İslam’da Hasır Altı Edilen Gerçekler

İşleyeceğim konuyu Turan Dursun 1990’larda kaynaklarında işlemişti. O zaman Diyanet işleri eski başkanlarından sayın Prof Süleyman Ateş’in de buna yanıt niteliğinde iki ciltlik bir çalışması yayınlanmıştı. Diyanet İşlari başkanlığınca terceme edilen Tecrid-i Sarih’te ilgili hadis kısmında ayrıca önemli açıklamalar var. İşleyeceğim konunun asıl kaynağı Kur’an’da zaten vardır. Ayrıca hadis külliyatında da bu konuda çok zengin bir döküman var. İslami kaynaklarda bunun kadar kanıtları hem çok, hem de sağlam olan başka bir konu bulmak hemen hemen mümkün görünmüyor. Konu anlatılınca zaten anlaşılacaktır. Bir de geçmişten günümüze kadar islam otoriterlerince benimsenen ortak bir görüş var; onu anlatacağım. Ayrıc Bediuzzamn Sait Nursi’nin bir noktada fikrini belirteceğim. Bunların hepsi mevzu hakkında ayni şeyler söylemiyor: Hemfikir değiller. Özellikle Turan D ursun farklı, sayın Ateş farklı, İslam camiasındaki görüşle Diyanet’in tercemesindeki anlayış da farklı. Durum bu olunca, konuyu kanıtlarıyla ve her kesimin argümanlarıyla birlikte enine boyuna işlemek istedim. Kanımca yazının sonuna doğru bir şeyler netleşecek.

 


 

Ayrıca bunu değerlendirmekle birilerin düşüncelerini çörütmek, kendime de pay çıkarmak gibi basit ve sığ bir anlayışım asla düşünülmemelidir. Amacım, insanlığı ilgilenlendiren çok önemli bir konuda okurları bilgilendirmektir.

Mevzu, Kur’an’da Maide suresinde geçen bir ayet ve ona bağlı olarak en başta hadislerde ve ilgili islami kaynaklarda anlatılan bir olay var. Önce ayetin mealini vereyim, daha sonra gerçekleşen olayı özetleyeyim.

 

1-)”Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır”(Diyanet’in Kur’an terecemesinden, Maide, 33)

 

 

2-)”Allah'a ve peygamberine karşı savaşmaya kalkışan ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, öldürülmelerinden veya asılmalarından veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesinden veya bulundukları yerden sürülmelerinden başka bir şey olamaz. Bu, onların dünyada çekecekleri bir zillettir. Ahirette ise kendilerine büyük bir azap vardır”(Hamdi Yazır’ın Kur’an tercemesinden)

 

3-)Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir.Âhirette ise onlara büyük bir azab vardır(Süleyman Ateş’in Kur’an tercemesinden)

 

4-)”Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası şudur: Öldürülürler yahut asılırlar yahut elleriyle ayakları çaprazlamasına kesilir yahut bulundukları yerden sürülürler. Bu onlar için dünyada bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır”(Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an terecemesinden)

 

Şimdi de hadise nedir, neyin nesidir onu izah edeyim.

 

 

Hicri(Medine döneminin) altıncı yılında Ukl kabilesiyle Becile kabilesine bağlı Ureynelilerden (yaygın olan görüşe göre) 8 kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Muhammed’e ‘Müslüman olduklarını’ bildiriyorlar. Ancak Medine havası onlara iyi gelmiyor ve hastalanıyorlar. Sonuçta Hz. Muhammed onlara, gidin falanca yerde( Medine’den 6 mil uzakta “Feyfa’ul Habar” adında sakin bir yerde) devlete ait develer var; siz onların sütünden ve sidiğinden için iyileşirsiniz diyor. Bunlar da gidip önerilen programa uyuyorlar ve sözde iyileşiyorlar. Daha sonra Yesar adındaki çobanı öldürerek devele ri alıp götürüyorlar. Hatta kaynaklarda bu insanların öldürüldüğü yerin ismi “el-Münekka” diye geçiyor. Aynı zamanda götürülen develerin saysı da belli:15 deve; birini de kesip yiyorlar.[1] Peki sonuç ne oldu, bir de bunu özetleyeyim.

 

 

Sağlam diye kabul edilen altı temel hadis kaynaklarında müşterek olarak ve birkaç yerde tekrar edilerek konuya ilişkin bilgiler var. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih’teki hadisi temel alarak konuyu özetleyeyim.

 

 

Hz. Muhammed, birgün sabahın erken saatlerinde bu çalma ve çoban öldürme haberini duyar duymaz, onların peşinden Kürz b. Cabir veya Sait b. Zeyd komutasında silahlı bir grup gönderir. Onlar gün yükselirken(çok kısa zamanda) o insanları yakalayıp Hz. Muhammed’in yanına getirirler. Hz. Muhammed’in talimatıyla onların elleri ve bacakları kesilir, gözleri oyulur ve henüz ölmemiş;ancak can çekişen o insanları, sıcaklığıyla meşhur olan “Harre”denilen yere bırakırlar(artık bu şekilde can verene kadar terk ölüme terk edilirler). O arada su istiyorlar; ancak kendilerine su da verilmiyor. Kütüb-i Sitte denilen tüm hadis kaynaklarında ve Tecrid-i Sarih’te olayın müşterek özeti bu[2]. Şu notu eklemekte yarar var. Bu konuda var olan hadislerin sonunda Ebu Kılabe şunu da belirtiyor: Bu ceza, hem çalmak suçunu işlemekten, hem adam öldürmekten, hem inandıktan sonra dinden çıkmalarından ve hem de böylece Allah’a ve peygambere karşı da savaşmış insanlar sınıfına girmelerinden dolayı onlara uygulandı diyor ve tam da az önce anlamını sunduğum Maide suresi 33.’ü ayetine uyarlıyor. Bu gerekçe, aynı zamanda Diyanet’in tercemesinde de geçiyor.[3]

 

 

Olayı bu şekilde anlatan hadisler, Buhari’de sekiz farklı bölümde onüç sefer geçmektedir. Ebu Kılabe, Katade, Sabit adındaki raviler Enes bin Malik’ten aktarıyorlar.[4]. Müslim’de “Kasame” bölümünde dokuz farklı ravi zinciriyle geçmektedir. Burada Süheyb, H amit, Ebu Kılabe, Muaviye b. Karre, Katade ve Süleyman Teymi adındaki bu altı şahıs Enes b. Malik’ten aktarıyorlar[5]. Nesai’de Tahrim-i Dem kısmında bu hadis 20 sefer, Taharet kısmında da iki sefer farklı ravi zinciriyle yazılmıştır. Burada hadis Hz. Ayşe, Enes b. Malik,Urve, Sait b. Müseyyeb, Zübeyir, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad gibi kişilerden aktarılmıştır. [6] Ebu Davud ise, Enes b. Malik, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad’dan aktarmıştır. Tirmzi’de, Taharet kısmında geçen bu hadisler, Enes b. Malik’a dayanmaktadır[7]. Konuya ilişkin İbni Mace’deki hadisler ise Hz. Ayşe ve Enes’e dayanır.

 

 

Tabi ki Maide sursi 33. ayetiyle ilgili tefsirlerde daha teferruatlı bilgiler var; ancak islami kesim tarafından sahih diye bilinen hadislerdeki bilgiler ve var olan ilgili ayet, konunun çözümü için yeterli. O bakımdan o detaylara girmeyi gereksiz buluyorum. Kaldı ki, tefsirlerde daha ağır aktarımlar var. Örneğin; Hz. Muhammed’in ateşte ısıttığı çivilerle onları dağladığı, gözlerini oyduğu, ateşte yaktığı gibi farklı bilgiler anlatılıyor[8]. Kurtubi kendi tefsirinde, “Onlar o halde su isterken, Muhammed buna karşılık’Ateş’ yanıtını veriyor. Yani size su mu vereceğim; zıkkım için anlamında alaylı bir şekilde yanıt veriyor[9] diyor. Belirttiğim gibi detaylara girmeğe gerek yok. Bir kere ortada ağır bir ceza yönteminden söz eden ayet var ve uygulma örneği de hadis külliyatında geçiyor.

 

Az önce de ifade edildiği gibi, altı hadis kaynaklarında geçen bu olay, birkaç sahabe tarafından aktarılıyor; ama en çok Enes b. Malik’in ismi geçiyor. Bu da normaldir. Çünkü Enes’in ayrıcalığı vardı. Kendisi, Hz. Muhammed’e on yıl yaverlik yapmış, hep onunla beraber olmuştur.[10]

 

Olayı bu şekilde ilgili kaynaklardan özetledikten sonra tekrar başa döneyim: Kim ne demiş; bir bakalım.(Diyanet, Süleyman Ateş ve İslam önderlerin görüşü ne?)

 

Önce Diyanet’ten başlayayım. Bir kere Diyanet’in yazdıklarında bazı bilgi eksikliklerini gördüm, önce onları hatırlatayım. Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde deniliyor ki, bu katliamla ilgili hadis, Buhari’de yedi yerde, dokuz farklı yolla geçiyor. Müslim’de de Hudud başlığı altında yedi yolla, Nesai’de dört yolla alınmıştır ve diğer hadis kaynaklarının tasnifine bu şekilde devam ediliyor. Belli ki, kitabı terceme eden bu hadis kaynaklarını yeterince gözden geçirmemiştir. Çünkü Buhari’de sekiz büyük bölümde onüç sefer ve onüç farklı ravi zinciriyle geçiyor. Bunun dökümanını dipnot olarak ekliyorum[11]. Görüldüğü gibi bu olayla ilgili Buhari’de kabarık bir liste var. Nesai bu cinayetle ilgili hadisi sadece bir bölümde yirmi sefer aktarmıştır. Ayrıca başka bir bölümde de iki sefer almıştır.[12] Benim için önemli olan içeriktir; sayısal ifadeye pek takılmam. Ancak madem Diyanet bu işi yapmış, bunun hakkını vererek yapmalıydı. Çünkü bu hadisler Buhari’de yedi sefer geçiyorsa ayrıdır, bunun iki katı kadar geçiyorsa farklıdır. Bir de bakarsın yazılmayan hadislerde farklı bir ipucu ortaya çıktı. O yüzden hepsini belirtmek önemlidir.

 

Gelelim işin önemli kısmına: Konuya ilişkin Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusu Ahmed Naim’in açıklaması.

 

Kendisi özetle şunları anlatıyor. Bazıları, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürdüğünü tartışma konusu yapıyorlar. Yıllar önce bu hususta uzunca bir yazı yazmıştım, ondan bir özet aktarmak istiyorum diyor ve devam ediyor. Bunu anlatırken de Ahmet Zeyni Dahlan’ın(1816-1886) hazırlamış olduğu siyer kitabını temel alarak konuyu özetlemek isterim diyor. Hemen hemen hadiste anlatılanları yazıyor; ancak Hz. Muhammed bu insanlara iyilik yaptı, onlar ise çobanın ellerini ve ayaklarını kesip gözlerine diken patırarak “Müsle” denilen işkenceyle onu öldürdüler ve develeri çaldılar. Dolayısıyla Hz. Muhammed onlara karşı farklı bir şey uygulamamış; ancak kısasa karşı kısas uygulamıştır diyor ve olayı gayet normal görüyor. Bu konuda bazı islam otoriterlerin isimlerini de veriyor[13], onlar da kaynaklarında birçok hadis ekleyerek bunu işlemişlerdir diyor ve öldürülen bu insanlarla ilgili hadisler konusunda da,”Bu hadisler ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi(haddi) değildir” cümlesiyle nokta koyuyor.

 

 

Deve idrarının ilaç olup olmaması konusunda da iki noktadan bakmak lazımdır diyor. Biri tedavi açısından, diğeri de pislik. Bir kere o dönemde arapların deve sidiğiyle tedavi yaptıkları bir gerçektir diyor. Hatta deve sidiğinin ilaç olduğuna ilişkin islam alimlerinden kitap yazanlar da vardır diyor ve Davut Antaki’den örnekler veriyor. Kısacası, ilaç olabileceğini savunuyor. Deve sidiği necis mi değil mi konusunda da islam alimleri arasında ihtilaflar vardır diyor.

 

 

Bu deve idrarıyla ilgili hadis ve yorumlarına bakınca şöyle farklı bir hadis hatırıma geldi. Hz. Muhammed, “Her kim hergün sabahları ac karna yedi tane hurma(kimi rivayetlerde Medine’nin Acve denilen hurma cinsinden) yerse, o gün içinde o kimseye ne zehir(yılan-akrep gibi) ne de sihir/büyü zarar veremz” diyor. Bu hadis Buhari’de kaç yerde, Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde ve Müslim’de geçmektedir[14].

 

Hurma reklamı sorun değil de; çünkü nasıl olsa bir yiyecektir, sakıcası yok, isteyen yiyebilir. Ama iyi ki müslümanlar deve sidiğiyle ilgili hadisi duymamışlar; yoksa hurma, zemzem suyu gibi arapların deve sidiğini de kavanoslara doldurup Suudi Arabistan’dan getirip şifa niyetiyle insanlara içireceklerdi. Bunu hakaret anlamında demiyorum, yorum da değildir. Çünkü sağlam diye kabul edilen hadisler ortada.

 

 

Bakalım sayın Süleyman Ateş nasıl bir sonuca gitmiş; onu da aktarayım. Çünkü onun konuya bakışı, Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusunun açıklamasıyla genel İslami kesimin görüşüne terstir.

 

Kendisi, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürmediklerini iddia ediyor, bunu inkar ediyor. Deve sidiğinin şifa olamayacağını ve Hz. Muhammed’in bunu yapmadığını öne sürüyor. Bakalım hangi kanıt ve argümanlarla bunu teyit etmeğe çalışmış.

 

1-)Hadislerde deniliyor ki, bu insanlar Ukl-Ureyne kabilesindendi.Kimi rivayetlerde bunlar yalnız Ukl kabilesinden, kimilerinde bir grup insanlar, bir topluluk, kimilerinde yalnız Ureyne kabilesinden şeklinde alatılınca, sayın Ateş bunu sorun yapıyor ve madem kim oldukları konusunda netlik yoktur; o halde buna güven olmaz diyor. Hatta Ukl-Ureyne’den başka bir de “Becile” kabilesini ekliyor. Bir kere Becile ayrı bir kabile değildir. Becile büyük bir kabile ve Ureyne de onun bir kolu. Bugünkü tabirle sanki biri ilçe, diğeri de o ilçenin köyü gibi. İlgili kaynaklarda zaten bu şekilde açıklma var[15] Bir de Ucl kabilesini ekliyor ve referans da Buhari’yi gösteriyor. Onun kaynak olarak gösterdiği yerde “Ucl” değil; Ukl geçiyor. Sanırım dikkatinden kaçmıştır.[16] Bir kere altı hadis kaynaklarında Ucl kelimesi hiç geçmiyor. Bir de bazı kaynaklarda Beni Füzare, Beni Süleym gibi isimler geçiyor. Sayın hocanın bu kelime taktiğine başvurmasının nedeni, dinden haberi olmayan saf müslümanın kafasını karıştırmak. Çünkü ceza işlenmiştir; bu konuda var olan kanıtlarda sorun yok. Şairin dediği gibi, “Bir mektup yazdım; ha sana , ha Hasan’a”. Ceza uygulandıktan sonra artık kişiler şunlar mı bunlar mı bu o kadar sorun değil. Süleyman hoca böylelikle işi yokuşa süremk istiyor; ancak bu taktiğin başarı şansı yok.

 

2-)Bir diğer argümanı da, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in böylesine ağır bir cezayı uygulaması mümkün değildir diyor. Ayrıca temizliğe önem veren bir Muhammed nasıl olur da hayvan pisliğini o insanlara ilaç niyetiyle içirsin şeklinde bir mantık yürütüyor. Yani yanlışın adresini başka yerde arıyor; asıl yanlışı dillendirmekten uzak kalıyor veya ne bileyim belki de inanıyor.

 

3-)Bir de burada Hz. Muhammed’in bu yaptıklarına karşı şeriat dersini veriyor: Efendim bu olayda bir hırsızlık söz konusudur(aslında olay bir gasbdır; hırsızlık da değildir). Bu da eğer develer kapalı yerden çalınmış olsaydı ancak el kesme cazası uygulanırdı; hırsızlıkta kol ve bacak kesilmez diyor. Fakat bu olayda develeri kapalı yerden değil de; açık yerden aldıklarına göre, el kesmek de yoktur diyor. Bir de ayet bir kere bu fakir-zavallı kişilere uymuyor, onlar için inmemiştir diyor ve şöyle açıklıyor. Ayete göre bu ceza, yeryüzünde bozgunculuk yapan, Allah ve peygambere karşı savaşan kişilere verilir. Peki bu durumda bu hasta olan zavallı kaç kişi nasıl Allah’a karşı savaş ilan ettiler ki bu cezayı hakkettiler gibi bir mantık yürütüyor. Şunu da söylüyor. D iyelim ki bu insanlar o çobanı katlettiler; peki kim gördü, şahitler kimdi gibi sorularla olayın gerçekleşmediğini kanıtlamaya çalışıyor. Hatta şahit varsa ancak kısasa kısas gerekir diyor. Burada Kur’an’daki kısas ve el kesme cezalarını tabi ki kabul ediyor ve normal karşılıyor!

 

Sanki dini kuralların Muhammed’den çıktığını bilmiyor da onun icraatını onun kurallarına göre değerlendiriyor. Dini kurallarla Muhammed’in durumu,”Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan” misaline benzemiyor: Kurallar Muhammed’den çıkmıştır. Ne istemişse onu yapmıştır. Kurallar daha sonra onun sistemi içinden seçilmiştir. Ona göre, sanki ayette geçen Allah’a karşı muharebe kelimesinden kasıt gerçek savaştır. Burada Allah’a karşı savaş, onun emir ve yasaklarını dinlememek demektir. Yoksa Allah görünen bir şey değil ki ona karşı savaş edilsin. Bu hasta birkaç kişi nasıl Allah’a karşı savaşabilir diyor.

 

4-) Bir de Kur’an’da pek de önemsenmeyen kelimelere takılıyor. Mesela; ayette bu cezalar anlatılırken, “Ya” anlamında olan”Ev” atıf harfi kullanılmış; “Ve” bağlacı şeklinde geçmiyor. Ve bağlacı olsaydı tüm bu cezalar birden uygulanabilirdi; ancak “yoksa” bağlacı olunca bunlardan biri uygulanır diyor. Durum bu olunca Hz. Muhammed nasıl tüm cezaları onlara uygulamış; bu olamaz diyor. Bir de ayette geçen muharebe kelimesinin fiil kalıbı şimdiki ve gelecek zaman kipindedir(Yüharibune). Yani kim bundan böyle bu ayette belirtilen suçları işlerse bu ceza uygulanır diyor. Halbuki eğer maksat o insanların olayı olsaydı, ayet daha sonra geldiğine göre geçmiş zaman kipiyle(Harebu) g elmesi gerekiyordu . Yani “Allah ve resulüne karşı daha önce savaş açmış olanların cezası işte budur”şeklinde olmalıydı diyor. Az sonra bunu açıklamasını yapacağım.

 

 

5-)Bir de burada tüm hadis kaynaklarında anlatılan ve bugüne kadar sağlamlığı tartışılmayan bu Ukl-Ureyne olayını içeren hadisi kabul etmiyor. Yani Hz. Muhammed bir kere böyle bir ceza uygulamamıştır diyor. Gerekçe de, bunu rivayet eden kişiler Enes b. Malik ve Ebuhüreyre’dir de ondan. Çünkü Hz. Muhammed vefat edince Enes henüz 15 yaşlarında bir çocuk ve Ebuhüreyre de Hz. Muhammed’in ölümünden 3 yıl önce müslüman olunca artık bu olay (eğer doğruysa) daha önce hicri dördüncü yılında olmuştur diyor. Dolayısıyla hem Enes’in küçük olması, hem de Ebuhüreyre’nin olaydan sonra müslüman olması, onların hadislerinin sağlıklı olmadığını kanıt olarak belirtiyor. Aslında bu ağır ceza, zaman içinde islam yöneticilerin hesabına g eldiği için, bilerek Hz. Muhammed’e mal edilmiştir,iftiradır, hadisler sahtedir diyor. İddialarını doğrulamak için ayrıca Ebuhüreyre üzerinde çok duruyor ve onun hadisleri hakkında güvensizlik oluşturmak için onun bibliyografisiyle/siciliyle ilgili dört sayfalık özel ve olumsuz bir açıklama da yapıyor.[17]

 

6) Aslında bu ağır cezayı içeren ayet, Hz. Muhammed’le yahudiler arasında yapılan bazı anlaşmaları, yahudilerin bozmaları sonucu onlar hakkında inmiştir diyor. Demek ki ona göre söz konusu yahudiler olunca tanrının böyle bir ceza ayetini göndermesi gayet doğaldır. Ama bu inançta olanlar şunu hiç düşünmüyorlar ki, tanrı madem ki biz insanları yaratmış ve madem ki iyiliğimizi istiyor, o zaman makul-geçerli bir çözüm göstermesi gerekiyor. Kol-bacak kesin diyen tanrıdan korkulur doğrusu. İşte hoca bunu olumlu karşılıyor.

 

Başta da belirttim ki, bir yönüyle Sait Nursi’nin de görüşünü yazacağım. O da Ebuhüreyre ile ilgilidir. Hani Süleyman Ateş Ebuhüreyre’yi nerdeyse hadisler konusunda saf dışı bırakır. Ama Sait Nursi tam da tersini işliyor kaynaklarında[18]. Onu ylesine övgüyle anlatıyor ki, sanki Hz. Muhammed’in yardımcısı, tabir caizse yedek peygamberi gibi. Tabi ki bu bakış açısı aynı zamanda tüm mezhep liderlerin ve islami önderlerin de görüşü.

 

Süleyman Ateş’in Ebuhüreyre hakkında yazdıklarından bir özet vereyim. Halife Ömer ona güvenmediği için hadis rivayet etmeyi kendisine yasaklamıştı. Ömer hayatta olduğu sürece, Ebuhüreyre onun korkusundan diyemezdi ki Muhammed şu hadisi şöyle demiş. Hz. Ayşe ve İbni Ömer de onun hadislerine kuşkuyla bakıyorlardı diyor. Hatta Ömer onu Bahreyen’e vali tayin ederken, malında çok artış olur(yani rüşvet alır), bu yüzden Ömer hem onu valilikten alır, hem da malına el koyar. Hatta Ömer ona, Allah ve Kitap düşmanı, sen bu fazla malı nerden getirdin diye ağır hakaretlerde bulunur. Ebuhüreyre eşeğe binip Medine sokaklarından geçerken halka, “Çekilin çekilin vali geliyor” diye seslenirdi diyor. Kısacası, Ebuhüreyre’yi sanki komedyen, Nasrettin hoca tipi bir kişiliğin sahibi olarak takdim ediyor. Ama ilgili ceza ayetini ve tabi ki Muhammed’i kurtarmak için kusuru ba şkalarında arıyor. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih mütercimi Ahmet Naim de,” Bu hadis ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi(haddi) değildir” diyor.

 

Peki bu durumda normal bir müslüman ne yapsın, hangisi doğru, hangisine inansın?

 

İşte bu anlattıklarımdan sonra şimdi de konuyu toparlamaya geçeyim.

 

Bir kere sayın Süleyman Ateş’in,”Efendim o insanların olayı daha önce olmuş, ayet ise daha sonra gelmiş; dolayısıyla ayet onlarla ilgili olsaydı, Allah’a karşı şavaşmış olanlar(Harebu) şeklinde geçmiş zaman kipiyle söylenmesi gerekiyordu sözü, talihsiz bir açıklama. Çünkü bu zaman kipleri Kur’an’da (bazı istisnai durumlar dışında) pek uygulanmıyor. Hocanın bu basit kuralı bilmediğini iddia etmiyorum; bir taktik olarak öne sürdüğünü tahmin ediyorum. Bu kuralın genelde Kur’an’da geçerli olmadığına ilişkin bir-iki kısa örnek vermek gerekirse;

 

a)”Biz en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. O şeytanlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler ( onları yok eder).[19]

 

Burada son cümlede geçen ”Söz kapan olursa” anlamını veren fiil ’Hatife’ şeklinde geçmiş zaman kipiyle yazılmış; ’Yahtafu’ şeklinde şimdiki ve gelecek zamanı belirten fiil kipiyle yazılmamıştır. Halbuki burada tüm zamanlar geçerlidir; bir süreklilik söz konusudur. Ama buna rağmen geçmiş zaman kipiyle kullanılmıştır.

 

Yine ’Onu da delip geçen bir alev izler’ cümlesindeki ’İzler’ anlamına gelen ’Etbeahü’ kelimesi, dili geçmiş kipiyle yazılmış; ancak burada geniş zaman anlamını taşır.

 

b)”Mutlu olanlar cennettedirler, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedi kalacaklardır; kesintisiz bir lütuf olmak üzere” diyor[20]. Burada ’Gök ve yer durdukça’ cümlesindeki ”Durdukça” geçmiş zaman kipiy le(Arapçası Dâmet olarak ) yazılmıştır. Halbuki cennette olanlar orada ebediyyen kalacak, ta ki yer ve gök var oldukları sürece. Yani fiil mazi(geçmiş zaman) kipiyle yazılmış; ancak hadise cennet ehliyle ilgilidir, gelecekle ilgilidir. Yoksa kelime oyununa takılsaydık, ’Yer ve gök devam edecekleri sürece’ şeklinde gelecek zaman kipi olan ’Tedumü’ fiil kalıbı kulanılmalıydı demek olurdu. Yanlış anlaşılmasın! Bu gayet normalidir ve her dilde de geçerlidir. Mesela Türkçe’de, ’Yarın önemli bir etkinliğe katılıyorum’ denilebilir ve sıkça da şimdiki zaman kipi, gelecek için kullanılabilir. Yani illa ki ’Yarın önemli bir etkinliğe katılacağım’ şeklinde gelecek zaman kipi kullanılır diye bir şey yok. Dediğim gibi bu her dilde geçerlidir. Hele Kur’an bu gibi örneklerle doludur.

 

 

Yine sayın Süleyman Ateş’in öne sürdüklerinden biri, o ağır cezayı içeren ayette(ki öldürün, çarmıha gerin, el ve bacakları kesin ayeti, Maide, 33) ‘Ve bağlacının kullanılmamış olması; bunun yerine’ Ya’ anlamına gelen atıf harfinin (Arapçası Ev olan) kullanılmış olması. Bu görüş tefsirlerde de detaylıca işlenmiştir. Yani yeni bir konu değildir[21]. Tabi ki bu durumda ayette geçen cezalardan ‘Ya şu , ya da bu uygulanır’ anlamı çıkar. Yani Hz. Muhammed’in o insanlara uyguladığı söylenen tüm cezalar, ayete göre uygulanamz sonucu ortaya çıkar diyor ve bundan yola çıkarak Hz. Muhammed’in böyle bir cezayı uygulamadığını öne sürüyor; ancak bu da kurtarmıyor. Çünkü eğer bu arapça gramatik Kur’an’da uygulansa dengeler altüst olur. Kısacası, hocanın ileri sürdüğü argümanlar Kur’an’da geçerli değildir. (İstisnai durumlar dışında) Buna birkaç örnek vereyim.

 

 

1)Nisa suresinde,’Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün’ deniliyor.[22] Burada ‘Ve’ bağlacı geçiyor. Hocanın dediği gibi eğer ‘Ve’olu rsa hepsi birden uygulanır; ancak’ Ya da/Yoksa’ olursa tek bir şık uygulanır sözü bu ayette geçersizdir. Ayette demek istenen, önce öğüt, sonra yatakların ayrı olması, bu da sonuç vermiyorsa son alternatif dövmek gelir. Halbuki bağlaç, ‘Ve’ bağlacıdır ve bu durumda demek ki hem öğüt verin, hem yataklar ayrı olsun ve hem de dövün olması gerekir; ancak anlam böyle değildir. Kısacası, ‘Ve’ bağlacıyla ‘Ya da/Yoksa’ anlamına gelen ‘Ev’ bağlacı birbirlerin yerlerine kullanılan harflerdir ve bu konuda sorun yoktur. Hep belirtiyorum; istisnai durumlar vardır ve onlar da bellidir.

Aynı Sureden başka bir meşhur örnek vereyim.

 

”Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur”[23] deniliyor.

 

Burada maksadım birden fazla kadınla evlenmek konusunu işlemek değil. Burada farklı bir şey var. Ayette ’Ve’ bağlacı kullanılmıştır. Hocanın dediği gibi eğer ’Ve’ olursa tüm şıklar için birden geçerli anlamını verirsek, o zaman bu ayete göre bir erkek birden fazla kadınla evlenmek istediği zaman, onları ikişer(Burada üleştirme sıfatından iki alıyorum; sayı fazla kabarık olmasın. Yani hem iki), üçer dörder halinde alabilir. Yani kelime oyununa takılırsak, bir erkek aynı anda hem iki kadın, hem üç ve hem de dört kadınla evlenebilir. Halbuki cumhura göre burada bir anda hepsiyle evlenebileceği gibi, ayrı ayrı da evlenebilir. Yani ’Ve’ bağlacıymış, ’Yoksa’ bağlacıymış; bunun bir anlamı yok. Kaldı ki, ’Eğer adaletli davranamayacağınızdan endişe ediyorsanız, o zaman ya bir ta ne hür kadınla yetinin, ya da cariye/ler ile’ diye bir cümle geçti ayette. Burada cariyeler ile hür kadın arasında ’Ya’ bağlacı var: Yani ya hür kadın olsun, ya da cariyeler. Böyle düşünürsek demek ki her ikisi birden olmuyor. Halbuki böyle bir şey yok. En başta Hz. Muhammed olmak üzere, tüm halifelerin hem normal/hür olan eşleri birden fazlaydı, hem de aynı zamanda cariyeleri vardı[24] .Kaldı ki bir cariyeyi almak için evli olmamak gibi bir kural, ne islamın teorisinde, ne pratiğinde yoktur. Kısacası, bu kelime oyununa takılıp savunma yapmak geçerli değildir, hiçbir şey ifade etmiyor.

Bu kelime kalıpları hakkında müfessirler açıklamalar yapmışlardır. Yanlış anlaşılmasın! Ben demiyorum ki fiil kipleri tamamen anlamsızdır. Kur’an’da mesela Musa-Firavun veya Adem-Hava ile ilgili bir şey anlatılıyorsa, ”Firavun Musa’ya şöyle dedi” şeklinde dili geçmiş zamanın kipi tabi ki kullanılır; ancak toplumu ilgilendiren bir konu ise, o zaman dünü de, bugünü de, yarını da bağlar. Yani fiilin kipine bakılmaz

 

 

Bir de sayın Ateş diyor ki, Maide sursi Medine’nin 4. yılında inmiştir. Halbuki Maide suresi, hicri beşinci yılında başlamak üzere parça parça inmiş, ta hicri dokuzuncu yılına kadar devam etmiştir. Bu konuda ’Usul-ü Tefsir’ kaynaklarında bilgiler var. Ayrıca Diyanet yayınlarında da bu geçiyor; tartışmalı bir konu değildir.[25] Bir de şu bir gerçek ki, hangi ayetin veya surenin ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor; yani bunların tarihleri bir kere bellisiz. Kaldı ki ayni Maide suresinde, ” Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım” ayeti de var[26]. Çoğu Kur’an yorumcuları, bu ayeti en son ayet olarak saymışlardır. Çünkü mademki dininizi tamamladım, size karşı nimetimi mükemel hale getirdim deniliyor; demek ki artık her şey bitmiştir. Kısacası, Bu ayetin Veda haccında hicri onuncu yılında bir Cuma günü indiği(ortaya atıldığı), en başta Buhari ve Müslim’de geçmektedir[27]. Bu ayeti zaman olarak öne alıp da o katledilen kişilerin olayını sonraya bırakmak gibi bir yorum sağlıklı bir yorum değildir. Kaldi ki, hem hadis kitaplarında, hem de ilgili ayetin tefsirlerinde genel kanı bu ayetin, katledilen o insanlar yüzünden indiği ifade edilmketedir.

 

Yalnız şunu da kabul etmek lazım ki, sayın Süleyman Ateş’in hadislerle ilgili öne sürdüğü güvensizlik meselesi doğrudur. Ama yine de bir fark vardır. Süleyman bey bunu demekle Kur’an’a gölge düşürmemeyi amaçlıyor. Halbuki, ister bu hadisler doğru olsun, ister olmasın, ister Hz. Muhammed o insanları bu şekilde katletmiş olsun ister olmasın(ki etmiştir. Çünkü kanıtlar bunu gösteriyor); bir kere Kur’an’da geçen bu ağır ceza Kur’an’ı bitirir, tanrısal boyutunun olmadığını gözler önüne serer. İşte Süleyman hoca gibi İlahiyat akademisyenleri aslında gerçek adres üzerinde kafa yormalı, bunu düşünmeli. Bir de diyor ki, eğer onlar çobanı öldürmüşse ve bu da ispat edilmişse Kur’an’a göre kısas gerekir. Yani kısas cezasını içeren bir kitabın, bu çağda hala tanrısal boyutuna inanılıyorsa buna ne diyebilirim ki. Üstelik bu şid deti içeren ayetler de sadece mevzumuz olan ayetten ibaret değildir. Bedir harbiyle ilgili oluşan ayetlerde tanrının, ”Ben size bin melekle, üçbin, beşbin melekle savaşta yardım ettim” ayetleri var.[28] Yine Bedir’de katledilen kafirlerle ilgili Muhammed’e hitaben,” Siz onları öldürmediniz; ancak Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı” ayeti var[29] Yani Kur’an’a göre tanrı hem bu ağır cezaları öneriyor, hem de ’Ben vurdum, ben kırdım’ şeklinde ona cinayet mal ediliyor. Aynı zamanda Bedir’le ilgili Kur’an’da den iliyor ki, Allah melekleri yardıma gönderince bir de onlara, ’Haydi gidin; ben İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağım; siz de onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın" talimatını veriyor[30].

 

Az önceki ayetlerin anlamını sayın Ateş’in Kur’an tercemesinden aynen veriyorum.

 

 

a)Al-i İmran 124-125:

O zaman sen mü'minlere: "Rabbinizin size indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?" diyordun. Evet, sabreder, korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım eder”

 

b)Enfal 9.ayet:

Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: "Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim," diye duanızı kabul buyurmuştu”.

 

c)Enfal 12. ayet:

Rabbin meleklere vahyediyordu ki: "Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkar edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına!"

İşte Bedir harbinde müslümanlar kazanınca Hz. Muhammed tanrı adına bu gibi kahramanlık ayetleri öne sürüyor; ama bir yıl sonra Uhud’da darbe alınca, bu sefer bakalım tanrı adına ne konuşuyor; bunu da sayın Ateş’in tercemesinden dinleyelim:

 

d)Al-i İmran,140:

Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günleri biz insanlar arasında çevirip dururuz (kah bir kavme, kah ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazan ötekine).

Yani savaşı kaybetme durumunda tanrı ben sizi denedim, hep siz kazanacaksınız diye bir kural yoktur diyor. Ama müslümanlar savaşı kazanınca, bu sefer de abartı üzerine abartı ayetleri geliyor..Evet; sunduğum ayet tercemeleri sayın Ateş’ten. Demek ki bunlara inanıyor!

 

İşte bunlar var iken bilmem hadis zayıftır, güveni yoktur demekle, Kur’an’ı tanrısallaştırmak, hem akıl ve bilimsellik açısından yanlıştır, hem de insanlık açısından makul bir bir uygulama olamaz. Bu gibi yasaların tanrıyla ilgisi olur mu! İşte bunlar tartışılmıyor; bunlar yerine hadislere müdahale ediliyor, kusur ve eksiklik adresi başka yerler gösteriliyor..

 

 

Ancak sayın hocanın eksik bulduğu bir diğer nokta, bu hadisin yalnız Ebuhüreyre gibi güvensiz olan bir kişi ile, Hz. Muhammed vefat edince henüz 15 yaşlarında olan Enes b. Malik tarafından aktarılmış olması. Bir kere bu hadisleri aktaranlar arasında Kütüb-i Sitte denilen altı hadis kaynaklarında Ebuhüreyre ismi geçmiyor. Sanırım Ebuhüreyre’yi bilerek konunun içine katmak istemiş ki onu eleştirsin ve konuya bir nebze yanıt olsun. Bazı uzun tefsirlerde, ’Ebuhüreyre’ye şöyle bir hadis mal edilir’ şeklinde değinilmiştir; bu ayrı bir şey. Mesela İbni Kesir kendi tefsirinde ilgili ayet açıklamasında Ebuhüreyre’ye değiniyor.. Ancak katledilen o insanlar meşhur hadislerde Ukl-Ureyne kabilesindendi diye geçerken, Ebuhüreyre’nin aktarımında ’Bunlar Beni Fezare’ kabilesindendi biçiminde geçiyor. .

Altı hadis kaynaklarından Buhari ve Müslim dışında bu olayı aktaranlar arasında Hz. Ayşe, İbni Ömer gibi meşhur sahabiler var. Yine ”Mürsel”de olsa, Ebu Zenad, Urve, Sait b. Müseyyeb gibi isimler var. Yani işin içinde zengin bir ravi kadrosu var. Ama Süleyman Ateş, bunlardan söz etmiyor; fakat altı hadis kaynaklarında bu konuda ismi geçmeyen Ebuhüreyre’yi listeye ekliyor.[31].

 

Gelelim Enes’in 15 yaşında olması ve bu nedenle hadislerinin güvensiz olması konusuna. Evet; kaynaklarda Enes’in küçük olduğu geçiyor. Ancak 15 yaş konusu pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü mademki Hz. Muhammed’e on yıl hizmet etmiş ve Muahmmed’in ölümüyle de onbeş yaşındaysa, o zaman demek ki 5 yaşındayken hizmete başlamış ki, bu da inandırıcı gelmiyor. Neyse bu o kadar önemli değil..

 

Eğer denilse ki, Ebuhüreyre bu olaydan sonra müslüman olmuş; dolayısıyla bu hadiseyi bilmiyor diye itiraz edilse, o zaman her altı hadis yazarları da Hz. Muhammed’den yaklaşık 2 asır sonra dünyaya gelmişler ve kalkıp onun hadislerini bir araya getirmeğe çalışmışlar. Hele en başta gelen Buhari ise, aslen arap da değildir; kendisi bugünkü Özbekistan’ın Buhara şehrinde doğmuş, daha sonra tahsil görmek için Hicaz bölgesine geçmiştir. Yine Buhari kadar önemli olan İmam Müslim Nisaburludur ve arap değildir. Eğer Ebühüreyre adı geçen olaydan 1-2 yıl sonra dünyaya gelmiş, nasıl olur da bu konuyu aktarır diye itiraz edilirse, o zaman asırlar sonra dünyaya gelen bu hadis alimlerinin tümüne ‘dur’ demek lazım. Zaten doğru olanı da budur. Şu halde bu savunma da pek tutarlı değildir.

Bir de eğer hadisleri aktaranların yaş meselesine takılırsak zaten işin içinden hiç çıkılmaz. Mesela; Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın oğlu İbni Abbas’ın bizzat açıklaması var ve bu ifadesi kaç yerde Buhari’de geçiyor ki, Hz. Muhammed vefat edince ben yeni sünnet olmuş, 10 yaşlarında bir çocuktum diyor.[32] Halbuki bu insan, “Müksirun” denen en çok hadis aktaran yedi kişiden biri, İkibin civarında hadis almıştır. Yine meşhurdur ki Hz. Ayşe çok küçük yaşta Muhammed’le evlenmiş ve dul kalınca da 18 yaşındaydı. Bu da çocuk ve en çok hadis alanlardan. Demek ki Enes küçüktür demek de bir taktiktir; işin içinde gerçek payı yoktur. Niye ? Çünkü o zaman ya hep, ya da hiç: Ya bu küçük yaştaki insanların aktardıkları tüm hadisler rafa kaldırılsın, ya da tersi olsun. Hesabına gelirse evet; gelmiyorsa çocuktu demek makul bir anlayış değildir.

 

 

Çok basit bir örnek vereyim. Ebuhüreyre Hayber fethinden sonra müslüman olmuş, Hz. Muhammed’le yaklaşık 3 yıl beraber olmuştur. Ondan sonra Hz. Muhammed vefat etmiştir. Yanı sıra her dört halife, baştan beri Hz. Muhammed’le birlikte ve hepsi de okur-yazar.Ama ilginçtir ki, halife Ebubekir’e mal edilen tüm hadislerin toplamı 142, halife Osman’ınki 146, halife Ömer’in 527 ve halife Ali’nin de toplam 537 hadistir. Yani her dört halifenin ezberledikleri hadislerin toplamı (aşağı yukarı) 1350 civarı iken, tek 3 yıl Hz. Muhammed’le beraber kalan Ebuhüreyre ise, 5374 hadis alır ve tüm sahabeler arasında birinciliğe yükselir[33].

 

İşte bu hadisler konusu da bu kadar sağlıksız. Tabi ki bu da İslamın başka bir eksikliği.

 

 

Burada merak edilen şu: Bazı İslam düşünürleri, modern çağın da etkisiyle bu deve sidiğinin ilaç olamayacağını ve bu hadisin asılsız olduğunu iddia ediyorlar. Peki diyelim tıp yeni bir buluşla böyle bir şeyin olabileceğini, hatta kanser, aids için iyileştirici ve kesin sonuç verir diye açıklansa, acaba olayı inkar eden hocalar bu sefer ne diyecekler! İnanıyorum ki hemen ifade değiştirip bu sefer başka bir argümanla öne çıkarlar. Tabi ki tıp böyle bir şey olur dese de yine Hz. Muhammed’e bir keramet çıkmaz. Çünkü onun zamanında bu bir gelenekti, tedavi için başkaları da bunu yapıyorlardı. Kendisi de bu geleneği uygulamıştır. Kaldı ki bu başlıkta idrardan ziyade, işin cezai yönü üzerinde durmak istedim: Bir tarafta tanrı, diğer tarafta önerdiği ağır ceza. Bu olamaz. Tanrı alternatif sunmalı. < /FONT>

Hatta kimi rivayetlere göre bu ayet Hz. Muhammed’e bir uayarıdır. Hani onların gözlerini çıkarmıştı. Ancak ayette göz çıkarmak yoktur..Sanki ey Muhammed sen neden bunu yaptın gibi bir uyarı. Demek ki cinayet, el-bacak kesmek tanrıda normaldir de, göz çıkarmak biraz ağır cezaya kaçar. O yüzden ayetle Muhammed’i uyarmış olur.

 

 

Ancak savunma amaçlı yapılan yorumlara bakılınca, sayın Ateş’inki hoşuma gidiyor: Enazından cezanın ağır olduğunu kabul ediyor ve kendince(kabul edilir veya edilmez) bazı savunmalar yapıyor. Bu sevindiricidir; yalnız burada böyle deyip de terceme ettiği Kur’an ayetlerinde o ağır cezaları açıkça yazması tabi ki bir çelişki. O zaman onu nasıl kabul edersin peki!

 

Yaklaşımı sevindirici de; asıl adres üzerinde durmaması, Kur’an’ı tanrısal boyutta ele alması üzücüdür. Hele kendisinin yanıt niteliğinde hazırlamış olduğu kitabın baş kısmında yazdığı bazı olaylar var; doğrusu savunması zaten yetersiz; hele o olayları da kitabında anlatınca verdiği emek boşuna gitmiş olur.

 

Birkaçını yazayım..

 

1-)1973’te Bağdat’ta Bazı Kadiri ve Rıfai tarikatlarına mensup dervişlerin bedenlerinin değişik yerlerine şişler batırdıklarını ve sonra çıkarınca hiçbir iz bile bırakmadıklarını gördüm diyor. Aynı şeyleri İmam-i A’zam mescidinde de gördüğünü belirtiyor ve bunu büyük bir keramet sayarak sonunda,” Peki siz bu olayı nasıl izah edersiniz?” diye bir soruyla bitiriyor.

 

Sanırım hocam uzak doğu ülkelerinde, sirklerde zaman zaman tv’lerde gösterilen olayları görmemiş. Mesela adamlar ateist oldukları halde kafalarına uzunca demir parçaları geçirip uclarına da içinde eşya bulunan torbalar asıyorlar ve hiç de bir şey olmuyor. Ki Rıfai’lerin yaptıkları bunlarınkilerin yanında bir hiçtir.

 

2-)İslama pay çıkarmak, onu tanrı buyrukları olarak kabul ettirmek için Uğur Dündar’ın programında izlediği bir olayı anlatıyor. Dörtyol’da ünlü bir efsuncu yıllar önce Uğur Dündar’ın programına katılmış. Adam, ısıran yılan ve akrep yerlerini öfürme-püfürmeyle iyileştiriyormuş. Bunu televizyonda Dündar’a da uygulamış. Uğur yeter artık dayanamam, iyileştir beni demiş ve efsuncu elini sürmekle tedavi etmiş gibi bir olay anlatıyor. Anlatmasına anlatıyor da, bunu da bir ocak/evliya işi olarak değerlendiriyor.O aile ocakmış, bu mahareti babadan oğula geçiyormuş diyor.

 

3-)Bir de Süleyman bey henüz gençken Elazığ’da hoca Muharrem efendinin yanında okuyormuş. Birgün hocası ona bir anısını anlatmış. Hocası bir Perşembe günü, şeyhi Hacı Ömer’in köyüne gitmiş. O köyle Elazığ arası da yaklaşık 30 km imiş. (burada köyün de ismini veriyor tabi ki)O gece orda kalmış, sabahleyin kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkmak istemiş; ancak şeyh bekle demiş. Derken zaman ilerlemiş ve cuma namazına iki saat kalmış. Yani cumaya yetişmesi gerekiyormuş.Çünkü camide görevliymiş. Ama artık ümidini kesmiş. Çünkü 30 km lik bir yolu yaya olarak ancak 6 saatte alması mümk ün diye devam ediyor. Şeyh onun hocasına şunu söylemiş: Korkma! Köyü geç ve rabita yap,(gözlerini kapatıp şeyhinden yardım dile). Hoca da köyü geçtikten sonra gözlerini kapatıp rabita yapmış. O sırada şeyhi gelmiş(tabi ki gözler kapalı), hocanın elinden tutup Elazığ’a doğru götürmüş. Gözlerini açınca bakmış ki onu Elazığ’a yakın bir yere bırakmış. Yaklaşık 20 dk lık bir yolu kalmış. Artık kalanı da yürüyerek camiye varınca namaz vaktine daha epey varmış. Tabi ki bunlar keramet işi ve saniyelik olan bir olay hocanın anlatımına göre..

 

Bunlar gibi birkaç örnek daha veriyor.

 

İşte benzer örnekleri, yılan-akrep hikayelerini mucize sayıp islamın yasalarını bununla ispatlamaya çalışan bir ilahiyat akademisyeni, eğer sirklere giderse demek ki ciltler dolusu keramet içerikli kitaplar yazar. Bilmiyorum; yılan-akrep, şiş batırma hikayelerini o kitaptan okuyup da tatmin olan olmuş mu acaba; insan merak eder. Tabi ki görünen köy klavuz istemez misali, toplum bu anlayışta yetiştirilince maalesef bu hikayelerin müşterileri çok olur.

 

 

Bu başlıkta Ebuhüreyre üzerinde biraz fazla duruldu. Hz. Muhammed’in o insanları katlettiği olaya fazla yer verildi. Tabi ki bunlar olmuş şeyler. Ancak şu dikkatlerden uzak durmamalı ki, bir tarafta tanrı, diğer tarafta ona mal edilen böylesine ağır cezaları içeren bir kutsal kirap. Bunların ikisi bir arada olamaz. İşte vurgulamak istediğim, asıl mesajın, verdiğim detaylar gölgesinde kalmaması.

 

Burada o çoban cinayetine yakın birkaç örnek daha verip başlığı kapatacağım.

 

Hz. Muhammed Mekke’nin fetih günü, “Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse ona dokunulmayacak, kim kendi evinden çıkmıyorsa veya Ka’be içinde kalıyorsa onlara dokunulmayacak” dediği halde, yine buna uymamış ve Ka’be’nin perdesini tutan İbni Hatal(asıl adı Abdullah) için, ”Ka’be’nin perdesini de tutsa faydası yok; onu öldürün “talimatını vermiş ve adam Ka’be içinde infaz edilmiştir. Hele adamın suçu da, Muhammed’in vahiy katibi iken, daha sonra Kur’an’ın tanrısal boyutunun olmadığını anlayınca ondan ayırılıp aleyhinde propaganda yapması. Durum bu olunca tabi ki Muhammed onu affeder mi!. İslami kesim burada adama bazı suçlar yüklüyor: Efendim onun yanlışı sadece dinden çıkmak veya vahiy katipliğinden ayrılmak değildi; bir de daha önce bir müslümanı katlettiği için bu ağır cezayı haketmişti gibi yakıştırmalar. Olay bu değil; ancak böyle olduğu nu kabul etsek de, madem Muhammed,”Ben tanrıdan geliyorum” diyor ve nasıl olsa o zaman artık Ka’be’yi de almıştı; dolayısıyla adamı öldürmemesi gerekiyordu. Bunun gibi infaz edilmesi gereken Abdullah b. Ebi Serh de vardı. Halife Osman’ın akrabası olduğu için, Osman onu belli bir süre gizliyor ve daha sonra Muhammed’in huzuruna götürüp onun affını istiyor, Muhammed da onu bağışlıyor. Tabi ki bunun da suçu, az önceki İbni Hatal gibi vahiy katipliğini bırakıp dinden çıkmak. Aslında bu katiplerin Muhammed’den kaçması başlı başına düşündürücü. Hani başka bir katip de kaçarken, günün birinde öldüğünde Muhammed’in talimatıyla onun cenazesi geceleyin kabrin dışına atılıyor ki, millet desin Muhammed’e karşı geldi, toprak bile onu kabul etmedi. Bu katiplikten kaçanlar nerdeyse bir grup kadar çoğunlukta.

 

 

Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin ablası olan Ümmü Hani’nin evine gidiyor Mekke’nin fetih günü ve orada banyo yapıp namaz kılıyor. Bu kadın iki kişi için Muhammed’e ricada bulunuyor, bunları bağışla diye ve o da, “Senin ricacı olduğun kişileri bağışladım” diyor[34]< /B>. Hz. Muhammed’in bu Ümmü Hani ile ayrıca bir anısı var. Ebu Talip sağ iken kendisi için ondan istiyor; ancak babası vermiyor. Daha sonra zaman içinde Muhammed ona bir daha teklif sunuyor; ancak bu sefer de kadın kabul etmiyor. Yani kadının evine gidip banyo yapması da pek normal bir olay değildir. Hele hele tanrıdan geldiğini söyleyen(daha doğrusu tanrı inancını kendi siyaseti için kullanan) bir Muhammed’in cezalı kişileri hatırlar için affetmesi tabi ki olumlu bir yaklaşım olamaz. Bunun adı torpildir. İşin ilginç yanı, o ana kadar kaç sefer Muhammed’e karşı savaşan müşrik orduların baş komutanı durumundaki Ebu Süfyan için de torpil yapıp, “Kim bugün onun evine sığınırsa affederim” demesi, tanrısal boyut itibariyle hiç de uygun bir davranış değildir. Ancak beşeri siyaset adına n ormal sayılabilir.

 

Daha sonra Osman halife olunca Muhammed’in idamını istediği ve ancak Osman için bağışladığı Abdullah b. Ebi Sarh’i eyalet valisi yapıyor/ödüllendiriyor.

 

Bu olay, Kütüb-i Kitte denilen hadis kaynaklarında geçmektedir[35]. Kaldı ki, Hz. Muhammed’in ölüm fermanını verdiği kişiler listesi de hayli kabarıktı. Bunların dokuz kişi olduklarını islami kaynaklar yazıyor. Yine Hz. Muhammed’in katlettiği Ebu Rafi, Kab b. Eşraf olayları var. Önemli bir islam savunucusu ve aynı zamanda şeyhü’l İslam olan Kadi İyad(544.ö), kendi kitabında kimlerin katli vaciptir konusunu işlerken, Hz.Muhammed’in öldürmelerine karar verdiği insanlardan tüyler ürpertici örnekler veriyor. Muhammed, aleyhine sadece şiir söyledikleri için, İbni Hatal’ın iki cariyesini infaz diyor. Yine adamın biri Muhammed’e gelerek,” Ey peygamber, babam senin aleyhinde konuştuğu için onu infaz ettim; ne dersin?” diye sorunca, kendisi bundan adama bir şey demiyor. Demek ki bunu tasvip ediyor. Kadi İyad, Hz. Muhammed’in aleyhinde olan, onu kabul etmeyen kişileri katletmek için Hz. Ali, Halit b. Velit ve Zübeyir b. Avam’ı gönderdiğio kişileri katlettiği örneklerini veriyor. Keza hakkında propaganda yaptığı için Hz. Muhammed’in Halit b. Velit ile ortadan kaldırdığı bayan örneği var. A’ma bir adam, ümmü’l veled denilen cariye kökenli hanımını, Hz. Muhammed’i sövdüğü için katlettiği örnek var ve Muhammed’in de buna karşı o katil kişiye, “O kadını öldürdüğün için sana onun kan bedeli de düşmez/yani bunu hakettiği için öldürmüşsün” dediği aktarılıyor. Yine sözleriyle Hz. Muhammed’i eleştiren bir bayan hakkında Muhammed, kim buna gereken dersi verir sorması üzerine , kadının yakınlarından biri “Ben gerekeni yaparım” diyor ve gidip o kadını katlediyor. Bunlar Kadi İyad’dan birkaç örnek [36]

 

Kısacası, karşımızda evrensel barış formülü yerine; savaşı meşru kılan bir din ve arkasında da bu şekilde tanımı yapılan çok gaddar-acımasız bir tanrı söz konusu!

 

 

 



[1] a)İbni Kesir, Bidaye-Nihaye, hicri altıncı yılı olayları başlığı altında, 6/24..

b) İbni Seyyid-i Nas, Uyun’ül Eser, 2/132.

c)İbni Sad, Tabakat, 2/296, Kürz b. Cabir’in Arenilere yaptığı baskın kısmında,

d)Kurtubi, Maide suresi, 33 ayet açıklamasında.

e)Halebi, İnsanü’l Uyun, Megazi, Sait b. Zeyd seriyesi bölümünde.

[2]-a)Buhari: 1)Vudu,Ebval’ül İbil kısmında, no: 231. 2).Zekat, İstimal’ü İbil-i Sadaka, no:1430.3)Cihad, İza haraka’l müşrik el-müslime hel yuhrak.. no: 2855.4)Megazi, Ukl-Ureyne bölümünde, no:3956.5) Tefsir bölümü, Maide suresi, 33. ayet bölümünde, no: 4334-6) Tıp kısmı, bab’ül deva-i bi elbani-l ibil,no: 5361, 5362 ve bab’ü men harece min ardin..no:5395.7)Hudud, bab’ül muharibin, no: 6417-6420.8)Diyat, Kasame kısmında, no: 6503

b)Müslim, Kasame, no: 1671,

c)Ebudavud, Hudud, no: 4364-71

d)Tirmizi, Taharet, Bab-u ma cae fi bevl-i ma yü’kelü lahmühü, no: 72-73

e)İbni Mace, Hudut, no: 2578

f)Nesai, Tahrim-i Dem bölümünde, no: 4020 hadisten no: 4043’e kadar toplam 20 hadis.

[3]a)Tecrid-i Sarih, Diyanet tercemesi, no: 172 hadisin açıklaması, 1/182 vd.

b)Buhari, Vudu,Ebval’ül İbil kısmında, no: 231. Cihad, İza haraka’l müşrik el-müslime hel yuhrak.. no: 2855. Hudud, bab’ül muharibin, no: 6420

[4] a)Buhari: 1)Vudu,Ebval’ül İbil kısmında, no: 231. 2).Zekat, İstimal’ü İbil-i Sadaka, no:1430.3)Cihad, İza haraka’l müşrik el-müslime hel yuhrak.. no: 2855.4)Megazi, Ukl-Ureyne bölümünde, no:3956.5) Tefsir bölümü, Maide suresi, 33. ayet bölümünde, no: 4334-6) Tıp kısmı, bab’ül deva-i bi elbani-l ibil,no: 5361, 5362 ve bab’ü men harece min ardin..no:5395.7)Hudud, bab’ül muharibin, no: 6417-6420.8)Diyat, Kasame kısmında, no: 6503

[5] -Müslim, Kasame bölümü, no: 1671

[6]- Nesai, Tahrim-i Dem. No. 4020’den no: 4043.

[7] -Tirmizi, Taharet, no: 72-73

[8]- Muhammed b. Yusuf Salihi el- Şami(h.942.ö), Sübül’ül hüda, 6/182 vd. Kürz b. Cabir veya Sait b. Zeyd seriyesi kısmında.

[9] Kurtubi tefsiri, Maide suresi 33. ayet açıklamasında.

[10]-Buhari, Edep, Hüsnü’l huluk, no: 5691. Müslim, Fedail .Müslim, Fedail,no: 2309

[11] Buhari, Vudu kısmı no: 231. Ravi zinciri şöyle: Süleyman b. Harb, Hammad b. Yezit, Eyüp, Ebi Kılabe

Enes b. Malik.

Buhari, Zekat, no: 1430. Ravi zinciri, Müseddid, Yahya, Şü’be, Katade ve Enes.

Buhari, Cihad, no: 2855.Mualla b. Esed, Vüheyb, Eyüp, Ebu Kılabe ve Enes,

Buhari, Megazi, no:3956: Abdül A’la b. Hammad, Yezit b. Zürey’, Sait, Katade ve Enes.

Buhari,Tefsir, Maide, 33, no: 4334, Ravi zinciri: Ali b. Abdullah, Muhammed b. Abdullah Ensari,

İbni Avn, Selam Ebu Rica, Ebu Kılabe ve Enes.

Buhari, Tıp , no: 5361. Müslim b. İbrahim, Selam b. Miskin, Sabit ve Enes.

Buhari, Tıp, no: 5362: Musa b. İsmail, Hemmam, Katade ve Enes.

Buhari,Tıp, no: 5395: Abdü’l A’la b. Hammad, Yezit b. Zürey’, Sait, Katade ve Enes.

Buhari, Hudut, no: 6417: Ali b. Abdullah, Velit b. Müslim, Evzai, Yahya b. Ebikesir, Ebu Kılabe ve Enes.

Buhari, Hudut, no: 6418: Muhammed b. Salt Ebu Ya’la, Velit, Evzai, Yahya, Ebu Kılabe ve Enes.

Buhari, Hudut, no: 6419:Musa b. İsmail, Vüheyb, Eyüp, Ebu Kılabe ve Enes.

Buhari, Hudut, no: 6420: Kuteybe b. Sait, Hammad, Eyüp, Ebu Kılabe ve Enes.

Buhari, Diyat, no: 6503: Kuteybe b. Sait, Ebubişr İsmail, Haccac b. Ebi Osman, Ebu Rica, Ebu Kılabe

ve Enes.

[12]-Nesai, Taharet, no: 305-306 ve Tahrim-i Dem, no: 4024’ten 4043’ e kadar, 20 hadis.

[13]-Mesela; Abu Avane, İbni Sad, Taberi, Taberani, Abdürrazzak, İbni Talla’, İbni Hibban, İbni İshak, Vakıdi gibilerin isimlerini veriyor.Tecrid, no: 172

[14]-a) Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesi, Taam kısmında, no: 1863.

b)Buhari, Tıp bölümü, Hurma ile büyü tedavisi kısmında, no: 5435 ve Taam kısmı, Acve bölümü, no: 5130

c)Müslim, Eşribe, Medine hurmasının ayrıcalığı kısmında, no: 2047,

[15]- İbni Seyyid-i Nas, İnsan’ül Uyun, 2/132 ve İbni Kesir tefsiri, Maide 33. ayet

[16]-Buhari, Diyat, no: 6503. Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu-2, s. 57

[17]- Prof. Süleyman Ateş. Gerçek Din Bu-2, s. 62-66

[18]- Prof. Süleyman Ateş, Din Bu-2/63-65

[19]-Saffat, 6-10. ayetler.

[20]-Hud,108

[21]-Fahrettin er-Razi, Mefatih’ül Gayb, Maide 33 tefsirinde.

[22] -Nisa suresi, 34.

[23] -Nisa, 3. ayet

[24]- Bu konuda ‘Kur’an’da Kadın ve Hz. Muhammed’in kadınları’ adlı eserime bakılabilir.

[25]- Dr. Osman Keskioğlu, Kur’an İlimleri, Diyanet yayını, s. 120-129.

[26]- Maide, 3. ayet.

[27]- a)-Buhari, 1)İman, Bab’u Ziyadet’il İman, no: 45. 2)Tefsir, Maide, no: 4330.3)Ki tab’ul İ’tisam. No: 6840

b)Müslim, Tefsir, hemen bölüm başında, no: 3017

[28]-Al-i İmran, 124-125 ve Enfal 9.

[29]- Enfal, 17

[30] -Enfal, 12.

[31]- Ebu Davud, Hudud, no: 4369. Nesai, Tahrim-i Demi no: 4037,4038 ve 4041. İbni Mace, Hudud, no:2579.

[32]-Buhari,a)Fedail-i Kur’an, Bab’u ta’lim-i sabyan, no: 4748.

b)Kitab’ul İsti’zan, Bab’ul Hitan-i Ba’d-el kibr, no: 5941

[33]- İbni Hazm, Esma’u Sahabe, s. 30 vd.

[34]-İbni Kayyım el Cevzi, Zadü’l Mead, 3/361

[35]- Buhari, Ceza’ü Seyd kitabı, no: 1749, Müslim, Hac bölümü, ihramsız Ka’be’ye girme babında, no: 1357.

Ebudavud, Cihad kısmı, Esirin katli bölümünde, no: 2685. Tirmizi, Cihat, Miğfer kısmında, no: 1693. Nesai, 5/20

[36]- Kadi İyad, El-Şifa bi Tarif-i Hukuki’l Mustafa, 2/950 vd. Maide suresi 33. ayet kısmında.