Tahrifat İddialarının Asılsızlığı

Bir önceki yazımızda Allah tarafından gönderildiğine inanılan Tevrat, İncil ve Kuran arasındaki çelişki ve tutarsızlıklara değinmiştik. Bu çelişki ve tutarsızlıklar İslamcılar tarafından “Tevrat ve İncil’in tahrif edildiği” iddiasıyla geçiştirilmeye çalışılır; bu tahrifatın İslam’dan önce mi yoksa sonra mı olduğu, kimlerin ve neden yaptığı, nelerin tahrif edildiği tam olarak ortaya konmaz.


İslam’ın kuruluşundan sonra ortaya atılmış bu tahrifat iddiasının geçerli olması mümkün değildir. Çünkü böyle bir tahrifat Tevrat’a yapılmış olsa Müslüman ve Hıristiyanlar, İncil’e yapılmış olsa Müslüman ve Museviler farkına varır ve ifşa ederlerdi. Ama ne Hıristiyanların ne de Musevilerin böyle bir iddiası yok. Keza İslam’dan önce yapılmış bir tahrifatın da Kuran’da açıkça belirtilmesi gerekirdi. Kuran’da bu yönde bir ayet bulunmadığı gibi –aksine- İncil ve Tevrat’ı onaylayan ayetler mevcuttur.

‘Tahrifat’ iddialarının asıl sebebi: Hıristiyan polemikleri..

İslam Erken Dönemi'nde Hıristiyanlarla dini konularda yaşanan tartışmaların öncelikli konusu “İncil ve Tevrat’ta Muhammed’in peygamberliğinin müjdelendiği” iddiasıydı.

Araf-157: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o ümmi elçiye uyanlar (...) kurtuluşa erenlerdir.”

Saff-6: “Meryem oğlu İsa "Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben elinizdeki Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı ‘Ahmed’ olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah'ın size gönderdiği bir peygamberim" demişti.”

Tevrat’ta Muhammed adının geçtiği ile ilgili hiçbir iddia bugüne dek doğrulanamamıştır. Örneğin Said Nursi’nin Risalelerinde Tevrat’tan verilen bölüm ve ayetlerin tümü başka konularla ilgilidir; Muhammed hazretleriyle ilgisi yoktur. Ya da kasıtlı olarak bölüm ve ayet no.’ları eksik ve yanlış verilmiştir ki uydurma olduğu ortaya çıkmasın. İncil’de ise İsa’nın müjdelediği 'paraklet'in Ahmed olduğu iddia edilir ama aslında 'paraklet'le kastedilen teslis’in 3.’sü ‘Kutsal Ruh’tur.

"Ben gideceğim ama size paraklet gelecek." (Yuhanna 14-16 ve 16-7..)

’’O (Paraklet) ‘kutsal ruh'tur.’’ (Yuhanna 14-17..)

Hıristiyanlar İsa’dan hemen sonra ‘kutsal ruh’un geldiğine inanırlar. Yani müjdelenen paraklet, Muhammed’den 500 sene önce gelip gitmiştir. Dolayısıyla Hıristiyanlarla yaşanan bu polemiklerde Kuran’dan önceki kitaplarda Muhammed’in adının geçtiğinin kanıtlanamaması, Müslümanları bu kitapların tahrif edildiği iddiasında bulunmaya sevk etmiştir. Böylelikle sadece bu konuyu değil İslam’a ters gelen diğer konuları ve de Kuran’daki tüm tutarsızlıkları savuşturmak adına İncil ve Tevrat’ın tahrif edildiği iddiasına sığınılmıştır.

‘Tahrifat’ iddiasına kanıt olarak sunulan Ayetler:

Tevrat’ın değiştirilmiş olduğunu iddia edenlerin genelde kanıt olarak sundukları ayetler Bakara-75, Mâide-41, Nisâ-46, Mâide-13 ve En’âm-91’dir. Şimdi bu ayetleri inceleyelim:

Bakara-75: “Şimdi bunların size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Hâlbuki bunlardan bir grup vardı ki Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.“

Ayeti tam anlayabilmek için devamını da okuyalım:

Bakara-76: “Nitekim imana ermiş olanlarla buluştuklarında “(Sizin inandığınız gibi biz de) inanıyoruz!” derler ama birbirleriyle baş başa kaldıklarında “Rabbinizin kelâmını size karşı koz olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyleri onlara haber veriyorsunuz? Aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?” derler.”

Yahudilerin bir kısmı Kuran ayetlerini Tevrat'la karşılaştırır, Tevrat’a uymayan kısımlarını Muhammed'e bildirir ya da kendi bilgilerine göre yorumlarlardı. “Bu ayet Tevrat'a ters” ya da “Şu bilgi yanlış; Tevrat'ta doğrusu şöyle, Kuran ayeti de böyle olmalı.” benzeri itiraz ya da açıklamalarda bulunurlardı. Bir kısmı ise Kuran ayetlerini çarpıtıp tahrif ederek ayetlerin yanlış ve Tevrat'a ters olduğunu ileri sürer, Tevrat’a uygun şekilde değiştirirlerdi.

Yahudiler daha sonra aralarında ayetlerle ilgili açıklama yapmama ve Muhammed'e Tevrat'la ilgili bilgi vermeme kararı aldılar. Çünkü verdikleri her bilginin Muhammed tarafından değerlendirildiğini ve bu bilgilerle yeni ayetler ya da düzeltilmiş ayetler oluşturulduğunu düşünüyorlardı. Bakara-76’da değinilen konu budur.

75. Ayette ise -dikkat edilirse- “Allah'ın kelamı” şeklinde belirtilen Kuran'dır. Dolayısıyla Yahudilerin tahrif ettiği de Kuran'dır. Ayet, Yahudilerin Kuran ayetlerini dinlediklerinde doğru bulduklarını, akıllarına yattığını ama dinlerinden taviz vermemek için Kuran ayetlerini kendilerine göre -bilerek- değiştirip çarpıttıklarını ve başkalarına farklı aktardıklarını ifade eder. Dolayısıyla Bakara-75 ayeti Tevrat'ın tahrif edilmesiyle ilgili değildir. Asıl tahrifat ayetin Tevrat’ı kastettiğini iddia etmektir.

Yahudiler Tevrat’ı değiştirecek olsalar neden daha önce değil de o zamanı seçsinler? Ayrıca Medine’deki bir grup Yahudi’nin sadece ellerindeki Tevrat metinlerini değiştirip tahrif ederek dünyadaki diğer Tevrat metinlerini de değiştirmiş olmaları mümkün mü? Bunun olanaksız olduğu açıktır.

Maide-41: “Ey Peygamber! Kalbleri inanmamışken ağızlarıyla “inandık” diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkâra koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler, “Böyle bir (fetva) size verirlerse alın, verilmezse kaçının!” derler. Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın kalblerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara ahirette de büyük azap vardır.”

Bu ayetin de Tevrat’ın tahrif edilmesiyle ilgisi yoktur. Ayette anlatılan konu İslamiyet’e yeni girmiş veya girmeye meyilli olan kimselere Yahudilerin akıl vermesiyle ilgilidir. Yahudiler bazı ayetlerde değişiklik yaparak “Size böyle (fetva) verirlerse alın, doğrusu budur. Yoksa kaçının, kabul etmeyin.” diyorlarmış. Değişiklikten kastedilen Tevrat değil Kuran ayetleridir. Yahudiler Tevrat’taki hükümlere ters olan Kuran ayetlerini belirtip doğrusunun Tevrat’ta yazdığı şekilde olması gerektiğini, bu şekliyle verilirse kabul edilmesini aksi takdirde reddedilmesini tavsiye ediyorlarmış.

Yahudilerin bu tavrını çok normal karşılamak gerekir; yapılması gerekeni yapmışlar. İnandıkları kutsal kitapla çelişen ayetlere itiraz edip Tevrat’a göre doğrusunu belirtmeleri gayet doğaldır. Benzer durumu İslamcılar için düşünsek aynı tavrı göstermezler mi? Kuran’a aykırı bir hükmü kabul etmeleri mümkün mü?

Musevi din adamlarının kutsal kitapları Tevrat’ı koruyucu bu haklı yaklaşımlarını Tevrat’ın tahrif edildiğine dair bir kanıt olarak sunmaya kalkışmanın akla-mantığa uygun bir yanı yoktur. Kaldı ki bunu Muhammed hazretleri dahi yapmamıştır.

Nisa-46: “Yahudilerden öyleleri var ki kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dini taşlayarak “İşittik ve isyan ettik”, “Dinle, dinlemez olası” ve “raina” diyorlar. Eğer onlar “işittik ve itaat ettik”, “Dinle ve bizi gözet” deselerdi elbette kendileri için daha iyi, daha doğru olurdu. Fakat Allah inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir; pek azı inanırlar.”

Bu ayette bazı Yahudilerin Muhammed’in tebliğini-peygamberliğini reddettikleri, ayetlerdeki kelimelerin harflerini değiştirdikleri ve Kuran ve peygamberle alay ettikleri için lânetlendikleri belirtiliyor. Ayette sözü edilen yine Kuran’dır. Bir Yahudi ‘dilini eğip bükerek’ kendi dinini kötüler mi? Kötülediği, taşladığı İslam’dır, Kuran’dır.

Örneğin ‘râinâ’ “bizi gözet” demektir. Kaba söz anlamına da gelir. Fakat Yahudiler bu kelimeyi geveleyip kendi dillerinde hakaret ve sövme anlamına gelen bir kelimeye benzeterek söylüyorlardı. Nitekim kasıtlı olarak yanlış telaffuz etmeleri nedeniyle Bakara-104’de ’’Raina demeyin; unzurna (bizi gözet) deyin!’’ denilerek önlem alınmıştır.

Bu ayette bırakın Tevrat’ın tahrif edilmesini, Kuran’daki sözlerin veya kelimelerin yerlerinin değiştirilmesi bile söz konusu değildir. Konu sadece sözcüklerdeki harflerin yerinin değiştirilmesidir. Ayette anlatılan, Yahudilerin o sözcüğün söylenişini değiştirerek Peygambere hakaret ettikleri konusudur.

Maide-13: “Sözlerini bozdukları için onlara lânet ettik; kalplerini katılaştırdık. Onlar sözleri yerlerinden değiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün; onları affet ve geç. Allah iyilik yapanları şüphesiz sever.”

Görüldüğü gibi bu ayette de Tevrat’ın değiştirilmesinden değil Yahudilerin bir kesiminin kelimeleri değiştirmesinden söz edilmektedir (Yani Nisa-46 ve Maide-41’de anlatılanın aynısı). Ayetin aslındaki “yuharrifûnel kelime an mevazi’hi” ifadesi “bir kelimenin harflerinin yeri değiştirilerek” anlamına geliyor. Yani peygambere hakaret etmek için o ayetin değişik okunduğu bildiriliyor. Ayrıca konunun Tevrat değil Yahudiler olduğu da bir önceki ayet ele alındığında daha da belirginleşir:

Maide-12: “And olsun ki Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan oniki reis seçtik. Allah “Ben şüphesiz sizinleyim; namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah uğrunda güzel bir takdimede bulunursanız and olsun ki kötülüklerinizi örterim. And olsun ki sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse şüphesiz doğru yoldan sapmış olur!” dedi.”

Medine’deki bazı Yahudilerin davranışlarını genelleyip tüm Yahudilere maletmek ve hiç ilgisi olmadığı halde Tevrat’ın tahrif edilişi şeklinde yorumlamak yanlıştır, yanıltıcıdır.

En’am-91: “(Yahudiler de) Allah’ın kadrini O’na layık olacak bir surette hakkıyla takdir etmediler. Çünkü “Allah hiçbir beşere hiç bir şey indirmedi” dediler. Söyle (onlara) ki “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar haline koyup (işinize geleni gösterip) açıkladığınız, (fakat) çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler Kuran’da size öğretilmiştir.”

Dikkat edilirse bu ayet Tevrat’ın tahrif edilişini değil Yahudilerin elinde bulunan kitabın Allah’ın Musa’ya indirdiği gerçek Tevrat olduğunu bildiren bir ayettir. Yani tahrifatı kanıtlamaz; tersine Tevrat’ı tasdik eder.

Görüldüğü gibi Tevrat’ın tahrif edildiğine kanıt olarak öne sürülen ayetlerden bile Tevrat’ın tasdik edildiği anlaşılmaktadır. Hiç ilgisi olmayan ayetlerin kanıt gösterilmesi Kuran’da Tevrat’ın tahrif edilmiş olduğunu bildiren hiç bir ayet bulunmadığını kanıtlamaktadır.

Tevrat'ın değişmediğinin Kuran ayetleriyle İspatı…

Maide-43: “İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüveriyorlar? Onlar inanıcı değildirler.”

Maide-44: “İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, Yahudiler hakkında hükmederler ve kendilerini tanrıya adamış zahitler- âlimler de Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah'ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun; ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir...”

Ali İmran-3: “O sana kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hak ile indirdi. Daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat'ı ve İncil'i de yine O indirmişti. Evet bu Furkan'ı da O indirdi. Gerçek şu ki Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikamını alır...”

Ali İmran-93: “Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat’ı getirip okuyun!””

Ayetlerden anlaşıldığı gibi Kuran, Tevrat ve İncil'i tasdik eder. Hiç bir ayetinde tahrifat veya benzeri bir söylem bulunmaz. Sadece Hahamların Tevrat ayetlerini para karşılığı satmasını, Hıristiyanların İsa'ya Allah'ın oğlu olarak inanmasını eleştirir.

Bakara-113: "Yahudiler dediler ki: Hıristiyanların hiç bir dayanakları yoktur.” Sonra Hıristiyanlar dediler ki: “Yahudilerin hiçbir dayanakları yoktur.” Oysa her iki cemaat de kendilerine inen kitapları okuyor. Kitap ehli olmayan ve okuma bilmeyenler de böyle konuşuyorlar ama Allah kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir."

Bu ayete göre Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah'ın onlara indirdiği kitapları okudukları halde birbirlerini suçlamaktalar. İnançlarının bir temeli-dayanağı olmadığını ileri sürmekteler. Bu halleriyle kendilerine kitap gönderilmemiş toplumlardan farkları yok. Ya da okuması olmayan cahillere benziyorlar.

Bu ayet de ispat ediyor ki, Kuran'a göre Hıristiyan ve Yahudilerin sahip oldukları, okudukları kitaplar Allah tarafından gönderilmiştir. Okuduklarına inanmalı, okuduklarından ders almalı, cahil toplumlara benzememelidirler.
İncil ve Tevrat tahrif edilmiş olsaydı Kuran böyle der miydi? Tersine "Çatışmaların nedeni kitaplarının tahrif edilmesindendir" diyebilirdi.

Nisa-136: “Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.”

‘İncil’ler ve Nag Hammadi Yazmaları

İncillerle ilgili olarak çokça karıştırılan konu şudur:

Müslümanlar, ayetlerin –genellikle- Cebrail vasıtasıyla ve vahiyle peygambere gönderildiğine inandıkları ve ayrıca İncil'in Kuran'da İsa'ya da verildiğinden bahsedildiğini bildikleri için İncil’de hitap edenin Allah olduğunu umarlar; tıpkı Kuran’daki gibi…
Oysa ortada ne İsa'ya verilmiş bir kitap vardır ne de Allah'ın hitabını içeren bir kitap. Üstelik Hıristiyanlarca inanılan 1 değil 4 kitap vardır "İncil" adında. Üstüne üstlük bu kitaplarda İsa’dan "tanrının oğlu" diye söz edilir. Hatta bu inanç, tanrının İsa suretinde yeryüzüne indiğine ve İsa'nın tanrı olduğuna kadar varır. Ayrıca Kuran ‘Ahmed’ adındaki peygamberin geleceğinin İncil'de yazılı olduğunu belirtmektedir; ama ne yazık ki 4 İncil'de de böyle bir bilgi mevcut değildir.

Hâl böyle olunca Müslüman kesim -inançları gereği haklı olarak- İncil için "tahrif edilmiş" kanısı taşır. İsa'ya gönderilen gerçek İncil'in yok edildiğine ve onun yerine bu uydurma İncillerin çıkarıldığına inanır-inandırılır. Bu ‘tahrif’ inancı doğaldır ama gerçek farklıdır.

Aslolan İsa'nın hayatının ve konuşmalarının ölümünden sonra çok sayıda yazar tarafından kaleme alınmış olmasıdır. Bunların birçoğunda olaylar abartılmış, konuşmalar çarpıtılmış ve hayali mucizeler uydurulmuştur. Daha sonra 100’den fazla kitap içinden kilisenin uygun gördüğü 4’ü dışındakiler “sapkın” ilan edilmiş ve zamanla ortadan silinmişlerdir.

325 Tarihindeki Birinci 1. İznik Konsili’nden sonra bu 4 İncil üzerinde artık bir oynama-bir tahrifat olmamıştır. İslam’ın kuruluş yıllarında ortada olan kitaplar da bunlardır. Fakat mezhepler arası tartışmaların o yıllarda çok daha yoğun yaşandığı ve bölgenin başta Aryüsçü Hıristiyanlar olmak üzere çeşitli mezheplerden etkilendiği muhtemeldir.

Sapkın ilan edilen kitaplardan biri olan Thomas İncili geçen yüzyıl ortaya çıkarılmıştır. 1945 Yılında Mısır’da Nag Hammadi’de iki köylü kardeş tarafından bulunan mühürlü bir küp içinde 12 kitap keşfedildi. Kıpti diliyle yazılmış olan bu kitapların içeriği tercüme edilince 20. yüzyılın başlarında parçaları bulunan Grekçe orijinalin bir çevirisi olduğu anlaşıldı. İsa’nın sözlerini içeren bu kitaptaki sözler rakamlarla bölünüp ayrılmış olmamasına rağmen 114 ayet (tesadüfün böylesi!) olarak bölümlendirilmesi uygun görüldü.

Thomas İncil’inin Kanon İncillerinden sonra yazıldığı ve Grekçe orijinalinin 200, Kıpti çevirisinin 300’lü yıllara ait olduğu kabul edilir. Kanon İncillerindeki gibi hikâye şeklinde anlatımlara sahip değildir ve İsa’nın çarmıha gerilmesi, paraklet müjdesi gibi olaylara değinmez. Gnostik İnciller kategorisine giren Thomas İncil’inin içeriğindeki sözler Kanon İncilleriyle benzerlik gösterdiğinden bu İncillere bağlı kalınarak yazıldığı söylenir. Gnostiklerin çoğunda İsa’nın gerçek insan olmadığına, insan gibi görünen ruh olduğuna ve çarmıha gerilip acı çekmediğine inanılır.

Görüldüğü gibi İncillerin İslam öncesi dönemdeki durumu bir hayli karmaşıktır. Bu karışıklık ve kitapların birbirinden farklılığı “tahrifat” olarak adlandırılamaz. İnciller, İsa’nın sahip olmadığı ve ölümünden sonra yaşamının ve sözlerinin yazıldığı çeşitli kitaplardır. Yani Muhammed hazretlerinin hayatını ve sözlerini anlatan siyer ve hadis kitapları gibidir. Haliyle farklı yazarların yazdığı kitaplar da farklı içeriklerde olacaktır. Tıpkı Taberi’nin yazdıklarının, İbni Hişam’la, İbni İshak’la aynı olmaması gibi.

Qumran Ölü Deniz Tomarları

Aralarında İbranice ‘Eski Antlaşma’nın da bulunduğu yaklaşık 800 tomardan ibarettir. Bu tomarların çoğu 1947’de ve bir kısmı da 1956’da Qumran Vadisi yakınlarındaki 11 ayrı mağarada ortaya çıkmıştır.

Tomarların ilk bölümü Muhammed Ahmed adlı (tesadüfün böylesi!) bir Bedevi keçi çobanı tarafından 1947 yılında Ölü Deniz yakınlarındaki Qumran Vadisi’nde bir mağarada bulunmuştur.

Muhammed Ahmed kayıp bir keçiyi aramaya gider. Keçinin mağaraya girip girmediğini anlamak için mağaraya birkaç taş atar. Taşları attıktan sonra bir şeyin kırıldığını işitir ve mağaradan içeri girer. Karşısında düzinelerce testi vardır; kırılanların içerisine bakar ve testilerin içinde deri tomarlar olduğunu görür.

“Ölü Deniz Tomarları’nın” bulunması 20. Yüzyıl’ın en önemli arkeolojik keşiflerinden biridir. Bu tomarlar, İ.Ö. 150 ile İ.S. 70 yılları arasında Qumran Vadisi’nde çiftçilikle uğraşan ve manastır hayatı yaşayan Essensiler adlı Yahudi komününün varlığını ortaya koymaktadır. Ölü Deniz Tomarları, Yeşaya'nın tamamını, İşaya'da 38-6’yı kapsayan bir bölümü, Habakkuk'un iki bölümünü ve tüm Eski Anlaşma kitaplarından belli bölümleri içeriyor. (Yaradılış, Mısırdan Çıkış, Levililer, Sayılar ve diğerleri…)

Bu metinlerin İ.Ö. 200 ile İ.S. 60 yılları arasında yazıldığı anlaşılmıştır. Metinlerin günümüz Eski Ahid kitaplarıyla -neredeyse tamamen- aynı olması ‘tahrifat’ iddialarının asılsız olduğunun en önemli arkeolojik kanıtıdır.

SONUÇ:

Her şeyi bilip her şeye kadir olduğuna inanılan Allah’ın, gönderdiği varsayılan kitaplardan Kuran’dan öncekilerinin tahrif edildiğini öne sürmek büyük çelişkidir. Böyle bir iddiada bulunmak Allah’ın kudretliliğini değil acizliğini öne sürmek olur. Eğer Kuran’da “Daha önce gönderdiğimiz kitapları tahrif ettiler. Allah dileseydi bunu yapamazlardı.” benzeri bir ayet olsaydı iddialarının bir dayanağı olabilirdi.

Kuran’dan önceki kitapların tahrif edildiğini öne sürenler Kuran’ın tahrif edilemeyeceğini çünkü korunacağına dair ayet olduğunu söylerler:

Hicr-9: “Şüphesiz o zikri (Kuran'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz…”

Ne var ki Allah’ın kelamının korunacağı -tıpkı Kuran’da olduğu gibi- diğer kitaplarda da yazar. Örneğin:

Yeşaya / 40-8: “Ot kurur, çiçek solar ama Tanrımızın sözü sonsuza dek durur.”

Matta / 5-18: “Size doğrusunu söyleyeyim: Yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden Kutsal Yasa`dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak!”

Markos / 13-31: “Yer ve gök ortadan kalkacak ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır.”


Bu ayetler Allah sözü ise, Allah sözünü tutamamış mıdır? Şayet bu sözlerin sonradan ilave edilmiş olduğu öne sürülebiliyorsa Kuran’a da sonradan ilave olabileceği isnadı göze alınabilmelidir.

Allah’ın sözlerinin değiştirilemeyeceğine dair ayetleri Kuran’da da görebiliriz:

En’am-34: “(…) Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç yoktur. (…)”

Yunus-64: “(…)Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.”


Dikkat edilirse bu ayetlerde sadece Kuran’ın değil -bir genelleme yapılarak- Allah’ın sözlerinin değiştirilemeyeceği yazılı. Bu ayetlere rağmen 'tahrifat' iddiasında bulunmak bu ayetlere ve Kuran’a inanmamayı da beraberinde getirir.

Günümüzde Musa’nın, Davud’un ya da İsa’nın mührüyle yazılmış orijinal bir kitap olmadığı gibi Muhammed hazretlerinin mührüyle yazılmış orijinal bir Kuran nüshası da yoktur. Bunların tümü sonradan yazılmış nüshalardır ve orijinaliyle aynı olduğu da kanıtlanamaz. Kuran diğerlerinden çok daha yakın zamana ait olmasına rağmen onun da orijinali muhafaza edilememiştir. Hatta hadislerde ilk nüshanın yakıldığı ve çoğu kısmının yok edildiği yazılıdır. Bir hadiste Îbn Ömer şöyle diyor:

"Hiç kimse Kuran'ın tümüne sahip olduğunu sanmasın. Bilemez ki Kuran'ın çoğu yok olup gitmiştir. “Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum” desin yalnızca." (Süyûtî, el İtkân,2/32.)

Bu durumda tahrifat iddiacılarını İsa hazretlerinin sözüyle yanıtlamak gerekir:

“Kendi gözündeki merteği görmeden başkasının gözündeki çöpü nasıl çıkarmaya kalkışırsın? Önce kendi gözündeki merteği çıkar ki başkasının gözünü daha iyi görebilesin.”