Teistlerin neden inandığı konusuyla ilgili olarak yazacaklarımın bir kısmına diğer üyeler de değinmişler. Bu nedenle kimi kısımları tekrar gibi olacak.
İnsan denen canlı kendini güvende hissetmek ister, huzur duymak ister. Bu nedenle, kendisini her zaman gözetleyen, duygularından haberdar olan ve duygularını önemseyen, acılarını umursayan ve gerektiğinde kendisine yardım edebilecek olan, dualarına icabet edecek olan, kimi zaman kendisini koruyup kollayacak olan bir tür baba figürünün var olduğuna inanmak ister. Ne demişler, "
İnsanlar olmasını diledikleri/istedikleri şeylere inanırlar".
Bu baba figürü, bir yandan da bu dünyada uğranılan haksızlıkların öbür tarafta hesabını da soracaktır. Kişi bu düşünceyle kendini avutabilir, kandırabilir. İnanma dediğimiz ya da daha koyusu olan iman dediğimiz şey, kişinin kendini kandırabilme kararlılığı, azmi ve becerisiyle doğru orantılıdır. Kendini kandıramayan ya da kandırmak istemeyen kişiler dini terk ederler. Olay bence bu kadar basittir.
Din, inanç, iman bunlar kuvvetli müsekkinlerdir de aynı zamanda, yani sakinleştirici, ağrı kesici. Sayın Vefik Sâmi de buna açık yüreklilikle değinmiş. Din, iman aynı zamanda yukarıda değindiğimiz gibi avuntu vericidir, teselli edicidir. Mesela uğradığınız bir haksızlık karşısında, gücünüz yetmediği için yenen hakkınızın ardından, elinizden bir şey gelmeyerek, çaresizce, "
Sen bana bunu yaptın ama Tanrı bunun hesabını sana öbür tarafta soracak" diye düşünmeniz sizi rahatlatır. Hatta buna ciddi ciddi inanıyorsanız acınız, kızgınlığınız, çaresizlik duygunuz vb. tamamen ortadan kalkabilir bile.
Ya da bir yakınınız öldü diyelim, onu öbür tarafta yeniden görecek olduğunuza inanmanız yine acınızı bir nebze olsun dindirecektir, kendinizi kandırmanızı, kendinizi avutmanızı sağlayacaktır. Ben bunu ilk kez dinsiz olduğumda fark ettim. Dini inancım varken acılara karşı çok daha dirençli biriydim, sıkıntılara çok daha iyi göğüs gerebiliyordum, çünkü inancım vardı. Nasıl olsa öbür tarafta her şey düzelecekti, her şey iyi olacaktı. Şu fai dünyada biraz dişimi sıkabilirdim. Bu nedenle inançlıyken ne olursa olsun asla intihar etmem diye düşünüyordum örneğin. Ancak şimdi öyle düşünmüyorum, eğer bir gün taşıyamayacağım bir yükle karşılaşırsam, dayanamayacağımı düşündüğüm bir durumla karşılaşırsam intihar edebilirim. Çünkü artık elimde kendimi kandıracak bir malzemem yok, bir müsekkinim yok, avutucum, teselli edicim yok. Buz gibi gerçeklerle karşı karşıya ve tek başımayım. Beni umursayan, duygularımı önemseyen, bana yardım eden, beni koruyup kollayan bir baba figürlü Tanrım yok. Bu dünyada uğradığım haksızlıklar da yapanın yanına kâr kalacak, o da ölecek ben de ve her şey bitecek, gerçek bu. Arslan tarafından parçalanarak yenen bir ceylanın nasıl ki gasp edilmiş bir hakkı var gibi düşünmüyorsak aynen öyle. Yaşamda iyi, güzel, doğru, yanlış, kötü, çirkin, güzel vb. yok. Yaşam sadece yaşam, bu kavramları uyduran biz homo sapiens sapiensleriz.
Mesela Caner Taslaman, bir programda Ayşe Hür'ün teodise yani kötülük problemi meselesindeki sorusuna yanıt olarak şöyle demişti; "
Dünyadan, doğadan insanı çekip alın, kötülük diye bir şey kalır mı?" Ayşe Hür de kendisine demedi ki, "
Tamam, insanı doğadan, dünyadan çekip al, geriye iyilik kalır mı? Sevap kalır mı? Güzellik kalır mı? Dahası Tanrı kalır mı?". İzlerken ekran karşısında deli gibi kendi kendime bunları söyledim Sayın Caner Taslaman'a
Dinsizliği seçtikten sonra işte bunu fark ettim, insanın elinde avutucusu kalmadığı için daha acılara karşı daha dayanıksız oluyor. Bir şey daha fark ettim, dindarların dinsiz birini gördüklerinde bu denli rahatsız olmalarının altında yatan da bu bence. Mesela benim çevremde hiç de dindar olmayan, hiçbir dini ritüeli yapmayan ama yine de Müslümanım diyen ve Allah'a inanan insanlar vardı. Bu din ile pek alâkaları olmayan kişiler bile sırf Allah'a ya da Tanrı'ya inanmadığım için benden nefret ederek arkadaşlıklarımızı bitirdiler, hem de hepsi... Peki bunun nedeni neydi? Nedeni şu, onların inandıkları masala inanmayarak büyüyü bozuyorum. Oysa biz dinsizler olmasak, hiç konuşmasak ne güzel, hepsi birbirlerine inandıkları masalları tekrarlayarak birbirlerini ve inançlarını onaylayacaklar ve böylece inandıkları masal sanki gerçekmiş gibi olacak, çünkü herkes inanıyor, demek ki hiç şüphe yok diye düşünecekler ve daha rahat yaşayacaklar, kendilerini daha güvenli bir şekilde kandırabilecekler. Ama sen çıkıp da "
öbür dünya falan yok, yapılan yapanın yanına kalacak" dediğinde tüm peri masalı buhar oluyor. "
Seni önemseyen bir baba yok, sana yardım falan da etmez" dediğinde de yine o huzur verici masal bozuluyor. İşte inanırlar buna kızıyorlar

İnanırların dedikleri kısaca şu; "
Masalımızı bozmayın yaa, biz ne güzel inanıyoruz işte, pembe dünyamızı soldurmayın, pis mızıkçılar". Çocuk gibiler yani...
Ben yoksul bir ailede doğup büyüdüm (
acıların çocuğu moduna girmiyorum yanlış anlamayın) çocukken oyuncağımız yoktu, bu nedenle arkadaşlarla anne ve babalarımızın terliklerini falan araba ya da kamyon gibi "
hayal eder" ve onlarla oynardık. Birbirimizi öylesine iknâ ederdik ki hakikaten onları artık terlik olarak değil, arabalar ve kamyonlar olarak görürdük. Ne zaman ki annemiz ya da babamız odaya girer, "
Ne yapıyorsunuz yavrum o terliklerle?" diye sorduğunda birden bire kızar ve haykırırdık, "
Hayır! Onlar terlik değil araba!" diye... Çünkü hayallerimiz yıkılırdı, oysa ne de güzel inandırmıştık kendimizi onların araba olduklarına, üstelik tüm arkadaşlarımız da inanmıştı. Arkadaşlarla aramızda öylesine bir inanmışlık antlaşması yapardık ki hiç kimse terliklerin araba olduklarından en ufak bir şüphe dahi duymazdı. Bu inanmışlık, antlaşmışlık, terliklerin terlik olabileceği ihtimalini tümüyle red etmişliğimiz ve herkesin de bundan son derece emin olması bizlerde inancımızın "
doğru" olduğu düşüncesini oluştururdu. Ne zaman ki odaya giren bir ebeveyn, terliklerin "
terlik olduğunu" söylerdi, işte o zaman
hepimiz bir ağızdan haykırarak karşı çıkardık. Aslında bu karşı çıkış; "
Ne olur oyunumuzu bozma, ne olur bizi gerçeklerin taş gibi somutluğuyla yüz yüze getirme, bak ne güzel birbirimizi eğliyoruz işte, yapma bunu, huzurumuzu bozma, bize kendimizi kandırdığımızı hatırlatma" demekti.
Ne zaman fikirlerini söyleyen bir dinsize ağız birliğiyle hücum eden dinliler görsem aklıma o yıllar gelir
nedense? Ben felsefeden anlayan biri değilim, çok okumuş yazmışlığım da yok, ortaokuldan sonra okuyamadım zaten, yıllar sonra liseyi de, üniversiteyi de dışarıdan bitirdim, cahil biriyim yani. Bu nedenle felsefeye falan giremem. Bence gerek de yok ayrıca, benim anlayışım özetle ve benzetmeyle budur, dinsizler terliğe terlik diyen kişilerdir, dinliler ise araba diyenler

mesele bu babam, entelliğe dantelliğe gerek yok bence
Bir de fark ettiğim şu var ki dinliler, eğer olur da bir gün dinsiz olurlarsa, ellerinde avuntu verici, teskin edici bir malzemelerinin kalmayacağını, artık kendilerini avutamayacaklarını, kandıramayacaklarını ve dolayısıyla acılara ve hayattaki zorluklara karşı daha güçsüz hale geleceklerini
biliyorlar, dinsiz birini gördüklerinde, saniyenin binde biri bir zaman diliminde de olsa bu düşünce alt bilinçlerinden geçiyor ve bu düşünce onları rahatsız ediyor, dinsizlere hücum etmelerinin altında bir de bu var bence. Olur da akılları çelinir de kendileri de dinsiz olurlarsa diye korkuyorlar. Çünkü çocuk gibiler, hayallerle kendilerini kandırarak yaşamak istiyorlar. Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır der Aynştayn, din ne peki? O daha da beter bir çocukluk hastalığıdır. Bir çocukluk masalıdır.
Yazı çok uzadı, şimdilik bu kadar olsun...