Çelişkilerin, Kur’an’daki “Hiç Şüphesiz O (Kur’an), ...Elçinin Sözüdür...” (Hakka Suresi, Ayet 40) Şeklindeki Hükümler Açısından

Daha önce değindiğimiz gibi Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olduğu söylenen Kur’an’da, bu kitabın Muhammed’in sözü olduğuna dair ayetler de vardır:

“Hiç şüphesiz o (Kur’an),   çok şerefli bir elçinin sözüdür” (Hakka Suresi, ayet 40).’

“O (Kur’an), şüphesiz değerli... ve (Allah’ın) katında itibarlı bir elçinin getirdiği sözdür” (Tekvir Suresi, ayet 1920).

Her ne kadar İslamcılar, burada geçen “elçi” sözcüğünden “Muhammed’ ya da “Cebrail”ı anlamak gerektiğini ve sözün asıl sahibinin “Allah” olup, Cebrail aracılığıyla Muhammed’e bildirildiğini ve Muhammed’in de bunu insanlara tebliğ ettiğini söylerlerse de, bu gayretkeşlikleri, çelişkilerden doğma sonucu değiştirmeye yeterli değildir; o sonuç ise, böylesine çelişkilerle dolu bir kitabın, çelişkiye düşmez olduğu söylenen bir Tanrı’dan gelemeyeceğidir.

Neden dolayı yukarıdaki ayetlerde, Kur’an için, “elçinin sözüdür” deyimlerinin geçtiği sorulacak olursa, bunu, Muhammed’in övünme alışkanlığında aramak daha uygun olacaktır. Muhammed, her ne kadar Tanrı’yı “Yüce” ve kendisini Tanrı’nın “şerefli elçisi” olarak tanımlamışsa da, zaman zaman bu tanımın dışına çıkarak, kendisini Tanrı ile aynı kertede göstermekten ya da hatta Tanrı’yı kendisine “sakıt ve selam eder” şekilde tanımlamaktan geri kalmamıştır. Örneğin, Ahzab Suresi’ne koyduğu şu ayet bunun ilginç örneklerinden biridir:

1 Diyanet Vakfı çevirisinden.

“Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavat getirirler. E müminler, siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).

Bu doğrultuda olmak üzere, “Bana bir kez salat ve selam edene, Allah, bu yüzden on kez salat ve sekim eder” demiş ve “Kim bana bir yazı içinde salat ve selam ederse (bunu yazarsa), adım o yazıda durduğu sürece melekler onu yazana salat ve selam ederler” diye eklemiştir. Öte yandan, kendisine baş eğenlerin, Tanrı’ya baş eğmiş sayılacaklarına dair Kur’an’a koyduğu şu ayet, verilebilecek örneklerden bir diğeridir:

“Ey Muhammed.’ Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).

Yine bunun gibi, Nisa Suresi’ne koyduğu bir ayetle, kendisine baş eğen kimselerin, Tanrı’ya baş eğmiş gibi, cennete konacaklarını bildirmiştir:

“Allah ve Peygaınber’ine kim itaat ederse, Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa Suresi, ayet 1314).

Yine aynı şekilde, kendisine salavat okuyanların, günahlardan kurtulacaklarını anlatmak üzere şöyle konuşmuştur:

“Bugün benim üzerime seksen salavat okuyanın, seksen senelik günahı affedilir.”

Bunlara eklenebilecek daha pek çok örnek var.

Kendini yüceltmek amacıyla, Kur’an’a, “Allah ve melekleri Peygaınber’e (Muhammed’e) çok salavat getirirler. Ey müminler, siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56) şeklinde ayetler koyan, yani Tanrı’yı bile kendisine “salavat” getirir gibi gösteren ya da “Bana bir kez salat ve selam edene, Allah, bu yüzden on kez salat ve selam eder” diyen veya “Kim bana bir yazı içinde salat ve selam ederse (bunu yazarsa), adım o yazıda durduğu sürece melekler onu yazana salat ve selam ederler” diye ekleyen Muhammed gibi bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal bir şey olabilir mi?

Kur’an’ı, Muhammed’in “sözü” (ya da onu derleyenlerin yapıtı) olarak kabul etmek gerektiği fikrini pekiştiren konulardan biri de, daha önce ele almış olduğumuz şu ayettir:

“Eğer Kur’an Tanrı’dan başka bir yerden gelseydi, onda birbirini tutmaz (çelişkili) birçok şey bulunurdu” (Nisa Suresi, ayet 82).

Bu sözler, birbirini tutmaz ve çelişkili nitelikte şeyler kapsayan bir kitabın, Tanrı sözleri olamayacağını anlatmaktadır. Ancak, eğer “çelişki”nin yokluğunu, Kur’an’ın Tanrı’dan gelmişliğine kıstas yapacak olursak, bu takdirde çelişki ve tutarsızlık bulunduğunun anlaşılması halinde, bu kitabın Tanrı sözleri olamayacağı sonucu, kendiliğinden ortaya çıkmış olur! Ve işte bunu bildiği içindir ki, Muhammed, bir yandan Kur’an ‘da “kesin” ve “müteşabih” ayetler olduğunu söylerken, diğer yandan da Kur’an’daki bazı ayetlerin Tanrı tarafından yürürlükten kaldırılıp, yerlerine başkalarının konduğunu ve bu yüzden ortada çelişkiliymiş gibi görünen ayetler bulunduğunu belirterek Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:

“Biz bir avenen herhangi bir kısmını (veya tamamını) nesheder y Uhud o(nun hükmünü ve inzali)ni tehir edersek, ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini ve dengini getiririz. Ey Peygamberim, bilmez misin ki Allah her şeye her zaman kadirdir” (Bakara Suresi, ayet 106).2

Bu ayeti şu şekilde okumak da mümkün:

“Biz bir ayetten her neyi nesh veya inşa edersek, ondan daha hayırlısını, yahut mislini (dengini) getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadir, daima kadirdir. “3

Yorumcuların bildirmesine göre, burada geçen “nesh” deyimi “değiştirmek”, “ortadan kaldırmak”, “dini bir hükmün suresini sona erdirmek” gibi anlamlara gelir, “fusa”deyimi ise, “unutturmak” “hafızadan silmek”, “ayetin hükmünün uygulanmasını ertelemek” anlamındadır.

2Sahihi..., c.l l.s.43.

3 Elmalılı Hamdi Yazır’ın çevirisi böyle.

4 İbid.

 

Görülüyor ki, “her şeye kadir” olduğunu söyleyen Tanrı, ayetlerden dilediğini kaldırıp, yerlerine “daha hayırlısını” yada “benzerini”, “dengini” getirdiğini belirtmektedir. Pek güzel, ama ne demektir “bir ayeti kaldırıp yerine daha hayırlısını koymak?” Bir ayetin, ondan daha hayırlı bir ayetle değiştirilmesi demek, ilk konan ayetin isabetsiz yere konmuş olduğunu ifade etmez mi? Şu durumda Tanrı, bir bakıma, kendi ağzıyla hata yapabilir, yani yanlış bir ayet koyabilir olduğunu ve böyle bir halde ayetin yerine daha iyisini koyabileceğini bildirmiş olmuyor mu? Hata yapmamış olsa, koyduğu bir ayeti daha “hayırlı” bir ayetle değiştirmekten söz eder miydi?

Görülüyor ki, Tanrı’nın yukarıdaki şekilde konuştuğunu bildiren ayetler de, birbirleriyle çelişkili durumdadır; yani bunları söylerken Tanrı, kendi kendisiyle çelişme içerisindedir. Şu bakımdan ki, bir ayeti yürürlükten kaldırdığı ya da unutturduğu zamanlar, bunlar yerine ya “daha hayırlı” bir ayet ya da “benzeri” nitelikte bir ayet indirdiğini söylemektedir. Yani daha açıkçası, “daha hayırlı” bir ayet getirmekle, daha önce getirdiği ayetin “olumsuzluğunu ortaya koymuş olmaktadır. Kendisini her şeyi bilir olarak tanımlayan, örneğin ana karnına düşmüş olanları (“rahimlerde bulunanları”) ya da kıyamet saatini bilecek kadar her şeyi önceden bildiğini ve her şeyden haberdar olduğunu söyleyen bir Tanrı,5 hiç olumsuz bir ayet indirmiş olabilir mi? Yine bunun gibi, eğer “benzeri” bir ayeti getirecek idiyse, mevcut olanı yürürlükten kaldırmasının anlamı olur mu? Yok, eğer daha “hayırlı” olan bir ayeti yerleştirmek olanağına sahip idiyse, bunu neden daha önceden yerleştirmemiştir? Mademki Tanrı ileriyi gören, her şeyi önceden bilendir ve üstelik de yanılgıya asla düşmeyendir, o halde “daha hayırlı” olabilecek bir şeyi, geriye bırakmayıp önceden yerleştirmesi gerekmez miydi?

Muhammed’in hiçbir şekilde “yanılmaz” ve “hata yapmaz” olarak tanımladığı bir Tanrı’nın yukarıdaki şekilde, yani “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz...” diyerek konuşması,

5 Örneğin, Lokman Suresi’nde şu var: “Kıyamet saatini bilmek, ancak Allah’a mahsustur. Yağmuru o indirir; rahimlerde bulunanı o  bilir, kimse yarın ne olacağını bilmez ve hiç kimse nerede (ileceğini bileme:.. Allah, şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır” (Lokman Suresi, ayet 34).

şaşırtıcıdır.6 Bundan dolayıdır ki, “hiç yanılmaz” bir Tanrı’nın yanılgıya düşerek ayet koyabileceğini, koyduktan sonra farkına varıp bunun yerine bir başka ayet indireceğini kabul edemeyen kişiler, Muhammed’i, “Bunları sen kendi kafandan uyduruyorsun” diyerek suçlamışlardır (örneğin, bkz. Nahl Suresi, ayet 102). Onların bu tür suçlamalarına karşı Muhammed, yine Tanrı’yı kendisine destek yapmış ve ondan geldiğini söylediği sözlerle, “Hayır öyle değildir!” diyerek kendisini savunmuştur. Kur’an’a koyduğu şu ayet, bunun böyle olduğunun örneklerinden biridir:

“Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirttiğimizde... Onlar, ‘Muhammed! Sen sadece uyduruyorsun’ derler. Hayır, öyle değildir...” (Nahl Suresi, ayet 102).

Bütün bunlar bir yana, bir an içip Tanrı’nın yanılgıya düşebilir ve hata yapabilir olduğunu ve yaptıktım sonra bunun farkına varıp yanlışlıkla koyduğu bir ayet yerine daha hayırlısını getirdiğini kabul etsek bile, yine de ortada, Muhammedi Tanrı’sından beklenmeyen bir durum vardır: Kur’an’daki hangi ayetlerin “nesh” olduğu, hangi ayetin yerine hangi ayetin konduğu belirtilmemiştir. Yani Tanrı, koymuş olduğu bazı ayetleri kaldırıp yerlerine başkalarını koyduğunu söylerken, bunların neler olduğunu bildirmemiştir. Hangi ayetin hükmünü yürürlükten kaldırıp geçersiz kıldığını ya da hangi ayetin hükmünün uygulamasını ertelediğini açıklamamıştır. Her şeyi askıda bırakmış ve bu yüzden içinden çıkılamaz durumlar yaratmış gibidir! Bundan dolayıdır ki, Kur’an bilimcileri, çoğu zaman hangi ayetin “nesh” (ilga) edildiğini, hangi ayetin hangi ayetle değiştirildiğini, hangi ayetin sözlerinin kaldırılıp hükmünün geçerli olarak kaldığını, hangi ayetlerin sözlerinin ve hükmünün Kur’an’da yer almadığını, ayetlerin ne kadarının indirildikten sonra kaldırıldığını ya da hükmü kaldırılıp sözleri Kur’an’da bulunan ayetlerin hangi ayetler olduğunu bilemezler; birbirleriyle çekişirler. Örneğin, “recm ayeti” diye bir ayet var ki, şöyledir:

6 Nitekim. Übey b. Ka’b gibi bazı ünlüler, Kur’an’dan bazı şeylerin “nesholunduğunu” kabul etmezlerdi. Fakat, Ömer b. Hattab gibi diğer ünlüler, Bakara Suresi’nin yukarıdaki 106. ayetini öne sürerek, “neshin”varlığını öne sürmüşlerdir. Bu konuda, Buhari’nin Abdullah b. Abbas’tan rivayeti için bkz. Sahihi.... Hadis No. 1676. c.11. s.43.

“Yaşlı (evli) erkek ve kadın zina ettiklerinde, ikisini de recm edin (ölünceye kadar taşa tutun). Tanrı’dan verilmiş bir ceza olarak... Tanrı güçlüdür.”

Rivayete göre Hattab oğlu Ömer’in okuyuşuyla bu ayet şöyle:

“Evli bir erkek ve evli bir kadın zina ettiklerinde, ikisini de recm edin kesinlikle (taşa tutarak öldürün kesinlikle).”

Kur’an bilginlerine göre, bu ayetin hükmü geçerli olmakla beraber, sözleri Kur’an’da bulunmamaktadır. Bununla beraber islam kaynaklarının bazılarında ve bazı hadislerde “recin ayeti”nin bir parçasının yer aldığı anlaşılmakta. elİtkan yazarı Süyuti ve Tefsir yazarı Razi gibi en ünlü Kur’an yorumcularının görüşleri hep bu doğrultuda.7

Öte yandan Kur’an ayetlerinin ne kadarının indirildikten sonra kaldırıldığı, daha doğrusu okunmaz olduğu, kesin olarak bilinmez. Örneğin, Muhammed’in eşlerinden Ayşe’nin söylemesine göre Ahzab Suresi, Muhammed zamanında 200 ayet olarak okunmaktaydı. Ancak, bugün elimizde bulunan Kur’an’a göre Ahzab Suresi 73 ayetten oluşmakta! Bundan dolayıdır ki, Muhammed’in şöyle dediği bildiriliyor:

“Sizden kiminiz, ‘Kur’an’ın tümünü elde ettim’ der. Oysa Kur’an’ın tamamının ne olduğunu bilmez. Kur’an’dan birçoğu (yiyip) gitmiştir. Herhangi biriniz, (‘Kur’an’ın tümünü elde ettim’ demesin de) ‘Kur’an’dan olabildiğince elde ettim’desin. “8

Bunun gibi, hükmü kaldırılan, fakat sözleri Kur’an’da, bulunan ayetler de vardır ki, bunlardan bazılarını, yukarıdaki bölümlerde belirttik. Oysa ki, eğer Tanrı bir ayetin yerine bir başkasını koymak istiyor idiyse, neden “ilga” ettiği ayeti Kur’an’da muhafaza etmiş olsun? Neden “Falanca ayet yerine filanca ayeti indirdik. Öteki ayet mensuh’tur vd...” şekline bir şeyler söylemesin ve “mensuh” olan ayeti Kur’an’dan silmesin? Ve neden kişilerin zihinlerinde “hangi ayet geçerlidir, hangisi geçersizdir? “diye tereddütler yaratsın? Mademki Kur’an ı “açık ve seçik” olmak üzere, iyice

anlaşılsın diye göndermiştir, o halde neden çelişkili ayetlerle doldurmakla kalmayıp bir de kullarını “Bu ayetlerden hangisi geçerli, hangisi geçersizdir?” şeklindeki sorularla şaşkına çevirsin?

Bütün bunlar göz önünde tutulacak olursa, Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri ya da onu derleyenlerin yapıtı olarak kabul etmenin mümkün olduğunu söylemek doğal olmaz mı?

 

7 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.3, s. 130 vd.

8 Süyuti’nin elİtkan adlı yapıtından aktaran Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.3, s.132133.