Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenme

“Hiç şüphesiz o (Kur’an) çok şerefli, siz elçimin sözüdür...”

(Hakka Suresi, ayet 40)

 

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.”

(Enam Suresi, ayet 115.)

 

“...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...”

(Maide Suresi, ayet 3.)

 

“Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar el­bette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...”

(Mü’min Suresi, ayet 69-72.)

 

“...Bunun üzerine Allah, kuluna (Muhammed’e) vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

“Onun (Muhammed’in) gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışa­cak mısınız?”

(Necm Suresi, ayet 10-12.)

 

“... ‘(Kur’an’ı) kendisi uydurdu.” mu diyorlar. Hayır, onlar iman et­mezler. Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler...”

(Tür Suresi, ayet 33-34.)

“...Şimdi siz bu (Kur’an’a) mı sasıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz: Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!”

(Necm Suresi, ayet 59-61.)

“Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir...”

(Tevbe Suresi, ayet 123-125.)

“O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar...’”

(Neml Suresi, ayet 83-85.)

“De ki, ‘İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar’...”

(İsra Suresi, ayet; S; Bakara Suresi, ayet 23-24; Yunus Suresi, ayet 37-39.)

 

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...’

(Enam Suresi, ayet 38.)

 

“Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu an-layasınız diye Arapça okunmak üzere gönderdik.”

(Yusuf Suresi, ayet 1-2.)

 

Thomas Paine, 1784 yılında yayımladığı, The Age of Reason (Akıl Çağı) adlı kitabında, Tevrat ile İncil’in eleştirisine girişirken, “Tek bir Tanrı’ya inanıyorum... Yeryüzü yasamı ötesindeki mutluluğa inanıyo­rum; insanlar arası eşitliğe (ve sevgiye) inanıyorum ve şuna da inemiyo­rum ki, dinsel görevler adil olmayı, (tüm insanlar arası sevgi duy­gusunu), hemcinslerimizi mutlu kılma çabalarını kapsar...” diyerek sözlerine başlar. Hemen arkasından “kutsal” diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu söyledikten sonra yaylım ateşine geçer. Örneğin, bu kitaplar hakkındaki görüşlerini ser­gilerken, her şeyden önce belirttiği şudur: “Ahd-i Atiyk’in (Tevrat’ın) müstehcen hikayelerle, şeheviliklerle, gaddarlıklarla, intikamcılıklarla dolu sayfalarını okuduğumuzda, bu kitabın Tanrı sözleri olmaktan çok, şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu anlarız.” Fakat, bunu da yeterli bulmaz ve ekler: “...Bu kitap(ları) Tanrı kitabı olarak benimsemeyi Yaradan’a (Tanrı’ya) karşı saygısızlık sayanın.”

Bugün hala uygar ülkelerin kitaplıklarında başköşeyi işgal eden bu kitabın yazarı için Napolyon Bonapart vaktiyle şöyle demiş: “Yeryüzünün her bir kentine Thomas Paine’in saf altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”’

Şimdi geliniz iki yüz yıllık bir atlama yapalım ve çağdaş ya­zarlardan gelişigüzel birinin, örneğin Lloyd M. Graham’ın, 1979 ta­rihinde yayımladığı Deceptions and Myths of the Bible (2) (İncil’in Aldatıcı ve Efsanevi Yönleri) adlı kitabının daha ilk başlangıç say­fasında yer alan şu satırları okuyalım:

1   Bu konular için bkz. İlhan Arsel. Aydın ve “Ayılın”, Kaynak Yayınları, yeni ek­lemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basım. İstanbul. Man 1997.

2)  Batı’daki söyleniş tarzıyla “Bible” sözcüğü Eski Ahit -ki Yahudilerin Tevrat’ını kap­sar- ile Yeni Ahit -ki Hıristiyanların İncil’ini kapsar- deyimlerini içine alan bir sözcüktür.

 

“...’Kutsal Kitap’ gerçekten kutsal mıdır? Gerçekten Tanrı’nın solleri inidir? (Hayır) İncil’de kutsal olan bir şey olmadığı gibi, bu kitap Tanrı sözleri de değildir. Bu kitap, Tanrı’dan esin­lenmiş azizler tarafından değil, iktidara susamış (muhteris) pa­pazlar tarafından yazılmıştır... İncil, Tanrı sözleri değil, put­perestlik dönemine ait kaynaklardan a sı n imiş (şeylerle dolu bir kitap’tır)...

 

Bu yukarıda belirttiğim örnekler, Batı dünyasının iki yüz yıllık bir tarih süreci içerisinde, dinsel eleştiri yoluyla aşama yapmasına vesile olan düşünce tarzı konusunda verilebilecek nice sayısız örneklerden sadece ikisidir. Kuşku edilemez ki, Batı uygarlığının fikirsel gelişmesini sağlayan şey, “kutsal” bilinen kitapların (örneğin, “Tevrat” ve “İncil”in) en insafsız denebilecek şekilde eleştirilebilmesi ve bu sayede aklın özgürlüğe erişebilmesidir. Çünkü, “eleştiri” dediğimiz şey, her türlü gelişmenin iksiridir. Eleştiriden yoksun kalan, tartışılamayan her şey, gerilikler içinde yok olmaya, yok olana dek kendisiyle ilgili her şeyi ilkellikler içinde tutmaya mahkumdur. Bu oluşum, gökten indiği sanılan ve “kutsal” diye adlandırılan kitaplar için de böyledir. Yahudilik, Hıris­tiyanlık ve Müslümanlık gibi “semavi” dinlerin kitapları (yani Tevrat, İncil ve Kur’an} içerisinde eleştirel akıl süzgecinden geçirilmeyen tek kitap Kur’an’dır. Tevrat ve İncil, bu dinlerin kendi salikleri tarafından, yüzyıllar boyunca tartışılabildiği, hallaç pamuğu atılır şekilde eleştirilebildiği, hatta “uydurmadır”, “yalandır” diye inkar ya da alay konusu edilebildiği halde, Kur’an böyle bir sınava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kılınmamıştır. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Muhammed’in Kur’an konusunda hiçbir eleştiriye olanak tanımaması, bu yasaklamayı Tanrı’dan geldiğini söylediği korkutucu hükümlere da-yatmasıdır. Her ne kadar henüz güçsüz bulunduğu Mekke döneminde de, aleyhte konuşanlara karşı sert çıkışlar yapmakla beraber, asıl Me­dine’ye geçtikten sonra, oradaki Yahudilerin ya da “müşrik” Arapların kendisini birtakım sorularla güç durumda bırakmaları ve kendi ta­raftarlarından bazı kimselerin de soru sormaya kalkışmaları üzerine, soru sorulmasını kendisi bakımından çok sakıncalı bulmuş ve ya

 

3) Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible. Is the Holy Bible Holy? Is it the Word of God?, Bell Publishing Co., New York. 1979. s. l, 5.

 

saklamıştır; soru sormak ve din verilerini tartışmak gibi davranışları “kafirlik” saymıştır. Yahudilerin vaktiyle kendi peygamberlerine (ör­neğin, Musa’ya) sorular sorduklarını hatırlatarak, “Hayır... Siz. ona benzer, öyle boş, kafirane, anudane taleplerde bulunmazsınız...” şek­linde konuşmuş, bu konuda Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Bakara Suresi’ne şu ayeti koymuştur:

 

“(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara Suresi, ayet 108)4

Soru sormanın ve peygamberlerle tartışmanın kötü bir şey oldu­ğunu, Tanrı’nın insan denilen yaratığı bu bakımdan hor gördüğünü anlatmak amacıyla Kur’an’a. şu tür ayetler eklemiştir: “Andolsun ki, biz bu Kur’an’da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat, tartışmaya en çok düşkün, varlık insan olmuştur (insanın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)... “ (Kehf Suresi, ayet 54-56). Kur’an’a. koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü, peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nite­likte şeylerdir. Bunlardan biri, Musa ile Hızır hikayesidir ki, Kuranın Kehf Suresi’nde anlatılmış olup, kitabımızın diğer bölümlerinde baş­ka vesilelerle ele alınmıştır. Burada, konumuzla ilgili olarak kısaca özetlenmeye değer: Bir vakit Musa, gençten birisine, “Durup din­lenmeyeceğim, ta iki denizin birleştiği yere kadar vuracağım” der ve onunla birlikte iki denizin birleştiği yere gider (Kehf Suresi, ayet 60-61). Ve oralarda birine rastlar ki, Tanrı bu kişiye vahiy ve peygam­berlik vermiştir. Hızır Peygamber olduğu anlaşılan bu kişiye Musa, “Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diye sorar (Kehf Suresi, ayet 66). Musa’nın bu sorusuna Hızır, soru sorulmaktan hoşlanmadığını anlat­mak üzere şöyle yanıt verir: “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” (Kehf Suresi, ayet 70). Sonra birlikte yürümeye başlarlar ve bir gemiye bi-

4 Bu konular için bkz. Bakara Suresi, ayet 108, Diyanet Vakfı Kur’an çevirisi; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.463.

nerler. Fakat, biner binmez Hızır gemiyi deler; Bunu göçen Musa da­yanamaz ve “Halkı boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim ini?” der. Musa özür diler ve “Unuttuğum şeyden dolayı beni azarlama...” diye cevap verir (Kehf Suresi, ayet 71-73). Sonra yürümeye devam ederler. Bir erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine dayanamaz ve şöyle konuşur: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı ol­maksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın” (Kehf Suresi, ayet 74). Hızır yine Musa’ya kızar ve “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin demedim mi?” der (Kehf Suresi, ayet 75). Musa özür diler ve şöyle der: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.” (Kehf Suresi, ayet 76). Yine yürürler ve bu kez bir köye varırlar. Köy halkından yiyecek isterler, fakat köy halkı onları misafir etmekten kaçınır. Orada yıkılmak üzere bir duvar bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Bunu gören Musa, soru sormayacağına dair vermiş olduğu sözü yine unutup, Hızır’a, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der (Kehf Suresi, ayet 77-78). Hızır artık anlar ki, Musa sab­redenlerden değildir. Ve işte ona, soru sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının ne­denlerini bildirir. Söylemesine göre, gemi, denizde çalışan yoksul kim­selerin malı olup, onu bir kral gasp etmek niyetinde olduğu içindir ki, ge­miyi delip yaralamıştır; böylece yoksullara hizmette bulunmuştur! Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi ana ve babasını dinden çıkaracaktır. Köydeki duvarı, yıkılmak üzereyken doğrultmuştur. Çünkü, bu duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar! Bunları anlattıktan sonra Hızır, Musa’ya şunu bildirir ki, bütün yaptığı bu işler kendinden değil, Tanrı’dandır, Sonuç olarak Hızır şunu söyler: “İşte, hakkında sabredemediğin (ve soru sorduğun) şey­lerin içyüzü budur” (Kehf Suresi, ayet 79-82). Yani ona şunu öğretmek ister ki, Tanrı’ya, hiç soru sormadan ve sabır göstererek baş eğmek ge­rekir.

Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru so­rulmasını istermiş gibi görünerek, “Her kim bancı bir şey sorarsa be­hemehal haber vereceğim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” de­mekle beraber,5 din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örneğin, “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet”in ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi. Taberi’deki rivayete göre de bir gün halka şöyle demiştir: “...Sizden önce gelenler hep pek çok sormaları ve neticede peygamberlerine muhalefet etmeleri yüzünden helak olmuşlardır...” Hele kişilerin soru sormalarını, özellikle Tanrı hakkında ya da yaradılış konularında bilgi edinmeye çalışmalarını, şeytanın tahrikine (dürtmesi nedenine) bağlar ve şöyle derdi:

“Sizden herhangi birinize şeytan gelir de: ‘(Şunu) şöyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı? En sonu: Rabb’ini kim yarattı?’ diye vesvese verir. İmdi şeytanının vesveseni Rabb’ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen ‘Euzü bi’llai mine-ş-şeytani’r-racim’ diyerek Allah’a sığınsın. Ve vesveseye son versin, 7

Yine bunun gibi kendisine, Tevrat’ın tüm olarak indirildiğini söyleyen ve “Neden sana Kur’an tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” şeklinde soru soranlara çok içerlerdi. Neden dolayı Kur’an’ın tüm olarak indirilmediğini açıklamak üzere gerekçe bu­lamadığı için, tartışmaya girişmezdi; sadece Tanrı’nın, soru soranları “inkarcılar” vq “kafirler” olarak tanımladığını söylerdi. Bununla ilgili olarak Kur’an’a. koyduğu ayetlerden biri şöyledir:

5)  Bir öğle namazını kıldırdıktan sonra Muhammed minbere çıkıp kıyamet gününden söz et­meye başlar ve  “Bunu bir şey sormak isteyen varsa şimdi sorsun. Bu makamımda durduğum müddetçe bana her ne sorarsanız (hemen) haber vereceğim” der. Orada otu­ranlardan biri   “Benim babam kimdir?” diye sorar.  Muhammed kendiside,   “Baban Huzafe’dir” diye cevap verir (bkz. Sahih-i.... Hadis No. 323, c.2, s.481: ayrıca bkz. Saluh-i..., Hadis No. 81, c. l s.94). Ancak, onun bunun babalarının adını bilir görünmekle beraber, bazı durumlarda kendisini güç durumda bırakacak habersizlikte bulunurdu. Örneğin, gerdanlık olayında Ayşe’nin suçsuz olduğunu bilememiş, bir ay boyunca onun­la dargın kalmış, daha fazla ondan uzak duramayacağını anlayınca en sonunda Tanrı’dan ayet  geldi  diyerek kadıncağızın  suçsuzluğunu  ilan etmiştir.  Bu konuya diğer kitaplarımda. özellikle Serini ve Kadın adlı kitabımda değindiğim için burada fazla dur­mayacağım.

6)  Alıntı için bkz. Sahih-i..., c.2. s.483.

7)  Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i.... Hadis No. 1353. c.9. s.54.

 “(Ey Muhammed!): ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okurduk” (Furkan Suresi, ayet 32).

 

 Dikkat edileceği gibi burada, Kur’an’ın neden dolayı peyderpey in­dirildiğinin mantıklı bir nedeni belirtilmiyor. Her ne kadar yorum­cular, Kur’an’ın parça parça indirilmesinde yarar bulunduğunu söylerlerse de,8 bu iddialarının tutarlı olan bir yönü yoktur. Çünkü, Kur’an’ın tüm olarak indirilmemiş olması yararlı değil, sakıncalı olmuştur; bu yüzden nice olumsuz durumlar ortaya çıkmıştır.

Öte yandan “eleştiri” denen şeyin bir bakıma Kur’an’ı tartışmak ve muhtemelen değişikliğe sokmak ya da yalanlayıp inkarlamak gibi so­nuçlar doğurabileceğini bildiği için, kendisiyle tartışmaya kalkışanları yıldırmak amacıyla “lanetleşme” yolunu seçmiş ve Tanrı’dan şu tür va­hiylerin geldiğini söylemiştir:

“(Ey Muhammed!) Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: ‘Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de ‘kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’...” (Ali İmran Suresi, ayet 61).

Yorumcuların bildirmelerine göre, Kur’an’ın bu ayetinin adı “mübahele ayeti”dir ki, Muhammed ile tartışmaya kalkışacak olanların “lanetleşmeyi” göze almalarını öngörür. Daha başka bir deyimle, “Bir me­selede haklı olanın ortaya çıkması için karşılıklı lanetlenmek” anlamın­dadır. Anlaşılan o ki, “lanetleşme” işi, herhangi bir konuda Muhammed ile tartışmaya girişmek isteyenleri korkutmuş, bu işten vazgeçirtmiştir. Çünkü, güya Tanrı Muhammed’den yana olduğu için, Muhammed ile lanetleşmek korkulu bir şey olarak görülmüştür. Söylendiğine göre Necran Hıristiyanlarından bir heyet, İsa’nın babasız doğduğuna dair Kur’an’da yer alan ayetlerle ilgili olarak bazı iddialarda bulunmuşlar,

8) Elmalılı H. Yazır, age, c.5, s.3584. 36

 

bunun üzerine Muhammed, onları lanetleşmeye çağırmıştır. Fakat, güya Necranlılar, bunu göze alamayıp Muhammed’in koruması altına girmeyi tercih etmişlerdir.9

Fakat, Muhammed, sadece “lanetleşme” hükmünü yerleştirmekle yetinmemiştir; bir de Kur’an üzerinde tartışanların, Kur’an’ı eleştiren­lerin “kafir” sayılıp cehennemi boylayacaklarını da bildirmiştir. Nice örnekten biri olarak Kur’an’a koyduğu şu ayeti okuyalım:

“Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike yanaşmıyorlar). Onlar, kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır” (Mü” mi n Suresi, ayet 69-72).

Yine bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’ın “eşsiz” bir kitap olduğunu ve onu, şu veya bu şekilde inkara yönelecek olanların, “bunun sonucuna katlanmak zorunda.kalacaklarım” bildirmişin (örneğin bkz. Fussilet Su­resi, ayet 41). Yine bunun gibi, Kur’an ile iş görmeyen ya da hükmetme-yenlerin “kafir” ve “zalim” olduklarını bildirmiştir (Maide Suresi, ayet 44-45). Bununla da kalmamış, bir de, Kur’an’ı kısımlara ayırmanın ve kısımlardan bir bölümünü benimseyip bir kısmını reddetmenin ya da hatta Kur’an’a “şiir kitabı” ya da “kehanet” ya da “masaldır” demenin Tanrı azabına uğrayacaklarını söylemiştir (Hicr Suresi, ayet 90-91).

Yine bunun gibi, Kur’an’ın Tanrı sözleri olup ebediyetler boyunca in­sanlar tarafından hiçbir şekilde eleştirilemeyeceğini, değiştirilemeyece­ğini anlatmak amacıyla Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir: “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3). Yorumcuların açıklamalarına göre Muhammed bu ayeti, ölümünden seksen bir gün önce yerleştirmiştir; yerleştirirken de “peygamberlik” görevinin sona ermek üzere olduğunu, artık Tanrı’nın vahiy indirmeyeceğini, Müslümanların Tanrı’dan başkaca “tebligat” beklememeleri gerektiğini ve Tanrı’dan gelmiş olan vahiylerin değiştirilemeyeceğini, “nesli edi­lemeyeceğini” (kaldırılamayacağını) bildirmiştir.

9) Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde Al-i İmran Suresi’nin 61. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız.

 

Her ne kadar İslamcılar, Tanrı’nın “...hiçbir (Tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru bir kitap” (Kehf Suresi, ayet 1) olarak indirdiği Kur’an’ın eleştirilmeye ihtiyacı bulunmadığını, esasen eleştiri yoluyla 3İr şekilde “yıkılamaz” bir kitap olduğunu söylerlerse de, Kur’an konusunda “akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı’ya ve Muhammed’e hakaret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü, tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an, bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temelden yıkılacağını herkesten iyi bilirler. Bu yüzden her türlü eleştiri ve tartışmaya karşı olup, bu yola gidenleri Tanrısızlıkla suçlamaktan, dehşet verici usullerle korkutmaktan geri kalmazlar. Bu konuda öne sürdük-gerekçeleri, Kur’an’a ve Muhammed’in tutum ve davranışlarına dayatırlar:

Kur’an ayetlerinin “uydurma”, “yalan” ya da “başka kitaplardan aktarma” şeyler olduğunu söyleyenlere karşı Muhammed’in tutumu, a ilk anlardan itibaren çok sert ve yıldırıcı olmuştur. Her ne kadar üz güçsüz bulunduğu ve kendi aleyhinde konuşanları kılıçla susturma olasılığına sahip olmadığı dönemlerde (özellikle Mekke döneminde) kendisine, “Sen sadece uyduruyorsun” ya da “...bu (Kur’an) uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir...” (Sebe1 Suresi, t 43) ya da “...(Bu ayetler Muhammed’in), başkasına yazdırtıp da dişine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır” Furkan Suresi, ayet 5) ya da “...Bu (Kur’an) insan sözünden başka şey değil(dir)...” (Müddessir Suresi, ayet 21-25) şeklinde konu­lara karşı, Tanrı’nın, “Ben onları cehenneme sokacağım”(10) şeklinde tehditlerde bulunduğunu bildirerek (11) nispeten yumuşak bir

10) Örneğin, “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tanışanları görmez misin? Nasıl da ‘indürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirlerle kaynar suya sürülür, sonra ateşle yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gibi ayetler vardır

11) Ya da Tanrı’ndan. “.. .Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler. Ey Muhammed. De ki. ‘Kur’an’ı (Cebrail). Rabbi’nin katından, inananların inançlarını pekiştirmek üzere erkle indirmiştir” (NahI Suresi, ayet 101-102 ya da bkz. Necm Suresi, ayet 1-18) şeklinde ayetler geldiğini söylemiştir.

 

tutum takınmışsa da,12 giderek güçlendikten (özellikle Medine’ye geçtikten) sonra, bu tutumunu değiştirip dehşet saçıcı bir siyaset izler ol­muştur; o kadar ki, kendisini ya da Kur’an’ı eleştiren veya inkar edenleri “inkarcılar” olarak suçlayıp, taraftarlarını onlara karşı saldırtmak üzere Kur’an’a, “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmek­ten sakınanlarla beraberdir...”(Tevbe Suresi, ayet 123-125) şeklinde ya da “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez mi­sin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bilecek­lerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gi­bi (ve daha nice) ayetler koymuştur. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ı eleştirmenin “Tanrı sözlerini inkar” anlamına geldiği inancını yerleş­tirmekle, bu konularda tartışma olasılığını kökünden yok etmiştir. O tarihten bu yana İslamcılar, “eleştiri” işlemini, bir bakıma Kur’an’ı “inkar”, “yalanlama” ya da “tahrif” (değiştirme) anlamında kabul ettikleri için, eleştiricilerin karşısına Muhammed’in bu korkutucu ve yasaklayıcı hükümleriyle çıkmışlardır ki, bunlardan bazıları şöyledir:

“O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edi­lirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar’...” (Nemi Suresi, ayet 83-85).

12) Örneğin Kureyş ileri gelenlerinden Velid b. Muğire’nin, “Bu Kur’an olsa olsa (si­hirbazlardım öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil” şeklinde konuştuğunu duyan Muhammed, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a, “Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağını!.. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağını. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder. hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsan derisini kavurur...”(Müddessir Suresi, ayet 17-28) şeklinde ayetler koymuştur.

 

Yine bunun gibi Tanrı’nın kendisine verdiğini söylediği “ilmi” (“vahiy”leri) ve “hidayeti” kabul etmeyenleri, yağmur suyunu üstünde tutmayan kaypak toprağa benzetmiştir.1-

Ve işte bütün bunlardan dolayıdır ki, Kur’an, şu ya da bu şekilde Eleştirilemez ve akıl süzgecinden geçirilemez bir kitap olmuştur; eleştirilemediği içindir ki, “Kur’an eğitimi”, l 400 yıl boyunca, düşünme gücünü baltalayıcı ve fikirsel gelişmeyi yok kılıcı bir nitelik taşımıştır. Her ne kadar 1400 yıllık İslam tarihi içerisinde iki yüz yıllık “İslam uy­garlığı” diye bir şeyden söz edilir ve bu uygarlığın “Kur’an” sayesinde ya da Kur’an’a dayalı olarak ortaya çıktığı sanılırsa da, tamamen yanlıştır. Çünkü, “İslam uygarlığı” denen şey, Kur’an’dan kaynaklanmış ola­rak ortaya çıkmış değildir; Kur’an dışı (ve özellikle Eski Yunan’dan kaynaklanmış) olarak ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat İslam yazarları ve düşünürleri ortaya koymuşlardır.

Yine her ne kadar İslam dünyasının büyük düşünürler ve bilim adamları yetiştirdiği ve bunlar arasında, Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, al Kindi vd... gibi nice örneklerin Batı dünyasını et­kiledikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kay­nak edinip ilim yapmış değildir; çünkü, Kur’an ile gerçek anlamda ilim yapılamayacağını en iyi onlar bilmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a. bağlıymış gibi görünmekle beraber (çünkü, aksi takdirde din­sizlikle suçlanıp yok edilebilinirlerdi), gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil, Eski Yunan kaynaklarından feyz alarak ilim yapabilmişlerdir. Ya­parken de çoğu kez, belli etmeden, Kur’an’a aykırı ve Kur’an verilerine ters düşer şekilde iş görmüşlerdir. Diğer yayımlarımızda (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda) değindiğimiz gibi, eğer Kur’an’ı dışlamamış ve sadece Kur’an’a dayalı olarak ilim yapmaya kalkmış ol­salardı, o ünlü yapıtlarından hiçbirini sergileyemezler, “müneccim başlılıktan” öteye geçemezlerdi. Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi nice ün­lüler, Eski Yunan’ın fikir zirvelerini, örneğin, Aristo’yu yüzlerce kez oku­duklarını söylemekle övünmüşlerdir. “Faylasuf al Arab” diye ün salan al-Kindi (ö. İS 819), Aristo’yu, başına taç yapmıştır. Arap dilinde

13 Buhari’nin Ebu Musa’dan rivayeti için bkz. Sahih-i..., Hadis No. 70,.c.l, s.81. 40

 

yazılmış en büyük tıp ansiklopedisi olarak kabul edilen Havi adlı yapıtın yazarı Razi (İS 865-932), “Kutsal sayılan kitaplar (ilim açısından) değersiz kitaplardır. Eflatun, Aristo, Öklit, Hipokrat gibi eski (bilginlerin) yazılan insanlığa çok daha yararlı olmuştur” di­yebilmiştir. İbn Sina (İS 980-1037), tıp alanında şöhret yapan al-Şifa adlı kitabının hemen her satırını, Eski Yunan’ın tıp bilginlerinin (örneğin, Galen’in, Hipokrat’ın) görüşlerine atıflarla pekiştirmiştir. al-Cahiz (İS 776-869), Kitabü’l-Hayavan adlı ünlü yapıtında, İslam uygarlığının Eski Yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını anlatmak üzere vaktiyle şöyle konuşmuştur:

“Eğer ebedi hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarına sahip ol­masaydık, eğer bu yapıtlarla korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde- bilmemize imkan bu­lunmayan bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden yoksun olurduk. Eğer Eski Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynaklan temel edinmemiş olsaydık, bilgi ha­mulemiz son derece zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere uğrardık. Ve eğer sadece kendi kaynaklarımızın ve kendi çabaları­mızın sonuçlarıyla yetinme zorunluluğunda kalsaydık, bilgi dağar­cığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel uygarlık giri­şimini yitirmiş olurduk....”

Bu gerçeği yansıtan sadece al-Cahiz değildir; onun gibi daha niceleri aynı görüşte olmuşlardır. Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki, şeriat verileriyle, daha doğrusu Kur’an’ı kaynak yapmak şeklinde bilim uygarlığı yaratmak mümkün değildir.

Bu vesileyle şunu da eklemek gerekir ki, Emevi hükümdarları, (özel­likle Muaviya) yönetim işlerinde bile Hıristiyanların tecrübelerinden ya­rarlanmışlardır. Söylendiğine göre “..Aramı Bizans tipinde Hıristiyan kültürünün Müslüman muhitine nüfuzu bu devirde başlar ki, bu tesir ka­rakteristik İslam medeniyetinin teşekkülünde etken olmuştur”.14

Yine tekrar edelim ki, İslam uygarlığı diye bilinen dönemin yaratıcılarından hiçbiri Kur’an’ı kaynak edinerek ilim yapmış değildir; hepsi de Eski Yunan’ın akılcı bilim yapıtlarından yararlanarak iş görmüş

14 İslam Ansiklopedisi, c.6. s.244.

 

lerdir. Kur’an’a bağlı olarak iş görenler de, Kur’an dışı kaynaklardan -ki genellikle Eski Yunan kaynaklandır- beslenerek olumlu denebilecek bir düşünce yoluna girebilmişlerdi: İbn-i al-Arabi’nin ve benzerlerinin yaptıkları gibi. (Bu konuda daha fazla bilgi için benim Aydın ve “Aydın” ve Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e adlı kitaplarıma bakınız.)

Öte yandan Abu Hanife gibi İslamda mezhep kurmuş olanlar bile. ahlaki ve insani sayılabilecek düşüncelere hep şeriat dışı değer ölçüleri sayesinde yönelebilmişlerdir. Örneğin, Kur’an’da. Müslümanların, “kafir”lere üstün tutuldukları ve İslamdan başka bir dine yönelenlerin sapık sayıldıkları yazılı bulunduğu halde, Abu Hanife, insan varlığını bu acı­dan değil, soyut anlamıyla, yani “insan” olarak kabule eğilimli görünmüştür. Örneğin, İslam şeriatının insafsız ve “gayri insani” cezalarını, bu eğilim sayesinde yumuşatma yolunu aramıştır. Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü “bilek kesme” cezasını eleştirirken yaptığı budur. Nasıl ki Eski Roma hukuk sisteminde, birbirinin mallarını gasp eden kan ve kocaya, adi hırsızlık suçuna uygulanandan daha farklı ve hafif cezalar uygulanıyor idiyse, Abu Hanife de buna benzer bir usulün Kur’an’daki bilek kesme cezası yerine uygulanmasını öngörmüştür.’5

Kuşkusuz ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerin kitapları da, insan aklını zincire vurmak ve özgür düşünce sistemine engel yaratmak gibi olumsuz sonuçlar yaratmaktan geri kalmamışlardır. Ancak, Batı dünyası, eleştiri yoluyla bu kitapların egemenliğine son verip, akılcılığı üstün kılmış, aklı vahyin önüne almış ve bu şekilde sınırsız gelişmelere yönelebilmiştir. Eğer İslam dünyası da buna benzer bir şeyler yapıp Tanrı- ve “Peygamber” sözleridir diye ortaya ko­yulan şeyleri akıl süzgecinden geçirebilseydi, yani eleştirel aklı reh­ber edinseydi ve bu sayede Akıl Çağı’na erişebilseydi, bugün her alanda yeryüzünün en geri kalmış “ülkeler yığını” olmazdı. Bu sonuç, hiç kuşku edilmemelidir ki, şeriat verileriyle (örneğin, Kur’an’la) ne bilimsel, ne fikirsel, ne sosyal, ne demokratik ne de ekonomik ge­lişine sağlanamayacağının en kesin kanıtıdır. Nitekim, ilerideki bö­lümlerde göreceğiz ki. Kur’an, her şeyden önce Muhammed’in günlük siyasetinin ve gereksinimlerinin ürünü niteliğini taşıyan bir kitaptır.

15 Abu Hanife, Muhtasar-ül-Kuduri, Kitab-ül Sirkti; ayrıca bkz. A.F. Von Kranıcr. 0Tlıe Oıieut Under the Caliphs. transl. by S.K. Bukhsh, University of Calctıtta. 1920, s.398 vd.

Öte yandan biçim ve içerik bakımından eleştirildiği takdirde bilimselliğe ters düşen verilerle, çelişmelerle, tertipsizliklerle, uyumsuzluk­larla (insicamsızlıklarla), tutarsızlıklarla ve hatta yanlışlarla doludur. Bu nitelikteki bir kitabın, hiç yanılmaz ve her şeyin en mükemmelini bilir diye tanımlanan bir kaynaktan gelmiş olduğunu kabul etmek kolay değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı eleştiriden geçirmenin, toplumu akılcı düşünce ve fikirsel gelişme rayına sokmak demek olacağından hiç kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır.

Ve işte bu amaçladır ki, Kur’an’ın Eleştirisi adlı bu kitabı hazırlamış bulunmaktayız. Pek muhtemeldir ki, şeriatçılar. Kur’an ile ilgili her türlü eleştiriyi “hakaret” niteliğine sokmak konusundaki o şeytani ustalıklarıyla ve küfürleriyle bu kitabın yazarına saldırmak için yeni fırsatlar yaratmakta kusur etmeyeceklerdir. Onlara derim ki, bu tür saldırganlıkları terk etmedikçe, bu tür ilkelliklerden vazgeçmedikçe, ne kendileri ne de bu toplum için geriliklerden, sefilliklerden, rezilliklerden, haysiyet yitirici yenilgilerden sıyrılmak mümkün olamayacaktır.