karakedi´isimli üyeden Alıntı
hayır kendinin mehdi olduğunu düşünmüyor. doğru bir ideolojiye sahip olduğunu düşünüyor. dilerseniz marksizmin doğru olup olmadığını ve türkiye özelinde yaşadığımız toplumun/devletin nesnel olarak devrime hazır olup olmadığını tartışalım.
|
Kişinin kendisinin, doğru bir ideolojiye sahip olduğu düşüncesi ve bununla ilintili siyaset meşruiyeti edinme hissiyatı ve siyasesini, nesnel, objektif dahili olduğu yaşam koşullarının bir bileşeni olarak değil, tepeden öngürdüğü "doğruyum, haklıyım, önderim-
peygamberim" biçiminde
algılaması, sunması da dini, inanç siyasetidir. Zaten en önemli sorunlarımızdan birisi budur. Sizin kendinize ne gibi sıfatlar yüklediğiniz değil, belirleyici ölçüt nesnel koşulun ne olduğu, hareket, fizik, doğadır, bir bütün olarak ve bu koşullarda nasıl olgunlaştığınız ölçüt ise gerçekten bütünleşebilip, bütünleşemediğinizdir.
örneğin "ben güvenilir biriyim" demekle kimse bana güvenmemeli, zira güven de siyaset gibidir, lafla, vaadlerle, vaazlarla olmaz, nesnel koşulla sınanmışlıkla, yaşam pratiğiyle, tecrübeyle ya kazanılan, ya da kaybedilen bir niteliğe dönüşür, kıaca güven istenmez, kazanılır, hak edilir.
Dünyada, güncel olarak kapitalizmde, hiç bir din, kurum, zihniyet yoktur ki, kendisini doğru olduğunu ve bu sebeple tek meşru ve her koşulda kendisinin haklı olduğunu düşünmemiş olsun. Ötekileşmenin ve ötekileştirmenin, Zerdüştleşmenin sözde gerekçeleriyle, yapay ayrışmalar, mezhepleşme, tarikatleşme ve aidiyet siyaseti, sömürüsünün ulaşacağı tavan, sürü psikolojisyle-tarikatleşme, dar grupçulukla boğulmaktan ve bölünerek çoğalmaktan, birbirini yemekten, nerdeyse tüm işleri güçleri birbirinin eksiğini aramaktan, içe kapanık, kendi kitlesine ajite çeken bir handikapa dnüşmekten kaçınamaz.
neyse yazdıklarımın anlaşılamadığını, zaten konu itibariyle de ne yerin ne de ayırdığım alanın yeterli olmadığın da etkisi var.
Devrime hazır olamak iddiası topuma dairse bu özellikle öznel koşulla ilgili. Marksizm'in doğru olup olamadığı gibi bir kıstas, yaklaşım konuyla ve ifadelerimel alakalı değil. Meseleleri doğru, yanlış, iyi, kötü, haklı, haksız üzerinden kurgulamak, zaten materyalist, marksist bir bakış açısı değildir, önce bu kavranmalı.
Ama burada girdiğiniz PSİKOLOJİK temel üzerine, bir kişinin, kurumun kendisini, doğru saydığı iddiasıyla, kendisini nesnel koşulların, toplumların, beher her bir şeyin üzerinde görme yanılgası, andalavallığı üzerine.
nedir bu => din.
Sonu ne olur?
Ortada.
Burada beni kişiler elbette ilgilendirmiyor ve kişisel bir değerlendirmede bulunmuyorum, materyalizmi-bilimi, yol ve yöntemlerini kavrayamayan, bilmeyenlerin, sosyalizmi, komünizmi, kapitalizmi, marksizmi gerçekten anlaması da mümkün olmadığı gibi, bilmeyenlerin, doğası gereği içine doğdukları toplumda edindikleri feodal, dini siyasetle hareket etmişliğinin ve kendisini de doğru olan benim, haklıyım türünde motive etmesine dair değinilerde bulunuyorum. Daha doğrusu bu sorunlu durumun yansımalarına dair, temele değinmeye çalışıyorum.
iyi ile kötünün savaşı, doğru ile yanlışın, haklı ile haksızın savaşının temeli feodalizmdir, daha doğrusu feodal siyasetin tek biçimi olan din'dir ve orada teori de olmayacağı gibi hukuk da yoktur, tağut(kendisine kulluk edilen veya edildiğini düşünmeye başlayan), tabu, kutsal.... Gününü düşman, dost, kafir, mümin edebiyatıyla geçiren ve kendisini de bununla motive edenlerde materyalist veya marksist de değillerdir, öyle olduklarını sanırlar.
bana göre ise bu anormal bir durum, sorun değil, zira yüzyıllarca feodal, ardından bir kaç yüzyıl kapitalist bir toplumda yaşayan insanlığın, alternatif seöim ve düşüncelere erişimi, kabullenip, sindirebilmesi, alışılagelmiş olanı aşması kolay olmadığı gibi, zorunlu geçiş, evrim süreçlerini aşmadan olgunluğa erişmesi de olası değil, diyalektik, materyalizm, fiziğin, eşyanın doğası. Zira belirleyici olan öznel hayaller değil, nesnel koşullar. Bilinçlenme, aydınlana süreci, tecrübeler sürecidir de.
Kısaca doğru, yanlış, kafir, mümin, iyi, kötü temsili, edebiyatıyla bir avuç suda boğulmanın, ayetler, amentüler indirmenin yararı yok, olmayacak.
Öyle her bir şeyi, siyah, beyaz diye değerlendirmek de, dini mantık gereğidir, o şöyle, bu böyle, bu şucu da, şu bucu kafası sürekli olarak yermek komplesine hapsolur, sahiptir, içinde olduğunuz toplumda, sözde ilerici kurumlara, temsiliyet anlayışlarına bakabilirsiniz. Eğer bir renk ayrımıyla daha doğrusu rengin de temeline inecek ve rengi anlamlı kılan karışımla bakacaksak, gerçeğin rengi gridir, ne siyahtır ne de beyaz, binlerce tonuyla karışır,
bütünleşir.
Öyle çıkıp tek düze, ben haklıyım, doğruyum, demek ki önderim halüsünasyonlarıyla marksist olunmaz, ama kendi kuyruğunu kemiren yılan misali, narsist olunabilir. Kimse kuruntuya düşmesin, kimse toplumun önderi değil, bu lafla olan bir şey değil, oturup masa başına "ben önderim ya la -> gökten ayet mi alıyor" demekle olmuyor, öyle olmuyor... neyse uzamasın, zaten konu ap-ayrı biçimde etraflıca işlenmeli ki anlaşılabilir olsun.
Aç tavuk kendisini darı ambarında gördüğü sürece, dahili olduğu anlayış dindir. Lamı, cimi, ötesi erisi yok, daha feodal siyaset anlayışını, feodal mezhepleşmeyi kıramamnın atında yatan asıl zeminlere inmek gerekir. Kimse ben şuyum demekle o ve öyle olmuyor...
örneğin HDP, Dersim'de Maçoğlunun adaylığını, kazanmasını ihanet vb olarak niteledi, sebep kendi adaylarını destekleyecekmiş? kendileri Allah'ın yüce ve seçilmiş tek meşru kullarıya, anında psikolojik arızalarını ele veriyorlar, ayet böyle demek ki, amentü beklemişler. halbuki madem Maçoğlu adaylığını koydu, bre sahte müm'inler siz neden ona destek vermediniz, ihanetse bu da bir ihanet! Ama öyle değil, bunlar ilahi, emir Allah'tan, kafaları böyle çalışıyor, neredeyse tümünün, işin aslı şovenizm(siyasi!) ayrı bir dert... neyse artık, elimden geldiğince, cehaletin dibiyle oluşan idealist, dinsel, feodal kahramanlık, Zerdüşt siyaseti-anlayış örnekleriyle uğraşarak canımı sıkmak istemiyorum. Su akar yolunu bulur, yaşanacaksa yaşanır ve yaşanmalıdır, gerçek olduğu gibidir, iradi olarak su katılamaz, nasılsa öyledir.
Gönül ister ki, bu kadar basit konularda hır-gür edebiyatından, matador kıyaslar gibi kıyaslamalardan, dünyası bir kaşık suda geçen ve gerçek dünyadan haberi olmayan ve bağı da kalmayan, kendisini yalıtan dar açılardan kurtulalım.
Not: Marx, Marksizm bir ideoloji değildir, aynen evrim teorisinin de ideoloji olmaması gibi(henüz bunu anlamaktan uzak olduğumuzun farkındayım). Temeli ise öncelikle sosyal, siyasaldır, tabanı ise nesnel koşullardır. Olgular, izm eki almazlar, ideoloji olan marksizm değildir... Zaten Marksizm demek, Marx'a katılan, bakış, teorisi, siyaset tabanıyla Marxçı yaklaşım demektir. kabaca, bütünden yaklaşırsak ekoldür, teoridir(bilimsel tanımla), olgunun kendisi değildir, olgunun temsili ideoloji ise, sınıf, kapsamı esası, ana grubu ise komünizmdir.
felsefe de böyledir, gerçekte 2 ideoloji ve 2 felsefe var. Birisi egemen sınıf ideoloji, felsefesi, diğeri ise sömürülen, ezilen sınıf ideolojisi, felsefesidir. genel hattan bakarak, birisi idealizm, diğeri materyalizm, taban, genel budur. Bunlarda ise çok çeşitli dallar, ekoller, belirli alana dair odaklanmışlar, sapmalar çıkabilir, lakin bunlar kendi başına felsefe değil akım ya da ekol olarak anlam kazanırlar, dalları, budakları, akımları, yelpazeleri veya bazı konularda idealist, bazı konularda materyalist olmak anomalitesi vb daha sonra, daha bir özel, öznel, üst temele dair.