek, yalnız ve küçük görecektir.
Toplum bazen bireyi değerlilik açısından yoldan çıkarabilir. Birey büyüdükçe ana-babası, öğretmenleri, yaşıtları ve diğer insanlar ona sadece ihtiyacı olduğu için değil, kendisinin değerli olduğunu gösterdiği ya da talep ettiği zaman ona değer vermektedirler. Görevimizi yaptığımız zaman, sütümüzü içtiğimiz zaman, uslu çocuk olduğumuz zaman, ödevimizi yaptığımız zaman bize değer veriyorlarsa; içinde yaşadığımız toplum olumlu bir değerlendirme için bir görevi yerine getirme zorunluluğunu benimsetiyor. Oysa bir insan sadece var olduğu için bu olumlu saygıya layık olmalıdır.
Rogers, şarta bağlanmış bu olumlu saygının bireyin sağlığını, kendini gerçekleştirme eğilimini olumsuz yönde etkilediğini ifade eder. Ancak, bizler toplum içinde yaşadığımız sürece bu şarta bağlanmış olumlu saygıyı elde etmek için başkalarının belirlediği standartlara uygun bir hayat tarzını benimsemeye başlarız. Aslında bu tarz davranışlarla kendimize de yabancılaşmaya başlarız. Kendimizi, kendi potansiyelimizi yaşamak yerine başkalarının bizden istedikleri gibi yaşamayı tercih ederiz.
...
Kaynak: Kişilik Gelişimi, H. Yavuzer; D. Cüceloğlu
Benlik Kuram'ı özetle, kendini gerçekleştiren bireyin, giderek daha varoluşsal biçimde, ilke ve kurallara bağlanmadan hayatın her anını tam olarak yaşadığını söylüyor. Psikoloji içerisindeki kuramların, genel olarak insan davranışlarını belli bir kalıba sokma (özellikle davranışçılar tarafından) çabası çoğu zaman eleştirilerin odağı haline gelmelerine neden oluyor, haklı olarak. Rogers'ın bu kuramında ise, insan doğasındaki iyilik (Bu konuda daha çok, Freud'un topografik kuramında öne sürdüğü bilinçdışı güdülerin -saldırganlık ve cinsellik- etkili olduğunu düşünüyorum.) genellemesi dışında eleştirebileceğim bir nokta yok henüz..
Non Serviam!
|

24-01-2010, 19:29
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
|
Carl Rogers, insan doğasına iyimser bakan psikologların başında gelir. O'na göre her insan doğuştan mutluluğu arar ve potansiyelini gerçekleştirmek için çaba gösterir. Gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasından vardır.
|
Bu iddiaların ayrıca kanıtlanmaya ihtiyacı vardır.. Sadece psikoloji değil, sosyal bilimlerin bir çok disiplininde bu tür dogmalar, bir çok teorinin varsayımını oluşturmaktadır.. Ama günümüze kadar yapılan bir çok çalışmanın sonucunda, ne insanın 'mutlak iyiliği' konusu, ne de bu insan benliğinin 'sürekli değişim/gelişimi' ve 'potansiyeline' ulaşabilmesi konularına dair kesin bir yargı vardır..
Bahsi geçen bilim adamının düşüncelerini çok fazla bilmiyorum, ama bu düşünceler günümüzde 'kişisel gelişim' kitaplarında da sık sık gördüğümüz 'new age' dinlerin malzemesi haline gelmiş durumda.. 'İnsanın belli bir farkındalığa ulaşarak, yaratılışından/özünden gelen potansiyelini kavrayabilmesi ve bu şekilde kendini gerçekleştirebilmesi vs.'
Bu tür dogmalara olumlu yönden bakarsak, günümüzde bahsi geçen düşüncenin gelişebilmesi ve bir çok şeyi zamanla açıklayabilmesine imkan tanıyor.. Ama bu haliyle, hayatın ne kadarını açıklayabildiği hususunda tartışılabilecek bir felsefi arguman olarak kalmaya mahkum gözüküyor.
|

24-01-2010, 20:37
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Oct 2009
Bulunduğu yer: Sınır
Mesajlar: 504
|
|
Sevgili Sangre,
Öncelikle şunu belirtmemde fayda var, sözüne ettiğim kuram, bir özet niteliğinde başlığa yansıdı. Henüz giriş aşamasında, ilk iki cümle üzerinde durmanı ve sadece bu cümleler üzerinde genellemeler yaparak bu kuramı eleştirmeni, açıkçası anlayamadım. Ve bu bana nedense, bu yazının sadece giriş kısmına takılı kalıp, devamını okumadığın hissini uyandırttı.
Bu kuramda üzerinde durduğun nokta benim için de eleştirilebilecek en açık yer.. Nitekim son kısımda tam da bu noktada ki görüşlerimi dile getirdim. Ancak sadece buna dayanarak, psikolojide bahsi geçen “kendini gerçekleştirme” durumunu dogmayla ilişkilendiremek çok alakasız olur. Kuram bununla ilgili hiçbir açılım getirmiyor, aksine varoluşçuluk felsefesine dayanan bir temeli var. Bunun devamında kuramı (sanıyorum kişilik gelişimden yola çıkarak) günümüzdeki popülist yaklaşımlardan olan kişisel gelişime maletmeni de yersiz buldum. Ferrarisini satan bilge kıvamındaki öğreti (?) pazarlayıcılarıyla bahsettiğimiz kuramı bu şekilde ilişkilendirmenin doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Carl Rogers’ın bu çıkarımları okuma şansı olsaydı, sanıyorum kendi kuramını tanıyamazdı.
Non Serviam!
|

24-01-2010, 21:27
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
müşkülpesent´isimli üyeden Alıntı
Sevgili Sangre,
Öncelikle şunu belirtmemde fayda var, sözüne ettiğim kuram, bir özet niteliğinde başlığa yansıdı. Henüz giriş aşamasında, ilk iki cümle üzerinde durmanı ve sadece bu cümleler üzerinde genellemeler yaparak bu kuramı eleştirmeni, açıkçası anlayamadım. Ve bu bana nedense, bu yazının sadece giriş kısmına takılı kalıp, devamını okumadığın hissini uyandırttı.
Bu kuramda üzerinde durduğun nokta benim için de eleştirilebilecek en açık yer.. Nitekim son kısımda tam da bu noktada ki görüşlerimi dile getirdim. Ancak sadece buna dayanarak, psikolojide bahsi geçen “kendini gerçekleştirme” durumunu dogmayla ilişkilendiremek çok alakasız olur. Kuram bununla ilgili hiçbir açılım getirmiyor, aksine varoluşçuluk felsefesine dayanan bir temeli var. Bunun devamında kuramı (sanıyorum kişilik gelişimden yola çıkarak) günümüzdeki popülist yaklaşımlardan olan kişisel gelişime maletmeni de yersiz buldum. Ferrarisini satan bilge kıvamındaki öğreti (?) pazarlayıcılarıyla bahsettiğimiz kuramı bu şekilde ilişkilendirmenin doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Carl Rogers’ın bu çıkarımları okuma şansı olsaydı, sanıyorum kendi kuramını tanıyamazdı.
|
Sevgili Müşkül,
Bahsi geçen kuram da dahil, tüm kuramların varsayımlara ihtiyacı vardır.. Ve bu varsayımlar, kuramların dogmalarını oluşturur.. Bu varsayımlar ya Materyalist/Pozitivist kanada, ya da İdealist kanada dahil olmak zorundadır.. Varlık felsefesine ait bu iki felsefi görüş, bir çok disiplinin temelini oluşturur ve kuramlar bu felsefi görüşlerin argumanlarına yönelik çıkarımlarda bulunur.
Ben kendi okuduğum bir derse ait bir örnek veriyim;
Örneğin; Uluslararası ilişkiler teorilerinden main-stream olarak iki akım kabul edilir.. Realist ve Liberal (İdealist) akımlar.. İdealist akımın öngörüsü, 'İnsanların doğuştan iyi olduklarıdır.. Uluslar arasındaki ilişkiler, Realistlerin iddia ettiği gibi her zaman 'çıkarların çatışması' üzerine değil, çoğunlukla 'çıkarların uzlaşması' üzerine dayanır.. Ve her hangi bir anlaşmazlık durumunda, devletler savaşa en son başvurmalıdırlar çünkü 'insanın iyi doğasından ötürü' uluslar/devletler savaş istemezler, savaş her iki kanada da zarar verir''
Bu örnekte, insanların doğuştan/yaratılıştan iyi olması bir dogmadır, varsayımdır.. Ama bu dogmayı, 'insanların çoğunlukla çıkarlarını uzlaştırmaya çalışmalarıyla' açıklıyor.. Ama senin verdiğin yazıda, bu dogmaları açıklayacak her hangi bir extra açıklama bulunmuyor.. Dogmaların bazılarını italik olarak ilk yazımda göstermiştim.
Yazının hepsini okumuştum.. Ayrıca imzanı da okumuştum.. Bu yazının/veya ileride gelecek yazı dizisinin senin fikirlerinin bir yansıması olabileceğini de tahmin ediyorum.. Konuyu anlamamam veya sadece ilk cümleyi okuduğum için yorum yaptığımı düşünmemen gerekiyor.. Ben sadece belli başlı varsayımların, daha fazla açıklanarak kanıtlanmaya ihtiyacı olduğunu belirmek istemiştim.
|
Oysa bir insan sadece var olduğu için bu olumlu saygıya layık olmalıdır.
|
Örneğin, bu cümle de başlı başına açıklanmayı/detaylandırılmayı hak ediyor..
Toplum, geçmişten gelen (tümdengelimsel) bir çok değer yargısına sahip.. Elbette bu değer yargılarının tamamen dışında bir hayat tarzı oluşturabilmek ve kendini 'topluma kabul ettirmeden' de hayatı sürdürmek mümkün.. Ama toplumun ihtiyacını karşılamadan ve ona bir fayda sağlamadan, 'toplumun ona değer atfetmesi' konusu biraz uçurumun kenarında bir konu olarak göze çarpıyor..
Aslında 'Değer Teorisi' biraz da benim ilgi alanıma giriyor.. Bu forumda da uzun uzun tartışmıştık başka bir konuda, ama değerin 'subjektif' yönünün olduğunu bir türlü anlatamamıştım diğer arkadaşlara..
'Subjektif Fayda Teorisi' ekonomi biliminin konularından biridir.. Ve değerin objektif yönünün, sadece 'sayısı/sınırlılığı' ile ilgilidir.. Örneğin, çölde suyun değerli olmasının nedeni, 'az olmasıdır' gibi.. Aynı örneği 'insan'a da uygulayabiliriz tabii ki.. Değer teorisinin subjektif yönü ise, 'fayda' kavramıdır.. Hangi mal veya hizmet, insana ne kadar fayda sağlıyorsa o kadar değerlidir.. Subjektif ve objektif yönü birleştiren, 'Subjektif Fayfa Teorisi' veya 'Marjinal Fayda Teorisi' bu konuda geniş bir açıklama sunabilir..
Bu yüzden alıntıladığım kısımda, 'toplumdan soyutlanmış bir varlığın/canlının değerinin olabilmesi' konusu biraz aksi bir iddia oluyor.. Ve değer teorisiyle de çelişiyor..
İşte bu yüzden, ilk yazımda varsayımların önceden açıklanmasının olumlu katkısından bahsetmiştim.. Çünkü bu haliyle, farklı disiplinlerin açıklamalarına göre hayli farklı görünüyor.
|

24-01-2010, 22:27
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
sangre´isimli üyeden Alıntı
'Subjektif Fayda Teorisi' ekonomi biliminin konularından biridir..
|
Bahsi geçen teori, 'Subjektif Fayda Teorisi' değil, 'Subjektif Değer Teorisidir'.. Editleme zamanı geçtiği için, ayrı bir iletide belirtme gereği duydum.
Bu teoriye dair biraz araştırma yapabilirsen, benim ne anlatmak istediğimi daha kolay anlarsın..
Belki ben çok farklı bir şeyden bahsediyor da olabilirim.. Ama yazıdan anladığım, kısaca yukarıdaki iletide anlattığım gibidir.
|

25-01-2010, 01:11
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 05 Apr 2009
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 355
|
|
Psikolojide yaklaşımlar içinde yer alan,Hümanistik yaklaşım(Carl Rogers -Abraham Maslow),varoluşçuluk felsefesinden etkilenmiştir.
Maslow'un 'gereksinimler piramidi'ne göre;insan güdüleri katmanlardan oluşmuştur. piramidin alt katmanlarında fizyolojik güdüler,üst katmanlarda ise psikolojik güdüler yer alır. Birey; açlık,susuzluk gibi alt düzeydeki ihtiyaçlarını gidermeden sevgi,kendine saygı gibi üst düzeydeki gereksinimlerinin ayırdına varamaz. Piramidin en üstünde ise kendini gerçekleştirme gereksinimi yer alır. kendini gerçekleştiren insanların sayısı çok azdır.
Rogers ise Psikodinamik yaklaşımın tersine insan dogasına olumlu bir bakış açısına sahiptir. Koşulsuz sevginin olumlu benlik gelişimindeki önemini vurgular. Çevremizde ise aslında koşulsuz sevginin olmadıgını görürüz.(anne-çocuk sevgisinde bile)
Bu yaklaşım kullandığı yöntem açısından eleştirilmiştir. Sezgi ve iç gözlem yöntemlerinin öznel olmasından dolayı genel-geçer verilere ulaşamayız.Bu yaklaşım bireyin öznelligi içinde ele alınması gerektigini savundugu için kendi içinde tutarlılık sergiler.
Psikoloji bilim oldugu için yöntem açısından eleştirilebilir.
İnsan kendini yalnızca insanda tanır. GOETHE
|

27-01-2010, 17:41
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Oct 2009
Bulunduğu yer: Sınır
Mesajlar: 504
|
|
sangre´isimli üyeden Alıntı
Sevgili Müşkül,
Bahsi geçen kuram da dahil, tüm kuramların varsayımlara ihtiyacı vardır.. Ve bu varsayımlar, kuramların dogmalarını oluşturur.. Bu varsayımlar ya Materyalist/Pozitivist kanada, ya da İdealist kanada dahil olmak zorundadır.. Varlık felsefesine ait bu iki felsefi görüş, bir çok disiplinin temelini oluşturur ve kuramlar bu felsefi görüşlerin argumanlarına yönelik çıkarımlarda bulunur.
Ben kendi okuduğum bir derse ait bir örnek veriyim;
Örneğin; Uluslararası ilişkiler teorilerinden main-stream olarak iki akım kabul edilir.. Realist ve Liberal (İdealist) akımlar.. İdealist akımın öngörüsü, 'İnsanların doğuştan iyi olduklarıdır.. Uluslar arasındaki ilişkiler, Realistlerin iddia ettiği gibi her zaman 'çıkarların çatışması' üzerine değil, çoğunlukla 'çıkarların uzlaşması' üzerine dayanır.. Ve her hangi bir anlaşmazlık durumunda, devletler savaşa en son başvurmalıdırlar çünkü 'insanın iyi doğasından ötürü' uluslar/devletler savaş istemezler, savaş her iki kanada da zarar verir''
Bu örnekte, insanların doğuştan/yaratılıştan iyi olması bir dogmadır, varsayımdır.. Ama bu dogmayı, 'insanların çoğunlukla çıkarlarını uzlaştırmaya çalışmalarıyla' açıklıyor.. Ama senin verdiğin yazıda, bu dogmaları açıklayacak her hangi bir extra açıklama bulunmuyor.. Dogmaların bazılarını italik olarak ilk yazımda göstermiştim.
Yazının hepsini okumuştum.. Ayrıca imzanı da okumuştum.. Bu yazının/veya ileride gelecek yazı dizisinin senin fikirlerinin bir yansıması olabileceğini de tahmin ediyorum.. Konuyu anlamamam veya sadece ilk cümleyi okuduğum için yorum yaptığımı düşünmemen gerekiyor.. Ben sadece belli başlı varsayımların, daha fazla açıklanarak kanıtlanmaya ihtiyacı olduğunu belirmek istemiştim.
|
Sevgili Sangre,
Buradaki (üst kısımdaki) yazında, kuramın genel çerçevesi dışında varsayımlarıyla birlikte oluşturduğu ağın da ortaya konulmasını istemişsin, haklı olarak.. Ancak ben böyle bir amaç edinmemiştim. Psikoloji içerisinde bir çok kuramı inceledim ve burada bu çeşitli kuramlarla ilgili fikir oluşumunu sağlamak amacıyla konu açtım. Bunun geliştirilmesi ve örneklendirilmesi gerektiğine katılıyorum ancak gene de bu bahsettiğim şekiyle bile ortaya havada kalmış bir kuramı öne sürdüğümü düşünmüyorum.
Rogers'ın 'Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı' ya da 'İnsan Doğasındaki İyilik' varsayımları, kişilerin her zaman, en iyiyi isteyerek, buna yönelik girişimlerde yer almasından kaynaklanır. İnsan yapısını, her şeyi ile "iyi, akılcı, sosyal, ileriye doğru gelişen, gerçekçi" bir varlık olarak tanımlamasının nedenini kişinin doğa ile uyumlu olma ve bilinçli seçimler yapma çabasıyla açıklar. Bu cümleyi, Eylemsel'in de bahsettiği, Maslow'un ortaya attığı "İhtiyaçlar Hiyeraşisi" kuramıyla karşılaştırmak gerekiyor. Bu kuramlar arasında temelde iki fark var. Birincisi; Maslow kuramında "kendini gerçekleştirme" durumunu sadece insanlara özgü olarak kullanıyor, Rogers ise bunu tüm canlılara genelliyor. İkincisi ve bizim asıl üzerinde durduğumuz nokta ise; Maslow, bu hiyeraşiyi belli aşamalardan oluşan sıralamalarla oluştururken, Rogers'ın bu kuramı döngüsel bir nitelik taşıyor. Neden-sonuç ilişkisi içerisinde irdelendiğinde, varsayımları sonuç olarak görmemiz mümkün bu kuramda.
Düşündüğün ya da tahmin ettiğin gibi bu kuramın ya da psikoloji de herhangi başka bir kuramın benim fikirlerimi birebir yansıttığını söyleyemem. Temeli varoluşa dayanan akımlara karşı biraz daha detaycı oluyorum sadece. Psikoloji alanının 19 yy'a kadar felsefe içerisinde incelenen bir dal olduğu düşünülünce, bir ölçüde "kişiye göreliliklerin" oranının var olması, benim bu konuya ilgimin artmasını sağlıyor sadece.
sangre´isimli üyeden Alıntı
Örneğin, bu cümle de başlı başına açıklanmayı/detaylandırılmayı hak ediyor..
Toplum, geçmişten gelen (tümdengelimsel) bir çok değer yargısına sahip.. Elbette bu değer yargılarının tamamen dışında bir hayat tarzı oluşturabilmek ve kendini 'topluma kabul ettirmeden' de hayatı sürdürmek mümkün.. Ama toplumun ihtiyacını karşılamadan ve ona bir fayda sağlamadan, 'toplumun ona değer atfetmesi' konusu biraz uçurumun kenarında bir konu olarak göze çarpıyor..
Aslında 'Değer Teorisi' biraz da benim ilgi alanıma giriyor.. Bu forumda da uzun uzun tartışmıştık başka bir konuda, ama değerin 'subjektif' yönünün olduğunu bir türlü anlatamamıştım diğer arkadaşlara..
'Subjektif Fayda Teorisi' ekonomi biliminin konularından biridir.. Ve değerin objektif yönünün, sadece 'sayısı/sınırlılığı' ile ilgilidir.. Örneğin, çölde suyun değerli olmasının nedeni, 'az olmasıdır' gibi.. Aynı örneği 'insan'a da uygulayabiliriz tabii ki.. Değer teorisinin subjektif yönü ise, 'fayda' kavramıdır.. Hangi mal veya hizmet, insana ne kadar fayda sağlıyorsa o kadar değerlidir.. Subjektif ve objektif yönü birleştiren, 'Subjektif Fayfa Teorisi' veya 'Marjinal Fayda Teorisi' bu konuda geniş bir açıklama sunabilir..
Bu yüzden alıntıladığım kısımda, 'toplumdan soyutlanmış bir varlığın/canlının değerinin olabilmesi' konusu biraz aksi bir iddia oluyor.. Ve değer teorisiyle de çelişiyor..
İşte bu yüzden, ilk yazımda varsayımların önceden açıklanmasının olumlu katkısından bahsetmiştim.. Çünkü bu haliyle, farklı disiplinlerin açıklamalarına göre hayli farklı görünüyor.
|
Ve asıl üzerine konuşulması gereken kısım da burası sanırım. Rogers'ın basettiği "olumlu saygı" yaklaşımını, hümanist ve varoluşsal temelden aldığı düşünülünce, ortada bir çelişki durumu oluşmuyor. Bunu eğer bahsettiğin "Subjektif Değer Teorisiyle" bağdaşlaştıracak olursak, toplumdan soyutlanmak isteyen bir bireyin yine toplumdan değer beklentisinde olması gibi bir çıkarıma gitme zorunluluğu doğacaktır. Ancak Rogers'ın burada bahsettiği çok daha farklı bir şey; oluşan saygının belli bir görevi yerine getirmeye bağlı olması durumu var ortada. Bunun toplumda, şartlara, belli standartlara ve dolayısı ile çıkarlara endeksli olarak oluştulmasına bir tepki. Durum bu olduğunda kişi toplum içerisindeki işlevini saygı oluşumu adına belli görevleri yerine getirerek gerçekleştirecek, bu da kişinin kendi oluşumunu engelleyerek toplumun kişide yansımasına neden olacaktır. Subjektif Değer Kuramının kabaca arz talep şeklinde değer görme oluşumuyla, burada kişi ile toplum arasında bir fayda-zarar bağlantısı yapılması benim için geçerli bir çıkarım değil.
Non Serviam!
|

03-10-2010, 08:37
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706
|
|
Insan dogal yapisi geregi, "mutlak" kavramina uygun degildir. Cunku degisim icindedir.
|

08-11-2010, 00:18
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 08 Mar 2010
Mesajlar: 271
|
|
Alıntı:
Carl Rogers, insan doğasına iyimser bakan psikologların başında gelir. O'na göre her insan doğuştan mutluluğu arar ve potansiyelini gerçekleştirmek için çaba gösterir. Gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasından vardır.--------------
Sır küpü gibi olan insanoğlunu çözmek için pek çok araştırmacı ortaya varsayımlar atmış, fikirler sunmuş. Bu yazıda onlardan biri.
İyi ve kötü kavramları insanın ortaya atıp içerik verdiği ve toplumlar, bölgeler arasında farklılık gösteren öznel kavramlardır.
Anket sorusu sorar gibi "İnsan iyi midir kötü müdür" diyerek bir cevap aramak biraz tuhaf gibi duruyor. İnsanda her ikiside potansiyel olarak mevcut.
İnsanda çeşit bol, her yol var, duruma göre o an ki şartlara göre davranış tipini seçiyor. Bunun kararınıda beyin donanımı diyebileceğimiz "Konektomu" veriyor.
Örneğin bir köpeği bağlayarak dar bir alanda, karanlıkta az yiyecekle yaşamak zorunda bırakırsak hayvan huysuzlaşır, sinirleri bozulur, saldırganlaşır çünkü mutsuzdur ve bunun intikamını almak istemektedir. Şimdi bu hayvan mı kötü yoksa şartlar mı??
Her canlıda olduğu gibi insanda yaşamda kalmak, varolmak zorundadır. Varolabilmek için bizim açımızdan iyi ya da kötü diyebileceğimiz kılıklara girebilir.
Maksat varolmaktır.
Toplumda yaşadığımız için herkesin ve toplumun ortak varoluşu için bazı kurallar var. Bu kurallara uyanlar iyi olarak
nitelenir uymayanlar ise kötü damgası yer. Oysa kötü dediklerimizde varolma adına o kötü diye nitelendirdiğimiz davranışı yapmıştır yani varolmak yaşama tutunmak
adına en az iyiler kadar masumdur yine en az onlar kadar soyludur. Sadece içsel ve dışsal süreçler sonucu biçimlenen beyin donanımının elinde olmadan topluma uyumu bozulmuştur o kadar.
Bu bozukluk yüzünden yaptığı hatalar (topluma göre) cezadan çok tedavi gerektirir diye düşünüyorum. Çünkü o kişi ancak o şekilde varolabiliyordur kötü dediğimiz davranışı onun için zorunluluktur.
|

08-11-2010, 00:20
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 08 Mar 2010
Mesajlar: 271
|
|
Başlıkta geçen; İnsanların iyiye doğru değişme ve gelişmesi, doğal seçilimle açıklanabilir diye düşünüyorum.
Çünkü yüzbinlerce yıl önce yaşamış atalarımız, ormanda, mağarada yan gelip yatan, emekli maaşını yiyen bankamatik müdavimi insanlar değildi. O zamanlar kıran kırana bir varoluş savaşı vardı ve bu savaş değişmeyi gelişmeyi koşulluyordu çünkü uyum adına bu bir zorunluluktu.
O zamanlar doğa tam bir kıyma makinesini gibi çalışıyordu, uyum sağlayamayanlar kıyma oluyor uyum sağlayanlara köfte olarak sunuluyordu. Bizler bu ölümcül ziyefetlerden alnının akı ve elinin kanıyla çıkanların geleceğe uzanabilmiş temsilcileriyiz..
Sevgiler...
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:39 .
|