Ahlâki Göreciliğin Sefaleti
Ahlâki görecilik nedir?
Ahlâki görecilik başlığı altına giren iki ayrı görüşten bahsedebiliriz: Ahlâki öznelcilik veya öznel ahlâki görecilik (etik sübjektivizm/subjective ethical relativism) ve gelenekçi ahlâki görecilik(conventional ethical relativism/ethical conventionalism).
Bu iki görüşü kısaca açıklayalım:
Ahlâki öznelcilik
Bu görüşe göre ahlâkilik, tamamen bireylerin kişisel tercihlerine dayanan bir şeydir ve kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Bu görüşe göre eylemlerin doğruluğu ya da yanlışlığı, toplumdan topluma değişiklik gösterir.
Ahlâki öznelciliğin eleştirisi
Ahlâki öznelciliğin en temel sorunu ahlâk kavramını kişisel tercihlere indirgemesi, ve dolayısı ile işlevsiz hâle getirmesidir. Ahlâki ifadeler, "bu müzik güzel" vb. estetik konulu ifadeler gibi görülürlerse ahlâk, kişiler arasındaki çatışmaların çözülmesi gibi tüm ahlâk sistemlerinin amaçladığı görevleri yerine getiremez hâle gelir. Doğru, yanlış, haklılık, adalet gibi kavramlar anlamlarını tümden yitirirler. Düşünce ve eylemlerin eleştirilmesi, ayıplanması. vs. imkânsızlaşır.
Bu durumu birkaç örnekle açıklayalım:
Diyelim bir gün yolda yürürken bir çocuğa işkence eden bir adama rastlıyorsunuz, ve bundan rahatsız oluyorsunuz. Eğer ahlâki öznelci bir görüşü benimsiyorsanız ve bu adamın ahlâki ilkelerinden biri "çocuklara işkence yapmak" ise, ya da ahlâki ilkeleri bu tarz davranışlara izin veriyorsa, kendisini eleştirmeniz ya da suçlamanız hiçbir şekilde mümkün olmaz. Adamı ancak adam başkalarını aynı davranışta bulunmaları hâlinde eleştiren biri ise, ya da davranışı benimsediği ahlâki ilkeler ile çelişiyorsa tutarsızlıkla suçlayabilirsiniz. Ahlâki öznelci görüşe göre bu da adamın benimsediği ilkeler tutarsızlığı ahlâken yanlış bulmuyorsa mümkün olmayabilir, ahlâk tamamen öznelse tutarlılığın doğru olduğu da nesnel olarak söylenemez.
Bu görüşe göre kendi ahlâki standartlarına göre yaşadıkları sürece Gandi ve Hitler aynı derece ahlâklı, aynı derece doğru insanlar olarak kabul edilmelidirler.
Bir öğretmen yaptığı sınavda aynı cevapları veren iki öğrencisinden birine yüz üzerinden yüz, diğerine de yirmi puan verebilir, ve "adaletsizlik" öğretmenin benimsediği ilkelerden biri ise yaptığının yanlış olduğu söylenemez.
Ahlâki öznelciliğin benimsenmesi bu ve benzeri birçok saçma sonuca yol açacaktır, o nedenle bu görüş üstünde çok durmaya gerek görmüyorum. Ahlâki öznelcilik, ahlâki hiççilik(nihilizm) ile eşdeğer kabul edilebilecek bir görüştür.
Daha ciddi bir biçimde incelenmesi gereken ahlâki göreci görüşün gelenekçi ahlâki görecilik olduğu açıkça görülüyor.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Gelenekçi ahlâki görecilik bir argüman biçiminde şu şekilde ifade edebilir:
1-Eylemlerin doğruluk ve yanlışlığı toplumdan topluma değişiklik gösterir, tüm toplumların benimsedikleri evrensel ahlâki standartlar yokturlar.
2-Bireylerin belli şekillerde davranmalarının doğru olup olmadığı, mensubu oldukları topluma göre belirlenir.
3-Bu nedenle tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar.
1. Bir numaralı teze çeşitlilik tezi diyebiliriz. Bu tez aslında ahlâki kuralların toplumdan topluma değiştikleri yönünde bir tespittir, zaten bu tezde ifade edilen şeye kültürel görecilik adı da verilir.
Bu tespitin geçerli bir tespit olduğunu ta Herodot'un zamanından beri biliyoruz; Herodot da "Tarih" adlı eserinde farklı toplumların benimsedikleri farklı ahlâki kurallardan bahsetmiş, ve de sonrasında "Gelenek herkesin kralıdır!" demiştir. Bu tezi destekleyecek sayısız örnek kolayca bulunabilir; mesela bazı kültürler evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylar, bazı diğerleri onaylamaz, veya Antik Roma'da babalar çocuklarını öldürme kararı alabilirlerdi, günümüz toplumlarında bu kabul edilemezdir vs. Bu konuda da çok detaya girmeye gerek görmüyorum.
Çeşitli toplum ve kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri gözlemleyerek tek bir geçerli ahlâk kuralına ya da ahlâki kurallar bütününe ulaşmanın imkânsız ya da imkânsız değilse de çok zor olduğu açıkça görülüyor olsa gerek.
2.İki numaralı teze de ahlâkın mensubu olunan topluma bağlı olduğu iddiasından hareketle bağlılık tezi diyelim.
Bu teze göre ahlâk boşlukta var olmaz ve bir eylemin doğruluğu/yanlışlığı toplumların inançları, tarihleri, amaçları vs. bağlamında değerlendirilmelidir.
Bu tezin iki ayrı türü olduğundan bahsedebiliriz, zayıf bağlılık tezi ve güçlü bağlılık tezi.
Zayıf bağlılık tezi ahlâki kuralların nesnel olabileceğini savunanlar tarafından da benimsenebilecek bir tezdir. Bu teze göre aynı ya da benzer ahlâki ilkelerin benimsendiği toplumlarda bu ilkelerin uygulamaları farklı olabilir. Örneğin Hristiyan erkekler ibadet yerlerine giriş yaptıklarında saygı göstermek adına şapkalarını çıkarırlar, Yahudi erkekler ise aynı amaçla başlarını örterler.
Ahlâki görecilik görüşünü benimseyen biri ise güçlü bağlılık tezi dediğimiz şeyi benimsemek durumundadır. Farklı kültürleri benimseyen farklı toplumların uzlaşamaz, tamamen farklı ahlâki değerleri olduğunu benimsemelidir.
Gelenekçi ahlâki görecilik işte bu iki tezden hareketle yukarıda 3. olarak saydığımız "tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar" sonucuna varır.
Gelenekçi ahlâki göreciliğin eleştirisi
Gelenekçi ahlâki görecilik sık sık kültürler arası hoşgörü için bir temel olarak kullanılır. Bu, hatalı bir görüştür. Ünlü antropolog Melville Herskovits'in bu yöndeki argümanını ele alalım:
1-Ahlâk toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen bir şey ise, diğer kültürleri eleştirmemize olanak sağlayacak, kendi kültürümüzden bağımsız bir şey de yoktur. Ancak kendi kültürümüzün ahlâkını eleştirebiliriz.
2-Eğer diğer kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri yargılayacak kendimizinkinden bağımsız bir değer standardı yoksa, diğer kültürlere ve onların değerleri ile hoşgörülü yaklaşmalıyız.
Bu argüman bir yandan ahlâki göreciliği savunurken, diğer yandan nesnel bir ahlâki değer olarak hoşgörüyü savunduğu için çelişkili bir argümandır. Eğer kendi ahlâk kendi kültürümüz dışında bir şeye bağlı değilse, ve kendi kültürümüz diğer kültürlere hoşgörü ile yaklaşmayı içermiyorsa, neden diğer kültürlere ve onların ahlâki değerlerine saygılı olalım? Argümanın öncülü bizleri Herskovits'in vardığı sonucun tam aksi yönde sonuçlara da rahatlıkla götürebilir. Bir ahlâki görecinin bir başka toplumdaki birini hoşgörüsüzlükle suçlaması tutarlı olmaz.
Bu şekildeki bir ahlâki göreci görüşün çok daha olumsuz sonuçları da vardır. Bu görüşe göre, toplumlar tarafından benimsendiği sürece Nazi Almanya'sının ırkçı ve soykırımcı uygulamaları ahlâkidir. Azize Teresa'nın yaptıkları ne kadar ahlâki ise, Hitler'inkiler de aynı derece ahlâkidir. Yeter ki toplumlar bunları ahlâki bulsunlar. Bunları eleştirmemiz, bunların sorumlularını suçlamamız falan mümkün değildir; zira geçerli eleştiri ve suçlamalar belli "bağımsız" kriterleri gerektirirler.
Bu görüşün bir başka sonucu da tarihteki tüm reformcuların, devrimcilerin eylemlerinin otomatik olarak yanlış olduğudur. Yeni dinler getiren İsa ve Muhammed, köleliğe karşı mücadele eden William Wilberforce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk, Marx ve onun düşüncelerine dayanarak devrim yapan Lenin, Hindistan'da zamanında uygulanan "dul yakma" uygulamasına karşı çıkan ve yasaklayan İngiliz koloniciler falan hep ahlâka aykırı ve ahlâken yanlış davranmışlardır, zira toplumların benimsedikleri ahlâki değerlere karşı hareketlerde bulunmuşlardır.
Bu görüş hukuk ile ilgili büyük bir sorun da yaratır. Bu görüşün benimsenmesi durumunda ne yasalara uymak, ne de onlara karşı hareket etmek ahlâki olarak temellendirilebilir.
Yasalarla ilgili genel olarak benimsenen görüş yasaların genelde faydalı olduğundan hareketle yasalara uyma yükümlülüğümüz olduğu yönündedir. Yasaların ahlâk ile ciddi çelişkilerinin bulunduğu bazı durumlarda ise sivil itaatsizliğin ve yasalara karşı çıkmanın meşru olduğunu düşünürüz. Toplumun geneli yasaları benimsiyorsa, gelenekçi ahlâki göreşi görüşe göre bu yasalar ne içerirlerse içersinler yasalara itaat etmemek yanlıştır. Aynı şekilde bir bireyin içinde bulunduğu toplum ya da kültür bazı yasaları onaylamıyorsa o yasalara uymak ahlâken yanlıştır. Hukukun dayandığı toplum ve kültürden bağımsız bir temel yoksa, hukuk kurallarına uymak ya da bilinçli olarak bunlara direnmek temeli olmayan tutumlara dönüşürler.
Bu görüşün beraberinde getirdiği bunlardan daha temel bir sorun daha vardır. Bu sorun da bir kültür ya da toplumun ne olduğu sorusunun cevaplanması çok zor bir soru olmasıdır. Bu özellikle günümüzde mensubu olduğumu "çoğulcu" toplumlarda büyük bir sorun teşkil etmektedir.
Diyelim bir ülkede kürtajın yasağı konulu bir referandum yapıldı ve toplumun yüzde 70'i kürtajın yasak olmaması yönünde oy kullandı. Bu, bize bahsi geçen toplumun genelinde kürtajın ahlâken yanlış olarak görülmediğini gösterir. Bu toplumun yüzde 30'luk bir kısmının ise Katolik olduğunu varsayalım. Katolikler bilindiği gibi kürtajı onaylamazlar. Bu toplumda yaşayan Katolik bir kadının kürtaj yapması ahlâki olarak yanlış mıdır? Kadının kurallarına uymasının doğru olacağı "toplum" hangisidir?
Yine aynı sorunla ilgili şu tarz sorular sorulabilir:
Bir toplumu ahlâki kurallaına uyulması meşru bit topluluk yapan nedir? Bir toplum en az kaç kişi olmalıdır?
Bu soruna çözüm olarak her bireyin ait olduğu "ana" bir toplumu belirlemesi ve onun kurallarına uyması gösterilebilir, ancak bu da ahlâki öznelcilik ile aynı kapıya çıkar. Bir birey hangi toplumun kurallarına uyabileceğini seçebilirse, her istediğini ahlâki olarak meşru hâle getirme imkânına da sahip olur. Kafasına uyan bir toplum yoksa bile, etrafında birkaç kişi toplayıp bir "toplum" oluşturması bir toplumu neyin teşkil ettiği nesnel olarak belirlenmediği sürece teorik olarak mümkündür.
Ahlaki "göreciliklere" getirilebilecek belli başlı eleştiriler bunlardır. Yukarıda incelediğim sorunlardan ötürü ahlâki göreci görüşleri kabûl edemiyorum.
Bunlara ek olarak şunlar da söylenebilir. Bu tarz ahlâki göreci görüşlere getirilebilecek belki de en temel eleştiri şudur: İlk başta yazdığım 3 maddelik argümanın ilk öncülü doğru olsa da, ikinci öncül ispat beklemektedir. Farklı toplumlarda farklı ahlâki değerlerin benimsenmesi, benimsenen bu değerlerin tümünün eşit derece "geçerli" ya da "doğru" olduğu anlamına gelmez. Toplumlar Dünya'nın şekli hakkında da fikir ayrılığına düşebilirler, ancak bu Dünya'nın şeklinin geoid olduğu gerçeğini değiştirmez. Toplumlar, benimsedikleri değerler konusunda hatalı olabilirler. Ahlâkın amacı toplumların barış içinde, gelişmelerine imkân sağlayacak bir biçimde yaşaması veya benzeri bir biçimde tanımlanırsa, bazı ahlâki değerlerin diğerlerine göre bu amaca daha iyi hizmet ettiği, yani bazı değerlerin diğerlerine göre daha "iyi" ya da "doğru" oldukları rahatlıkla savlanabilir. Köleliğin uygulandığı, çocukların Tanrılara kurban edildiği bir toplumun ahlâki kurallarının bizim insan haklarını benimseyen kurallarımızdan daha kötü, daha az yararlı oldukları neden savunulamasın? Toplumların, benimsedikleri ahlâki değerler konusunda yanılmaları neden imkânsız olsun?(aynıları bireyler ve onların benimsediği değerler için de geçerlidir)
A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
|