
28-04-2012, 19:47
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 16 Jul 2011
Mesajlar: 742
|
|
Milli Demokratik Devrim Hakkında
Bu yazıda milli demokratik devrimi tartışmak istiyorum.
Milli demokratik devrim nedir? En önemlisi bir çözüm müdür?
Fikret Başkaya konuyla ilgili olarak şöyle yazmış:
"Elbette ve eğer Türkiye’deki sistem yarı-feodal ve yarı-sömürge ise, o zaman devrim de sosyalist değil, ulusal bir muhteva taşıyacaktır. Yani Milli Demokratik Devrimin gerçekleştirilmesi gerekecektir… Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı. Sovyetler Birliği duruma göre Üçüncü Dünya ülkeleri için stratejiler üretiyordu ve tabii üretilen bu stratejilerin, onları ithal eden ülkelerin gerçekliğiyle uyuşması gerekmiyordu… İşte, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi… Eğer kapitalist değilse o halde nedir denmeyecek midir? Komintern’in yozlaşıp-bürokratlaşıp asıl amaca ve varlık nedenine yabancılaştığı tarihten sonra, dünyanın geri kalanına ne önerilmişse Sovyet devletinin çıkarları gözetilmiştir. Netice itibariyle Sovyet kökenli ‘milli demokratik devrim’ tezi, radikalleşmiş öğrenci gençlik tarafından kolaylıkla benimsendi ve bir dizi ayrışmanın temelini oluşturdu. İlk bölünme, Mihri Belli tarafından temsil edilen Milli Demokratik Devrim [MDD] ile Mehmet Ali Aybar’ın lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi [ TİP] arasında gerçekleşti. Onu MDD içindeki bölünmeler izledi. MDD içindeki bölünmeler rahatsız edici bir hızla ilerliyor olsa da, aslında hepsinde ortak olan özellikler baskındı. [1970’lerin sonuna gelindiğinde fraksiyon sayısının 40 civarında olduğu tahmin ediliyordu... Böyle bir ayrışma da, teorik, ideolojik, politik nedenlere değil, patolojik nedenlere dayanabilirdi... ] Başka türlü ifade edersek, birlikte olmalarını gerektiren unsurlar, ayrışmalarını sağlayanlara açıkça baskındı.
Bölünmeler Türkiye’nin gerçekliğinden hareketle değil, ekseri dışardaki farklılaşmalar üzerinden, dışardaki tartışma ve deneyimlerden esinlenmenin sonucu olarak tezahür ediyordu… R eferanslar hep dışarıyı işaret ediyordu. Moskovacı, Pekinci, Latin Amerikacı, Arnavutlukçu, vb. Kimse Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki, Arnavutluk’taki, vb. rejimlerin ne menem şeyler olduğunu dert etmiyordu. Söz konusu rejimlerin niteliğine dair bir tartışma açmaya yanaşmıyordu… Bu durum solun genel bir çerçevede “kalkınmacı” olmasıyla da ilgiliydi. Türkiye İşçi Partisi [TİP] dışında hiç bir sol örgüt işçi sınıfıyla bağ kurmaya, işçi sınıfı içinde çalışmaya niyetli değildi. Kimse öyle zahmetli, sabır ve sebat isteyen işlere itibar etmiyordu… Türkiye İşçi Partisi [TİP] de işçi sınıfı içinde kök salmak için fazla çaba harcıyor değildi. Bazı sendika bürokratlarıyla temasta olmaktan, sendika bürokratlarını partiye davet etmekten öteye geçemiyordu. Türkiye İşçi Partisi dışında kalan solun tüm fraksiyonları için zaten işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu… Her biri kestirme yoldan iktidarı ele geçirme peşindeydiler… Kimi bunu kır gerillası yönetemiyle, kimi şehir gerillası geliştirerek, başkaları ordu içinde bir ayrışma yaratıp askerî bir darbeyle… yapmaya çalışıyorlardı. Kemalizmin ne olduğundan habersiz olanların Kemalist orduyla devrim yapmaya kalkması elbette şaşırtıcı olmazdı ama tam bir aymazlıktı. Bir NATO ordusuyla devrim yapmaya kalkmanın ne demek olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi… Kemalist ordu gerçek yüzünü önce 12 Mart 1971’de, sonra da 1980’de gösterecekti…… MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi… Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. [1] Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu. Eğer Demokrat Parti’nin gelişi bir “karşı-devrimse” o zaman 1950 öncesine dönüş de “devrimci bir eylem” sayılacaktır…. Resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmenin ne demek olduğu ortada değil mi? Böyle bir sol hareket Kürt sorunu , Ermeni sorunu ve daha sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili “düzgün” bir tavır alabilir, uygun bir yaklaşım geliştirebilir miydi? Kendi gerçekliğine bu ölçüde yabancılaşmış bir sol hareket ne demektir? Böyle bir sol hareketin enternasyonalizm bahsinde sınıfta kalması kaçınılmazdı. Bu konuda Gün Zileli şöyle diyor: “Bize şu öğretildi: Enternasyonalizm demek bir sosyalist ağabey ülkeyi kıble almak demektir; enternasyonalizm diye bunu öğrendik. Kıble alınan bu ülke, yerine göre Sovyetler Birliği olabilir, o ‘revizyonistse’ Çin olabilir, o da sapmışsa Arnavutluk olabilir; o da olmazsa Küba olabilir ama bu ülke, mutlaka hakkında efsaneler uydurulan, devrim yapmış bir ülke olmalıdır…. İşte bu sakat enternasyonalizm anlayışı biz solcu gençlerin oralardan gelen her şeyi kayıtsız şartsız benimsememize yol açtı. Milli kurtuluşçuluk da esasen buradan geldi [başka nedenleri de var elbette. Örneğin Atatürk kültüne kolayca sırt dayamak işimize gelmişti] demokrasiyi küçümsemek de, profesyonel devrimcilik de, sert, katı disiplinli parti anlayışı da, her şey her şey. Eğer bu tür bir üst belirlenme olmasaydı inanıyorum ki, Türkiye solu 1960’ların ilk yarısındaki özgür ve şenlikli gelişmesiyle çok büyük ve sağlıklı bir hareket haline gelebilirdi.
Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır… Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur… Demokrasiyi önemseyip içselleştirmeyen bir politik hareket asla sosyalistlik iddiasında bulunamaz. Ne bir ilke ve pratik olarak ‘demokrasi’ önemseniyor ne de sol örgütler kendi iç işleyişlerinde, demokrasiye yaşama şansı tanıyorlar… Aslında bu durum sadece Türkiye solunun bir zaafı değildi, tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu, dolayısıyla demokrasinin önemini kavramada yetersiz kaldı. Oysa, komünist perspektifi esas alan bir sol muhalefet demokrasiyi dışladığında, daha baştan misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış demektir."
Tabii ondan önce Başkaya'nın yaptığı şu tespiti hatırlayalım:
"Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı… Başka türlü söylersek, bizdeki sol hareket, resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından üretilmiş safsataları ve yalanları, yaşanmış “gerçeklikler” mertebesinde görüyordu… Bağnaz resmi tarihin ve resmi ideolojinin sorun edilmemesi büyük bir aymazlıktı. Bu, kendini rejimin tuttuğu aynada görmek demekti. Kendi tarihine bu ölçüde yabancılaşmış bir hareket neyi ne kadar başarabilir? Resmi tarihin ve resmi ideolojinin ürettiği ideolojik safsataları ve yalanları içselleştirmiş bir sol hareketin rejimle arasına mesafe koymasının, rejime radikal bir eleştiri yöneltebilmesinin ve o tür bir eleştiri üzerinden kendini var edip meşrulaştırmasının/kabullendirmesinin yolu daha baştan zaafa uğramıştı. Türkiye’de 1960’lı yılların ortalarından itibaren varlık gösteren sol, sadece dünya sol hareketinin tarihinden değil, kendi öz tarihinden de habersiz olarak ‘politika yapar’ durumdaydı. Rejimin “resmi doğrularıyla” hesaplaşmadan burjuva düzenine, kapitalizme, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilirdi? Fakat solu kendi “gerçekliğine” yabancılaştıran sadece resmi ideoloji değildi. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla da mâlûldü. Bu ikili yabancılaşmanın diyalektiği, Türkiye insanını kendi tarihine, kendi geçmişine, kendi gerçekliğine, kendi coğrafyasına yabancılaştırmıştı. Tabii Türkiye solu da bu yabancılaşmanın etkisi altındaydı. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın etkisi altında olmak demek, kendisine, kendi toplumuna ve kendi coğrafyasına Avrupa’dan ve Avrupalı ideoloji üreticilerin gözüyle bakmak demektir." Kaynak
Gün Zileli ise şöyle diyor:
|
“Milli demokratik devrim” de olmaz bence. Yani bunlar uydurulmuş sahte aşamalardır. Ya partinin burjuva müttefiklerinin yedek gücü olmasına (Türkiye’de TKP’nin Kemalist rejimin yedek gücü olması gibi) ya da burjuva müttefiklerinin partinin güdümüne girmesine (Çin’de ve Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi) hizmet eder."
|
Kaynak
Evet konuyla ilgili diğer görüşlere göre ben de yorum yapacağım.
Konu Brian tarafından (28-04-2012 Saat 19:59 ) değiştirilmiştir.
|

28-04-2012, 21:36
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.704
|
|
Sevgili Brian
katıldığım yerler var, katılmadığım yerlerde var...
Öncelikle "Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı." teorik bir tespit değil yanlı bir çıkarsama olmuş. İşin yanlı kısmına sonra geliriz. Öncelikle Milli Devrimler sovyetler uydurması olamaz, bunun için tarihi ters çevirmek gerekir. Çok detaya girmeye gerek görmüyorum, zira milli devrimler çağı, burjuva devrimler çağı olmuştur-Örneğin Osmanlı'ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren coğrafyalarda kurulan ülkelere bakılabilir. Sovyetlerce Milli Devrim stratejisine -ki bu burjuva devrim stratejisidir ve hedefte feodalizm vardır- eklenen "Demokratik" kısmıdır... Bunun nedeni ise mülklü-mülksüz, ezilen ve sömürülen ya da yeni tipde sınıfların feodal iktidara karşı demokratik bir biçim altında birleşmesidir. Bu süreçde iktidardan rahatsız ve feodaliteye karşı çatışan sınıflar arasında burjuva sınıflarda vardır. Kısaca verili koşulda zaten milli devrim stratejisi vardır. Uydurmak terimi G.Zileli için bahtsız olmuş ya da Troçkistlik, yani tarafgir subjektivizm ağır basmış...
Lenin'in Nisan Tezleri okunursa, ayrımın neye göre, hangi nesnel ve öznel koşullar altında belirlenmiş olduğu görülebilir. Türkiye de "Demokratik devrim" ya da "MDD" ya da "demokratik halk devrimi" adı altında anti-feodal burjuva devrimi savunmak özünde 1923 den sonrası için hayaldir, mantık dışıdır. Türkiye sosyalistlerinin de, etiket sosyalistlerinin de, dogmatiklerinde yaptığı en önemli hata bu ezberdir...
Zileli'nin ikinci paragrafı ise aslında üst paragrafda özetlediğimi düşündüğüm, hata ve yanlışlardan kaynaklıdır. Zira Demokratik Devrim koşullarında iktidara karşı savaşan-çatışan tüm sınıf ve ara katmanlar sosyalist mücadelenin yanına çekilirken, hakim sınıflar (böylelikle) yansızlaştırılır. Özünde burada taktik bir mesele vardır. Hakim sınıfların yansızlaştırılması, ancak demokratik bir biçim ve birliktelikle mümkün. yansız kalan hakim sınıflar politik olarak olduğu kadar iktidar olarak da zayıflayacaktır. İşte bu çerçevede çeşitli sınıflar ve katmanlarla işbirliği yapılır.
MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi… Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. [1] Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu.
Eğer MDD savunulursa, yukarıdaki paragrafda herhangi bir tutarsızlık yoktur. Zira MDD; hakim feodalite ve feodal iktidar koşullarında anlamlıdır. Bu koşullarda burjuvazinin de çeşitli katmanları feodaliteye karşı devrimci bir savaşım içerisinde olurlar. Hakim ve merkezdeki sınıflar feodal sınıflardır ve ve bu sınıfların yansızlaştırılması meselesi, hakim sınıflardan ve feodaliteden rahatsız tüm sınıf ve ara katmanları demokratik bir biçim altında birleşmeyi öngörür. Ama hangi koşullarda? Feodal sistem, üretim ilişkileri ve iktidar koşullarında. Gün Zileli ilgili paragrafı teorik olarak almak yerine yanlı bir bakış açısıyla ele almasa idi, belki daha verimli ve bilgilendirici olurdu, oysa mesele, yanlış strateji ve bağıl yanlışlardan, tahlillerden kaynaklı. Kapitalizm koşullarında, askeri bir iktidar yapısı da olan ve dolayısıyla siyasetde-devrim sürecinde vs ordunun daha bir anlam kazandığı feodaliteye karşı bir model olan MDD yi savunmak, mantık dışıdır.
Başka'yanın aşağıdaki tespitine katılıyorum, tabi zaafiyetin kaynağının kabaca da olsa yukarıda özetlediğim stratejik zaafdan olduğunu düşünüyorum.
"Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı…
Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır… Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur… Katılıyorum.
"Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil, aya bakmak lazımdır. Maya Atasözü"
En başta belirttiğim taraflılık ve yanlılık ise hala günümüzde ekonomi-politik sistemlerin ve çeşitli strateji ve teorinin, kişilere endekslenmesidir. Açıkcası artık kişilerin tarafgirlik merkezli subjektivizminin öne çıktığı hiç bir metini, yararlı bulmuyor ve okumak istemiyorum. Zaten hem teorik, hem objektif hem de bilinç açısından, bu tarz subjektif-merkezcilik hem mantıksız hem de anlamsızdır diye düşünüyorum.
"Gökteki ayla ayı gösteren parmağı birbirine karıştırmamak gerekir. Zen Budizmi"
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
|

28-04-2012, 21:46
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080
|
|
Şimdi konu güzel de artık hala MDD yi savunan kaldı mı. Bir iki marijinal hareketi dışarıda tutarsak elbette.
saygılarımla
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...
Nazım Hikmet
www.dilaverkom.blogcu.com
|

28-04-2012, 21:51
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 16 Jul 2011
Mesajlar: 742
|
|
Sevgili Spartaküs;
Doğruları sanırım düşüne düşüne, kafa yora yora bulacağız.
Şimdi birileri ikide bir 'Milli Demokratik Devrim' vb. şeyler diyorsa bu konu tartışılmalıdır. Hem de enine boyuna.
Anladığım kadarıyla MDD teorisini bugünkü koşullar içinde çok anlamlı görmüyorsun. Doğrusu ben de çok anlamlı görmüyorum. Ama bunu tartışmaya açmamın sebebi senin ya da benim anlamlı olarak görmekten ziyade hala bunu ciddiye alanların varlığıdır.
Öte yandan MDD feodalizm tavsiye edilmemiş bile olsa ne kadar anlamlı olabilir. Bu da ayrı bir tartışma konusu. Gün Zileli bu konuya işaret ediyor. Aslında bu da üzerinde epey düşünülmesi gereken bir konu. Feodalizmi tavsiye etmek için Çin'in bugün geldiği nokta doğrusu pek de övünülecek bir durum değil. Gerçi burada senin anladığın MDD ile Zileli'nin kastettiği bana epey farklı geldi. En azından ulaştığınız sonuçlar çok farklı görünüyor. Zileli'nin bu konudaki yorumunu 'subjektif' bir tespit olarak görmüyorum doğrusu. Çünkü MDD'yi uygulayıp başarıya ulaşan kim var? Veya nasıl bir başarı? Tüm bunlar çok detaylı tartışmalar, belki de sosyalizmin nasıl anlaşıldığı ile ilgili.
Selamlar
Konu Brian tarafından (28-04-2012 Saat 22:05 ) değiştirilmiştir.
|

28-04-2012, 22:23
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 16 Jul 2011
Mesajlar: 742
|
|
Bir ekleme daha yapayım da yanlış anlaşılmasın.
Yukarıda "Doğruları sanırım düşüne düşüne, kafa yora yora bulacağız." diye yazmışım.
Bunu söylerken yaşamdan, deneyden, gözlemden vb. tümüyle kopuk bir düşünmeyi elbette kastetmiyorum. Tam tersine deneyle, gözlemle, yaşamla birlikte var olan düşünceden söz ediyorum daha çok.
|

28-04-2012, 22:48
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080
|
|
Sevgili Brian
Şimdi birileri ikide bir 'Milli Demokratik Devrim' vb. şeyler diyorsa bu konu tartışılmalıdır. Hem de enine boyuna.
Demişsin ama demin sordum gene tekrarlıyayım. Kimdir bunlar, var mıdır ülkede böyleleri. Kusuruma bakma literatürden kopuk olduğum için bunları soruyorum.
saygılarımla
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...
Nazım Hikmet
www.dilaverkom.blogcu.com
|

28-04-2012, 22:57
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 29 Apr 2011
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 726
|
|
Ben o dönemde yaşamadığım için bilmiyorum ama açıkçası Wikipedia araştırmalarıma dayanarak bir şey sormak istiyorum, MDD=Ulusalcılık mıdır?
Ayrıca yazdıklarınıza göre Sovyetler neden MDD'yi Türkiye'de devreye sokarak zaten birleşik olan TİP'i bölmek istedi?
|

28-04-2012, 23:01
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 16 Jul 2011
Mesajlar: 742
|
|
dilaver´isimli üyeden Alıntı
Sevgili Brian
Şimdi birileri ikide bir 'Milli Demokratik Devrim' vb. şeyler diyorsa bu konu tartışılmalıdır. Hem de enine boyuna.
Demişsin ama demin sordum gene tekrarlıyayım. Kimdir bunlar, var mıdır ülkede böyleleri. Kusuruma bakma literatürden kopuk olduğum için bunları soruyorum.
saygılarımla
|
Sevgili Dilaver;
Kendilerini Kemalist sol olarak tanımlayan grupların, partilerin bir kısmının MDD teorisine hala sempati ile baktığını düşünüyorum.
Bunu düşünmemi sağlayan nedenler mevcut. Belki direk MDD'yi savunmuyorlar ama o dönemin hesaplaşmasını da yapmış değiller.
Konu Brian tarafından (28-04-2012 Saat 23:06 ) değiştirilmiştir.
|

28-04-2012, 23:09
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080
|
|
Sevgili Brian
Evet dediklerinde haklısın. Kendisini Kemalist olarak tanımlayan ve ulusal kimliği taşıyan sözde solcular bunu düşünebilirler. Fakat onların derdi devleti korumaktır ve bunun için her türlü teoriyi vaaz ederler .Devletin ve de dolayısıyla burjuvazinin hakimiyeti için de MDD teorisi şarttır. MDD ile ne amaçlanır. Devlet ve ulusal sınırların korunması amaçlanır. Ve de elbette burjuvazinin. Ve de burjuvazi ile ittifak esastır.
Şimci solcular ya da devrimci solcular için esas mesele devletin durumudur. Yani devletin yıkılmasıdır. Bu yüzden kıstas devlete bakış olmalıdır. Yıkacak mıyız, yoksa destekleyecek miyizi. Sorunun özü budur. Aslında MDD nin de şu an için ülkemizdeki özü budur.
saygılarımla
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...
Nazım Hikmet
www.dilaverkom.blogcu.com
|

29-04-2012, 00:34
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 24 Aug 2008
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 1.323
|
|
Milli Demokratik Devrimin(kısaca MDD diyelim) herhalde en klasik savunucuları D.Avcıoğlu ve D.Perinçek'tir. Buna göre Türkiye yeterince gelişmemiştir, kır ağırlıklı toplumdur, feodal ya da yarı-feodal üretim yaygındır, işçi sınıfı yok denecek kadar azdır, burjuvazinin bir işbirlikçi bir de milli kısmı vardır. MDD'ye göre aşamalı bir devrim söz konusudur. Evvela MDD, sonra sosyalist devrim söz konusu olacaktır. MDD'de, milli yön anti-emperyalizmi, demokratik yön de anti-feodalizmi belirtir. Dikkat edildiyse burada anti-kapitalizm yoktur. MDD'nin bir özelliği de anti-kapitalist olmaya gerek görmeksizin anti-emperyalist olunabileceğini, yani emperyalizmin dışsal bir olgu olduğunu savunmasıdır. TİP'in sosyalist devim çizgisinin reformist ve pasifist bir içerikte olması sebebiyle devrimciler evvela MDD içinde yer aldılar ama onlarınki klasik MDD'den çok farklıydı. Böylece bir MDD çeşitliliği oluştu.
Avcıoğlu tayfası öncülüğü zinde güç dediği orduya verip sol cuntayı desteklerken, devrimciler(Deniz, Mahir, İbo v.s.) öncülüğü -en azından ideolojik olarak- işçi sınıfına verip orduyla/devletle savaşmak için silahlı örgüt kurdular. Aradaki fark barizdi. Öte yandan Mahirler emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu da biliyordu. Bu yüzden kısa sürede MDD'yi bırakıp Anti-emperyalist ve Anti-oligarşik Devrim dedikleri, sonradan Demokratik Halk Devrimi(DHD) olarak anılacak stratejiyi savunmaya başladılar. Buna göre aşamalı devrim yoktu, demokratik devrim sosyalizme evrilecekti. Milli burjuvazi diye bir müttefik de yoktu. (Zaten milli burjuvaziye 'ilericilik' atfedilmesi sadece eski sömürgecilik dönemine aittir. O dönemdeki ezilen ulus burjuvazisine milli karakter atfedilirdi.)
Fikret Başkaya'nın pek çok eleştirisi yerinde. Ama bence düzeltilmesi gereken yerler de var. Örneğin, Dev-Yol enternasyonalizmi Başkaya'nın eleştirdiği biçimde anlamamış, Sovyet-Çin kutuplaşmasına girmemiştir. Benzer biçimde, özyönetim pratiklerini başta Fatsa olmak üzere pek çok yerde uygulamış, DHD'nin de ilerisine gitmiştir. Kemalizmi müttefik gören THKP-C çizgisinden uzaklaşmıştır. Demokrasi mücadelesi elbette önemlidir. Fakat ben TC'nin bir çeşit faşist diktatörlük olduğu kanısındayım. (Buna eskiden yarı sömürge tipi faşizm denirdi). Hele o dönemler, 12 Eylül'ün hemen öncesi, sonrasında da darbe. Faşizmi kim reddedebilir? Eğer faşizm tespiti yapıyorsak mücadelede devrimci şiddetin kullanılması gerekliliği de açığa çıkar. Faşist memleketlerde demokrasi de bir devrimin konusudur. Bu açıdan Başkaya'nın demokrasi eleştirisini sol -özellikle Dev-Yol deneyimi- haketmiyor.
MDD'yi geçersizleyen bizzat Lenin'dir aslında. Yüz sene öncesinin köylü ağırlıklı Rusyasında, daha burjuva devrimi yeni yapılmış(1905) ve tamamlanmamışken Lenin -menşeviklerin aksine- MDD benzeri bir stratejiyi değil İKDDD(İşçilerin Ve Köylülerin Devrimci Demokratik Diktatörlüğü) dediği bir hedefi savunmuştur. Ekim Devriminde ise İKDDD'yi de geride bırakmış ve proleterya diktasını kurmuştur direkt. Leninizmin de bir oluşum süreci vardır ve bu süreç Ekim Devrimin'den sonra nihayetine ermiştir. Öncesinde savunduğu pek çok şeyi Lenin Ekim Devriminde aşmıştır. Hatta bu yüzden yoldaşlarıyla tartışmalara girmiş, Nisan Tezlerini yazmıştır. Yani MDD'yi savunmak için özellikle İki Taktik adlı eserden yapılan alıntılar yersizdir zira Lenin tarafından Ekim Devrimi pratiğinde aşılmıştır.
Kısacası MDD çoktan miadı dolmuş bir teoridir ve bugün bu teoriyi savunanlar iyi niyetli değildir. Sosyalizmi ertelemek(aslında sonsuza dek!) ve kendi kemalist-ulusalcı çizgilerinin peşine takmak isteyen çakalların istismar başlığıdır MDD.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:10 .
|