Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #5  
Alt 17-03-2011, 07:00
Astur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Astur Astur isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Jun 2009
Bulunduğu yer: Illuminati
Mesajlar: 1.429
Standart

ulpian´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Ahlak felsefelerinin, hukuk sistemlerinin vs. araçsal (instrumental) bir işlevi olduğunda haklısın. Ve bu açıdan baktığımızda, etik tamamen nesnel ve bilimsel bir disiplin haline gelir.
Araçsal işlev konusunda hemfikir isek, bu araçlar hangi amaca hizmet ediyor sence? Sence içsel değer diyebileceğimiz şey nedir yani? Eudaimonia?

İnsanlar neyi, neden yapıyor diye sorduğumuzu varsayalım; herkes bu sorulara bir noktaya kadar cevap verebilir. Mesela:

Neden okula gidiyorsun?
-Gelecekte iyi bir meslek sahibi olabilmek için.
Neden iyi bir meslek sahibi olmak istiyorsun?
-Kendimi ve gelecekte sahip olmak istediğim ailemi iyi şartlarda yaşamak için.
...
vs.

En sonunda mutlu olmak için şeklinde bir cevap alınacağını tahmin ediyorum. Peki neden mutlu olmak istiyoruz? Mutluluk kendi içinde değeri olan bir şey midir?

Ama ahlakın felsefî temellendirilmesi sorununda önemli olan zaten X'in, yani ahlakın amacının ne olacağı.
Kesinlikle.

Meselâ böyle bir ana amaç formülasyonunda ister istemez bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Örneğin ''sağlıklı'' kavramının anlamı (en azından fizyolojik sağlık olarak aldığımızda) büyük oranda sorunsuzken, ''iyi'' kavramının ne olduğu zaten tartışmalı olabiliyor. Diğer yandan örneğin ''güven içinde'' amacı (en azından asayiş/emniyet olarak aldığımızda) anlam olarak sorunsuzken, bu amaç ''özgürlük'' amacıyla çatışma durumunda olabiliyor birçok alanda. Bunun gibi birçok alanda, genel olarak hepimizin kabul ettiği farklı ilkeler arasında bir tartma, dengeleme ve karar verme eylemi gerekiyor.
Benim özellikle İvan'a yazdığım mesajda açıkladığım meta-etik yaklaşım birbiriyle rekabet eden, her zaman değişime gelişime açık değerler ve kurallardan bahsediyor.

Yukarıda bahsettiğin tarz ikilemlerde tartma, dengeleme ve karar verme eylemine ihtiyaç duyulduğu konusunda haklısın. Ama zaten insanlık tarihi boyunca tam olarak bunun için pek çok sistem denendi ve insanlıkla beraber evrildi. Demokratik karar alma mekanizmalarının tam olarak bu kararların alınması için var olduğunu düşünüyorum mesela.

Böyle bakıldığında, bu zorunluluk en azından benimsediğim meta-etik yaklaşım açısından sorun yaratmıyor.

Yani bu tartma/dengeleme eyleminin ürünü olarak vardığımız sonuç, favorize ettiğimiz çözüm, doğa bilimlerinde olduğu gibi bir 'bilgi' değil, son tahlilde bir 'karar' veya 'tercih' oluyor her zaman.

Elbette, eğer niyetimiz fil dişi kulesinden ütopyalar üretmek değilse, bu etik kararlarımızı ''bilgilerimize'' dayandırmalıyız. Ama etik alanında aldığımız kararlar (veya tercihlerimiz) tamamıyle bilgi düzlemine indirgenemiyor.
Bütün bu karar ve tercihleri betimsel olarak ifade etmemiz, dolayısıyla da bilgi haline getirmemiz mümkün değil mi ama? Diyelim A toplumu dul kadınların eşleri ölünce cesetle birlikte yakılmasının doğru olduğunu düşünüyor ve bu yönde kararlar alıyor. A toplumu B tarihinde C kararını aldı dediğimizde bu doğa bilimlerindeki gibi gözleme dayanan, kayıt altına alınabilecek bilgi haline gelmez mi?

Bence sorun, olandan olması gerekene ilişkin, normatif önermelere doğrudan ulaşmadaki problemler. Bunu aşmanın tek yolu da aksiyolojik açıklamalar diye düşünüyorum, daha iyi bir alternatif ben henüz görmedim.

Linkini verdiğin, Hume'un temel eleştirisinden hiçbir şekilde kaçış olmadığını düşünüyorum.
(Anladığım kadarıyla Sam Harris, son çıkan The Moral Landscape adlı kitabında Hume'un bu eleştirisini yanlışlamaya çalışıp, bilimsel bir ahlak felsefesi sunuyormuş. Epey şüpheliyim bu konuda, çünkü daha önceki farklı filozofların denemelerini biliyorum az çok. Ama kitabı henüz okumadığım için, birşey diyemeyeceğim. Her halükârda ahlak felsefesiyle ilgili çevrelerin şu sıralarda bir numaralı tartışma konularından biri bu kitap.)
TED'de bu kitapta savunduğu düşünceleri özetleyerek açıkladığı bir konuşması var, dilersen onu izle.

Aynı zamanda şu gibi çıkarımlar da hatalı olmalı: ''İnsan türünde (hatta tüm canlılarda) belli bir içgüdüsel amaca eğilim vardır. Öyleyse bu amaca hizmet edilmeli''. Burada da bir olgu'dan ahlaki bir değere/emire doğrudan çıkarım söz konusu.
Bu, ciddiye alınması gereken bir eleştiri, ben de herhangi bir ahlâk teorisinin en zayıf noktasının her zaman, kaçınılmaz olarak bu nokta olacağını düşünüyorum.

http://www.marxists.org/archive/mark...man-rights.htm

Şu makaleye göz atma imkânın oldu mu bilmiyorum, özellikle 3. başlıktan itibaren tam olarak konumuzla ilgili bir şeyler söylüyor Markoviç. Şu sorusu hedefi 12'den vuruyor bence:

Which are the objective conditions necessary for human survival and development, not as a mere living organism but as a distinctly human being?
Tercüme: İnsanın sadece yaşayan bir organizma olarak değil, ancak özel olarak insan olarak hayatta kalması ve gelişimini sürdürmesi için gereken nesnel koşullar nelerdir?

Soruya farklı insanlar birbirinden çok değişik cevaplar verebilir elbette, ama bu soruya verilecek cevapların insanlık tarihindeki sayısız deneyin ışığında değerlendirilebileceğini, elenebileceğini vs. düşünüyorum.

Ayrıca bu şekilde belirleyeceğimiz ahlaki amaç ne olursa olsun (örn. mümkün olan en çok sayının mümkün olan en çok mutluluğu), aslında bu amaca hizmet eden, ama kabul edemeyeceğimiz sonuçları olan durumlar kurgulayabiliriz çok sayıda
(örn. On masum çocuğu kaçıran suçlu yakalandı, ama çocukların yerini söylemiyor. Bir an önce bulunmazsa çocuklar ölecek. Kurtarmanın tek yolu işkence. Polis ne yapmalı? Veya: İşkence de işlemedi, çocukları kurtarmanın tek yolu, suçlunun gözü önünde masum eşine işkence etmek. Polis ne yapmalı? On çocuk değil de, on bin çocuk olsa ne derdik?)
Bu tarz durumlarda doğru yaklaşımın rule utilitarianism(kural faydacılığı) olduğunu düşünüyorum. Faydacı yaklaşımla Kant'ın deontolojik etik anlayışının bir birleşimi gibi de görebiliriz. Kant'ın dediği gibi:
“Aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maxime göre hareket et.” Yani tek tek her durum için ayrı bir fayda hesabı yapmak yerine benzer tüm durumlarda uygulandığı takdirde daha fazla fayda getirecek şekilde davranmalıyız. Öbür türlü bir insanı durup dururken öldürüp, organlarını toplayıp, ihtiyaç duyan birkaç kişiye dağıtmak gibi şeyleri de faydalı addetmemiz gerekir. Ama kural faydacılığı bu tarz durumları göz önüne alan bir yaklaşım; toplam faydanın daha büyük olduğu düşünülen her durumda canının tehlikede olabileceği bir toplumda kimse kendini kolay kola güvende hissedemez.

Şu yaklaşımı beğeniyorum:

http://en.wikipedia.org/wiki/Moderate_objectivism

Bu yaklaşımla bir çeşit değer hiyerarşisi oluşturmak mümkün. Mesela bir arkadaşınla saat 8de A restoranında buluşma konusunda sözleştin diyelim; sözünü tutma gibi bir sorumluluğumuz olduğu kabul edilebilir. Ancak diyelim saat 7.50'de yoldayken bir trafik kazasına şahit oldun, ve yakınlarda kimse yok. Bu durumda arkadaşınla doğru saatte buluşmama ve de sözünü tutmama pahasına kaza geçirenlere ilk yardım uyguladın ve onlar için ambulans çağırdın. Bu durumda bu hayatları kurtarmak için elinden geleni yapma sorumluluğun, arkadaşına verdiğin sözü tutmandan daha önceliklidir denebilir.

İstisna gerektirebilecek durumlarla karşılaşıldığında gittikçe daha çok duruma hazır, daha kapsamlı kural setleri yaratarak yolumuza devam edebiliriz. İlk kural "arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" iken yeni kural ise "insanların hayatlarını kurtarman gereken bir durum engel olmadığı sürece arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" halini alabilir.

Bu yaklaşıma güzel ve de güncel bir örnek olarak Ahmet Altan'ın bir köşe yazısını paylaşacağım:


"Karar vermenin çok zor olduğu anlar vardır.
Özellikle vicdanla ilkenin çatıştığı anlarda bir tercih yapmak o kadar kolay değildir.
Dün, böyle bir ikileme iyi bir örnek olacak ve hukuk literatürüne girecek bir olay yaşandı.
Biliyorsunuz, “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında hapishanelere yapılan o korkunç baskınlarda birçok mahkûm hayatını kaybetmişti, bazıları sakat kalmıştı.
Koğuşlara giren askerler mahkûmlarla tutuklulara ateş açmışlardı.
Şimdi o katliamın duruşmaları yapılıyor.
O facianın sorumlusu olarak yalnızca sıradan askerler yargılanıyor.
Esas kararı verenler ortada yok.
Yargılanan askerlerin suç işlemiş olmaları, mahkûmları öldürmüş olmaları, vahşice davranmış olmaları mümkün, zaten bunun için yargılanıyorlar.
Bu askerleri savunmak için Baro bir avukat atamış.
Askerleri savunmak için mahkemeye giren avukat, “ben askerleri savunmaktan vazgeçtim, ben bu operasyonda haksızlığa uğrayanları savunacağım” demiş.
Bunu duyan her vicdan sahibi insanın neredeyse bir refleksle avukatı alkışlayacağını sanıyorum.
Bizim yazı işlerindeki ilk tepkimiz de bu oldu.
Vicdana ve insanlığa uygun bir tepki olarak gördük bunu.
Ama sonra tartışmaya başladık.
Avukatın davranışı vicdana uygundu ama ilkelere uygun muydu?
Avukatlık mesleğine uygun muydu?
Mesleğin kurallarına uygun muydu?
Tek bir olayda “vicdanlı” davranmak adına, o vicdanı bütün olaylarda sağlam tutmak için oluşturulmuş genel ilkeleri çiğnemek, son tahlilde vicdana mı hizmet eder?
Hukuk açısından baktığınızda, o davada yargılanan askerlerin de “savunma hakkı” kutsaldır.

“Savunma hakkı” insan vicdanının ve adalet duygusunun bulduğu ve uyguladığı bir kural.

Kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, yeryüzündeki her insan, her davada savunma hakkına sahiptir ve bu savunmayı yerine getirmek de avukatların görevidir.
Doktorların yeryüzünün en aşağılık, en rezil insanlarını tedavi edip iyileştirmeleri gibi, avukatlar da dünyanın en kanlı katillerini, en büyük canavarlarını savunurlar meslekleri gereği.
Ha, bu tür insanların savunmasını almayı baştan reddeden bir avukat olabilirsiniz, “gidip başka bir avukat bul” diyebilirsiniz, dünya avukatlarla dolu, sizin bu tercihiniz sanığın savunma hakkını zedelemez.
Siz ilkelerinizle vicdanınızı çarpıştırmadan avukatlık yapma dürüstlüğünü gösterirsiniz.
Ama kendisini savunamayacak birilerine sizi avukat atamışlarsa, siz onları mahkeme salonunda terk edebilir misiniz?
O askerleri savunmak için duruşma salonuna giren bir avukatın, “ben bunları savunmayacağım, karşı tarafı savunacağım” demesi, savunmakla yükümlü olduğu insanları daha baştan “suçlu” ilan etmek ve mahkemeyi de etkilemek olmaz mı?
Ayrıca siz o askerleri savunmayı bu kadar açıkça, herkesin gözü önünde, “vicdan” adına reddederseniz, bir daha hangi avukat bu davayı kolaca sırtlanabilir?
Üstelik bu askerlerin parası da yok.
Kendilerine bir avukat da tutamayacaklar.
Pek, o askerleri kim, nasıl savunacak şimdi?
Avukatın davranışı, askerlerin beraat etme ihtimalini daha baştan torpillemiyor mu?
Bakın, “Hayata Dönüş Operasyonu” insanlığa aykırı bir operasyondu, hiçbir vicdanlı insan öyle bir operasyonu kolayından savunamaz.
Ama bu tek bir “olayda” siz bir avukat olarak “vicdanlı” davrandığınızda, insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından biri olan “savunma hakkının” kutsallığını zedelemiş olmaz mısınız?

“Savunma hakkı” insan vicdanının bulduğu bir ilkedir.

İnsanlığın ortak vicdanının ürünü olan “kutsal” bir ilkeyle, tek bir olayda vicdanımız çatıştığında ne yapacağız?
Ben, insanlığın ortak vicdanının ilkelerini korumanın, tek bir olayda suçluları cezalandırmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Herkes gibi ben de o avukatı anlıyorum.
Ama insanlığın “ortak haklılığını” korumanın, tek bir olayda haklılıktan yana çıkmaktan daha önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü o “ortak haklılık” bazen bir suçlunun kurtulmasına izin verse de, genelde binlerce suçsuzun hakkına kavuşmasını sağlıyor."

Kanımca ahlaki kognitivizmi savunmanın sadece üç yolu var, ve üçü de ya kullanılan varsayımlar ya da uygulanan metot açısından beni tatmin etmiyor.
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğu konusunda hemfikiriz.

A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
'Küresel ısınma'nın sebebi âhlâki çöküntüdür!... gerilla İslam 21 27-06-2013 09:02
İnsan-Şempanze Çiftleşmesi - Richard Dawkins ahlaki tabulara savaş açıyor! ulpian Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim 28 16-01-2013 05:41
Ahlaki kurallarinizi tanri koymadiysa kim koydu!! dolfen İslam 41 24-09-2012 01:02
İSLAMIN RESULU MUHAMMEDİN AHLAKI.. haci İslam 38 29-05-2012 10:08

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:26 .