Kur’an’ı, “Emsalsiz”, “Eşsiz” ve “Rakipsiz” Bir “Bilim” Kitabı, “Bilim Kaynağı”ymış Gibi Gösterme Çabalan

Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere hitap ettiği, hitap edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) ko­nularıyla ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta yarar var. Şu ba­kımdan ki, İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen bir kitap olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi, kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da “Araplara mı?” yoksa “bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı karşıya buluruz.

Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki, Kur’an, Tanrı’nın ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Arap­lara değil, bütün insanlara gönderilmiştir! Bu inanca öylesine sap­lanmışlardır ki, Kur’an’ın “Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu bildiren ayeti de (Enam Suresi, ayet 92)1 bu doğrultuda yo­rumlarlar ve şöyle konuşurlar:

“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır. (Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona gönderilen Kur’an’da bütün insanlığa hitap etmektedir.

1   Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkellileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır...”

2  Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak hazırlanan Kur’an’ın, Enam Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.

 

Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek ra­hatlıyorlarsa, onları kendi inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu tür inançlar eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne de tüm insanlara gönderilmiş bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı oluşturmak gerekir ki, bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın, Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun aksini savunmak da o derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka sahip olarak Kur’an’ın gökten inme değil, insan yapısı olup, esas itibariyle Mu­hammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış bir kitap olduğunu söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar doğal bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zo­runda kalacaklardır ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir “peygamber” olarak ve Kur’an’ı da Arap ümmetine hi­taben indirilmiş kitap olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye geçtikten sonra) giderek güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka kavimlere (örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve ni­hayet tüm insanlara da gönderilmiş gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de Kur’an’ın gerek şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular, özet olarak ele alınmıştır.

I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki  “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bu­lunduğu Konusunda

İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta) bulunmaktadır. Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an), bizini katımızda mevcut... bir kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır” (Büruc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki ayetleriyle bildirmiştir. Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudi­lere ve Hıristiyanlara, kendi içlerinden peygamberler seçmiş, kendi dil­lerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil) göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların üstünde “Arabi” bir hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir deyimle Kur’an, kendisinden önceki kitapları (Tevrat ile İncil’i) doğrulamakla be­raber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları gidermiştir.- Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyar­man... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şura Suresi, ayet 7).

Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle “ümm-ül-kura”dır ki (Mekke şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası” anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün insanlara değil, Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir. Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi merkezi” (“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çev­resinin de bütün dünya olduğunu ve bu itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır. Çünkü, bir kere “Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir sözcüktür. Tevrat’ta da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke ve çevresindekilere gönderildiğini bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz gi­bi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.

Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da birtakım dinsel menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür ayetler vardır: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’...” (Nemi Suresi, ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na. Andolsun bu güvenli Mekke şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Mekke’nin kutsal oldu-

3 Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap” gibi farz edip değişmez şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.

ğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya çalışmaktadır! Oysa “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini zedelemek olur.

Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım hikaye ve masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya İbrahim Kabe’yi oraya dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i..., Hadis No. 990, c.6, s.25, 43 vd...). Ve güya Mekke o kadar önemli bir yerdir ki, başta Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fet­hetmeye çalışmışlardır. Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması akla pek yatkın düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım imparatorlukların fethetmek istedikleri iddiasını da desteklemek kolay değildir.

Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi içlerinden peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap göndermiştir de, Araplar için bu işi, çok daha son­raya bırakmıştır? Neden dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Arap­lara kendi içlerinden “peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için) yapmamıştır? Ve mademki İslamı, bütün in­sanlar için göndermiştir, o halde neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir dilde (örneğin, Türkçe, Farsça, Çince vd...) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan başka bir dil bilmez midir ki, ken­disine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte yandan, neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem de bu söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu ve buna benzer sorulara mantıklı bir yanıt bulmak güç ol­makla birlikte, Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak mümkündür.

Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara veya bütün insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki, birbirleriyle çelişir. Örneğin, bazı surelerde Kur’an’ın Araplara gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin Suresi’nde Kur’an’ın “ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3; Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara verildiği bildirilmekte: “(Ey Muhammed!)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44). Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve ona, onları uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet vardır ki, Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna in­dirildiği sonucunu oluşturur. Bütün bu ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir Kur’an ile Arap kavmine gönderdiği açıkça belirtilmektedir.

Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafın­dan onaylandığı ve bu itibarla onların da Kur’an’a göre hareket etmeleri gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve nihayet Kur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örne­ğin, Bakara Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3; Yunus Suresi, ayet 57, 108 vd.,.).4

4 Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki Levh-i Mahfuz (“korunmuş levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende ne varsa, “hiçbir f ey dışta kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve Kur’an’ın saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu ayetlerle bildirmiştir ki. bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed.... sana vahyedilen bu kitap Levh-i Mahfuz’da sabit ... bir kitaptır” (Büruc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an) Bizim katımızda ana kitapta mevcut... bil: kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş Kur’an(dır)” (Hadid Suresi, ayet 77-80). Mu­hammed’e göre, Tanrı bu kitabı, çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına (Yahudilere) ve “İncil” adıyla Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif etmişlerdir. Örneğin. Hud Suresi’nde şöyle yazılıdır: “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a inanırlar” (Hud Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi, bilindiği gibi Yahudilerin “Tevrat”ıdır.

Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler yanında, Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler vardır. Bu çelişmenin ve bu tutarsızlığın nedeni şudur: Ken­disini ilk başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş “pey­gamber” olarak tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bü­tün Arapların, daha sonra bütün insanların “peygamber”i olarak görün­müş, görünürken de daha önce Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tev­rat ile İncil’in onlar tarafından “tahrif edildiğini ve Kur’an’ın, bu ki­tapların yerini aldığını söylemiştir.

Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bil­mek gerekir ki, Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvur­muş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların ken­dilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduk­larını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tara­fından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğren­mekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşü­nür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şura Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresin­dekileri uyaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; top­layabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine baba­lık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söy­lendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.

Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve on­ları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyar­man için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bü­tün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mek­ke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak gös­termekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güç­lenmeye başlar.

Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Mu­hammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş ken­disini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha ön­ceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudile­re ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler ko­yarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örne­ğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderil­diklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin” hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve to­runlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)... inandık... deyin...” (Ba­kara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab <?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler:

“Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hud Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristi­yanlara, putperestlere vd...) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafir­lerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur. Konuyu İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabı­mızda incelediğimiz için burada fazla durmayacağız.

II)        Esas İtibariyle Arap Zihniyetine, Arabın Geleneklerine Dayalı ve Araplar İçin Hazırlanmış Bir Kitap Olarak Kur’an

 

Yukarda kısaca değindiğimiz gibi, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o kavimden seçtiği peygamberler göndermiş ve kendi dilinden kitaplar vermiştir. Çünkü, istemiştir ki, her kavim Tanrı buyruklarını kendi dilinden okuyarak, kavrayarak öğrensin (İbrahim Suresi, ayet 4).i Bundan dolayıdır ki, Araplara, Arap kav­minden Muhammed’i ve Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Arapça bir kitap göndermiş ve örneğin, “...Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 2-3) ya da “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak in­dirdik” (Yusuf Suresi, ayet 2) diye konuşmuştur. Bu söylediklerini pekiştirmek .amacıyla, “(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır” (Fussilet Suresi, ayet 3) ya da “...böylece biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik...” (Rad Suresi, ayet 37) diyerek ya da “...Biz onu böylece Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrarladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret or­taya koyar” (Ta-Ha Suresi, ayet 113) ya da “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik” (Zümer Suresi, ayet 28) diye ek­leyerek, Kur’an’ı, Arapların anlayabilmeleri için Arapça bir kitap ola­rak indirdiğini bildirmiş, bu kitabı Mekke ve çevresinde oturanlar için gönderdiğini eklemiştir (Şura Suresi, ayet 7). Yani anlatmak is­temiştir ki, Araplar, “...’Bizden önce iki taifeye (Yahudilere ve Hıristiyanlara) kitap gönderildi. Biz onların okuduklarından bir şey anlamıyorduk’” ya da “’Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik’” şeklinde konuşup bahane uyduramasınlar. Bu düşüncesini pekiştirmek amacıyla “...işte size Rabbiniz tarafından apaçık delil, hidayet ve rahmet verdik. Artık Allah’ın ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?..” (Enam Suresi, ayet 156-157) diye konuşmuştur (bu konuda ayrıca bkz. Maide Suresi, ayet 19; Meryem Suresi, ayet 97; Sad Suresi, ayet 6).

5 Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet 4).3; Yasin Suresi, ayet

Dikkat edileceği gibi Tanrı Araplara hitaben konuşmaktadır; muhatabı Araplardır. Muhammed aracılığıyla onlara, “hidayet” olmak üzere, İslam dinini sağladığını anlatmaktadır.

Ancak, Araplardan pek çoğu, Müslümanlığı kabul ederken, Mu­hammed’in gözüne girmek yoluyla birtakım çıkarlar elde etme kur­nazlığına yönelirler; örneğin, ganimetten pay almak amacıyla, ikide bir “Müslüman olduk” diye başa kakarlar ve Muhammed’i minnet altında bırakacaklarını sanırlar. Her ne kadar taraftarlarının sayısının arttığını görmek Muhammed’i hoşnut kılar idiyse de, onların bu şekilde başa kakmalarından hoşlanmazdı. Daha doğrusu, onlara karşı minnet altında kalmış görünmeyi kendisi için sakıncalı bulurdu. Bu nedenle Hucurat Suresi’ne koyduğu ayetler Tanrı’nın şöyle konuştuğunu anlatır:

“(Ey Muhammed!) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar; de ki: ‘İşleminizi benim başıma kakmayın, belki sizi imana hi­dayet buyurduğundan dolayı Allah sizin başınıza kakar, eğer sadıksanız...” (Hucurat Suresi, ayet 17).

Yorumcuların açıkça bildirdiklerine göre, bu ayet, Arapları azar­lamak amacıyla konmuş bulunmaktadır. Örneğin, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle demektedir: “Bu ayet o Arabileri tevbihtir (azarlamadır)” (bkz. Elmalılı Tefsiri, c.6, s.4485). Muhammed, yukarıdaki ayeti koymakla, onlara, “Sizi Müslüman yapan Tanrı’dır; bu nedenle İslamınızı bana minnet saymayın, benim başıma kakmayın. Eğer ‘Müslüman olduk’ diye başa kakarsanız Allah size minnetinin ağırlığını yükletir” demek is­temiştir. Daha başka bir deyimle Tanrı’yı, onları bu şekilde azarlamış gibi konuşur kılmıştır.

***

Tanrı’nın, Muhammed aracılığıyla Araplara hitap eder şekilde konuşur olduğunu gösteren bu tür ayetlerden anlaşılan şudur ki, Tanrı, daha önceleri Yahudilere ve Hıristiyanlara kendi içlerinden peygamberler seçip göndermiş, kendi anlayacakları dillerde kitaplar indirmiş ve örneğin Yahudilere, Musa aracılığıyla Tevrat’ı, Hıristiyanlara da İsa aracılığıyla İncil’i vermek yoluyla onları doğru yola sokmak istemiştir. Yine Kur’an’ın söylemesine göre, gerek Tevrat, gerekse İncil, Tanrı’nın nezdinde bulunan Levh-i Mahfuz’da mevcut olan hükümleri kap­samaktadır ki, bunlar hep İslami esaslardan ibarettir. Fakat, her ne hik­metse, Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara bu İslami esasları gönderirken ve onları kitap sahibi yaparken, Araplar için böyle bir şey yapmamıştır. İşte şimdi Arapları da doğru yola sokmak amacıyla, içlerinden Mu­hammed’i seçmiş ve ona, Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Kuranı indirmiştir. Hem de yedi lehçe üzerine indirmiştir ki, farklı lehçede konuşan Arapların tümü anlasınlar diye! Bundan dolayıdır ki, artık Araplar bakımından, “Bize kitap verilmedi, bu yüzden doğru yola girmedik” demek söz konusu olamayacaktır (Fussilet Suresi, ayet 44). Olamayacağı için de, Muhammed’e boyun eğmekten ve Kur’an’a uy­maktan kaçınmalarını sağlayabilecek bir mazeret yolu arayamayacaklardır. Eğer cehennemlik olmak istemiyorlar ve cennete girmeyi düşü­nüyorlarsa, Muhammed’e ve Kur’an’a itaat edeceklerdir.

Kur’an’ın esas itibariyle Araplara özgü bir kitap olduğuna dair diğer kitaplarımızda6 yeterince bilgi verildiği için, burada fazla dur­maya gerek yoktur. Fakat, şu konuyu tekrar belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki hükümlerin ortaya koyduğu sonuç, Kur’an’ın bütün insanlara değil, sadece Arap­lara gönderildiği doğrultusundadır. Bunun böyle olduğunu İslamcılar da, çoğu zaman farkına varmadan ortaya koyarlar. Örneğin, Diyanet Vakfı, Kur’an’daki İbrahim Suresi’nin, “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklindeki ayetiyle ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:

“Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dille, örneğin Arapçayla anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir... “7

Bu gerekçeye göre, Tanrı’nın, Araplara yaptığı gibi, diğer ka­vimlere de onların anlayabilecekleri dilde kitap göndermesi gerekirdi;

6    Bu konuda özellikle bkz. Arap Milliyetçiliği ve Türkler. Kaynak Yayınları, altıncı basım, İstanbul, Mart 1999. s.337 vd.

7    Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklarındı Meali. Ankara, 1993.

54

örneğin. Türklere Türkçe, Acemlere Acemce vd... olarak hitap etmesi beklenirdi; böyle yapmadığına göre, Kur’an’ın Araplara özgü bir kitap olduğu ve Araplardan başka milletleri (yani kendilerine kitap ve­rilmemiş olanları) bağlamaması gerektiği kuşkusuzdur! Zira, mademki Tanrı her kavme, o kavmin kendi diliyle kitap göndermeyi uygun bulmuştur ve mademki Arapların kendisine, “(Ey Tanrı). Araba yabancı dilden (kitap) olur mu ?..” (Fussilet Suresi, ayet 44) ya da “.. .Bizden evvel Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap gönderdin, fakat biz onların oku­duklarından bir şey altlamıyorduk veya “Bize kitap gönderilseydi, on­lardan daha fazla hidayete ererdik” diyememeleri için onlara kendi an­layacakları dilde, yani Arapça olarak kitap vermiştir, o halde Araptan başka milletlerin (örneğin, Türklerin, Acemlerin vd...) “Biz Arapça.bil­meyiz; Tanrı bize kendi dilimizden kitap vermedi; vermediğine göre bizi bilmediğimiz, anlamadığımız dilde yazılmış bir kitapla sorumlu kıla­maz. Bu itibarla Arapça Kur’an bizi bağlamaz” şeklinde konuşmaları kadar doğal ne olabilir ki!

Öte yandan Kur’an’da yer alan ayetler, Arap zihniyetine, Arap ge­leneklerine, Arabın gereksinimlerine ve Arap karakterine göre ayar­lanmış gibidir. Hani sanki Tanrı, sadece Arap yaşantılarını, Arabın düşünce tarzını göz önünde tutarak iş görmüş ve bu doğrultuda in­dirdiği hükümlerle sadece Arap sorunlarına çözüm bulmak istemiştir. Nice örnekten bir ikisiyle yetindim: Kur’an’da, Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Kadınlarına yaklaşmaya yemin edenler, dört ay bek­lerler. Eğer bu (süre içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer süresi içinde dönmeyip kadınlarını boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar)...” (Bakara Suresi, ayet 226-227). Bu ayetlerin konmasına neden şudur: eskiden (yani “cahiliyede”) Araplar, kanlarına kızdıkları zaman onlarla cinsi müna­sebette bulunmamaya ant içerler ve bunu yapmakla karılarına eziyet ederlermiş. Ve işte, ayet bu haksızlığı gidermek için konmuş oluyor. Aslında ayetin haksızlığı gideren ya da kadını koruyan bir yönü yok; zira, erkeği dilediği gibi, yani keyfi şekilde karısını boşama olasılı­ğından yoksun kılınış değil. Aksine, haksız olduğu kabul edilen, bir geleneği, farklı bir şekil altında sürdürmektedir. Fakat, her ne olursa olsun, ayet, Arap gelenekleriyle ilgilidir.

Yine bunun gibi, İslam’dan önceki dönemde Araplar, kadınlara, çocuklara ve yetimlere mirastan pay vermezlermiş. Ve işte Arapların bu kusurunu gidermek amacıyla Tanrı, Kur’an’ın Fecr Suresi’ne şu ayeti koymuş imiş: “Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal de­meden mirası yiyorsunuz- Malı asın biçimde seviyorsunuz” (Fecr Su­resi, ayet 17-20). Burada geçen “siz” deyimi Araplara atıftır (bkz. Di­yanet Vakfı’nın açıklaması).

Kur’an’ın, Arap geleneklerinin kitabı olduğuna kanıt olmak üzere verilebilecek sayısız örneklerden bir diğeri, Ahzab Suresi’nin 4. ve 5. ayetleridir. Bu ayetlerde, “zıhar yapmak” ve “evlatlıkları öz oğul ola­rak tanımak” gibi eski Arap geleneklerinin ortadan kaldırıldığına dair hükümler var. “Zıhar” denen şey, bir adamın, boşamak istediği karı­sına, “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi, bunu demekle o kadının kendi anası olarak sayılması ve bunun sonucunda kadının boş edil­miş olmasıdır. Bunu önlemek için ayet şu hükmü getiriyor: “Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zıhar yaptığınız eslerini­zi de analarınız yerinde tutmadı...” (Ahzab Suresi, ayet 4).

Öte yandan yine eski Arap geleneklerine göre, evlat edinilen kim­se, onu evlat edinenin “öz oğlu” gibi saydırmış. Böyle olduğu içindir ki, onun soyadını alır, ona mirasçı olurmuş. Boşadığı ve ilişkisini kestiği karısı, kendisini evlat edinen tarafından karı olarak alınamazmış. Bunun en güzel bir örneği Muhammed, Zeyd ve onun karısı Zeyneb’le ilgili olaydır: Muhammed, Hatice’nin hediye ettiği Zeyd b. Harise adındaki bir köleyi, daha Mekke dönemindeyken, ilk Müslü­man olanlardandır diye kendine evlat edinir. Ve kendi adını ona verir. O zamana gelinceye kadar Zeyd, kendi öz babasına nispetle Zeyd b. Harise olarak çağrılırken, Muhammed tarafından evlat edinildikten sonra, Zeyd İbn Muhammed diye çağrılmaya başlanır. Muhammed, onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirir. Medine’ye göçten sonra, günlerden bir gün Muhammed, Zeyd’i ziyaret için evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar. Zeyneb’in görünüşü Muhammed’e hoş görünür. Bunun üzerine Zeyd karısını boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Ancak, geçerli olan Arap geleneği, böyle bir evliliği haram say­maktadır. Çünkü, bu geleneğe göre Zeyd, kendisini evlat edinen Muhammed’in öz oğlu durumundadır. Onun adıyla çağrılmaktadır. Ve işte Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliğini sağlayabilmek için Tanrı, bu Arap geleneğini değiştirdiğini bildirmek üzere şöyle bir ayet in­dirir: “(Evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur...” (Ahzab Suresi, ayet 5). Bu ayete dayalı olarak Muhammed, daha önce Zeyd’in adını “Zeyd İbn Muhammed” olarak değiştirmişken, şimdi onu kendi öz babası olan Harise’ye nis­petle çağırmaya başlar ve adını eski şekline dönüştürüp “Zeyd b. Ha­rise” yapar. Ayrıca da Zeyd’in babası olmadığına dair Kur’an’a, Tanrı’dan geldi diyerek, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin ba­bası değildir...” (Ahzab Suresi, ayet 40) şeklinde ayet koyar. Fakat, ortada, evlat edinen kimsenin, evlatlığının boşamış olduğu kanlarıy­la evlenemeyecekleri şeklindeki Arap geleneği vardır. Bu gelenek değişmedikçe Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliği geçerli sayılama­yacaktır. Ve işte engel niteliğindeki bu Arap geleneğini de değiştir­mek üzere Muhammed, Kur’an’a şu ayeti koyar:

“(Resulüm)... Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37).

Böylece Araplar arasında o zamana kadar yerleşik olan bir gelenek sona erdirilmiş ve yerine bunun tersi olan bir gelenek konmuş olur! Şimdi, bu olay vesilesiyle sormak gerekir: Eğer doğru olan bu idiyse, neden acaba Tanrı bu işi daha önce, örneğin   Mekke   döneminde   değil   de,   yıllarca  bekleyip   Medine döneminde yapmıştır? Neden dolayı kötü bir geleneği değiştirmek için Muhammed’in Zeyneb’le evlenmesini beklemiştir? Bu soruların karşılığını diğer kitaplarımızda (özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabı­mızda) ele aldığımız için fazla durmayacağız. Fakat, burada değin­mek istediğimiz şudur ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, hep Arap gelenekleriyle meşguldür; hani sanki yeryüzünde başka top­luluklar ve bu toplulukların düzeltilmesi ya da sürdürülmesi gereken gelenekleri yokmuş gibi!

Yine bunun gibi Kur’an’da, Kasas Suresi’nde, Tanrı’nın Araplara, hem de Araplardan bir kısmına, daha doğrusu Mekkelilere hitaben konuştuğu, onlara sağladığı nimetlerden söz ettiği görülür:

 “...Biz onları, kendi katlınızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye)yerleştirmedik mi? Fakat, onlunu çoğu bilmezler” (Kasas Suresi, ayet 57).

Yine bunun gibi Ankebut Suresi’nde, Mekke’nin Araplar için gü­venlik sağlayan bir yer kılındığına dair şu ayet vardır:

“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hala batı­la inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (Ankebut Suresi, ayet 67).

Öte yandan Kur’an’da “muhkem” (kesin) hükümlerden çok “müteşabih” hükümlerin yer alması da, Arapların inanç bocalayışı içinde kalan bir millet olmalarıyla izah edilmiştir ki, ileride ayrıca açıklayacağız.8

Yine bunun gibi Muhammed, yıl ve ay hesabını, Arap geleneklerine, Arabi n niteliklerine ve yaşam koşullarına dayalı olarak “Arabi takvim” sistemine ve dolayısıyla “Kameri ay” esasına bağlamıştır. Örneğin, bir yılda on iki ay olduğunu anlatmak üzere, “...Allah katında aylamı sayısı on iki(dir)...” (Tevbe Suresi, ayet 36) derken ve ayın vakit ölçeği oldu­ğunu anlatmak amacıyla, “Sana, hilal şeklinde yeni doğan ayları sorar­lar. De ki, ‘Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir’...” (Ba­kara Suresi, ayet 189) diye eklerken, yılı aya göre hesapladığını, yani “Arabi takvim”e uyduğunu anlatmıştır. “Arabi takvim” sisteminde yıl hesabı, ayın dolamına göre yapılır. Yani yıl, yerkürenin güneş etrafın­daki dolamına göre değil, ayın yerküre etrafındaki dolamına göre hesap­lanır. Çünkü, Arap yaşamlarında ve Arap geleneklerinde ayın, güneşe nazaran çok daha üstün, daha önemli bir yeri vardır. Muhammed, “Ka­meri ay” hesabına dayalı “Arabi takvim” sistemini benimserken, Arabın İslam öncesi dönemlerine inen geleneklerini ve günlük yaşamının ge­reklerini göz önünde tutmuştur ki, o da, “ay”ın “güneş”e oranla üstün­lüğü inancına dayalıdır. Gerçekten de Araplar, “güneş” ile “oy”ı, “Kamereyn” sözcüğüyle tanımlamışlardır. “Kamereyn” deyimi, “iki şeyden birini, öbürüne üstün kılar” şeklinde olmak üzere “oy”ı ön planda tutup, güneşi ikinci derecede kılan bir anlatışın ifadesidir; yani “Kamereyn”

 8) Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. c,3. s.89 vd...; Fahruddin Razi. Tefsir, c.29, s.208.

 

deyiminde “ay”, “güneş“e üstün tutularak belirtilmiştir. Bunun nedeni şudur: İslam öncesi dönemde genellikle çobanlıkla geçinen Araplar, çeşitli “Tanrı”lar yanında “ay Tanrı”yı da “kutsal” bilirlerdi. Her ne kadar güneşe ve yıldızlara tapmakla beraber, “oy” onlar için özel bir önem taşırdı. Şu bakımdan ki, çöl ortasında güneşin kavurucu sıcak­lığında iş görme güçlüğü nedeniyle, gece serinliğinde iş görmeyi, ör­neğin sürü hayvanlarını otlatmayı yeğlerlerdi. Ve işte ay ışığı, onlara bu olanağı sağlamak bakımından bir nimetti; ayı “münir” (nurlandıran) sözcüğüyle nitelendirmeleri bundandır. Bundan dolayıdır ki, Mu­hammed, “ay”in Tanrı tarafından “mır” olarak yaratıldığına dair Kur’an’a, “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve oy/n gittiği yere) konaklar belirlemiştir...” (Yunus Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koymuştur. Burada “güneşi ziya yaptı” derken ve “ayı da nur yaptı ve aya konaklar belirledi” diye eklerken anlatmak istediği şey ayın güneşe oranla daha geniş, daha yaygın, daha etkili bir yönü olduğudur. Kur’an yorumcuları bunu, “Nur ziyadan eamın (çok genel, çok yaygın)...” olarak ya da “nur, ziyanın pertev ve şuadır ki, zulmeti dafı olan (defeden) şulesi, ışığı demektir” diyerek açıklamaya çalışır­lar.9 Fakat, Muhammed, “nur” denen şeyin önemini biraz daha belirle­mek amacıyla, Tanrı’nın, bizzat “nur” olduğunu ve “nur” adının Allah’a layık bir ad olduğunu anlatmak için şu ayeti koymuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir... (Bu) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nu­runa eriştirir...” (Nur Suresi, ayet 35). Böylece ayın Tanrı tarafından “nur” olarak yaratılmasını, ayın üstünlüğünün ve kutsallığının kanıtı saymıştır. Bunu da yeterli bulmamış, bir de ayın “nur”, güneşin “çerağ” olarak yaratıldığına dair şu ayeti koymuştur: “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi, ayet 15-16). Söylemeye gerek yoktur ki, “««r”a oranla “çerağ”n yeri daha aşağıdadır. Bazı yorumcular, bu ayetteki, “...güneşi de bir çerağ yapmıştır...” tümcesi yerine “güneşi de kılmış bir lamba...” çevirisine yönelirler ki,10 fark etmez. Yine bunun gibi ayın kutsal bir niteliğe sahip

9 Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.2672-2673.

10 Elmalılı H. Yazır, «»«. c.7. s.5367.

 

olduğunu düşünerek, Muhammed, kıyamet saatini aya göre ayarlar görünmüştür. Örneğin, ayı parmağıyla ikiye böldüğüne dair Kur’an’a, “Kıyamet saati yaklaşır. Ay yarılır...” (Kamer Suresi, ayet 1-3) şeklinde ayet koyarken, ayın güneşe nazaran üstünlüğünü vurgulamıştır. Ve işte ayın güneşe nazaran üstünlüğüne dair Kur’an’a ayetler koymak yoluyla, yıl ve ay hesabının ayın görünüşüne göre yapılması gereğini be­lirlemiştir. Bunu, biraz yukarıda değindiğimiz Yunus Suresi’nin şu aye­tinden anlamaktayız: “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve aynı gittiği yere) konaklar belirlemiştir. Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye...” (Yunus Suresi, ayet 5). Daha başka bir de­yimle, güya Tanrı “nur” niteliğinde yarattığı aya (kamere) birtakım ko­naklar (menziller) takdir etmiştir ki, Araplar yıl ve gün hesabını ya­pabilsinler diye! Çünkü, Arap inanışlarına göre ay (kamer) konakla­yarak, yani “menzilden menzile seyrederek” gider ki, bu “menzil”lerin sayısı yirmi sekizdir. Ve ayın (kamerin) nuru, her bir menzilde birtakım değişiklikler arz eder. Şu bakımdan ki, ay (kamer), bu menzillerin her bi­rinde bir ya da iki gece bulunur.”

Yine bunun gibi, ay hesabının aya (hilale) göre yapılması da, Arap yaşamlarına dayalı olarak öngörülmüştür. Gerçekten de Muhammed, Arap toplumunun okumasız ve cahil bir toplum olduğunu öne sürerek, “Bir ay (kah) şöyledir, (kah) böyledir” demiş ve bir ayda bazen 28 bazen de 29 gün olduğunu bildirmiştir. Konuyu ilerideki sayfalarda tekrar ele alacağız. Fakat, şimdilik belirtelim ki, Muhammed, sırf Arap geleneklerine uymak ya da İslami verileri Arabın niteliklerine ve yaşam tarzına uydurmak amacıyla “Arabi takvim” sistemini be­nimserken, bilimsellikten uzak ve sakıncalı bir yol tutmuştur. Çünkü, güneş sistemine göre kurulu bir evrende, yıl hesabını ayın dolamına göre yapmak sakıncalı sonuçlar doğurur. Nitekim, İslam ülkeleri bu sistemin sakıncalarına bugün de tanık olmaktadırlar. Şu bakımdan ki, yerkürenin güneş etrafındaki dolanımı 365 günde oluştuğu halde, ayın yerküre etrafındaki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Bundan dolayıdır ki, Arap takvim sisteminde on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Ve yine bundan dolayıdır ki, Arap takvim sistemine göre hesaplanan yıl, güneş takvim sistemine (Gregorian sisteme) göre he-

11 Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.2674.

saplanan yıldan on bir gün eksiktir. Bundan dolayıdır ki, İslam ülke­lerinde belli olayların başlangıç tarihi, her yıl değişiktir. Örneğin, Ra­mazan ayı, yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki Müslüman ülkelerin her birinde farklı tarihlere rastlar. Çünkü, bu ülkelerde ay (hilal) değişik tarihlerde görünür. Bu yüzden Ramazan ayı, her otuz üç yılda bir ba­hara, yaza, güze ve kışa gelir. Ramazan ayının başlangıcı, ayın (hi­lalin) görünmesine göre saptandığı ve ayın (hilalin) görünmesi de her Müslüman ülkede farklı tarihlere rastladığı için, Ramazan ibadetinin oluşumu farklılık arz eder; daha başka bir deyimle hangi Müslüman ülkede ay (hilal) daha önce görünürse, orada Ramazan ayı (ya da bay­ramlar) daha erken başlamış olur. Bu olumsuzluk, 1978 yılında top­lanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre saptanan güne göre ayarlanması, böylece bir be­raberlik kurulması öngörülmüştür. Fakat, buna rağmen yine de eski usule bağlı kalınarak, İslam ülkelerinde, birbirinden farklı durumlar kendini gösterir.

Kur’an’ın Arap geleneklerine ya da gereksinimlerine göre uydurulmasıyla ilgili diğer bir örnek, yedi lehçede olmak üzere indirilmesiyle ilgilidir. Gerçekten de Muhammed’in söylemesine göre Kur’an, Arapların tümü tarafından anlaşılsın diye, Arap kavimlerinin çeşitli lehçeleriyle, daha doğrusu yedi farklı lehçede olmak üzere in­dirilmiştir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu konu, Kur’an’ın bütün in­sanlar için değil, sadece Arap kavimleri için hazırlanmış olduğunun bir başka kanıtıdır.

Kur’an’ın Arap yaşamlarıyla ilgili ayetler yığını olduğu konusun­da verilebilecek sayısız örneklerinden birisi de şudur: Biraz ileride göreceğimiz üzere Kur’an’da tanımı yapılan cennetler, Arabın hem şehirlisini hem de Arap bedevisini imrendirecek şekilde, onların zevkine, isteklerine ve gereksinimlerine göre düşünülmüştür. Cennetlerle ilgili olarak Kur’an’da aşağı yukarı 145 ayet bulunmaktadır. Bun­lardan, özellikle Bakara (ayet 25), Zümer (ayet 73-74), Sad (ayet 49-54), Saffat (ayet 41-57), Rahman (ayet 46-78), Nebe’ (ayet 31-35), Muhammed (ayet 15), Tür (ayet 19-24) İnsan (ayet 5, 17-22), Kehf (ayet 31). Hac (ayet 23). Fatır (ayet 33-35), Tür (ayet 21), Rad (ayet .   23-24), Yasin (ayet 55-58), Mü’min (ayet 7-9), A.’raf (ayet 44-50), Hadid (ayet 12-15, 21), Vakıa (ayet 17-36). surelerine şöyle bir göz atmak yeterlidir. Konuyu Ser/at ve Kadın adlı kitabımızda ele aldığı­mız için. burada fazla durmayacağız. Fakat, ilginç bir iki örnek ver­mek yerinde olacaktır: Arabistan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin ortasın­da, kavurucu güneşin altında, susuzluğa, açlığa, kadınsızlığa boğulmuş olan Arabi n hayalini, yeşil ırmaklarla, çağlayanlarla, gölgelik sağlayan ağaçlarla, meyveliklerle, dal bastı kirazlarla, sıvama muz­larla, kuş etine varıncaya kadar her türlü leziz yiyeceklerle ve saklı inci gibi iri gözlü huriler, güzel, memeleri yeni sertleşmiş hurilerle dolu bir cennet tanımının bir kısmını Vakıa ve Nebe’ surelerinde bul­maktayız. Bu cennetlerde Arap, gölgeliklere kurulu “murassa” taht­lara oturmuş olarak ve çağlayan suların sesini duyarak, o en çok sevdiği meyvelerin en tatlılarını, daha da güzel şekilde bularak, di­lediği kadar içtiği şaraplardan sarhoş olmayarak, hiçbir ihtiyar kadına rastlamadan,   sadece   memeleri   yeni   sertleşmiş   ve   “inci timsali” kızlarla yatıp kalkarak yaşayacaktır. Vakıa Suresi’ndeki şu ayetleri okuyalım:

“...Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar di­kensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında; çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tüken-meyen ve yasak da edilemeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerinde... Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan ve­rilenler için yeniden y aralını ş izdi r,, onları bakire ve eşlerine düşkün ve yaşıtları yapmışızdır... “ (Vakıa Suresi, ayet 27-38).

Dikkat edileceği gibi, burada “dikensiz sedir ağaçlan” diye bir deyim geçmekte. Bu deyim, Araplar arasında “Arabistan sidri” (Ara­bistan kirazı ağacı) diye bilinen “nabk” ağacından gelmekte. “Ara­bistan sidri” denen bu ağaç, dikenli bir ağaçmış ve dikenleri Arapları rahatsız edermiş. Muhammed, Arapların çok sevdikleri Arabistan ki­razını, cennetin çeşitli meyveleri arasında göstermek amacıyla yuka­rıdaki ayetlere’”Arabistan sidri “ni eklemiştir. Fakat, eklerken onu “di­kensiz” bir ağaç şeklinde göstermiştir. Hakim ve Beyheki gibi kaynakların Muhammed’den rivayetlerine göre, Tanrı, bu ayeti indirince, Araplar sevinmişler ve Ashab’dan kişiler, “Allah teala bizi, Arabilerle ve onların meseleleriyle müstefid buyuruyor (yararlandırıyor)” demişlerdir. Ancak, çöl Araplarından biri (bir Arabi) Muhammed’in yanına gelip, Kur’an’daki bu ayetten söz ederek, “Ben cennette sa­hibine eza verebilecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim” diyerek, bu ağacın dikenli olup, dikenlerinin gelen geçene batabileceğini be­lirtir. Muhammed kendisine, Tanrı’nın bu ağacı cennete alırken “sidri mahdud” olarak aldığını, yani dikenini silip, her dikenin yerine bir meyve yaptığını ve onun meyvelerinden her birini, yetmiş iki renge boyadığını ve bu renklerden hiçbirinin bir diğerine benzemediğini söyler.12 Yani anlatmak ister ki, Tanrı, cennete giren Arapların hu­zursuz kalmamaları için her şeyi düşünmüştür. Nitekim, biraz önce belirttiğimiz gibi Ashab’dan kişiler, Tanrı’nın, Arapla ilgili her şeyi dikkate alarak ayet göndermiş olmasını Araplar için övünülmesi ge­reken bir şey olarak kabul etmişlerdir.13

Kur’an’da, Arabın pek sevdiği Arabistan kirazından başka, hur­madan önemli şekilde söz edilir. Hem de öylesine ki, Tanrı, yeri ve göğü yaratmakla övünürken ve kullarını kendisine hayran kılmak is­terken, örneğin, “Üstlerindeki, göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak yok. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk... Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik” derken, muhtemelen Arapları biraz da etkileyebilmek için, “Kullara rızık olması için, bir­birine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik...” (Kaf Suresi, ayet 6-11) diye ekler.

Yine bunun gibi, Arap yaşamlarında son derece önemli bir yer işgal eden deve, Kur’an’ın birçok ayetinin konusu olmuştur. Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür (örneğin, bkz. Maide Su­resi, ayet 103; Araf Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65, 72: Hac Suresi, ayet 36; Enam Suresi, ayet 142-144: Mürselat Suresi., ayet 32; Tekvir Suresi, ayet 4; Hud Suresi, ayet 64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara Suresi, ayet 155; Kamer Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet

12Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4706-4707.

13Elmalılı H. Yazır age. c.6. s.4706.

 

13). Tanrı güya deveyi yaratmakla çok önemli bir iş görmüş olduğunu Araplara anlatmak için Gaşiye Suresi’nde, “Bakmazlar mı ki, deve nasıl yaratilmiştır?” (Gaşiye Suresi, ayet 17) şeklinde konuşmaktadır. Ce­hennemin korkunçluğunu anlatmak için, Mürselat Suresi’nde, “...O (ce­hennem) saray gibi kocaman kıvılcım saçar; her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir” (Mürselat Suresi, ayet 32-33) der. Kıyamet gününün önemini anlatmak üzere, Tekvir Suresi’nde, güneşin katlanıp dürüldü-ğünden, yıldızların kararıp döküldüğünden, dağların sallanıp yürütüldü­ğünden, denizlerin kaynatıldığından, ruhların bedenlerle birleştirildiğin­den söz ederken, gebe develerin başıboş salıverildiklerini bildirir (Tek­vir Suresi, ayet 1-7). Hani sanki yeryüzünde gebe deveden başka sözü edilecek hayvan yokmuş gibi! Enam Suresi’nde yük taşıyan ve tüyün­den döşek yapılan hayvanlardan söz ederken (Enam Suresi, ayet 142), dişi ve erkek olarak sekiz eş ve ayrıca koyundan iki, keçiden iki ya­rattığını söylerken “Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattık)...” der (Enam Suresi, ayet 143-144). Efsanevi hikayeler anlatırken “deve yükü”nden ya da “deve yükü bahşiş”ten söz eder (örneğin, Yusuf Suresi, ayet 65, 72). Adak olarak adanan şeyleri anlatırken, Maide Suresi’nde, “Kulağı çentilen, adak diye kıra salıverilmiş olan develerden” (Maide Suresi, ayet 103) söz eder ki, bunlar, Arapların “bahire” ve “şaibe” diye adlandırdıkları develerden başka bir şey değildir. Söylemeye gerek yok­tur ki, Muhammed, deveyi böylesine önemli göstermekle, Tanrı’yı ve dolayısıyla Tanrı’nın elçisi olarak kendisini, Araplara daha kolaylıkla inandırabileceğini hesaplamıştır.