AGOS gazetesi, 12 Eylül döneminde en ağır ve en uzun süreli işkence görenlerden olan
Garbis Altınoğlu ile sol hareket içerisinde bir Ermeni olarak yaşadıklarını ve solun “Ermeni meselesiyle” olan zorlu sınavını konuştu...
KAPLUMBAĞA HÜCRESİ...
"Hem büyük acı veren hem de onur kırıcı olan kaplumbağa hücresi, ilk olarak Garbis Altıoğlu'na uygulanmıştı. Çömelerek sokulur hücre içerisine. Kendisi tuvalet ihtiyacını gideremez yani, ancak altına yapacak. Kıpırdama imkanı da yok. Tüm eklemlerde kireçlenme olur. Garbis bir hafta tutulmuştu böyle. Çıktığında kamburumsu yürüyordu. Onurunu kırıyor, yani acı da veriyor... En azından gelen örgüt mensubu kendine güven içinde. Ser vericem sır vermiycem diye gelir örgüt mensubu. Kendisine belirli bir güvenle gelir. Garbis Altınoğlu’nun kendisine güvenini kırmak için burnuna zincir takıldı, tef çalındı ve ayı gibi oynatıldı. Bu bir hafta devam ettikten sonra Garbis Altınoğlu’nun omuzları çökmüştü. Kendisine olan güvenini yitirmişti. Ama yine de konuşmadı. Çok dayanıklıydı.”
1986 yılında işkenceci polis
Sedat Caner, Nokta’ya verdiği röportajda böyle anlatıyordu Garbis Altınoğlu’na yaşatılanları.
- Öncelikle kişisel hikayenizle başlayalım. Çocukluğunuzun geçtiği atmosferi, ailenizi biraz anlatabilir misiniz?
- Pek çok Ermeni’nin durumunda olduğu gibi ben de rastlantı sonucu sağ kalabilmiş bir ailenin 1946’da Amasya’da doğmuş iki erkek çocuğundan büyük olanıyım. Asıl adı Ağavni olan halam, Amasya’da yaşayan Kosova kökenli Recep Pirzerenli adında bir Türk ya da Arnavut ile evlenmiş ya da evlenmek zorunda kalmış. Babam ve büyük halam yaşamlarını, Mesude adını alan Ağavni halama ve Recep amcaya borçlular. Babamın, Rapayel Altınoğlu adını taşıyan ve hayli zengin olduğu söylenen babası hakkında bir şey bilmiyorum. Büyük olasılıkla, diğer yakınlarıyla birlikte öldürüldü ya da sürüldü. Babaannem Antram da sağ kalmış ve ben 1 yaşındayken doğal nedenlerle ölmüş.
'NE DE OLSA GAVURDUK...'
Annemin babası Mahag dede hemen hiç gülmeyen, asık suratlı ve sinirli bir insandı. Nedenini yıllar sonra anlayabildim: Kendisi değirmenci olduğu için sağ bırakılmış; ama tüm erkek ve kızkardeşleri öldürülmüş. Anneannem Makruhi’nin geçmişini bilmiyorum. Zaten geçmişten asla bahsedilmediği için bu hususlarda bilgim çok az; bazı hususları da daha sonra öğrendim. Aile ortamımız olumlu sayılırdı. Babam kundura tamircisiydi. 1906 doğumlu olduğuna göre babam jenoside tanık olmuştu. Kendisi 1972’de, ben cezaevindeyken öldü. Annem terzilik yapardı. Onu da 2004’te yitirdik. Yoksul bir aileydik; ama açlık ya da aşırı bir yoksunluk da çekmedik. Önemli bir Alevi nüfusu olan Amasya’da çok belirgin bir Ermeni düşmanlığı yoktu; “Nuri Usta” diye bilinen babam son derece dürüst oluşu nedeniyle çevresinde sevilen bir insandı. Ama ne de olsa “gâvur”duk ve bu çocuklar arası ilişkilerde hissedilirdi. Okumaya meraklı olan babam ilkokula gitmeden bana alfabeyi öğretmiş, beni okumaya teşvik etmiş ve ilkokulu pekiyiyle bitirdiğimde bana hediye olarak kitap almıştı.
- Sol düşünce ile nasıl tanıştınız, devrimcilik öykünüzün başladığı noktada kritik eşik sizce neydi?
- Okumaya meraklı biriydim. Önce, 1950’li yıllarda basılan ve –ABD’deki Readers Digest’in Türkçe versiyonu olan– Bütün Dünya dergilerindeki yazıların da etkisiyle yüzeysel bir anti-komünist bir eğilime sahiptim. Şimdilerde çok övülen ve arkasından yas tutulan 1950’lerin ve o dönemin DP rejiminin belirgin özelliklerinden biri en kaba ve bağnaz bir anti-demokratizm ve anti-komünizmdi. Devrimci olmam, 1960’ların ilk yıllarına rastlar. 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda ortaokul 2. sınıftaydım. Tıbrevank’ın koridorlarında kurulu hoparlörlerden yeni rejimin sözcüsü Alpaslan Türkeş’in “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız!” yollu sözlerini işittiğimi anımsıyorum. Ama, şimdilerde lanetlenen bu darbenin, işçi ve gençlik hareketinin ve solun önünü açtığı da bir gerçek. Lise 2 ve 3’te Çetin Altan’ı ve İlhan Selçuk’u okumaya, 1961’de kurulan TİP’ni ve yayınlarını izlemeye başlamam, bu yıllarda etüt öğretmenimiz olan Tıbrevanklı bir ağpayriğimizin yeni kurulan TİP, sosyalizm gibi konular üzerine sohbetleri, devrimcileşmemde önemli bir rol oynadı. Bu dönemde, sosyalizmi yüzeysel biçimde ele alan dergi ve kitaplar da çıkmaya başlamıştı. 1964-65 ders yılında Robert Kolej’e (şimdi Boğaziçi Üniversitesi), girdikten sonra bu yöndeki evrimim sürdü. Önceleri anti-emperyalist ve daha sonraları sınıfsal talepli işçi ve öğrenci hareketlerinin geliştiği 1960’lı yılların ikinci yarısı bu eğilimimi pekiştirdi. Devrimcileşmemde bir kritik eşik saptayamıyorum. Bu bana, radikal dönüşüm ve sıçramaların yaşandığı bir süreçten çok, doğal bir evrimmiş gibi geliyor. Varlığına inansaydım, “alın yazı”mın böyle yazıldığını söyleyebilirdim.
- Tutsaklığınız süresince çok yoğun işkencelere maruz kaldınız... İşkencede sizi konuşturmaya çalıştıklarında bir şarkı söylemeye başladığınız gibi hikâyeler anlatılıyor, esası nedir?
- İşkencede şarkı söylemek diye bir şey yok. Ancak şu oldu: Bize yönelik operasyondan sonra Siyasi Polis’in Gayrettepe’deki merkezinde bir odaya gözleri bağlı olarak konulmuştuk. İnsanlar işkenceye götürülmeyi bekliyorlardı. Onlara moral olsun diye Enternasyonal’in bir kıtasını söyledim. Pek çok devrimcinin gördüğü işkenceleri, bir parça fazlasıyla ben de gördüm.
'ERMENİ OLMAK İZOLE EDİLMEŞİ GEREKTİRİR'
- Türkiyede Ermeni bir devrimci olmanın nasıl bir hal olduğunu anlatabilir misiniz?
- Bu soruya 10 yıl önce muhatap olsaydım, etnik kökenin devrimci harekette hemen hiçbir rol oynamadığını söylerdim. Şimdi farklı düşünüyorum. Türkiye’de Ermeni olmak hangi alanda olursanız olun, izole edilmeyi, görmezden gelinmeyi göze almayı gerektirir. Bunu devrimci hareket içindeki özdeneyimimle, yaşayarak öğrendim. Fakat Türk toplumunda bu Ermeni-karşıtı koşullanmayı besleyen bir genel damar daha var. Farklı görüş ve tutumlara katlanamama ve hatta düşmanlık damarı. Bu toplumun ürünü ve bir parçası olan devrimcilerin onun olumlu ve olumsuz özelliklerini miras almaları kaçınılmaz. Egemen sınıfın topluma dayattığı ideolojik önyargılarıyla toplumsal tarihin yükünü algılamayan, bu önyargı ve yüklere karşı bilinçli bir savaşım vermeyen her devrimci ister istemez onları şu ya da bu ölçüde paylaşacaktır. Bunu, bağımsız bir devrimci olarak yaşadığım son 12 yıl içinde de yaşadım, yaşıyorum. Örneğin, sadece devrimci gruplar değil, bir-iki istisna dışında çeşitli devrimci siteler de bana karşı adeta bir sansür uyguluyor ve yazılarımı görmezden geliyorlar. Hem Ermeni, hem de komünist olmam, görüşlerimi sağa sola bükmeden ve birilerine biat etmeden olduğu gibi ortaya koymam, benim durumumu biraz daha farklı ve özel kılıyor sanırım.
- Türkiye Sol hareketi içerisinde Ermenilerin ve diğer azınlıkların rolü üzerine ne söylenebilir? Sol tarih yazımında bu konu sizce layıkınca ele alınıyor mu?
- Türk milliyetçiliğinin ve onun kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanan versiyonunun etkisinin ne denli büyük olduğu gözönüne alındığında gayrımüslimlerin, gerek işçi hareketi ve gerekse devrimci hareket içindeki rolünün küçümsenmesi son derece doğaldır. Doğrusu, bunu ben de hayli geç kavradım. Komünist hareket, başlangıcını 1919’da Mustafa Suphi önderliğinde kurulan, ama milliyetçilikten tümüyle arınmamış olan TKP’de görür. Suphi’ler Ekim Devrimi’nin ve ona önderlik eden partinin çizgisini açıkça savundukları için bu yaklaşım bir bakıma doğrudur da. Ancak bu, Osmanlı’nın son onyıllarında Rumeli’de ve İstanbul’da, bazıları II. Enternasyonalle ilişki içindeki sosyalist eğilimli Ermeni ve Rum gruplarını ve ağırlıklı olarak Ermeni ve Rum işçilerini örgütlemiş sol eğilimli sendikaları, Selanik Yahudilerinin Selanik İşçi Federasyonu’nu ve onların devrimci mirasını görmezden gelmeyi haklı çıkarmaz. Suphi sonrasında sol Kemalist ve sosyal-şoven bir çizgi izleyen TKP’nin saflarındaki Ermeni kökenli yönetici ve üyelerinin ulusal kimliklerini bastırmaya çalışmış olması şaşırtıcı değil. Bunun en çarpıcı örneği, 1920’lerden 1960’ların sonlarına uzanan dönemin bu tek muhalefet örgütünün, Politbüro üyeliğine kadar gelen Aram Pehlivanyan’ın (Ahmet Saydan) ulusal kimliğini, onun yaşamını yitirdiği –hem de devrimci kitle hareketinin güçlü olduğu- 1979’da bile saklamasıdır. İllegaliteye mahkûm edilmesine rağmen siyasal yaşamı boyunca Kemalizmi ve kendisini ezen devleti yücelten TKP’nin 1980 sonrasında, 12 Eylül darbecilerini değil, “faşist ve Maocu teröristleri” hedef alması ve konumunun 12 Eylül’ü alkışlayan TİKP’ninkinden (bugünkü “İşçi” Partisi) pek de farklı olmaması bize, “sol” sözcüğünü kullanırken ne denli özen göstermek gereğini anımsatır.
Son yıllarda, “Ermeni sorunu”na duyarlılığın artmasına paralel olarak, sol hareket içinde yer almış Ermeni ve diğer gayrimüslim devrimcilerin konumu daha çok işleniyor. Bunda, bir bölüm liberal ve demokrat aydının çabalarının, Osmanlı’nın son dönemini ele alan bir çoğu yabancı kökenli araştırmacıların ve yazarların kitaplarının çevrilmesi ve yayımlanmasının ve ülkenin siyasal ortamının bir ölçüde “normalleşmesi”nin payı büyük. Bu konuda yapılacakların çok azının yapıldığı bellidir. Ancak, 1960’lardan bugüne uzanan yarım yüzyıllık sol hareketin kendisinin de kapsamlı bir tarihinin henüz yazılmamış olduğu unutulmamalı.
- Bugün Türkiye’nin geçmişle hesaplaşma serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz? Hrant Dink’in katlinin bu konuda sağladığı ivmeyle yapılan özür kampanyası ve 24 Nisan anmaları üzerine düşünceleriniz neler? Anma ve özür metinlerinde 1915 için kullanılan terimlerin tartışma yaratmasını meselenin özü açısından taşıdığı mana nedir? Öte yandan bu çabaların samimiyetini sorgulayan Diasporadan yükselen seslere ilişkin değerlendirmeleriniz neler?
- Türkiye’de bugün bile, kökü değişik halkları kılıç ve darağacıyla yöneten bir cihan devleti olan Osmanlı’nın az-çok canlı olan mirasına kadar uzanan çok yoğun bir gericilik birikimi ve bu devletin “ahfadı” olmaktan kaynaklanan bir ruh hali var. Bu gericilik birikimi, asla İttihatçılık ve Kemalizmle sınırlı bir olgu değil. Üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen 12 Eylül faşist darbecileriyle bir hesaplaşma yaşanmamış olması ve AKP de içinde olmak üzere Türk yöneticilerinin Kürt sorununu çözmekte gösterdikleri inanılmaz siyasal kabızlık ve tutuculuk bunun en çarpıcı iki belirtisi. Üstelik bu ikincisinin, ülkeyi çok ciddi bir iç çatışmaya ve 1990’ların ortamına sürükleme potansiyeli taşımasına rağmen. Demek ki, Türk halkının geçmişin bu yükünden kurtulması için 1789 Fransız Devrimi türünden büyük bir altüst oluş geçirmeye gereksinimi var.
Ülkenin bu özel koşullarında, liberal ve demokrat aydınların önemli bir bölümü gerek Türk halkının “Ermeni sorunu”yla yüzleşmesinde ve gerekse ülkenin genel demokratikleşmesinde belirli bir rol oynayabiliyorlar. Bu aydınlara görünüşte ve özünde haklı eleştiriler yapılabilir ve bu yapılmalı da. Onların, uygarlığın doruğu gibi gösterdikleri AB ülkelerini yüceltmeleri, bu ülkelerin dışarda ABD’nin kuyruğuna takılarak savaş kışkırtıcısı ve neo-kolonyalist ve içerde pro-faşist, yabancı-düşmanı ve İslamofobik politikalar gütmelerinin üstünü örtmeleri sonuna kadar sergilenmeli. Ancak bu, kaba ya da rafine Osmanlı-Türk milliyetçiliği bakışaçısıyla, yani “Siz de Kızılderilileri, Cezayirlileri jenoside tabi tutmuştunuz!” yaklaşımıyla yapılamaz. Aksi takdirde, bunun hiçbir değeri olmaz.
Hrant’ın ölümü, bu gericilik duvarında önemli bir gedik açtı. Ülkenin vicdanını temsil eden liberal ve demokrat aydınların kalemleri, sesleri ve eylemleriyle verdikleri anti-şovenist kavgayı, “özür dileme” kampanyasını ve 24 Nisan anmalarını çok olumlu buluyorum. Anma ve özür metinlerinde, şu ya da bu terimin kullanımı üzerinde tartışmak yersiz. Bu toplumun kendi kendisiyle, kendi geçmişiyle ve elbette bugünüyle kapsamlı bir yüzleşmesi yaşaması gerek. Evet, Kürt halkına ve savaşçılarına karşı hâlâ yer yer bir vahşetle elele giden bir devlet terörünün uygulanmasına bugün bile, Türk halkının ve aydınlarının ezici çoğunluğu duyarsız kalıyor; linççi ve kıyımcı seslerin bu denli yüksek çıkabildiği 2011 yılında bu yüzleşmeyi kolaylaştıran ve onun önünü açan her, ama her adım övgüye layıktır.
Her toplumsal dönüşüm sürecine bazı siyasal parazitlerin musallat olması nasıl olanaklıysa, aynı husus teorik olarak Ermeni halkının acılarını paylaşma süreci için de geçerlidir. Ama bugün bu acıları paylaşma sürecine katılanlar, dışlanmayı, hakaret görmeyi göze almak zorundalar. Görünür gelecekte bu sürecin bazı kişi ve çevrelere siyasal rant edinme olanağı sağlaması da olanaklı gözükmüyor. Olduğu takdirde yapılması gereken, sapla samanı, sahte demokratlarla sahici demokratları ayırmak olacaktır.
Ermeni Diasporası’nın ya da onun ana gövdesinin kaygılarını anlayabilirim. Ancak; dar ve modası geçmiş bir burjuva-milliyetçi bakış açısına saplanmış, umudunu ABD, Fransa gibi emperyalist ülkelerin gerici ve militarist politikacılarına kölece bağlamış ve Türkiye gerçekliğine önemli ölçüde yabancı kalmış olan Diaspora’nın Ermeni halkının dostlarını bir samimiyet testinden geçirmek istemesini asla onaylamam.