Cem Berkay

Aciz Kul Söylemi

"Aciz kul" söylemi İslam anlayışında önemli bir yer tutuyor. Bu söylem, söyleyenin doğrudan doğruya kişisel özellikleri ifade etmekten öte evren ve "tanrı" karşısındaki acizliğine vurgu yapıyor kuşkusuz.

Toplumu ve yakın çevremizi etkileme ve dönüştürme gücümüzdeki sınırlılığımız, gelir ve sosyal haklar konusunda geleceğe duyduğumuz güvensizlik, hastalıklar, doğal afetler ve özelikle ölümlülüğümüz, evren ve yaşam karşısındaki "aciz kul" durumumuzu adeta doğruluyor gibi. Bir deprem sonrası evinizi, malınızı ve yakınlarınızı kaybetmişseniz, kaldırımda yürüdüğünüz halde yoldan çıkan bir otomobil tarafından yaralandıysanız, doktordan ileri safhada kanser olduğunuzu öğrendiyseniz yaşam karşısında kendinizi gerçekten de aciz hissedebilirsiniz. Kuşkusuz bu hissinizi pek çok kimse anlayışla karşılayacaktır.

Burada itiraz kişinin hislerine değil, bu hislerden yola çıkarak mutlak bir güce itaate yönelmesine karşı yapılabilir. Zayıf anlarımız mutlak bir güce itaat için de en uygun zamanlardır. Bu mutlak güç tanrısal bir güç olabildiği gibi faşist veya otoriter/totaliter bir devlet de olabilir. "Tanrı"ya en fazla dua ihtiyacı hissettiğimiz anlar kendimizi zayıf hissettiğimiz anlardır. Otoriter/totaliter devlete gereksinim hissi de toplumların zayıf anlarında yükselişe geçer. Hitlerin, Almanyanın zayıf ve yaralı döneminde yükselmesi rastlandı değildi. 12 Eylül cuntacılarının 1982 referandumunda aldığı yüksek destek oranı da kurtarıcı mutlak güce duyulan ihtiyacın bir göstergesiydi.

Bireylerin de toplumların da kendilerini zayıf ve aciz hissettikleri anlarda kurtarıcı mutlak bir gücün şemsiyesi altına girme eğilimlerinin altında Freudcu yorumuyla çocuğun koruyucu babaya duyduğu ihtiyaç yatar. Toplumu ve onu oluşturan bireyler güçsüz, aciz, beceriksiz olarak tanımlanmaya başladığında onları koruyacak, düzeni sağlayacak mutlak otoritenin devreye girmesi ve gerektiğinde sevmesi, gerektiğinde ise dövmesi meşru görülmeye başlanır.

Mutlak itaat ihtiyacı bir kaç yüz yıl öncesine kadar tanrıya veya krallara, padişahlara yönelik idi. Aydınlanma çağı ve demokrasinin gelişmesinden sonra bunların yerini devletin çeşitli formatları almaya başladı. 20. yy. sonunda çeşitli devlet modelleri çöküntüye uğrayınca bu sefer dinselliğin yeniden yükselişini izlemeye başladık.

Dünya genelinde toplumların bir kesimi tekrar dine yönelerek mutlak gücün şemsiyesini en azından bireysel inanç düzeyinde yaşamaya yönelirken bir başka kesimi ise insan hakları, demokrasi, barış ve özgürlüklere dayalı seküler bir yaşam tarzına yöneliyor. Bu iki farklı seçim, zayıflıklarını kendi öz gücüyle gidermeye yönelme ile mutlak gücün şemsiyesi altında zayıflığını gidermeye yönelme arasında kabul edilebilir.

Toplum olarak babaya muhtaç bir çocuk olarak mı kalmayı seçeceğiz yoksa kendine yetmeye çalışan ergin olmayı mı?

Sanayi ve teknoloji devrimi ile evrene karşı aciz olmadığımızı gördük. Pek çok hastalığın tedavisini bulduk ve bunları kader olmaktan çıkardık. Kazancımızın tanrının verdiği rızıkla değil piyasa şartları ile ekonomi politikaları ile ilgili olduğunu öğrendik.

Aydınlanma çağıyla birlikte dinin etkinlik alanını daraltmaya başladık. Dünyanın çoğu yerinde din, siyaset ve toplum üzerindeki denetimini yitirdi. Bilim üzerindeki denetimini yitirdi. Bireylerin inanç tercihleri düzeyine kadar alanı daraldı. Pek çok insan için din toplumsal, ekonomik ve ahlaki kurallar bütünü olmaktan ziyade adeta deistik formata dönüştü.

Tüm bunlara karşın halen gerek evrene karşı gerekse topluma karşı pozisyonumuzun tam anlamıyla kontrol edilebilir olduğu söylenemez. Gerek bireysel gerekse toplumsal olarak zayıflıklarımız devam ediyor. Bu ise kuşkusuz günümüzde dinsel inanışların halen revaçta olmasının en büyük nedeni. Dinlerin etkinlik ve beslenme alanları daraldı ama yok olmadı.

Yaşamın pek çok alanında aciz olmadığımızı artık biliyoruz. Ancak ölüm karşısında aczimiz halen devam ediyor. Bazı bilim insanları kök hücre ve gen teknolojisi gelişmelerinin ışığı altında gelecekte insanoğlunu ölümsüz yapabilecek bir bilimsel seviyeye ulaşılabileceğini söylese de bu şimdilik sadece bir teori.

Sevdiğiniz birisi öldüyse ve onunla tekrar beraber olma arzusu hayatınızında çok büyük bir yer tutuyorsa dinlerden başka size umut vaad edebilecek bir şey halen görünmüyor.

İnsanoğlu olarak ne aciz ne de evrene hakim varlıklarız. Aciz veya güçlü konumumuz  zamana ve koşullara bağlı olarak değişiyor ve ikincisinin lehinde olarak iniş çıkışlı olarak seyir izliyor. İkisi arasında denge kurmak isteyenler seküler bir yaşam tarzı sürerken tanrı inancını da elden bırakmıyor.