“Takıye” Uygulamasının Kaynağı Olarak Kur’an (Nahl Suresi, Ayet 106-107; Al-i İmran Suresi, Ayet 28-29; Enam Suresi, Ayet 119)

“Takıye” deyimi, belli durumlarda İslami buyruklara uyma zorunluluğundan uzak kalarak iş görme anlamına gelir. Bu durumlar, genel olarak canını, ırzını ya da malını düşman şerrinden korumakla ilgili olduğu kadar, İslamın yayılmasını kolaylaştırmak, İslam adına çıkar sağlamak vs... gibi şekillerde de kendini gösterir. Örneğin, İslamdan çıkmak günah işlemek sayıldığı halde, Müslüman bir kişinin, ölüm teh­didi altında İslamdan çıkması (irtidat etmesi) “günah” sayılmaz; bunun gibi, İslam çıkarları adına kafirlerle “dost”muş gibi görünmesi ya da İslam çıkarları adına yalan ve hile yollarına başvurarak onları yok etmesi de aynı şekilde günah sayılmaz. Öte yandan kişilerin gönüllerini İslama ısındırmak amacıyla, onlara çıkar sağlamak, örneğin hakları olmadığı halde ganimet mallarından pay ayırmak, bir bakıma takıye etmektir ki, uygulanışı, birazdan belirteceğimiz gibi, Muhammed dönemine iner.

Günümüzde İslamcıların laik Cumhuriyet’i yıkmak için başvurduk­ları kurnazlıklardan biri de takıyeciliktir. Din ve devlet ayrılığına dayalı demokratik sistem anlamına gelen ve aklı vahyin önüne diken laikliğin İslam ile bağdaşamayacağını bildiklerinden, bu bağdaşmazlığı göz ardı etmek, hatta birbirine zıt şeyleri uyumluymuş gibi göstermek için her türlü esnekliğe yönelirler. Fakat, bu kurnazlığı biraz daha etkili kılabil­mek için takıye yanlısı değilmiş gibi görünmek isterler ve örneğin, “Müslümanlıkta takıye yoktur” derler. Ya da Sünni ve Şii ayrımına dayalı ola­rak Sünniliğin takıyeye yer vermediğini, buna karşılık Şiilikte takıye uygulamasının esas olduğunu öne sürerler. Oysa, bütün bu söyledikleri yalandır; çünkü, takıye, Kur’an’dan ve Muhammed’in Kur’an’a dayalı tutum ve davranışlarından kaynaklanan İslami bir kuruluş olarak l 400 yıl boyunca uygulanagelmiştir. Bu itibarla “Sünnilikte takıye yoktur, Şiilikte vardır” şeklindeki beyanlar, yalan olmak yanında İslami inkar anlamına da gelir. Hemen ekleyelim ki, şeriatçılarımızın takıye doğrultu­sundaki tutum ve davranışlarının amacı, kişilerin bağnazlığını körük-leyip onları birer saldın öğesi haline getirmek, bu sayede laik Cumhuriyet’i içten fethetmek, din ve devlet ayrılığına son verip İslami devleti yerleştirmektir.

Muhammed’in Kur’an’a koyduğu ayetlere ve kendinden verdiği örneklere göre, Müslüman bir kişinin dinden çıkması, yani İslami terk et­mesi (“irtidat” etmesi) büyük bir günah sayıldığı halde, eğer bir kimse bu işi zorluk karşısında kalmak nedeniyle (örneğin, ölüm tehdidi altında) yapmış ise, günah işlemiş olmaz, yeter ki kalbi “iman”ını yitirmemiş olsun. Çünkü, “iman” denen şey, kalple, dille ya da elle kendisini belli eden bir şey olarak kabul edilir. “İman”, dil ve elle belli edilemeyip de kalp yoluyla korunabildiği takdirde sorun yoktur. Çünkü, Müslüman kişi, kendisinin (ya da din kardeşinin) canı ve malı bakımından tehlike içinde bulunduğunu ve zarara uğrayacağını anladığı zaman, bundan kurtulmak için dili ve eli İslama aykırı bir şey yapmış, fakat kalbindeki imanı saklamış ise, takıye etmiş sayılır. Bunda suç ve günah yoktur; zira, yaptığı şeyi “ilahi müsaade” ile (yani Allah’ın ruhsatını tutmuş olarak) yapmış gibi kabul edilir. Ve şunu düşünür ki, Tanrı, insanları “kalplerinin inandığına” göre değerlendirir.

Yine bunun gibi Müslüman kişilerin, kafirlerle, müşriklerle (puta taparlarla) dostluk kurmaları, onlara yakınlık göstermeleri, yardımda bu­lunmaları günah sayılmakla beraber, birtakım “zorunluluklar” ve çıkarlar uğruna onlara yakınlık göstermeleri, onlarla dost olmaları caiz görülmüş­tür. Yine aynı şekilde, İslamın, yiyecek ve içecek şeyler konusunda getirdiği haram ve yasaklara, belli zorunluluklar altında uyamayan, yani haram şeyleri yiyip içen Müslüman kişiler, günahtan Ve dini ıstıraptan uzak kalmış olurlar. Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, Müslüman kullarına takıye yoluyla hareket serbestliği bağışlamıştır; hem de öylesine ki, kimi yorumculara göre takıye, Müslüman kişi için bir tür “örtü” işini görür ve takıyesi olmayan kişinin dini de yok sayılır. Biraz önce işaret ettiğimiz ve biraz aşağıda belirteceğimiz gibi, bütün bu hususlar, Muhammed’in Kur’an şeklinde ya da Kur’an olmayarak koyduğu hükümlerle ve kendi yaşamından verdiği örneklerle ortadadır. Bu açıdan takıye’nin, İslamın belli bu- kesiminde geçerli, diğer bir kesiminde geçersiz olduğunu söylemek ve örneğin, “Sünnilikte takıye yoktur, ama Şiilikte vardır” şeklinde konuşmak yanlış olur. Her ne kadar “takıye”nin Şiiler bakımından çok önemli olduğu ve örneğin tehlike ve zorunluluk karşısında İslami emirlere uymamak bakımından Şiilerin kendilerini daha rahat hissettikleri ve takıye etmek için gerekçe dahi göstermeye yanaşmadıkları ve hatta Kur’an’daki, “...haberiniz olsun ki, Allah yanında ekreminiz (en değerliniz) en takvalınızdır (ondan en çok korkanınızdır)...” (Hucurat Suresi, ayet 13) şeklindeki ayeti “içinizde takıyeyi en çok kullanan (kişi), Tanrı’dan en çok korkandır” diye yo­rumladıkları öne sürülür ise de, şu muhakkak ki, Şiiler için takıye, hiçbir zaman “temel ilke” olarak kabul edilmiş ya da gönül rızasıyla da be­nimsenmiş bir şey değildir. Nitekim Şiiler, çoğu zaman kendilerini Sünni çoğunluğu karşısında tehlikede gördüklerinden “takıye” yolunu seçme zorunluluğunda bulmalarına rağmen, zaman zaman ölümü dahi göze ala­rak isyanlarda bulunmuşlar, kahramanlık örnekleri vermişler ve böylece inançlarını “takıyesiz” yollarla kanıtlamaktan geri kalmamışlardır. Kuşkusuz ki, bunda rol oynayan etkenler arasında, Ali’nin şu sözleri vardır:

“İnancın alamet-i farikası, sana zarar verecek olan adaletin, sana fay da getirecek olan adaletsizliğe tercih edilmesidir. “

Sünnilere gelince, onlar için “takıye”, kişi davranışlarının Kur’an ayetleriyle ve Muhammed’in eylem ve işlemleriyle uyumlu kılınmasın­dan başka bir şey değildir. Nitekim, Taberi, ünlü Tefsir adlı yapıtında, takıyeyle ilgili Kur’an ayetlerine dayalı olarak şu yorumu yapmıştır:

“Bir kimse zorlanırsa ve düşmanlarından kurtulmak için, kalbi muhalefet ettiği halde, diliyle küfrü kabul ederse, ona ceza terettüb etmez; zira, Allah, kulları hakkında, bunların kalplerinin inandığına göre hüküm verir. “’

l Taberi’nin Tefsir’inden yapılan alıntı için bkz. İslam Ansiklopedisi’nde “Takıye”

sözcüğü.

 

Bu konuları böylece açıkladıktan sonra şimdi geliniz, her şeyden önce Kur’an’ın takıyeyi öngören ayetlerinden bazılarını inceleyelim ve incelerken de bu ayetlerin yerleşmesine vesile olan olayları özetleyelim:

Kur’an’da Nahl Suresi’nin 106. ve 107. ayetlerinde şu yazılıdır:

“Her kim iman enikten sonra Allah ‘ı inkar ederse -kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka...-fakat kim kalbini kafirliğe açarsa, iste Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır. Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kafirler topluluğunu hi­dayete erdirmemesinden ötürüdür” (Nahl Suresi, ayet 106-107).

Dikkat edileceği gibi bu ayette, “...kalbi intanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka...”diye bir tümce yer almış. Bu şekliyle ayetin anlatmak istediği şey şudur: Gönlü imanla dolu Müslüman bir kişi, İslamdan çıktığı takdirde günah işlemiş olur ve Tanrı’nın gazabına uğrar. Fakat, eğer bu işi, öldürülmek ya da işkenceye sokulmak vs... gibi bir tehdit ve baskı altında kalarak yapmışsa, bu takdirde günah işlemiş olmaz; bunu Tanrı’nın “ruhsatı”yla yapmış sayılır. Fakat, eğer böyle bir tehdit ve tehlike olmadığı halde, yani sırf kendi rızasıyla Tanrı’yı inkar ve İslami terk yoluna gitmişse, ona “Allah’tan bir gazap ve bir de azap vardır”. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Muhammed, bu yukarı­daki ayeti şu olay vesilesiyle Kur’an’a koymuştur.

Müslümanlığı kabul etmiş olan Yasir ile karısı Sümeyye ve oğulları. Ammar, bağlı bulundukları inanç yüzünden Kureyşlilerin (yani, put­perest Arapların) tehdidine uğrarlar. Eğer İslamdan çıkmayacak olurlarsa öldürüleceklerdir. Fakat, bu tehdide rağmen İslami terk etmeyeceklerini ilan ederler. Bunun üzerine Kureyşliler, önce Sümeyye’yi iki ayağından iki devenin arasına bağlarlar ve “Sen erkekler için Müslüman oldun” diye hakaretler yağdırıp kadıncağızın orasını burasını bir harbeyle (mızrak) delerler; sonra da onu develere sürükletip parçalatarak öldürtürler. Onun arkasından kocasını, yani Yasir’i de öldürürler. Bütün bunlar Yasir ile Sümeyye’nin oğullan Ammar’ın gözleri önünde olmaktadır. Kendisinin de aynı akıbete uğrayacağını anlayarak dehşete düşen Ammar, canını kurtarmak için Tanrı’yı inkar ve İslami terk ettiğini bildirir. Bunu duyanlar derhal Muhammed’e giderek, “Ya Resulullah Ammar küfretmiş” derler. Fakat, Muhammed onlara, “Hayır! Ammar baştan aşağı iman dolmuş, iman onun etine kanına karışmıştır” diye karşılık verir. Bu arada Ammar, iki gözü iki çeşme ağlayarak Muhammed’in yanına gelir. Muhammed onu yatıştırmaya çalışır ve gözlerinin yaşını silerek, “... (Eğer Kureyşliler aynı şeyi) tekrar ederlerse sen de dediğini tekrar et” der; yani ona takıyeyi tavsiye etmiş olur.2 Daha doğrusu demek ister ki, “Eğer Kureyşliler seni tehdit altında tutup Tanrı’yı ve İslami inkara zor-larlarsa, sen de onların dediği gibi yap”. Böylece takıye etmenin, yukarıdaki ayetler (yani Nahl Suresi’nin 106. ve 107. ayetleri) gereğince bir balama fazilet anlamına geldiğini anlatmış olur.

Ancak, “takıye”yi öngören yukarıdaki iki ayet (yani Nahl Suresi’nin 106. ve 107. ayetleri) kendilerinden hemen sonra gelen iki ayetle çelişme halindedir. Gerçekten de Nahl Suresi’nin yukarıdaki 106. ve 107. ayet­lerini izleyen 108. ve 109. ayetleri aynen şöyledir:

“İşte onlar Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir. Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir” (Nahl Suresi, ayet 108-109).

Burada geçen “onlar” sözcüğü, Tanrı’yı inkar eden ve İslami terk eden Müslüman kişilere atıftır. Ve işte bu ayetlere göre bu kişilerin kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürleyen, yani onların kafir ol­malarına ve cehenneme atılmalarına neden olan doğrudan doğruya Tanrı’dır. Ve bu aynı Tanrı, kafir kıldığı kişileri takıye yoluna sok­maktadır. Olacak şey midir bu? Hiç “yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı, kullarının gönüllerini dilediği gibi imanla doldurur ya da imansız kılar ve sonra kendi kendine takıye eder mi?

Takıye etmek konusunda Kur’an’da yer alan ayetlerden bir diğeri, Al-i İmran Suresi’nin 28. ve 29. ayetleridir ki, şöyledir:

2 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, c.4, s.3131.

 “Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah kendisine karsı (gelmekten) sizi sakındırıyor. De ki, İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah bilir. Göklerde ve yerde olanları da Allah bilir’...” (Al-i İmran Suresi, ayet 28-29).

Görülüyor ki, bu ayetlere göre Tanrı, Müslüman kişilerin, Müslüman olmayanlarla dostluk kurmalarını yasaklamıştır; bu emrine uymayacak olanları cezalandıracaktır. Ve Tanrı her şeyi bildiği için, insanların ne düşündüklerini ve ne hissettiklerini çok iyi bilir. Bu nedenle, eğer Müslü­man kişi, Tanrı’nın bu yasak emrine rağmen kafirlere kalben bağlıysa, yani kalbinde kafirlere karşı sevgi ve dostluk besleme eğilimindeyse, bu eğilimini gizlemiş olsa da Tanrı bunu bilir ve bu gibi kişileri cezalandırmaya “kadir”dir. Fakat, eğer Müslüman bir kişi, kafirlerden gelebile­cek bir tehlikeden sakınmak için, onlarla dostluk kurmuşsa, yani takıye etmişse, Tanrı’nın gazabına uğramaz; çünkü, yukarıdaki ayetlerde bu husus, “.. .Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başka­dır...” şeklinde açıkça dile getirilmiştir.

Al-i İmran Suresi’nin bu ayetleriyle söz konusu edilen “takıye” yolu, sadece kişiler bakımından değil, kuruluşlar ve hatta devlet bakımından da geçerli sayılır. Örneğin, Müslüman bir devletin kafirlerle banş antlaşmaları imzalaması ve Müslüman olmayan (yani gayrimüslim) bir devlete karşı onunla işbirliği yapması caizdir; yeter ki, bu antlaşma ve bu işbirliği başka Müslümanların aleyhine olmasın.

Al-i İmran Suresi’nin Müslümanlara “takiye” edebilme olasılığını veren bu yukarıdaki 28. ve 29. ayetlerinin inmesine neden olan olayların pek çeşitli olduğu söylenir. Bir rivayete göre Yahudilerden bazı kimseler, Müslümanlardan (Ensardan) bazı kimseleri İslamdan vazgeçirmek is­temişler ve bunun üzerine Muhammed’in yakın arkadaşlarından bazıları (örneğin, Abdurrahman b. Cübeyr ve Said b. Hayseme gibi kimseler) Müslümanlara o Yahudilerden sakınmalarını tavsiye etmişlerdir. Fakat, buna rağmen Müslümanlar onları dinlememişlerdir. İşte güya bu nedenle Tanrı yukarıdaki ayeti göndermiştir.

Başka bir rivayete göre, güya Müslümanlardan bazıları (örneğin Hatıb İbni ebi bel’eta) Mekke kafirlerine sevgi ve yardım gösterdikleri için Tanrı kızmış ve onlara bunu yasaklamak için yukarıdaki ayeti indirmiştir!

Diğer bir rivayete göre münafıklardan Abdullah b. Übey ve ar­kadaşları Yahudilerle ve müşrik Araplarla dost imişler, güya onlara haberler verirlermiş. Bu nedenle Tanrı onların bu tür davranışlarını önlemek için ayet indirmiştir!

Bir başka rivayete göre, Tanrı bu ayeti, Muhammed ile “peygamberlik” yarışına çıkmış olan Müseylime’nin tutum ve davranışları vesilesiyle indirmiştir. Kısaca belirtelim ki, Müseylime, Yamame’de Beni Hanife’ye mensup biri olup, tıpkı Muhammed gibi “peygamber” olarak tanınmak isteyen bir kimseydi. Kendisini Beni Hanife’nin peygamberi (Resuli Beni Hanife) olarak ilan etmişti; bu nedenle “Yamameli Rahman” diye tanınırdı. Muhammed’i de Kureyş’in peygamberi (Resuli Kureyş) olarak görürdü.3 O kadar ki bazı kimseler, Muhammed’in bütün bilgileri Müseylime’den edindiğini söylerlerdi. Muhammed, bu yüzden ona çok içerler ve onu “Müseylimetül’kezzab” lakabıyla aşağılardı.

Söylendiğine göre, Müseylime, bir gün iki kişiyi tutuklatır ve bunlardan birine “Mulıammed hakkında ne dersin?” diye sorar. Bu kişi, “Mu­hammed Resulullah’tır” diye yanıt verir. Bu yanıta karşı Müseylime tekrar sorar: “Benim hakkımda ne dersin?” Bu soruya “Sen de Resulullah-sın” diye karşılık verir. Yani Muhammed gibi Müseylime’nin de “peygamber” olduğunu söylemiş olur; çünkü, korku içerisindedir ve bu şekil­de konuşmamış olsa kafasının kesileceğini bilir. Takıye yoluyla kellesini kurtarmış olur. Bu yanıttan hoşlanan Müseylime, adamı serbest bırakır. Ve bu kez diğer kişiye aynı sorulan sorar: “Muhammed hakkında ne der­sin?” Bu kişi yanıt olarak Muhammed’in “Resulullah” olduğunu söyler. Müseylime tekrar sorar: Benim hakkımda ne dersin?” Bu soruya adamcağız yanıt vermek istemez; çünkü onu “peygamber” olarak kabul et­memektedir. Bu nedenle “dilsizim” diye karşılık verir. Başka bir deyimle takıye yoluna gitmez. Müseylime sorusunu üç kez tekrar eder ve her üçünde de adamdan “dilsizim” şeklinde yanıt alınca, adamın kellesini kestirtir. Haberi alan Muhammed, takıye eden kişi için (yani

 

3 Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.2, s. 1073.

Müseylime’yi de Muhammed gibi “peygamber” olarak kabul ettiğini söyleyen birinci kişi için) “Allah’ın ruhsatını tuttu” der. İkinci kişi için (yani Müseylime’yi “peygamber” olarak kabul etmediğini “dilsizim” diyerek ifade eden ve takıye yoluna gitmeyen kişi için) “Hakkı izhar etti” (yani “doğruyu söyledi”) der.4 Böylece şunu anlatmış olur ki, din uğruna takıye yapmak ne kadar uygunsa, “helak” olmayı (ölmeyi) göze almak da o kadar yerinde bir davranıştır.

Kur’an’da, “haram” yiyeceklerin, “muzlar” (çaresiz) durumlarda kalındığı zaman yenilmesini caiz kılan hükümler vardır ki, “takıye”nin bir başka şeklidir. Bunlardan biri olar Enam Suresi’nin şu ayetini okuyalım:

“Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır...” (Enam Suresi, ayet 119).

Görülüyor ki, yenecek olan şeyler, üzerlerine Allah’ın adı anılarak ke­silmiş olan şeylerdir. Yani Müslüman bir kişi, ancak besmeleli şeyleri yemelidir. Besmeleli olmayan şeyler, Tanrı’nın haram kıldığı şeylerdir. Tanrı, bununla beraber çaresiz kalınan hallerde, haram şeylerin, yani bes­melesiz olarak kesilmiş şeylerin yenmesine izin vermekte ve bunu, yukarıdaki ayette görüldüğü gibi, “...Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır...” diyerek belli etmektedir. Başka bir deyimle Müslüman kişi, çaresizlik içerisinde kalıp yemek zorunluluğunda bulunduğu haram şeyler yüzünden günahkar duruma düşmez; takıye etmiş sayılır.

Takıye uygulaması konusunda Kur’an tek kaynak değildir; Kur’an kadar etkili bilinen diğer bir kaynak daha vardır ki, o da Mu­hammed’in Kur’an olmayarak koyduğu hükümlerden oluşur. Bu kaynak, Muhammed’in yaşamından verilecek örneklerle doludur. Bun­lardan biri, şair Ka’b b. el-Eşref in öldürtülmesiyle ilgili olan olaydır

4 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.4, s.3131-3132. 202

ki, Hicret’in üçüncü yılına rastlar. Konuyu, Şeriat’tan Kıssalar5 adlı kitabımızın ikinci cildinde açıklamış olmakla beraber burada kısaca anımsatalım ki, Ka’b b. el Eşref, Mekke ve Medine’de ün yapmış olan bir şairdir. Son derece güçlü kalemiyle Muhammed’i eleştirdiği ve   İslama   karşı   geldiği   için   Muhammed’in   düşmanlığını   ka­zanmıştır.   Ondan  kurtulmanın  ancak  onu öldürtmekle   mümkün olacağını düşünen Muhammed, Müslümanlara çağrıda bulunur ve “...Ka’b b. Eşrefi öldürmek için kim hazırdır... Çünkü (Ka’b) Allah’a ve Resulüne eza vermiştir” diye konuşur. Başka bir deyimle hasmını öldürtmek için gönüllü arar. Muhammed’in çağrısını  duyan  Mu­hammed b. Mesleme adında biri, bu işi yapmakla cennete gideceğini düşünerek, gönüllü olduğunu söyler   ve “Ya Resulullah! İster misin onu ben öldüreyim” der. Bundan pek  hoşnut olan Muhammed, “Evet isterim” diyerek sevincini açığa vurur. Bunun üzerine ibn;i Mesleme, birkaç arkadaşıyla anlaşır ve onlarla birlikte cinayet hazırlığına girişir. Bu arkadaşları arasında, Ka’b’ın süt kardeşi Ebu Naile adında biri  de  vardır.  Kuşkusuz ki,  onun    sayesinde Ka’b’ı  ele   geçirip hakkından  gelmek  kolay  olacaktır.    Hazırladığı planı   açıklamak amacıyla   İbn-i   Mesleme,   arkadaşlarını   da  yanına   alarak   Mu­hammed’in huzuruna çıkar ve cinayeti  ne şekilde işleyeceğini anlatır. Bu plana göre Ka’b’ın evine gidecek   ve ona Muhammed hakkında, kötü şeyler söyleyerek kendisini Muhammed’in düşmanıymış gibi gösterecek, böylece onun güvenini elde edecek ve sonunda cinayeti işleyecektir. Başka bir deyimle İbn-i Mesleme, hile ve yalana dayalı bu planını gerçekleştirmek için Muhammed’den izin istemektedir. Anlatılanları dikkatle dinleyen Muhammed, hiç tereddüt etmeden planı uygun bulduğunu söyler ve bir akşam vakti, İbn-i Mesleme ile arkadaşlarını şehrin kapısına kadar geçirir ve “Tanrı sizinle be­raberdir, Tanrı yardımcınız olsun” diyerek onları uğurlar. Kafadarlar mehtaplı gecede yürüye yürüye Ka’b’ı n evinin önüne gelip kapıyı çalarlar. O tarihlerde henüz yeni evli   olan Ka’b, karısıyla birlikte yatağında yatmaktadır; gece karanlığında pencereden başını uzatarak gelenlerin kim olduğunu keşfetmeye çalışır. Tam o sırada İbn-i Mes­leme sesini yükselterek Muhammed hakkında kötü şeyler söylemeye

 

5 İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssalar 2. Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1997, s.61.

 

başlar ve onun gelişinin Araplar için bir bela ve felaket olduğunu, bu yüzden halkın ağır vergiler altında inlediğini vs... anlatır. Onun ardından Ebu Naile, yani Ka’b’ın süt kardeşi olan kişi, kendisini tanıtır ve tıpkı İbn-i Mesleme gibi Muhammed’den yakınır ve so­nunda, “Ben sana bir meseleyi söylemek üzere geldim...” der. Ka’b bu söylenenlere inanır ve kapıyı açmak için yatağından kalkar. Fakat, karısı onu alıkoymak ister; çünkü, gelenlerin seslerinden iyi niyetli olmadıklarını sezmiştir. Kocasına şöyle der: “Bu saatte nereye çıkıyorsun? Emin ol! Ben bir ses işittim ki, onda kan damlıyor (şer seziliyor).” Karısının bu sözlerini hafife alan Ka’b, onlardan kendisine kötülük gelmeyeceğini söyler ve “O benim kardeşim Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşim Ebu Naile’dir” diyerek kadıncağızı haşlar. Ve sonra gelenlerle konuşmak üzere kapıyı açar. İbn-i Mesleme ve arkadaşları kendisini büyük bir dostluk görünüşü içerisinde karşılarlar ve bu güzel mehtaplı gecede sohbet etmek için yürüyüşe çıkmayı teklif ederler. Teklifi uygun bulan Ka’b, onlarla beraber yürümeye başlar. Fakat, biraz ileriye gittiklerinde İbn-i Mesleme ve diğerleri kılıçlarını çekip Ka’b’ın vücudunu delik deşik ederler. Ve sonra onun başını kesip Medine’ye dönerler ve kesik başı Mu­hammed’e teslim ederler. Onların bu “başarısı”ndan fazlasıyla mutlu olan Muhammed, Ka’b’ın kanlı kesik başını eline alarak diz çöker ve Tanrı’ya dualar eder. Bu olay çevrede öylesine bir dehşet ve korku havası yaratır ki, çoğu kişiler, bu arada bazı Yahudiler, İslam ol­duklarını bildirirler. Bu kanlı olayın başkaları için ders olmasını is­teyen Muhammed şöyle konuşur:

“Ka’b beni fesat dolu konuşmalarıyla ve kötülük kaynağı şiirleriyle iğneledi. Eğer içinizden herhangi biriniz bu şekilde davranacak olursanız, biliniz ki, kılıçla yine aynı şekilde kanlar akıtılacaktır. 6

Görülüyor ki, Muhammed, “cinayet” işlemenin ya da hile ve yalan yollarına gitmenin günah işlemek demek olduğuna dair hükümler koymakla beraber, Ka’b’ı öldürmek için kendisinden hile ve yalan için izin isteyen (yani takıye etmek isteyen) İbn-i Mesleme’ye ve ar-

 

6 İlhan Arsel, age, Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1997, s.61-68.

 

kadaşlarına bu olanağı sağlamıştır. Böylece İbn-i Mesleme ve arkadaşları, hile ve yalan usullerine başvurarak cinayet işlemekte n doğan günahlardan kurtulmuşlardır.

Takıyenin dinsel ahlak bakımından sorun teşkil eden bir yönü olmayabilir; fakat, akılcı ahlak açısından savunulacak bir yönü yoktur”. Şu bakımdan ki, takıye, amaca (gayeye) ulaşmak için her türlü arac (vasıtayı) meşru (özürlü) kılan bir uygulamadır. Bundan dolayıdır ki , “takıye” sayesinde kişinin (ya da kuruluşların, örneğin devletin) davranışları, bu davranışlardan doğacak sonuçlara göre değil, sadece gaye (amaç) esasına göre değerlendirilir. Böylece kişi, günah işlemiş olma huzursuzluğundan uzak tutulmuş olur. Başka bir deyimle, kal­ben “iman” sahibi kalmak şartıyla, belli durumlarda, yalan, hile ya da cinayet gibi eylemlere başvurmayı, şeriat ahlakiliği bakımından “fazilet” bilebilir. Bu inançtaki kişilerin oluşturdukları toplumlarda “takıye”nin “giderek içtenliğine dönüşebileceğini” düşünmek hayalperestlik olur. Eğer toplum yaşamlarına “içtenlik” getirilmek isteniyorsa, bu tak­dirde insanları akılcılığa yöneltmek gerekir. Zira akılcı temele dayalı ah­lak anlayışında “takıye”ye yer yoktur. “Yalan” her zaman için “yalan”dır; “hile” her zaman için “hile”dir ve “cinayet” her zaman için “cinayet”tir.