Arapların Devlet Gereksinimi olarak ortaya çıkan İslamiyet

İslam dininin nedenlerini araştırırken sonuçlardan yola çıkmak en mantıklısı olarak görünür hep bana. Neden diye sorulacak olunursa o döneme ait bize kadar gelmiş olan eserlerin son derece azlığı, hatta neredeyse hiç olmamasıdır. Elimizde veri olarak aldığımız eserlerin çogu da İslam dininin ortaya çıkmasından 150 sene sonra rivayete dayalı olarak toparlanmış belgelerden oluşmaktadır.

İslamiyet’in en önemli sonucuna baktığımız zaman bunun Kuzey Arabistan’da dağınık olarak yaşamını sürdüre gelen Arap Kabilelerini bir devlet çatısı altında birleştirmek olduğunu görebilmemiz pek fazla zor değildir. Bu yazıda bir devlet gereksinmesi olarak, bir devletin kurucu ideolojisi olarak İslamiyet’in oynadığı rolü incelemeye çalışacağım. Bu incelemeye başlarken öncelikle Cahiliye denilen dönemde ve bundan evvelinde Arap toplumunun, özellikle de Kuzey Arabistan’daki kabilelerin yapılarına bir bakmak gerekiyor.

 

A- Nesnel Şartlar :

1-Arap Kabileleri arasında kan bağına dayalı sistemin zayıflaması ve kabileler arası çatışmaların yaygınlık kazanması :


Muhammed zamanına gelindiğinde yani 6. yy da Arabistan iki farklı kültürel ve ekonomik yapıyı içinde barındırıyordu. Güneyde görülen istikrar, coğrafî özellikler ve verimli topraklar yanında buralarda sosyal, siyasî, iktisadî ve medeniyet yönünden gelişmiş Ma'în, Sebe', ve Hımyer gibi eski devletlerin bıraktıkları kalıntılara dayanmaktaydı. Güney’deki bu özelikler yanında kuzeyde de istikrarsızlık hâkimdi. Buralarda bedevîlik hayatının derin izleri bulunmaktaydı. Bunun yanında kuzeyde de Mekke, Medine ve Tâif gibi istikrara sahip pek, çok yerleşim merkezleri mevcuttu. Güneyde çeşitli krallıklar kurulmuş olmasına rağmen kuzeyde hala bir soy örgütlenmesi ve buna bağlı sosyal yapılar vardı.

Tüm Arap yarımadasında yaşayanlar iki ana soydan türemişti. Adnaniler ve Kahtaniler. Adnânîlerin en meşhur kolları, Mekke'de Kureyş, Tâif;te Sakîf, Bahreynde Abdulkays, Yemende Benû Hanîfe, Dehnâ çölünde Temîm ile Dabbe; Yarımadanın Kuzeydoğusunda Yemâme, Bahreyne doğru uzanan bir çizgide Benû Bekr ile diğer kolları gelmektedir. Ayrıca Kinâne, Mekke yollarındaki Huzeyl, Neciddeki Kaysu Aylân kabileleri de Adnânîlerdendir. En önemli kabileleri ise Hevezân, Süleym, Amir ve alt kolları olan Kilâb, Akîl, Müzeyne ve Benû Sa'd kabileleridir.

Mekkeliler, Muhammed'den yaklaşık beş nesil önce İbrahim'in soyundan geldiği iddia edilen Kusayy'ın önderliğinde civardaki kabilelerin desteğini de alarak, Kureyş adı altında birleşmişlerdi. Mekke, Kusay'dan önce, genellikle, şu boylardan oluşmaktaydı :

  1. Harisoğulları
  2. Muhariboğulları
  3. Âmiroğulları
  4. Adiyyoğulları
  5. Sehmoğulları
  6. Cumahoğulları
  7. Teymoğulları
  8. Mahzumoğulları
  9. Zühreoğulları
  10. Esedoğulları.


Daha sonraları bunlara Abduddar ve Abdumenafoğulları eklenerek sayıları onikiye çıkmıştır. Abdüşşems, Haşimiler, Ümeyyeoğulları gibi oymaklar ise, sonraki soylardan oluşmuştur.

O halde Arap soy örgütlenmesinde ana eğilim birleşme yolunda değil ayrılma yönündeydi. Nitekim tüm soy örgütlenmelerinde klan belli bir büyüklüğe ulaştığı zaman ayrılır ve yeni bir klan olarak başka bir yerde, ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebilecekleri bir yerde yaşamını devam ettirmeye çalışır. Kabile konfederasyonları bu dağınıklığı askeri olarak toparlayabilmek için bulunmuş bir yoldur.

Kabileler arası ilişkilere bakıldığında, göze çarpan ilk husus, kabileler arası savaşların oldukça fazla olmasıdır. Bu mücadele ve düşmanlık Adnânîler ile Kahtanîler zamanından beri süregelmiştir. İki kabile arasında müthiş mücadeleler olmuştur. Hatta savaşlarda dahi farklı işaretler, örneğin biri kırmızı bayrak kullanırken diğeri sarı renkli sarık veya bayrak kullanmıştır. Su, hayvanlarının yemi, yiyecek veya herhangi bir haksızlık yüzünden çıkan tartışmalar büyümüş, kanlı savaşlara dönüşmüş, her hangi bir katl veya ihanetten dolayı patlak veren bu savaşların kırk yıl sürdüğü dahi olmuştur. Kan dökmek normal bir şey olup buna gösterilen tepki, yine kılıçlar çekmek ve yine kan dökmekle olmuştur. Bu savaşlar o kadar fazla ve o kadar meşhur hale gelmiştir ki, Araplar arasında bunlarla ilgili olarak Eyyâmu'1- Arab adıyla bilinen bir ilim dalının doğmasına neden olmuş ve bu savaşlar ya çıkış sebepleri veya yapılan yerlere göre isim almışlardır. Dâhis, Ğabrâ, Besûs, Zî-kâr, Şi'b vs. gibi.

Örneğin Muallaka şâirlerinden Zuheyr b. Ebî Sülmâ "Savaşlardan doğan pişmanlıkla avuçlarını ovalandığını ve bunu zihinlerde bir sarsıntının takip ettiğini görürsün"; beyitini yazarak bu duruma dikkat çekmiştir.

Aralarındaki savaşlara son vermek veya barış içerisinde yaşamak için bir takım anlaşmalar yapmışlardır. Kinâne kabilesinin bir kolunu oluşturan Hâşimoğulları, Huzâ‘a’nın kolu olan Lihyân ve Mustalak kabileleri ile diğer bazı kabilelerin oluşturdukları bu tür bir pakta el-Ehâbiş denmiştir. Bu anlaşmalarını Mekke’nin aşağısında Hubeyş denen bir dağın eteğinde toplanarak yaptıklarından bu ismi almışlardır.

  1. Bunlar Kureyş’in hâl’ifleri (müttefikleri) olarak da bilinirler. Farklı gurupların oluşturduğu topluluk anlamında olan bu paktın başkanlığına Huleys adında biri seçilmiştir.
  2. İlk bakıldığında Bekroğul’larına karşı oluşturulmuş olan Ehâbiş gurubu ile Kureyş kabilesi de Kinâneoğullarına karşı bir anlaşma yapmıştır. Bu ikili ittifaka daha sonra Huzeyl kabilesi de katılmıştır.
  3. Bu anlaşmaların belki de en önemlilerinden birisi, Abduddâr ve taraftarlarına karşı, Abdumenâf, Zühre, Teym ve Esedoğul'larının kurmuş oldukları pakttır. Büyük bir kaba zemzem suyu koyup kendileri bundan yıkandıktan ve Kâbe’nin rükünlerini de yıkadıktan sonra bu sudan içip Kâbe’ye el sürerek yemin ettiklerinden Mutayyebîn (temizlenmişler) adını alınışlardır. Diğer bir rivayete göre yapılan güzel bir kokuya ellerini batırdıklarından (buna göre güzel koku sürünenler anlamım alır) veya kestikleri bir devenin kanını bir kaba koyarak ellerini bunda yıkadıklarından bu ismi almışlardır.


Bu anlaşmanın maddesi ise, “Biz, geceler karanlık ve gündüzler aydınlık olduğu sürece, bizim dışımızdakilere karşı tek yumruk alacağız.”

  1. Görüldüğü gibi bir güç oluşturma amacını taşıyan bu anlaşmanın uzun vadeli ve güvenilir olmasına dikkat edilmiştir. Yapılan anlaşmanın bozulması kabile için bir ayıp sayılırdı. Kabile şairleri yaptıkları anlaşmaları bozmamakla ve karşı tarafa haksızlık etmemekle, yani vefakârlıkla övünmüşlerdir.
  2. Zaten yapılan anlaşmayı bozmak savaş sebebi sayılırdı. Arap Edebiyatı Tarihinde Besus ismiyle biline meşhur savaşın çıkış sebebi de budur.

Bu anlaşmalar el-Ahlâf, el-Erâkım ve el-Berâcim gibi daha değişik isimler altında yapılmıştır.i Ayrıca aralarında anlaşma yapan kabilelere “el-Ahrabân” denirdi. Örneğin Necid'li olan ‘Abs kabilesi Zübyân kabilesinin ahrabânı, yani bir birlerinin müttefikleri idiler.
İlk çocukluk yıllarını Suriye'de üvey babasının kabilesi içerisinde geçiren Kusay, asıl kavminin Mekke'de ikamet ettiğini öğrendikten sonra, hac döneminde Mekke'ye geldi ve uzun bir zamandan beri Mekke'nin idareciliğini yapan Huzâa kabilesinin lideri, Halil b. Hubşiyye'nin kızı ile evlendi. Kusay'ın bu evliliğinden Abdüddar, Abdümenaf, Abdüluzza ve Abd adında dört oğlu oldu. Huzâa kabilesinin lideri Halil b. Hubşiyye'den sonra Kâbe'nin anahtarları damadı Kusay'a geçti. Kusay, Kureyş kabilesinin, İsmail b. İbrahim 'ın soyundan olanların en ileri geleni ve kendisinin de bu kabilenin bir ferdi olması dolayısı ile Kâbe hizmetine ve Mekke emirliğine kendisini, Huzâalardan daha layık görüyordu. Bu durum üç asırdan beri Mekke ve Kâbe'ye hükmeden Huzâa kabilesi ile Kureyş'i karşı karşıya getirdi. Fakat, Kusay, Suriye'den Kudâa kabilesinin yardımını da arkasına alarak Huzâalıları Mekke'den çıkarmaya ve Kâbe'nin egemenliğini ele geçirmeye muvaffak oldu.

Kabe tapımınının tüm Araplar için son derece önemli olduğu ve bir Arap devletini oluşturmak için Kabe etrafında oluşabilecek bir tapım örgütlemekten başka bir yol olmadığı çok açıktır. Zaten var olan bir birlik ya da inanç bütünlüğü vardır. Burada Kabeye hâkim olan, Kabenin yönetim ve denetimini ele geçiren bir inanışın tüm Arapları ortak bir çatı altında birleştirebileceği açıktır.

Kusay, Kâbe hizmetlerini ve Mekke yönetimini ele geçirdikten sonra, dağlık bölgelerde dağınık bir şekilde yaşamakta olan Kureyşlileri Mekke'ye götürmeye başladı. Kavmini Mekke'de toplamaya muvaffak olan Kusay'a bazıları Mücemmî (toparlayan) adını verdiler. Kusay, Mekke'ye topladığı kavmini bir iskana tabi tuttu. Onun Mekke'de ki riyasetini simgeleyen dört önemli görev vardı: Dâru'n-Nedve reisliği, Liva, Hicabe, Sikaye ve Rifade görevi. Kusay'ın ölümünden sonra bu görevler, onun oğullarından Abduddâr'a devredilmiştir. Aradan fazla bir süre geçmeden bu yetkilerin paylaşılması amacı ile Kusay'ın oğulları arasında mücadele başlamış ve Mekkeliler ikiye ayrılmışlardır. Mahzum oğulları, Sehm oğulları, Cumah oğulları, Adiy oğulları hakim zümre Abdüddar oğullarının yanında yer alırken, onlara karşı muhalefeti oluşturan Zühre oğulları, Esed oğulları, Teym oğulları, Haris b. Fihr oğulları da Abdümenaf oğullarının yanında yer almışlardı.(Hicabet: Kabe'nin anahtarını bulundurma. Sadanet: Kabe'ye hizmet etme. Rifade: Hacıları doyurma. Sikaye: Hacılara su dağıtma )

İki grup arasında ortaya çıkan bu mücadele daha sonra Mekke ve Kâbe'nin yönetimi ile ilgili yetkilerin paylaşılması ile çözüme kavuşturulmuştur. Buna göre, Hicâbe, Liva ve Nedve görevleri Abdüddar oğullarına bırakılırken, Kıyâde, Sikâye ve Rifâde görevleri de Abdümenaf oğullarına kalıyordu. Abdümenaf'ın ölümünden sonra Sikâye ve Rifâde'yi oğullarından Haşim b. Abdimenaf, Kıyâde'yi de bir diğer oğlu Abdüşşems b. Abdimenaf ele almıştır. Haşim b. Abdimenaf, Kureyşin büyüklerinden ve efendilerindendi. Civar bölgelerdeki bazı devletlerle iyi ilişkiler kurarak güvenli bir şekilde ticaret yapabilme imtiyazını elde etmişti. Haşim, Medine'den bir kadınla evlenmişti. Orada bir çocuğu oldu. Bu çocuk daha sonra amcası tarafından Mekkeye getirilen Abdulmuttalib idi. Abdüşşems erken bir dönemde Mekke'de ölünce onun ifa ettiği Kıyâde görevini, oğlu Ümeyye b. Abdişems üstlendi.

Böylece ileride Emeviler ile Haşimiler olarak ortaya çıkacak olan ilk ayrışmanın da tohumları da ortaya çıkıyordu. Muhammedin dedesi Abdülmuttalip'in Mekkede Önemli bir mevkide olduğu anlaşılıyor. Fil savaşı sırasında Mekkenin sözcülüğünü Ebu Abdulmuttalip yapıyor. Demek ki Haşim zamanından beri kalan Mekke'nin hatırı sayılırları arasında olma durumu peygamberin babası Abdullah zamanında sona ermiş oluyor. Buda Muhammedin iktidar hırsının nedenlerinden biri olsa gerektir.

Bir nevi kabileler konfederasyonu hüviyeti konumunu taşıyan bu birlik belli zamanlarda nedve denilen toplantılar yapıyordu. Bu toplantılar akşamları yapılır ve her kabile her fert bu toplantılar sonucu alınan kararlara uymak zorunluluğundaydı.
Kabileler arasında ve kabileler içinde demokrasi vardı. Kabile reisleri seçimle işbaşına gelirlerdi ve kaydı hayat şartıyla reislik yaparlardı. Diğer üyelerden pek farklılıkları yoktu ancak cesur, savaşçı, zengin olmaları beklenirdi. Kabile reisliği babadan oğula geçmezdi. Kabile reisinin seçimi verasetle değildi. Yeni seçilen reisin aynı kabileden olması normal bir şeydi. Bu kabileye göre kabileleri dünyayı temsil ediyordu. Onlar için yabancılar mevzubahis değildi. Şu halde yeni reis, aynı kabileden olması şartıyla eski reisin oğlu olmayabilirdi. Kabilenin ileri gelen ihtiyarları toplanıyor ve yeni seçilecek reis mevzusunu görüşüyorlardı. Yeni seçilecek olanın, eski reisin oğlu veya yeğeni olması şartı yoktu. Kabilenin başka bir ferdi de olabilirdi. İslamiyet’ten evvelki Arap kabilelerinde en mühim şey, yeni seçilen reisin iyi bir komutan oluşu idi. Çünkü bu kabileler arasında devamlı olarak savaşlar vardı. Şayet kabilenin komutanı iyi bir idareci olmayacak olursa, kabile savaşı kaybeder, harab olurdu. Şu halde, kabile reisi seçiminde ilk aranan şart, seçilecek olanın cesur, kuvvetli ve iyi bir komutan olması idi. Muhtemelen, diğer bazı vasıflar da nazar-ı dikkate alınıyordu. Seçilecek reisin akıllı, zengin vb. olması gibi. Bu seçim sistemi İslamiyet’in ilk döneminde aynen devam etmiştir. Muaviye ile birlikte devlet aşamasına geçilince veraset ortaya çıkmıştır.

Bu kabileleri bir araya getiren temel Kâbe idi. Kabe bir hac yeri idi ve tüm Arabistan'dan buraya hacılar gelirdi. Dolayısıyla dini olduğu kadar ekonomik olarak da önemli bir yerdi. Her ne kadar ortak hac yeri Kâbe olsa da kabilelerin inandıkları ve taptıkları nesneler farklı idi. Şemsettin Günaltay Arap topluluklarının, bağlı oldukları totemin ismiyle anıldıklarını belirtir. Kabileye ismini veren totem çoğunlukla bir hayvan veya bitkidir. Buna uygun olarak kabile isimleri araştırıldığında bunların aslan, kaplan, köpek, köpek balığı, keler, çakal, sırtlan yavrusu, tilki, yılan, ada tavşanı, müshil otu, ebu cehil karpuzu, çakıl taşı, keskin sirke.....anlamlarını taşıyan isimlerle anılmıştır. Sosyal hayatın gelişmesiyle birlikte, kâinatın ruhlarla dolu olduğuna ve bütün doğal olayların ruhların eseri olduğuna inanılan animizme, buradan da naturizm, fetişizm (taş ve kumlara tapınma) ve daha sonra putperestliğe geçilmiştir. Sözgelimi, Beni Esed kabilesi aslan; Beni Nemr, kaplan; Beni Kelb, köpek; Kureyş, köpek balığı; Beni Zıbhe, dişi keler; Beni Dail çakal; Beni Beldel, sırtlan yavrusu; Beni Sa’lebe, dişi tilki; Beni Vebre, ada tavşanı; Beni Sa’saa, müshil otu; Beni Hanzala, ebu cehil karpuzu; Beni Fihr, küçük bir taş; Sakif kabilesi ise keskin sirke totemine sahiptir. Ş. Günaltay’ın verdiği malûmata göre; “Araplar, ölen bir kimsenin ruhunun cesedinden ayrılarak kabirden çıktığına inanırlardı. Hatta eğer bu kişi katledilmiş ve katilinden intikam alınmamışsa kuş şekline giren ruhunun, mezarının başında sürekli ‘beni sulayın’ diye bağırdığına inanılırdı. Ruhun dönüştüğü bu kuşa ‘hame’ derlerdi”

Arap kabilelerinin totem putları var ve her kabilenin inanışı ayı ayrı. Fakat birbirlerinin putlarına da saygı gösteriyorlar. Kabileler ve putları şöyle :

  • Kureyş, en büyük put olarak Uzza’yı kabul eder ve ona hürmet ederdi.
  • Evs ve Hazreç kabilelerinin taptığı put, Menat adını taşıyordu. Bu put Mekke ile Medine arasında Müşellel denilen yerde bulunuyordu. Sonraları bu iki kabile Menat’tan başka, Lat ve Uzza putlarına da tapmaya başlamışlardı.
  • Kelb kabilesinin putu Ved idi ve Dumetü’1-Cendel denilen mevkide bulunuyordu.
  • Huzeyl kabilesi, Suva’ putuna tapardı. Bu put Gatafan mevkiinde idi.
  • Hemdan kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu Yauk putuna ta’zim ederdi. Bu put, Hemdan civarında bulunuyordu.
  • Tayy ve Mezhiç kabilelerinin putu Yağus idi.
  • Himyerilerinki ise Nesr idi.
  • Bekroğulları ve Kinane kabilelerinin putu ise, Sa’d idi.

Konfederasyonu sağlamanın ön koşulu tüm inançlara eşitlik sağlamaktı, bu yüzden ortak tapım yeri olan Kâbe de tüm totemler bir araya getirilmişti. Fakat zamanla hâkim olan kabilenin toteminin ön plana çıktığı görülüyor ki tüm devlet öncesi aşamada ve tüm toplumlarda ya da tüm kentsel evrelerde bu olgu gözlemlenmektedir. Bu yüzden Kâbe de 360 adet put vardı.
Ancak tüm bu totemlere rağmen Mekke'de ortak bir baş tanrı inancı olduğu anlaşılıyor. Hamidullah'tan bu durumu aktarırsak : " İslam’ın ortaya çıkışından önce Mekkeliler putperest olmakla birlikte, aslında mutlak kudret sahibi, yüce ve tek bir Allah düşüncesine de sahiptiler. Putlar ise Allah’la aralarında aracı durumundaydılar. Merak duygusu, tabii olarak çok az sayıda insanı kendisine çeken Hıristiyanlık, Zerdüşt ateşperestliği gibi “yabancı” dinlerin ve Ateizm vb. felsefî düşüncelerin girişini kolaylaştırıyordu. Ne tuhaftır ki, bu insanlar arasında hiç beklenmeyen bir hoşgörü vardı. Nitekim ayni aile farklı dinlerden bireyleri barındırabiliyordu. Dahası, Kâbe’nin çevresinde, Arabistan’ın çok sayıda kabilesini temsil eden yüzlerce put bulunuyordu. Kâbe’nin iç duvarlarına işlenmiş resimler arasında İbrahim (AS)’i, İsmail (AS)’i, Isa (AS)’yı, Meryem’i tasvir eden resimler de bulunmaktaydı "

Tüm devlet öncesi dönemlerden devlete geçiş dönemindeki aşamaya erken devlet ya da arkaik devlet adı verilir. Tarihte görülen ve incelenen erken devletlerde ortak olan bir nokta devleti kuran ya da hâkim olan egemenin ya da egemenin temsilcisi olduğu ailenin ilahiliğinin kabul edilmesidir. Toplum ve toplumda yer alan sınıflar ( ezen ve ezilenler ) bu ortak tanrısallık etrafında birleşiyorlar ve egemenin tanrısal durumu ortak bir ideoloji olarak toplumu birleştirerek devlet sürecini oluşturmada etkili oluyordu.

O halde 6 yy da Arap kabilelerinin bir devlet olarak birleşebilmelerinin ön koşullarından bir tanesi toplumu motive edebilecek ve ortak kabul sağlayacak bir tanrısal kişinin egemenliğinde birleşmesinden geçiyordu.

5.Yüzyılda, Güney Arabistan'da, Yer Gök Tanrısı olarak adlandırılan tek Tanrılı bir inanışın devlet dini olduğu görülür. Ancak bundan önce Emir Kabilesinin, Du Semavi, yani Gökler Tanrısı dedikleri tek Tanrı'ya taptıkları bilinmektedir... Güney Arabistan'da çıkan tek Tanrılı dinlerin, o zamanlarda bölgede yayılmakta olan Musevilik ve 4. Yüzyılda Güney Arabistan'a Bizanslı Misyonerler tarafından getirilen Hıristiyanlık etkileri ile ortaya çıktığı da ileri sürülür. Medine'de Yahudiler etkindi. Medine önemli ölçüde Yahudi kültürünün tesiri altında bulunduğundan “Beytü’l-Medaris” isimli dershanelerde Tevrat dersleri okutuluyordu. Yahudilerin, muhtemelen, buradaki dini ve kültürel etkinlikleri yüzünden İsrail’i birçok ritüel ve gelenek, rivayet ve hurafe Araplar arasında yayılma fırsatını bulmuştur. Mekke’de ise hemen hemen hiç Yahudi yoktu.Bununla birlikte bölgenin yıllık pazarlarında ve Ukaz’da onları sık sık görmek mümkündü Mekke’de Yahudi nüfusun bulunmamasına mukabil yer yer Hıristiyanlar görülebilmekteydi. Mekke Hıristiyan inancı ve Hanif inanç vardı. 600 senesinde ölen şair Kus İbn-i Saide'nin Mekkelilere verdiği ünlü hutbede şöyle dediği rivayet edilir :

"Ey halk! Dinleyin, belleyin: yaşayan ölür. Başa gelen gelir.Gece,karanlık; gündüz durağan ; gök,burçları olan ; yıldızlar parlar ; denizler kabarır ; dağlar birer çivi ; yer yayılıp döşenmiş ; ırmaklar akağında akmakta.Gökte haber,yerde ibret var.İnsanlar gidiyorlar ve dönmüyorlar.Öyle istedikleri için mi kalıyorlar yoksa uyusunlar diye mi bırakılıyorlar?. Ey güçlü topluluk! Nerde Semud, nerde Ad? Nerede atalar babalar? Şükürle karşılanmayan iyilik nerede, ne oldu? Yadırganmayan zulüm nerede, ne oldu? Kus gerçek ve içinde günah olmayan bir antla ant içer ki, üzerinizde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır Allah katında.

Görüldüğü gibi bu hutbenin içerdiklerinin tamamını daha sonra Kuranın muhtelif ayetlerinde görürüz.

İslam öncesi Arap yarımadasında Sabii lik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Haniflik ve puta taparlık din olarak vardı.

Demek ki bölünmüşlük ve dağılmışlığın önüne geçmek için var olan sosyal yapılar yeterlilik arz etmiyorlardı. Arap birliğini, huzuru ve güveni tesisi etmenin tek yolu bir siyasi örgütlenmeden geçmekteydi. Soy üyesi olan kişileri yurttaş ve kenttaş yapabilmek bu dağılmanın ve kopukluğun önüne geçmenin tek çaresi idi.

 

2-Sınıfların ortaya çıkması, artı ürünün merkezi bir elde toplanarak dinsel hizmetlerin yerine getirilmesi için harcanması.


Arab toplumu, genel olarak, bedevi (göçebe) ve hadari (yerli-şehirli) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. Hadariler, çoğunlukla, şehirlerde yaşayan yerleşik sınıfın; bedeviler ise bâdiyede, kırsal kesimde yaşayan ve göçebe olan sınıfın adıdır. Bununla birlikte şehirlerde yaşayan bedeviler de bulunur.

Bedeviler için Muhammed'in pek de olumlu düşünmediği görülüyor. Bu konuda Kuran şöyle diyor Tevbe suresinde :
Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah'ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha 'yatkın ve elverişlidir.' Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (97)

Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir. (98)

gene de bedevilere yönelmekten de kaçınmadığı görülüyor :
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Tevbe 99

İbn Haldun’a göre, hadari hayatın kökü, kaynağı ve çekirdeği bedevi hayattır. Yeryüzünde ilk olarak bedevi hayat vardı. Hadari hayat, bedevi hayatın aşamalı gelişiminden meydana gelmiştir. Fakat bedevi hayat, hadariye dönüşümünden sonra bütünüyle ortadan kalkmaz. Aksine varlığını muhafaza ederek hadari hayatla yanyana yaşar ve bu suretle iki farklı sosyal hayat tarzı bir diğerini besler.

Özel mülkiyetin gelişimi sınıfların gelişimi ile at başı olarak gitmiş, daha doğrusu mülkiyet ve zenginlik karşısındaki saflaşma sınıfları ortaya çıkarmış. Ezen ile ezilen sınıfların varlığı her toplumda kaçınılmaz olarak sınıf çatışmalarının varlığını da beraberinde getirmiş. Var olan soy örgütlenmesi bu çatışmaların önüne geçemeyince de kaçınılmaz olarak devlet denilen siyasi yapıya gereksinim duyulmuş. Demek ki devlet gereksinimi olan her yerde sınıfları, sınıf çatışmasını bulabilmek kaçınılmaz olmakta.

Arapların, göçebe ve yerleşikler olarak ikiye ayrılmaları, aralarındaki refah düzeyi farkını da ortaya koymaktadır. Bu bağlamda ticaretle uğraşan yerleşikler zengin iken, hayvancılıkla uğraşan ve çetin tabiat şartlarıyla sürekli mücadele halinde olan bedevi Araplar ise yoksulluk çekmektedirler. Bu nedenle yerleşikler tarafından cahil ve ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirilmekte ve alaya alınıp hor görülmektedirler. Aradaki bu farklılık, yerleşiklerin yoksul göçebe Arapları faizle borç vermek suretiyle sömürmeye de sevk etmiş ve bu dengesiz ilişki, göçebe Arapların büsbütün yoksullaşmasına yol açmıştır.

Bu durumun cahiliye şiirine de etkili bir biçimde yansıdığı görülmektedir. Şöyle ki, Şenferâ lakabıyla ünlü Sâbit b. Evs el-Ezdî (ö. VI. Yüzyılın başları), Teebbataşerran olarak ün yapan Sâbit b. Câbir el-Fehmî ve ‘Urve b. el-Verd (ö. 596) gibi ileri derecede yoksulluk çeken ve bunu şiirlerinde ağırlıklı tema olarak işleyen pek çok şair ortaya çıkmıştır. Arap edebiyatı tarihinde (saalîk), yani züğürtler diye adlandırılan bu şairlerin en ünlülerinden biri olan Urve b. el-Verd’in şu dizeleri konumuzun somut örneklerinden biri olsa gerektir:

Her kim benim gibi aile sahibi ve yoksun olursa
Maldan, atar kendini her tehlikeye
Bir mazerete ulaşmak veya bir arzuya kavuşmak için
Mazereti olan kimse de, başarılı kimse gibidir

Bu grupta yer alan şairlerin tamamında şiirin önde gelen konusunun, yoksulluk ve yoksulluğu yenmek için yaşanan serüvenler olduğu görülmektedir. Bu yönüyle yoksulluk faktörü, İslamiyet öncesi Arap insanının başta gelen sosyal problemlerinden biri olarak bu dönem şiirinin en çok işlenen konuları arasında yer almış gözükmektedir.

Eski Arap toplumuna baktığımızda üç sınıf görebilmek mümkün. Bunlar Hürler, Esirler ve Mevaliler.
Hürler, genellikle aynı haklara sahip erkek ve kadınların oluşturduğu çoğunluk sınıftır. Toplumun ve kurumlarının asıl kurucusu olan hürler, kendi aralarında ekonomik durum ve itibarlarına göre, doğal olarak, muhtelif tabakalara ayrılmaktadır. Hicaz kabilevi toplumunun zirvesinde, Mekke’li aristokratik Kureyş kabilesi bulunuyordu

Toplumsal hiyerarşinin aşağısında mevali ve esirler bulunuyordu. Esirler, hürlerin sahip olduğu hukuk ve şereften yoksun olan sınıftı. Bu sınıf, köleler ile cariyelerden oluşmaktaydı. Mekke veya civardaki açık köle pazarlarından satın alınan kimseler ile kabile savaşlarında elde edilen esirler, köleliğin kaynağını oluşturuyordu. Esir tüccarları, Habeşistan’dan ve komşu ülkelerden getirdikleri köle ve cariyeleri panayırlarda satışa çıkarırlardı.

Diğer taraftan bir köle, sahibinin kendisini bir tür evlâtlığa kabul etmesi ya da azat etmesi yoluyla onun mevlâsı olabilirdi. Cahiliye âdetine göre bir adam, istediği bir yabancıyı kendi nesebine katabilir ve onu kendi aile efradından sayabilirdi. Bu şekilde bir yabancıyı nesebe katmaya “istilhak” denirdi. Aileye katılan kimse hür ise, “daiy” adını alır, köle veya esir ise, nesebine katıldığı adamın “mevlâ”sı olurdu. Mevali sınıfı efendilerine mirasçı olabildikleri için kölelerden bir gömlek daha üstündüler. Özellikle kölelerin sosyal hareketlilik yoluyla sınıf değiştirme imkânları hiç yoktu. Onlar, efendilerinin mülküydü ve efendilerine itaat edip çalıştıkları sürece yemek yemeye hakları olurdu.

İlâhi bir din olan İslam’ın ortaya çıkışı, ilkel üretim ve tüketim maddelerine kanaat gösteren bedevi ekonomiden dışa açılımlı ticari ekonomiye dönüşümde, bedevilik kültüründeki katı cemaat bağlarının gevşeyerek şehir toplumlarına özgü bireyselliğin ortaya çıkması ve toplumsal değerlerin kaybolmaya başlamasıyla yakından ilgilidir.
Mekke’nin finans ve ticaret merkezi olarak gelişmesiyle birlikte, bedevi toplumun geçmişteki ahlâki standartlarının artık eskisi kadar iyi işlemediği açıktı. Birçok bakımdan kabile ve soy teşkilâtı hâlâ kuvvetliydi, ama bazı yönlerden de kişiler hısımlık bağlarını umursamamakta tereddüt göstermiyorlardı. Rekabete dayalı büyük servet birikimi ve gelişen ticari hayat, cemaat bağlarının gevşemeye başladığı bireysellik eğilimlerini besleyen faktörlerin başında geliyordu. Toplumda baş gösteren bireysellik eğilimleri, çoğu zaman kişilerin kendi oymaklarına aykırı tutum ve davranışlar sergilemesine neden olmuştu. Ebu Leheb, . Muhammed’e karşı Haşimoğullarının çoğundan farklı bir davranış benimsemişti. Buna karşılık ilk sahabe, oymaklarının hatta ana babalarının şiddetli muhalefetine rağmen Müslüman oldular ve onlara karşı savaşlarda bile Muhammed’in yanında yer aldılar.

Weber şöyle diyor : “Din, hayatın güçlük ve adaletsizliğine köktenci bir karşılıktır; güçlük ve adaletsizlikleri anlamlı hale getirmeye çalışır ve böylece insanları, sorunlarının üstesinden gelmeye ve bunlarla karşılaştıklarında kendilerini güven ve emniyette kılmaya muktedir kılar. Dini düşünce, esas itibariyle, hayatın tehlikelerle dolu oluşunun ve belirsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Belirsizlik, insanoğlunun belirli şeyleri arzuladığını, fakat arzularının daima gerçekleşmediğini görmesi anlamına gelir. Bizim, olmasını gerektiğini düşündüğümüz ile gerçekte olan arasında daima bir çelişki vardır. Bu çelişkinin doğurduğu gerilim dinî görüşün kaynağıdır. ... Kötü ekseriya başarılı ve zenginken, iyi ve adalet daima öyle değildir. Din bu tür gerçeklerin üstesinden gelme teşebbüsüdür; onun, tabiatüstü âleme aracılık etmesiyle maddi arzuların tatmin edilebileceğine inanılır. ... Din, böylece, keyfiliği aşikâr olan dünyayı, anlamlı ve düzenli görünüme çevirebilir”. Din “toplumsal bir bunalım ve kriz ortamında, geleneksel inanç ve yerleşik toplumsal düzene karşı, karizmatik bir dinî liderin önderliğindeki bir tür tepki yahut protesto hareketleri şeklinde doğar.

Kur’an-ı Kerim’in ezen-ezilen diyalektiğine yönelik çok sayıdaki ikazı da bunun belirtisidir. Muhammed Kur’an ile bir taraftan bu çatışmaları düzene koyacak bir siyasi yapının çatısını kurarken, diğer taraftan de nüfusun geniş bir kesimini oluşturan ezilenlerden kendine destek bulmaya çalışmıştır.

Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (BAKARA SURESİ / 273)

(Mirası) Bölüşme sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (maruf) söz söyleyin. (NİSA SURESİ / 8)

Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (TEVBE SURESİ / 60)

Bu ayetlerin yanı sıra pek çok hadisin de yoksulluğu yücelterek Muhammedin yoksullar ve ezilenler nezdinde kendine destek aradığını da zikretmek gerekiyor :

“Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu.” Müslim, Zikir, H.No: 93

“Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir insanlar seni sevsin.”  İbn Mâce, Zühd, B.1.

“Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden cennet’e 500 sene önce girerler.”  Tirmizî, Zühd, B. 37 “ Yemeğin en kötüsü zenginlerin davet edilip fakirlerin terk edildiği velime yemeğidir.” İbn Mâce, Nikâh, B. 25.

“Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır. Tırmızi

İslam’dan önce Arap kabileleri arasında sık sık savaşlar meydana gelirdi. Bu savaşlarda yorulan ve bir hayli kayba uğrayan Araplar dinlenmek ve yeniden toparlanmak için savaşlara ara verme ihtiyacı duyarlardı. Kötülük yapmanın ve kan dökmenin haram olduğu Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaşlara ara verirlerdi. Bu aylardan ilk üçü birbiri peşine gelen hac ve ticaret aylarıydı. Bu aylarda bütün müşrikler Mekke’ye akın eder, hem hac ibadetlerini yerine getirir ve hem de kurulan Pazar ve panayırlarda mallarını satar, alacaklarını alır ve evlerine dönerlerdi. Dinî ve ekonomik bir renk taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı. Receb ayında da durum aynıydı. Her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu bu haram aylarda savaş yapılırsa bu savaşlara da Ficar savaşları denilirdi. Ficar sözlükte azmak, haktan ayrılmak, günaha dalmak, yemininde ve sözünde yalancı çıkmak anlamlarına gelir.

Cahiliye döneminde dört büyük Ficar savaşının cereyan ettiği bilinmektedir. Bunların sonuncusu birbirleri ile müttefik Kureyş-Kinane ile Kays-Aylan kabileleri arasında cereyan etmiştir. Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Peygamber’in amcası Zübeyir bin Abdülmuttalip idi. Peygamber de bu savaşa amcalarının safında katıldı, fakat fiilî olarak savaşmadı. Bu sırada O’nun ondört, onbeş, onyedi veya yirmi yaşlarında olduğu nakledilmektedir. Karşı taraftan atılan okları kalkanla karşılayıp toplayarak amcalarına vermekle yetinirdi. Bu savaş Mekke’de bir kaos ve başıbozukluk ortamı meydana getirdi. İnsanlar birbirlerinin ve özellikle de yabancıların hukukunu gözetmez oldular. Mekke’nin despotları hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık yapmaya başladılar.

 

3-Emin ve güvenilir bir ticaret yolunun ve bunun korunmasının gerekirliği :

Tarım, daha çok güneyde, doğuda ve Hicaz’ın o günkü adıyla Yesrib (Medine), Hayber, Tâif ve Vadilkura gibi vahalarında yaygın iken, Mekkeliler Akdeniz ve Hint Okyanusu arasında ticaret yapmaktadırlar. Bu kapsamda altın madeninden baharat, fildişi, değerli elbiseler ve Taif’ten götürdükleri kuru üzüm gibi gıdalara kadar hemen her malın ticareti yapılmaktadır. Bu yönüyle cahiliye döneminde Mekke büyük bir ticaret merkezi olmuştur. Nitekim yakınlarında kurulan Ukaz, Micenne ve Zulmecaz panayırları da bunu göstermektedir

Mekkelilerin ticarete yönelmesinde Mekke’nin coğrafi konumu yanında toprak yapısı ve bitki örtüsü yönünden ziraat ve hayvancılık yapmaya uygun olmaması da etkili olmuştur. Ortaçağ boyunca en yaygın geçim vasıtalarından olan ziraat ve hayvancılık bu bölgede aşırı derecedeki sıcaklık ve su yetersizliği nedeniyle yapılamıyordu. Bu durumda bölge insanları için başka geçim vasıtalarına yönelmekten başka çare kalmıyordu. Dolayısıyla Mekkelilerin ticarete yönelmeleri doğal şartların bir sonucu olarak yaşamlarını devam ettirmeleri için hayati öneme sahipti.
Kusay, Mekke'ye topladığı kavmini bir iskâna da tabi tuttu. O, Kureyş kabilesini Mekke’de iskâna tabi tutarken bir plan dâhilinde hareket etti. Kureyş’in zenginlerini, soylularını ve yakın akrabalarını Mekke’nin en merkezi yerine yerleştirirken, zenginlik ve statü bakımından daha geride olan kabileleri ise Mekke vadisinin dışına yerleştirdi. Mağlup Huzâalıları ise şehirden uzaklaştırdı ve onların civar bölgelerde oturmalarına izin verdi.

Kureyş’in ekonomik çıkarlarına hizmet eden ve özellikle bunun için kurulduğu anlaşılan müesseselerden birisi Dâru’n-Nedve’dir. Aslen Mekke Şehir Devleti senatosu veya meclisi konumunda olmakla beraber ekonomik icraatı itibarıyla günümüzdeki devlet planlama teşkilatı veya ticaret odalarının icra ettiği bazı fonksiyonları yerine getiren bu müessese, Mekke Şehir Devleti’nin ticari aristokrasisinin meşveret merkezi konumunda idi. Kureyş’in ticari dehaları burada toplanıp kervan ticaretiyle ilgili meseleleri görüşür ve durum değerlendirmesinde bulunarak, alternatifleri gözden geçirirdi.11 İhtimaller tartışılmaksızın hiçbir kervan ya da kafile sefere gönderilmezdi. ( İbn i Said ) 40 yaşını aşan her vatandaş buraya gelip şehirle ilgili işlerin müzakeresi hususunda fikrini söyleyebilirdi

Kusay tarafından ihdas edilen bu görevlerden özellikle hacıların doyurulması (Rifâde) ve su ihtiyaçlarının giderilmesi (Sikâye), dini olmanın yanında Kureyş ve Kusay’ın siyasi ve ticari menfaatlerine de hizmet etmiştir. Kur’ân’da ‘Kureyş’ veya ‘el-Îlâf’ isimli surede gayet veciz ve önemiyle mütenasip bir surette yerini alan ‘Îlâf: ahid, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat demek olup hassaten Mekke asilleri ile komşu devletlerin başkanları arasında akdedilen antlaşmaları ifade etmektedir. Kureyş ( 108 1-4 ) Hâşim ve kardeşleri, bölgelerinde bulunan kabileler ve ülkelere seyahatler düzenleyerek serbest ticaret yapabilmek için antlaşmalar yaptılar. Îlâf sonucu yapılan antlaşmalarla Kureyşliler, senenin dört mevsiminde mal alım ve satımı için diledikleri ülkelere tekrar izin almaksızın gidip gelebilme imtiyazını elde ettiler. Buna karşılık da onlara serbest ticaret izni veren kabile ve ülkelerin mallarını komisyon almadan satarak elde edilen kârların tamamını mal sahiplerine vereceklerdi. Antlaşmaya razı olan kabile ve ülkeler, Mekkelilerin kendi ürettikleri veya satışını yaptıkları malları aracısız, doğrudan onlardan aldıkları için daha ucuza temin etmiş olacaklardı. Böylece bir yandan bu kabileler ticaret yolculuklarının zorluklarından kurtulup oturdukları yerde kazanç sağlarken diğer yandan Kureyş’in dış ticaretini güvence altına almış olacaklardı. Arap kabileleriyle yapılan bu antlaşmalar, karşılıklı yardım ve koruma mükellefiyetleri getirmeyip, aksine o güne kadar bilinmeyen bir usul olan müşterek ticari çıkarlar esasına dayanıyordu. Zira bu işbirliği neticesinde daha istikrarlı kârlara nail olacakları gibi Mekke’ye korkusuzca girecekler ve itibar göreceklerdi.

Ebrehe'nin hezimetinin bir takdiri ilâhi olduğunu düşünen Araplar, Harem-i Şerife ve hac ibadetine görülmemiş bir ihtimam göstermeye başladılar. Mekke'nin bu zaferi, Ka'be'ye oldukça önemli bir itibar kazandırdı. Bunun sonucunda Kureyş, 'ehlullah' olarak kabul edildi. Bu prestijden yararlanan Kureyş, meşhur hums müessesesini kurdu. Sadece Mekke sakinleriyle en yakın müttefiklerinin üye olduğu (İbn Habib, el-Munammak, s. 127) bu müessesenin, temelindeki iktisâdî etkeni gösteren en önemli bir özelliği vardı: Buna göre Kureyş, (kutsiyetini muhafaza kastıyla) şehre dışarıdan yiyecek ve giyecek sokamayacaklarını ileri sürerek, hums kapsamına girmeyen hacıları, tüccarları Mekke'ye yiyecek ve giyeceklerini almaya zorluyordu. Tabiatıyla tüccarın lehine işleyen bu mekanizma, Mekke ekonomisini güçlendiriyordu. Bu nedenle hums müessesesinin ekonomik önemi bariz olup din kisvesine büründürülmesi, pek şaşırtıcı değildir.
Tamamen ticarete ve kervancılığa bağlı olan kabile ekonomilerinde en temel olan meselenin kervanların güvenliğinin sağlanması olduğu ortadadır. Bu yüzden her şeyden evvel bu güvenliğin sağlanması için sağlam bir teşkilat kurulması gerekiyordu.

 

B-Öznel Şartlar :

Öznel şartlar derken Muhammedin bir lider olması için, lider olarak ortaya çıkabilmesi için oluşan nedenlerin bir sıralamasını yapmaya çalışacağım :

1- Muttalipoğullarının egemenliklerinin ve önemlerinin azalması , egemenliğin Haşimoğullarından Ümeyyeoğullarına geçmesi :


Abdüşşems erken bir dönemde Mekke'de ölünce onun ifa ettiği Kıyâde görevini, oğlu Ümeyye b. Abdişems üstlendi. Ümeyye akrabaları ve yakınları çok olan zengin bir kişiydi. Belki de bu durumuna güvenerek amcası Haşim b. Abdimenaf ile anlaşmazlığa düşmüş, onunla rekabete girişmiştir. Fakat o, bu mücadeleyi kaybetmiş ve yaklaşık olarak on yıl Şam'da ikamet etmiştir. Tarihte böylece Muhammed 'in dedesinin babası olan Haşim ile, Ebû Süfyan'ın dedesi Ümeyye arasında ilk düşmanlık başlamış oluyordu. Zengin ve geniş bir nüfuza sahip olan Ümeyye, Şam'dan Mekke'ye döndükten sonra da eski mevkiini korumuştur.Ümeyy in ölümünden sonra onun yerini Harb almıştır. Abdüşems oğullarının lideri olan Harb, Haşim b. Abddulmuttalib'in yakın dostu ve nedimi idi. Ancak Abdulmuttalib, Yahudi bir kimseyi öldürmesinden dolayı Harb'den maktulün diyeti olan yüz deveyi alıp, onun amcaoğluna vermesine kadar kendisi ile ilişkisini kesmiştir. Böyle bir olay da muhtemelen Haşim oğulları ile Ümeyye oğullarının arasının daha da açılmasına neden olmuştur.

Anlaşıldığı üzere, Mekke’de en güçlü olanlar, çeşitli sebeplerle, sürekli değişiyordu. 570’lerde Kâbe’yi tahrip etmeye gelen Ebrehe komutasındaki Fil ordusu’nun karşısına çıkan Kureyşliler’in başında, Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib’in sözcü olarak bulunuşu, o sıralarda Mekke yönetiminde Muttaliboğullarının etkili olduğunu göstermektedir. Daha sonraki yıllarda en güçlü iki boy olarak Abdüşşems ile Mahzumoğullarının adı geçmektedir. Utbe ve kardeşi Şeybe, Abduşşems’in bir bölümünden sorumluydular. Benu Umeyye’nin başına, Utbe’nin kızı Hind’le evlenen Ebu Süfyan geçmişti. Muhammed’in gençlik yıllarında, Ubu Süfyan, oymağının itibarına paralel olarak Mekke’nin siyasetini elinde tutuyordu. Şahsi nüfuz ve gayretiyle Haşimoğullarının mevkisini yükselten Abdulmuttalib’den sonra oymağın nüfuzu oldukça azalmıştı. Çünkü oğullarından Ebu Talib zengin değildi. Abbas zengin olmasına rağmen sürekli Mekke’de kalmıyordu. Ebu Leheb ise ahlâksız bir kimse olarak ünlenmişti.

Bu durum ve Muttalipoğullarının düşüşü Muhammed’in soyundan gelen ve eskiden kendilerine ait olan otoriteyi tekrar ele geçirmek için bir eylem planlamasına sebep olabilirdi.

2-Muhammed’in Hatice ile evlenmesi ve Hatice’nin etkisi :


Muhammed Hatice ile evlenene kadar sıradan biri idi, zengin değildi, kervanları götürür ve ticaret yapardı. Bir rivayete göre Hatice’nin sadece ticaret yaptığı mallarını 80 bin deve taşıyordu. Dört yüz hizmetçi onun ticaret ve sair işlerini yürütmekle görevliydi. Hatice ile evlendikten sonra ihtiyacı olan maddi güce ve Mekke içerisindeki saygınlığa kavuştu. Muhammedin peygamberliğinde en büyük desteğinin Hatice olduğu anlaşılıyor, hatta bizzat bu eylemin planlayıcılarından biridir. Nitekim bir İslami sitede şöyle anlatılıyor :

“O sıralarda ortalama elli- elli beş yaşlarındaydı ve Mekke’ye gidenler bilir, çıkılması yarım saat süren Hıra Dağı’na yemek götürmek maksadıyla çıkar, mağaranın önüne yemek kaplarını koyar daha sonra gidiyor gibi yapar ve koşup bir taşın ardına gizlenir, bazen iki bazen üç gün, aç susuz bir halde mağaranın ağzına doğru ona bir zarar gelmesin diye beklerdi. Onu himaye etmeyi kendine görev edinmişti. Bir gün Cebrail gelip “EY MUHAMMED HATİCE BURADA” dedi. Peygamberimiz “EVET BİLİYORUM” deyince Cebrail (a.s) “HAYIR O HEP BURADA HİÇ GİTMİYOR Kİ” şeklinde cevap verdi. Belki eşinin yolunu beklerken dam üzerinde ya da bahçede O’na yaktığı türküleri ve şiirleri Peygamberimiz hiç duymadı, ama bu bekleyişi Allah O’na duyurdu.”

Görüldügü gibi Hira’da da Hatice Muhammed’in yanındadır, ilk vahyini alınca ona koşar. Cebrail’in gelip gelmediğini onun sayesinde anlar. Hatice’nin amcası Varaka ise onların en büyük destekçileri ve akıl hocalarıdır.

Kureyş kabilesinin lideri olabilmek için aranan vasıflardan bir tanesinin de varlıklı olmak olduğundan yukarıdaki satırlarda bahsetmiştim. Muhammed Hatice sayesinde bu saygınlığa kavuştu ve sözü daha da dinlenir oldu.

Mahzum oğulları semtinde es-Sâib b. Ebi's-Sâib çarşısı vardı; bölümlerin birinde, Peygamber'in ve es-Sâib'in malları depolanmaktaydı. es-Sâib, Peygamberle ortak idi. eş-Şeybânî'ye göre, onlar deri ticareti yapmışlardı. Belâzürî'nin kaydettiği bir rivayete göre ise Peygamber, Ebû Süfyan tarafından Suriye'den getirilen bazı mallara ileride gelir sağlamak için para yatırmıştır.

Bu rivayetlerden Peygamberin Mekke’nin lideri Ebu Süfyan ile birlikte ticarete girecek kadar büyüdüğünü görebilmek mümkün. Ona bu saygınlığı kazandıran ise Hatice’nin varlığı idi. Nitekim Hatice Muhammed üzerinde o kadar etkindi ki Allah bile ona selam yollayabiliyordu:

“Allah’ın Selam Yolladığı Kadın: Bu harika içtenliğin karşılığı olarak O’na selam yolladı. Peygamberimiz gelip, “Cebrail (a.s)’ın ve Allah’ın sana selamı var” dediğinde bu muhteşem sevgi öğretmeni aynı zamanda zekâsının ve konuşma kabiliyetinin doruğunda bir cevap verdi: “Cebrail’in selamını alıyorum, ama Rabb’im zaten Selam’dır, tüm selamlar zaten O’dur.” diyordu.”  (http://sufizmveinsan.com/konuk/sevgiyi.html)

 

3-Yeni bir peygamber beklentisinin çok yoğun olması :

Mekke o sıralar yeni bir peygamber beklentisinde idi. Aslında o yüzyıllar tüm dünyada ticaret burjuvazisinin şekillendiği, meta ekonomisinin geliştiği zamanlardır. Tüm ülkelerde azgın bir sömürü ve sermaye birikimi görülür. Buna karşın ezilen halkın yoksulluğu ve buna başkaldırısı ile ciddi sınıf çatışmaları ortaya çıkar. Halkın ezilmiş ve yoksulluğunun ideolojik olarak sonucu ise yeni bir kurtarıcı beklentisidir. Mekke de bu ortamdan nasibini almıştır. Bu gerçeği eski Arap şiirinde de takip edebilmemiz mümkündür :

bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir :

“Ey insanlar!“Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış, Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var. Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü. Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun. Ona muhalefet edene yazıklar olsun. Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.”

Diyerek bazı gerçekleri daha önceden gördüğünü itiraf etmiştir. Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi de ayrı bir anlam taşımaktadır.

Ayrıca gene peygamber beklentisi ile ilgili olarak Kur’an şöyle demektedir :

Yeminlerinin olanca güçleriyle, kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerinin herhangi birinden mutlaka daha doğru olacaklarına dair, Allah'a and içtiler. Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. Fatır 42

O dönemin tanıklığı Muhammed’in bu beklentiyi karşılıksız bırakmamaya karar verdigini çok açık bir biçimde bize kanıtlamaktadır.

4-Haniflerin ve diğer tek tanrılı dinlerin varlığı :

7. yy da Arap yarımadasında özellikle Güney’de tek tanrılı dinler mevcuttu. Mekke’de ise Hıristiyanlığın yanı sıra adına Hanifler denen ve tek tanrı inancına bağlı olan kimseler bulunuyordu. Kıys Bin Saide, Varaka Bin Nevfel, Abdullah Bin Çehş, Osman Bin Halis bu Haniflerin önde gelenleridir ve tabir caizse bir nevi İslamiyet’in kuruluşunun gizli cemiyetini teşkil etmişlerdir.

Varaka Bin Nevfel Hatice’nin amcazadesiydi ve Hıristiyandı. Tevrat ile İncil'i de iyiden iyiye incelemiş ve Arapçaya tercüme etmişti. Çok bilgili ve Filozof bir adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu. O araştırmaları sonucunda puta tapıcılığı bırakıp Hıristiyanlığı kabul etmişti. Muhammedin en büyük öğretmeni Varaka idi. Muhammed' de Ona saygı gösteriyordu. Varaka'yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona Tevrat ı baştanbaşa okudu. Adem’den İsmail'e kadar bütün Peygamberlerin menkıbelerini anlatıyordu. Musa’nın dinini nasıl kurduğunu, İsa'nın Hıristiyanlığını da izah etti. Muhammed’in ilk vahiyi aldığını iddia ettiği zaman Hatice ile birlikte başvurduğu kişi Varaka’dır ve gene rivayetlere göre Muhamme’in peygamberliğini müjdeleyenlerden biri de Varaka’dır. Aşağıda görüleceği gibi Muhammed’in peygamberliğinin tasdikini ve ilanını Varaka yapmaktadır.

“Hz. Muhammed peygamberliğini bekler bir hal aldı. Çok geçmeden Hz. Muhammed'e vahiyler gelmeğe başladı. Mağaraya çekiliyor ve halvete giriyordu. Orada kendisine gelen vahilerden korkuyordu. Bunları eşi Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Hatice de amcazadesi Varaka Bin Nevfel'e onları bildirdi. O bu olayı dikkatle dinledikten sonra: git, eşin Muhammed'e söyle korkmasın. Bu alametler O'nun ahir zaman Peygamberi olacağını ispat ediyor. Dedikten sonra, bir de manzume okudu: "Hz. Muhammed, artık bir peygamberdir. Kendisine görünen Cebrail'le, Mikail'dir. Getirdikleri ise vahiydir. Hz. Muhammed'e inananlar Cennete girecekler, doğru yoldan ayrılanlar ise cehennemde sosuz olarak yanacaklardır.". Hz. Hatice Varaka'nın yanından dönerek Nevfel'in dediklerini aynen O'na bildirdi. Hz. Muhammed bu sözlerden müsterih oldu. Kendisine peygamberlik geldiğinden dolayı da sevindi.” Buharinin naklettiği hadis şöyledir :

Bundan sonra Hadîce (radiya'llâhu anhâ) Hazret-i Resûl-i Ekrem'i (salla'llâhu aleyhi ve sellem) birlikte alıp ammizâdesi Veraka b. Nevfel b. Esed b. Abdü'l-Uzzâ'ya götürdü. Bu zât, zamân-ı Câhiliyyette dîn-i Nasrâniyyete dâhil olmuş bir kimse olup İbrânîce yazı bilir ve İncil'den meşiyyet-i İlâhiyye taallûk ettiği mikdârda öteberi yazardı. Veraka gözlerine amâ târî olmuş bir pîr-i fânî idi. Hadîce radiya'llâhu anhâ Veraka'ya: "Amûcam-oğlu, dinle de bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor." dedi. Veraka: "Ne var kardeşimin oğlu?" diye sorunca Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem gördüğü şeyleri kendisine ihbâr etti. Bunun üzerine Veraka dedi ki "Bu gördüğünü, Allâhu Teâlâ'nın Mûsâ (salla'llâhu aleyhi ve sellem) ya tenzîl ettiği Nâmûs (-ı Ekber)dır. (Yâni Sâhib-i Sırr-ı Vahiydir.) Âh keşki senin da'vet günlerinde genç olaydım. Kavmin seni çıkaracakları zaman keşki ber-hayât olsam!". Bunun üzerine Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: "Onlar beni çıkaracaklar mı ki?" diye sordu. O da: "Evet. (zîrâ) Senin gibi bir şey getirmiş (yâni vahiy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şâyed senin da'vet günlerine yetişirsem sana son derecede yardım ederim." cevâbını verdi. Ondan sonra çok geçmedi. Veraka vefât etti. (Ve o esnâda) Fetret-i vahiy vukû' buldu (yâni bir müddet için vahiy inkıtâa uğradı.)|

Kıys Bin Saide, Ukkaz Meydanında şöyle bir şiir okumuştu: Yemin ederim ki, Allah'ın indinde bir din var ki, şimdi bulunduğumuz dinden daha sevgili ve Allah'ın gelecek peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu ol kimseye ki O'na iman edip de O da O'na hidayet eyleye. Ve ol behdbahta ki O'na isyan ve muhalefet eyleye. Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere”

Kıys Bin Saide bu şiiri okurken Muhammed’in de onu dinlediği rivayet edilir. Yıllar sonra peygamberliğini ilan ettikten sonra bir hadise göre şöyle demiştir :

“Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra bir gün yanındakiler: İçinizde Kıys Bin Saide'yi tanıyan var mı? Diye sordu. Sonra da bu hitabeden bazı parçalar okudu. Daha birçok şeyler de söyledi. Yine yanındakiler: Acaba onun satırlarından aklında kalanlar var mı? dediler. O zaman Hz.Ebu Bekir : Ben biliyorum. Diyerek bu hitabeyi sonuna kadar okudu.”

Gene önemli Haniflerden bir tanesi Zeyd b. Amr b. Nufeyl’dir. Bir hadise göre Zeyd’in konumu şöyledir :

Rasûlüllah’ın Zeyd b. Amr b. Nufeyl’den bahsederken şöyle dediği bana rivayet edildi: O putlara ibadet nedeniyle beni ayıplayan ve böyle yapmaktan nehyeden ilk insandı. Mekke’nin yukarısındaki yüksek alanda Zeyd b. Amr’a uğradığımda Zeyd b. Hârise ile birlikte Taif’ten gelmiştim. Dinlerini terk etmesi onu Kureyşliler arasında meşhur etmişti (şeharathu). O da aralarından çıkıp Mekke’nin yüksek bölgesine yerleşmişti. Gidip yanına oturdum. Beraberimde putlarımıza kurbanlarımızdan bir torba et vardı. Eti Zeyd b. Hârise taşıyordu. Eti kendisine takdim ettim. O vakit ben genç bir delikanlıydım. ‘Amcacığım, bu yemekten yiyiniz’ dedim. O ‘yeğenim, bu putlarınıza sunduğunuz kurbanlarınızdandır değil mi’ diyerek mukabelede bulundu. Ben öyle olduğunu söyleyince, ‘Abdulmuttalib’in kızlarına sormuş olsaydın, benim bu kurbanların etlerinden asla yemediğimi sana söylerlerdi, benim onlara hiç ihtiyacım yok’ dedi. Ardından ‘onlar iyilik veya kötülük yapamayan batıl şeylerdir’ diyerek veya bu anlamda ifadeler sarf ederek, beni ve putlara ibadet edip onlara kurban kesenleri ayıpladı. Rasûlüllah ekledi: ‘Bu bilgiden sonra, Allah beni risaletiyle şereflendirinceye kadar onların bir putuna asla el sürmedim ve onlara kurban kesmedim.’

Bu hadisten görüleceği gibi Muhammed putlara kurban sunulamayacağı ve bilgisini Allah’tan değil bu öğretmenlerinden almıştır. Gene öğretmenlerinin onu inzivasında bile yalnız bırakmadıkları anlaşılıyor:

İbn Dureyd’den kaydedilmiş bir rivayete göre ; “Vahiy almadan önce Peygambere yalnızlık sevdirildi ve Mekke dağları oyuklarında ikamet etti. O (Peygamber) dedi ki: ‘O da kendisini dünyadan tecrid ettiğinde Zeyd b. Amr’ı oyuklardan birisinde gördüm.”

Gene bu haniflerden ünlü şair Ümeyye b. Ebî’s-Salt ın Muhammed’e çok yakın oldugu bilinir. Oldukça bilgili bir kişidir ama İslami rivayetlere göre Muhammed peygamberliğini ilan edince çok şaşırdığı ve ona cephe aldığı söylenir, kendisinin peygamberlik beklediği rivayet edilir.

Esas ilginç olanı bu Haniflerden hiçbirinin İslamiyeti kabul etmediğidir. Varaka Hırıstiyan olarak ölmüştür, Abdullah b. Cahş önce Müslüman olmuş, Habeşistan hicreti sırasında Hıristiyanlığı kabul etmiştir, Osman b. Huveyris Rum meliki Kayser’in yanına giderek Hıristiyanlaştı, Zeyd’i Mekkeliler sürgün ettiler ve hanif olarak göç etti, Ümeyye ise Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkarak Allah’ın düşmanı (aduvvullah) sayıldı.

Ögretinin kurulmasında ve Muhammed’in eğitimi de büyük katkı ve önemi olan bu şahısların İslami devlet kurulmasına pek de bir katkıları olmadığı görülüyor. Aslında ilişkiler ve sonuç göz önüne alındığında Muhammed’in bu ustaların tezgahında egitim gördüğü, fakat daha sonra amacının farklılaşarak onlardan ayrıldığı anlaşılıyor. Bu Hanifler muhtemeldir ki aralarında dini bir toplum oluşturmaktaydılar ve ilk başlarda da Hatice kanalıyla Muhammed’i de aralarına alarak yetiştirmişlerdi, fakat daha sonra Muhammed “ neden bu beklenen peygamber ben olmayayım “ diye sormuş olmalı ve bunun desteğini de sahabilerinde bulmuş olmalıdır.

 

5-Sahabiler :


İslam devletinin kuruluşu esnasında 10 kişi var ki bunlar devletin ilk kurucuları ve yaşamlarında cennetle müjdelenmişlerdir. Bu sahabiler ilk Müslüman olanlardır, her biri genellikle ayrı kabilelere mensupturlar, hemen hepsi zengindirler ve İslamiyet’ten sonra daha da zenginleşmişlerdir, dört tanesi devlet başkanlığı yapmış diğerleri de Şura içerisinde yer alarak halife seçiminde tayin edici olmuşlar ve Mekke toplumu esnasında mevkileri açısından önemli ve insanları etkileyebilecek konumdadırlar. Şimdi bunları kısaca bir gözden geçirelim. Aşşagıdaki bilgiler http://www.sevde.de/Sahabeler/Sahabeler.htm Sitesinden özetlenmiştir.

EBUBEKİR : Teymoğulları kabilesinden. Muhammed ile yaşıt ve arkadaş. Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm davetçiliğine başlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm'ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk Müslümanların bir çoğu İslâm'ı onun davetiyle kabul etmişlerdi. Umumi ve hususi olan önemli işlerde ashabıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi. Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah'ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşavere ederlerdi.

ÖMER: 584 te doguyor. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir . Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129 Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

OSMAN: Muhammed peygamber olduğu zaman 34 yaşında. Ümeyyoğullarından ve Ebubekirin yakın arkadaşı. Zengin, Bir Yahudi nin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün müslümanların istifadesine sunmuştu. Muhammedin önce birinci, ölünce ikinci kızı ile evleniyor. Sonra o da ölüyor. Rukayye ve Ümmü Gülsüm. Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâm’a ve Müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların teçhiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş'ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun teçhiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına teçhiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir: Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para.

ALİ: Muhammed’in amcaoglu ve damadı. Onu önemli kılan Muhammed’in kendi soyundan olması dolayısıyla güvenilir olması. 10 yaşında daha bir çocuk iken İslamiyet’i kabul ediyor. Ancak daha sonraki ve bağlılığı neticesinde devlet kurucuları arasında yer alıyor, böylece de cennetle müjdeleniyor :

Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakkı tebliğ etmek hususunda Allah'u Teâlâ'dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp ilâhî emirleri tebliğ edince, Kureyş müşrikleri onunla alay etmişti. İkinci toplantıyı yapmasını Hz. Ali (r.a.)'ye bıraktı, Ali de bir ziyafet hazırlayarak Hasimoğullarını davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey Abdülmuttaliboğulları, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiş bulunuyorum. İçinizden hanginiz benim kardeşim ve dostum olarak bana bey'at edecek" dedi. Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah'a onun istediği sözlerle bey'at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "Kardeşimsin ve vezirimsin " diyerek Hz. Ali'yi taltif etti.

Muhammed büyük ihtimalle Ali’yi kendi yerine hazırlıyordu. Hicretin 9 yılında "Berae Suresi" nazil oldu. Bu sure Allah ve Resulünün müşriklerden beri olduğunu bildirerek başlayıp, onlarla yapılan anlaşmaların feshedileceğini haber vermekte idi. Onda ayrıca, kendileriyle anlaşma yapılanların ve bu anlaşmalarına sadık kalanların emniyet içinde olacakları, anlaşma yapılmayanlarla anlaşmalarını bozanlara ise dört ay süre tanınıp ondan sonra iman etmemiş her kim varsa kendileriyle savaşılacağı belirtiliyordu. Surenin nazil olması üzeri ne ashaptan: Ey Allah'ın Rasulü bu ayetleri Ebu Bekr'e bildirseniz de o insanlara duyursa!’, diyenlere karşı Hz. Peygamber: “Bu (ayetleri) benden veya ehli beytimden olan bir kimseden başkası benim adıma tebliğ edemez” buyurdu ve Hz. Ali'yi bu ayetleri hacılara duyurmakla görevlendirdi. Hâlbuki bu sırada Hac emiri Ebubekir’di. Gene Muhammed ölüm döşeğinde vasiyet yazdırmak istemiş fakat Ömer buna engel olmuştu.

SA'D B. EBİ VAKKAAS: Malik b. Vuheyb b. Abdi Menaf b. Zühre. Babası Malik b. Vuheyb'dir. Malik'in künyesi Ebî Vakkas olup, Sa'd bu künyeye nisbetle İbn Ebî Vakkas olarak çağrılırdı. Rasûlüllah (s.a.s)'in annesi Zuhreoğullarından olduğu için, anne tarafından da nesebi Rasûlüllah (s.a.s) ile birleşmektedir. Sa'd'ın annesi Hamene binti Süfyan b. Ümeyye'dir. Sa'd (r.a), ilk iman edenlerden biridir. Kendisinden yapılan rivayetlere göre o İslam’ı üçüncü kabul eden kimsedir. Ancak, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise'den sonra Müslüman olmuşsa beşinci Müslüman olmuş oluyor. Sa'd (r.a), müslüman olduğu gün henüz namazın farz kılınmamış olduğunu ve o zaman on yedi yaşında bulunduğunu söylemektedir (İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut (t.y), III, 139).
Sa'd (r.a), hakkında ayet nazil olan sahabilerden biri olma şerefine de sahiptir. O, "Benim hakkımda dört ayet nazil olmuştur" (Müslim, Fedailu's-Sahabe, 5) demektedir. Bu âyetlerden bir tanesi, Mekkeli müşriklerin Rasûlüllah (s.a.s)'den yanındaki, ona iman etmiş güçsüz kimseleri kovmasını istemeleri üzerine nazil olan, Allah rızasını dileyerek akşam sabah ona dua eden kimseleri kovma" ayetidir (el-Enam, 6/52; Müslim, Fedailu's-Sahabe, 5; diğer âyetler şunlardır: el-Enfal, 8/1; Lokman, 31/15; el-Maide, 5/9). Sa'd (r.a), sekiz evlilik yapmış olup; bu evliliklerinde, on yedisi kız, on yedisi de erkek olmak üzere otuz dört çocuğa sahip olmuştu (Asr-ı Saadet, I, 441). Vakkas Zühreoğullarından.
İletinin başında İslamiyet’ten önce Arap Yarımadasındaki kabile yapısı hakkında geniş bir özet vermiştim. O özette dikkat edilirse Abdumenâf, Zühre, Teym ve Esedoğullarının Mutayyebîn (temizlenmişler) adlı bir pakt kurdukları belirtilmekteydi. Mekke toplumunun ağırlıklı olarak bu pakttan oluştuğunu söylemek mümkündür, o halde Muhammed’in ilk olarak yapacağı bu paktın birliğini korumak olmalıydı. O da tam da böyle yaptı. İlk Müslüman olmaktan başka hiçbir özelliği olmayan bu yaşamlarında cennetle müjdelenen sahabelerin her birisinin özelliklerinden bir tanesi bu paktı oluşturan soyların önde gelen insanlarından oluşmalarıdır.

Sa'd B. Ebi Vakkas  ile Abdurrahman İbn Avf 
Zühreoğullarından
Ebubekir ile  Talha Teym oğullarından
Osman Ümeyoğullarından
Muhammed, Ali
Haşimoğullarından
Zübeyr Esedoğullarından
Ebu Ubeyde B. el-Cerrah Fihroğulları'ndan
Zeyd Babası Muhammedin öğretmeni
Ömer Adiyoğullarından


Görüldüğü gibi bu sahabelerin birleştiği temel ile mutayebbinlerin birleştiği temel ortak gibi görünüyor. Öncelikle geçmişte kurulan bir ittifak temelini bozmamak ve ilk birleştirici adımları, ilk siyasi adımları bu temelde atmak. Sahabeleri ilk örgütleyenin Ebubekir olduğu tüm kaynaklarda ittifakla belirtilen bir husus. O halde şöyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali kuvvetle muhtemeldir :

Muhammed uzun bir süre Haniflerden din eğitimi alır ve var olan tek tanrılı dinlerin geçmişleri ile ilgili bilgileri öğrenir. Hanif adı verilenler büyük ihtimalle Hıristiyanlığa yakın bir tarikat şeklindedirler. Muhammed ile Ebubekir çok yakın arkadaştırlar ve gidişattan memnun değildirler. Muhammed eski hanif tarikatından ayrılarak Varaka nın da desteğiyle peygamberliğe soyunur ve yeni dinin ilk ayetlerini söylemeye başlar. Bu arada Ebubekir de her kabilenin önde gelen kimseleriyle temasa geçer ve onları yeni çekirdeğe kazandırır. Bu kişiler ileride kurulacak yeni devletin çekirdek kadrolarını teşkil ederler ve gerek Ali ile olan ortak yönetim tartışmalarında, gerek edindikleri servetle, gerek kendileriyle ilgili ayetler inmesiyle de farklılıkları ileride belirginleşir. Ve yaşamlarında cennetle müjdelenirler. Aslında yaptıkları işler ve çektikleri eziyet ilk Müslümanlardan olan Bilali Habeşiden fazla değildir. Ama bu müjde onların kurucu üye olduklarını belirlemek için yeterlidir. İlk 6 sene sayıları 70-80 kişiyi geçmez. Burada da Ömer’in devreye girdiğini görüyoruz. Ömer Mütabeyyinler harici bir isimdir ve soyu Kusay öncesi eski bir kabileye dayanmaktadır, ancak etkisi çoktur ve Müslüman olduğunu resmen ilk açıklayan kişidir. Bundan sonra da İslam tarihi boyunca sık sık Muhammed’i yönlendirdiğine tanık oluruz.

 

6-Peygamberin otoritesinin kaynakları :


Peygamber bir devlet kurabilmek için siyasi güce ihtiyaç duyuyordu. Yaydığı din ile bu otoriteyi mutlak hale getirdi ve Allaha dayandırdı. İslam dinine iman eden hiç kimse onu Allahın elçisi olarak tanıyacağından otoritesine karşı çıkması mümkün değildi.

Dini devletin temellerini mutlak otoriteye dayandırana kadar ise kabile ve soy yakınlığından kaynaklanan, önder olmaktan kaynaklanan, akrabalıktan ve yoldaşlıktan kaynaklanan otoritesini kullandı.
Siyasi olarak güçlendikçe otoritenin kaynakları askeri gücü oldu. Askeri gücü kullanmaktan hiç bir zaman çekinmedi. Ancak tüm bunların yeterli olamayacağı zaman insanlara ya cennet vaat etti, bu dünya için de ganimetler tesisi etti. Nitekim peygamberden sonra Osman zamanında fetihler sona erip de ganimet akışı durduğu zaman Kufe de mülk paylaşımı sonucunda isyanlar çıkmış ve bunun sonucunda Osman öldürülmüştür.
Her ne kadar kurucu ideolojiyi din ve kutsallık ekseni üzerine yerleştirmiş olsa da yaşayan bir kimsenin kutsal olduğu ya da ömrü içerisinde Allah’tan vahiy geldiğinin kabulü pek de kolay bir şey olmasa gerektir. Temelini attığı devlet ise o ölür ölmez iktidar paylaşımlarına sahne olmuş ve hükmü altına aldığı kabileler isyan etmişlerdir. Ebubekir’in iktidarı sırasında her yerde ortaya çıkan Ridde savaşları bunun bariz bir açıklamasıdır. Muhammed’in ve dininin kutsallığının yaygınlaşması ve onun isminin bir mucize ve uhreviyet perdesi ile örtülmesi onun ölümünü takip eden yüzyıl içerisinde kulaktan kulağa yaygınlaştırılarak, inanmaya eğilimli cahil halkta bir efsane perdesi altında şekillendirilmiştir.

Doğumu ve doğum tarihi ile ilgili bir kesinlik bile yoktur : “Fil yılında, Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü doğmuştur” diyenlerin yanında, “Fil olayının yirmi üçüncü yılının Ramazan ayının on ikisi olan Pazartesi günü doğmuştur” diyenler de olmuştur. Başka rivayetlerde ise “20 Nisan’da”, “Zülkarneyn takvimine göre 822 yılında” doğduğunu söyleyenler de vardır. Ayrıca “Resûlullah, Ukaz yılında yirmi yaşındaydı. Ficar savaşı da Fil olayından yirmi yıl sonra oldu. Kâbe binasının onarımı da Ukaz yılından on beş yıl sonra oldu. Bundan beş yıl sonra da Muhammed’e peygamberlik verildi” diyenler ya da, “Ukaz olayı, Fil olayından on beş yıl sonra olmuştur. Ondan on yıl sonra Kâbe binası yeniden yapıldı. Aradan on beş yıl geçtikten sonra da Muhammed’e peygamberlik verildi”; ya da “Fil olayı, Muhammed’in doğumundan on yıl önce olmuştur” veya “Hz.Peygamber Fil olayından otuz yıl sonra”, yahut “Resûlullah, Fil olayından on beş yıl önce doğmuştur” gibi değişik rivayetler de vardır. Bir başka rivayette ise, “Resûlullah Fil yılında doğdu. On beş yıl sonra Ukaz savaşı oldu. Fil olayının yirmi beşinci yılının başında Kâbe yeniden yapıldı. Kırkıncı yılın başında da Resûlullah’a peygamberlik geldi” denilmektedir. İbn Kesir, el Bidaye ve’n-Nihaye Büyük İslâm Tarihi II, çeviren: Mehmet Keskin, İstanbul 1994,

Doğumu hakkında net bir tarih bile olmayan peygamberin doğumundan itibaren mucizelerin olduğu ise bir kutsallık ve din yaratmak için gereken rivayetin oluşturulması için Sümer şehir devletlerinden beri süregelen bir yöntem olduğu son derece açık olması gerekir. Şimdi bu kutsallıkların bazılarına göz atalım :

Muhammed’in annesi Amine henüz hamileyken rüyasında, “Sen insanların en hayırlısına hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğinde her hasedcinin şerrinden korunması için bir ve tek olana sığınırım de, adını Ahmed veya Muhammed koy” diyen bir sesle uyanmıştı. İbn Hişam, es-Sîre I, Yakubi’den gelen rivayetlerde de, peygamberin doğduğu gece bazı olağanüstü olaylar meydana gelmiş ve Kisra’nın sarayından on dört burç çatırdayarak yıkılmış, İranlıların bin yıldan beri yanan ateşleri sönmüş, Semave vadisi taşıp, sular altında kalmış ve Save gölü kurumuştur. Yakubi, Tarih II, 5-6

Yine Hz. Muhammed’in doğduğu gece putlar, yerlerinden sarsılıp yüz üstü yere düşmüşlerdir. Habeş kralı Necâşî, bazı olağanüstü durumlara tanık olmuş ve Hz.Muhammed’in doğumu ile birlikte bir nur ortaya çıkarak Şam saraylarını onlara göstermiştir. Hz.Muhammed’in kendisi ise başını göğe kaldırmış diz üstü çökmüş gibi bir durumda doğmuş ve üzerine kapatılan çömlek ikiye bölünmüştür. Ayrıca doğduğu evde bir nur görülmüş, göklerdeki yıldızlar o eve yaklaşmışlar ve buna benzer olağanüstü olaylar görülmüştür. İbn Kesir age

Başka bir rivayette ise, Hz. Muhammed doğduğu zaman beraberinde bir de nur çıkmış ve bu nur ona, doğu ile batı arasını baştanbaşa aydınlatıp göstermiştir. Başka bir rivayete göre de, Hz.Muhammed doğarken birlikte çıkan nur Şam saraylarını ve caddelerini aydınlatmış ve hatta Busra’daki develerin boyunları bile o aydınlıkta görülmüştür. Doğduğu evde ise her nereye bakılırsa orası nur olmuş ve yıldızlara bakanlar yıldızların üzerlerine düşeceklerini sanmışlardır. Bir başka rivayette ise, Hz. Muhammed doğarken beraberinde çıkan nurun aydınlığı ile Bizans sarayları görülmüştür. Hz. Muhammed beşikte iken parmağıyla aya işaret ederek anlaşılmaz şeyler söylemiş ve ay da onun gösterdiği yöne yönelmiş, ay ile konuşmuş, ay da onunla konuşmuş ve ağlamaması için onu avutmuştur. Arş’ın altında secde ederken onun sesini işitmiştir. İbn Kesir age

Mekke’ye yerleşip ticaret yapan Yahudi’nin biri, Hz. Muhammed’in doğduğu gece Kureyş toplumuna, “Ey Kureş bu gece bir çocuğunuz oldu mu?” diye sormuş, onların, “bilmiyoruz” demeleri üzerine “Eğer böyle bir doğum olmamışsa mesele yok. Bana bakın ve söyleyeceklerimi iyice kafanıza koyun. Bu gece doğan çocuk, bu son ümmetin peygamberi olacaktır. İki omuzu arasında, at yelesi gibi peş peşe tüyleri olan bir belirti vardır. İki gece süt emmeyecektir. Çünkü cinlerden bir ifrit, parmağını onun ağzına koyup süt emmesini engelleyecektir.” demiştir. Bundan sonra Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu olduğunu ve adının da Muhammed konduğunu öğrenen bir kısım Kureyşli, durumu Yahudi’ye bildirmişlerdir. Sonra birlikte Amine’nin evine gitmişler, Yahudi çocuğu görünce bayılıp düşmüştür. Ayılınca, “Vallahi peygamberlik İsrail oğullarının elinden çıktı artık. Buna sevindiniz değil mi ey Kureşyliler? Allah’a andolsun ki, o size öyle bir zor verecek ve öyle bir güce erişecek ki, haberi, doğudan ve batıdan çıkacaktır.” demiştir. İbn Kesir age

Başka bir Yahudi ise Medine’de Yahudileri başına toplamış ve “Bu gece doğan Ahmed’in yıldızı doğdu.” demiştir.  Age

Bazı kişilere göre de, Allah ilk olarak Hz. Muhammed’in nurunu ve ruhunu yaratmıştır. Hz.Muhammed’in nuru, Hz. Âdem’den itibaren de Şit, İdris, İbrahim, İsmail, Kusay yoluyla, Abdümenaf’a kadar nesilden nesile intikal etmiş, sonra Abdülmuttalib’e ve oğlu Abdullah’a ve ondan da Amine’ye geçmiştir. M. Zeki Karakaya, “Hz. Peygamber’in Hayatı”, Kutlu Doğum Haftası II, Ankara 1990, 53-54

Hz. Muhammed’in sünnetli doğduğuyla ilgili rivayetlerde de ihtilaflar vardır. Bazı rivayetlerde sünnetli doğduğu söylenmişken, bazılarında da dedesinin onu Perşembe günü sünnet ettirdiği, sünnetten sonra da bir davet verdiği ve çocuğun adını Muhammed koyduğu belirtilmiştir. Berzahullah Ahmed, es-Siretü’n- Nebeviyye, Riyad 1992, 107

Bu rivayetleri çoğaltmak da mümkündür, ancak bunların hiçbirinin gerçek olmadığını idrak edebilmek için o zamana ait tarihsel arkeolojik kayıtlara başvurmak son derece yeterli olabilir. Kaldı ki artık aklı başında hiçbir Müslüman bu söylenenleri doğru olarak kabul etmez. O halde neden bu rivayetlerin çıktığını sormak soruşturmak gerekir:

Doğum günü ve tarihiyle ilgili bir kesinliğin bile olmadığı bir insan hakkında bu derecede mucizeler atfetmenin tek nedeni yeni bir din oluşturmak için kutsallığa başvurmaktan başka bir şey olmadığı son derece aleni olması gerektir. Kırsal yaşam içinde yer alan insanlar eğitimsiz oldukları gibi rivayet ve hurafelere inanmaya da son derece açıktırlar. Kaldı ki 1400 sene evvelinin düşünsel yapısı mucize iddialarını sorgulayamayacak bir aşamada ve onları kabule meyillidir. Muhammed’in başlattığı tanrıdan vahiy alma serüveni ondan sonra gelenler tarafından daha da içinden çıkılmaz hale getirilerek böyle mucize bir önderin sözleri etrafında, tartışılması mümkün olmayan bir şeriat altında birleşilmesini sağlamıştır. Bir kere onun tanrının elçisi olduğu kabul edildiğinde onun bildirdiği sözlerin de dışına çıkılamayacağı son derece anlaşılabilir bir durumdur. Bu yöntem aslında yeni bir yöntem değildir. İlk erken devletleri incelediğimizde tamamının aynı süreçten geçtiğini görürüz. Akad kralı Sargon da, Babil kralı Hammurabi de aynı kutsallıklara başvurmuşlardı. Ancak onlar direkt olarak tanrının bir uzantısı olduklarını, akraba vs olduklarını, yetkiyi tanrıdan aldıklarını vaaz etmişlerdi. Aradan 2000 seneden fazla bir süre geçtikten sonra gelinen nokta artık tanrının uzantısı ya da akrabası olmak değil, elçisi olmaktır. Bu sözlerim yukarıda vermiş olduğum Weber alıntısı ile birlikte değerlendirildiğinde dinin ve ilahiyatın toplumların bir arada tutulmasında ne derecede etkin olduğu daha kolay anlaşılabilir.