Kur’an’daki Çelişkilerin Oluşturduğu Sakıncalı Durumlardan Bazı Örnekler

Çeşitli nedenlerle Kur’an’a  çelişkili hükümler koymak yüzünden Muhammed, çoğu zaman kendisinin de pek içinden çıkamayacağı güç durumlarda kalmış ve bu durumlardan kurtulabilmek için, birtakım yollar arama zorunluluğunda kalmıştır. Nice örneklerinden biri, biraz yukarıda değindiğimiz “özgür irade” sorunlarıyla ilgili çelişmelerdir ki, bazı hallerde, kazanmak istediği kimseleri kaybetme sonucunu doğurmuştur. Konuya daha önce değinmiştik; fakat burada kısaca tekrarda yarar var:

Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettiği ilk dönemlerde, kişilerin “iyi iş” karşılığında (yani Müslüman olmakla) cennetin nimetlerine konacaklarını, kötü iş karşılığında (yani putperest kalmakla) cehennemi boylayacaklarını söyleyerek taraftar kazanma yolunu aramıştır. Ancak, ilk iki yıl boyunca, karısı Hatice ve amcası Ebu Talib’in oğlu Ali ile kölesi Zeyd b. Harise hariç, kendisine inanan çıkmamıştır. İkinci yıldan sonra Ebu Bekir İslam olmuş, daha sonra oğlu Abdurrahman onu izlemiştir. Muhammed, onların bu tutumunu, yani kendi irade ve istekleriyle Müslüman olup mükafata hak kazandıklarını başkalarına örnek vermek için, Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

“İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz. İnkar edenler, ateşe sunuldukları gün onlara, ‘...yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir” (Ahkaf Suresi, ayet 1920).

Görülüyor ki, bu ayeti koymakla, kişinin davranışlarında “özgür irade”nin rol oynadığı kanısını yaratmak istemiş görünmektedir. Sanmıştır ki, cehenneme gitmekten kurtulmak ve cennet nimetlerine kavuşabilmek için, Kureyşliler kendisini “peygamber” olarak kabul ederek baş eğeceklerdir. Ancak, bu yoldan kişileri kazanmanın kolay olmadığını çabuk fark etmiştir. Nitekim, kendisine babalık etmiş olan amcası Ebu Talib başta olmak üzere, Kureyş’in ileri gelenlerinden hiç kimse, onun bu tür çağrılarına kulak asmamıştır. Kuşkusuz ki, bu durum, onun “peygamber”lik iddialarını çürütebilir ve otoritesini sarsabilirdi. Yapılacak şey, bu gibi kişilerin, Tanrı’nın istememesi nedeniyle İslam olmadıklarını ortaya koymaktı. Bundan dolayıdır ki, “iyi” iş yapıp yapmamanın, örneğin, Müslüman olup olmamanın, kişi iradesine değil, Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğunu söylemiş ve Kur’an’a bu kez şu tür ayetler koymuştur:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbim İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (Enam Suresi, ayet 125).

Kur’an”’d koyduğu diğer bir ayet şöyledir:

“Ey Muhammed! Sen, sevdiğini doğru eriştiremezsin, ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir” (Kasas Suresi, ayet 56).

Bu ayetleri, Müslüman yapamadığı kişiler için, özellikle amcası Ebu Talib vesilesiyle ve onun ölümü üzerine koymuştur.1 Yine bunun gibi, Kur’an’a. koyduğu bir diğer ayet şöyledir:

“Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4; ayrıca bkz. Kehf Suresi, ayet 17).

Söylendiğine göre bu ayeti, bir türlü Müslüman yapamadığı alNadir alHaris vesilesiyle koymuştur. Böylece bu kişiyi Müslüman yapamamaktan kaynaklanan başarısızlığının göz ardı edileceğini hesaplamıştır.

 

1 Ebu Leheb için de buna benzer ayetler koyduğu söylenir.

 

Öte yandan, kendi kavminden ya da diğer kavimlerden olan Arapları, putlara ve ilahlara tapmaktan uzaklaştıramayınca, “Allah dileseydi puta tapmaklardı; seni onlara koruyucu yapmadık...” (Enam Suresi, ayet 107) ya da “Allah dilediğini saptırır, dilediğim de doğru yola eriştirir” (Müddessir Suresi, ayet 31, 42) şeklinde ayetler koyup, sorumluluğun Tanrı’ya ait olduğunu anlatmak istemiştir. Böylece kişilerin, “Sen nasıl peygambersin ki, insanları İslama sokamıyorsun?” şeklinde konuşmalarını önleyebileceğini düşünmüştür.

Medine’ye geçtikten sonra, Yahudileri (ve diğerlerini) Müslüman yapmak isteyip de yapamayınca, aynı taktiği izlemiştir: Tanrı’nın bütün insanları Müslüman kılma gücüne sahipken yapmayıp, bir kısım insanları “kafir” kıldığını bildirmiştir. Bu amaçla, Kur’an’a& koyduğu ayetler arasında şunlar var:

“Ey  Muhammed!  Rabbin  dileseydi yeryüzünde  bulunanların  hepsi inanırdı ... Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz...” (Yunus Suresi, ayet 99100).

“...Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara ahrette de büyük azap vardır” (Maide Suresi, ayet 41).2

Böylece kişilerin Müslüman olup olmamalarından dolayı kendisine söz gelmesini önlemeye çalışmıştır. Çalışırken de, yukarıda belirttiğimiz gibi, Kur’an ayetleri arasında çelişkilere neden olmuştur.

Fakat, Kur’an’a. “Tanrı dilediğini doğru yola sokar, dilediğini saptırır” ya da “dilediğini Müslüman, dilediğini de kafir yapar” şeklinde ayetler koymanın, kendi bakımından sakıncalı sonuçları olmuştur. Müslüman olmak istemeyenler, ona karşı, onun bu silahıyla karşılık vermişlerdir. Örneğin, puta tapanlar (müşrikler) şöyle konuşur olmuşlardır:

“Mademki insanları doğru yola sokan ya da saptıran, Müslüman ya da kafir yapan, puta taptıran ya da taptırmayan bizzat Tanrı’dır ve mademki Tanrı’nın izni olmadan hiç kimse inana

2 Sahihi..., c.10. s.119 vd.

maz, o halde bizim davranışlarımızda Tanrı’nın dileğine aykırı bir şey yoktur; aksine onun dileğine uygunluk vardır. Çünkü, bizi böyle yapan Tanrı’dır; eğer putlara tapıyorsak, Tanrı öyle istediği için tapmaktayız. O halde bize karışmak sana düşmez.”

Nitekim, onların bu şekildeki konuşmalarını Muhammed, Kur’an’da şöyle yansıtmaktadır:

“Allah’a es koşanlar, ‘Allah dileseydi ondan başka hiçbir şeye ne biz ne de babalarımız taparlardı. Onun buyruğu olmaksızın hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler...” (Nahl Suresi, ayet 35; ayrıca bkz. Enam Suresi, ayet 107).

Bu şekildeki konuşmalar Muhammed’i yeni bir çıkmaza sokmuş olmaktaydı ve bunları geçersiz kılabilmek için “sorumluluk” ilkesine başvurmak gerekirdi. Bu nedenle, Kur’an’a, akıl yoluna girmeyenlerin cehennemlik olacaklarına dair ayetler koymuştur:

“(Cehennemlikler) Diyecekler, ‘Söz dinlemiş ya da düşünmüş (aklımızı kullanmış) olsaydık, şimdi ateşlikler arasında bulunmazdık’...” (Mülk Suresi, ayet 10).

Bu tür ayetleri koyarken, onları kendi sorumluluklarıyla baş başa bırakıp korkutma çabasındaydı; ama bunu yaparken Kur’an’ı çelişkili hükümler yığını haline getirdiğini önemsememiştir.

***

“Rızık” konusunda Kur’an’a koyduğu hükümlerin çelişkili olması nedeniyle de, Muhammed, çoğu zaman güç durumlarda kalır olmuştur. Çünkü, bir yandan rızkın Tanrı’dan geldiğini, Tanrı’nın bazı kimselere az, bazılarına da çok rızık verdiğini söylerken (ve bu doğrultuda Kur’an’a ayetler koyarken), diğer yandan kendilerine çok rızık verilen kimseleri, sadaka ve zekat yoluyla yoksulları geçindirme zorunluluğu altında kılar şekilde ayetler koymuş ve bu ayetler arasındaki çelişkiler nedeniyle, hem yoksul sınıfın hem de varlıklı sınıfın mensupları tarafından güç durumlarda bırakılmıştır. Bu durumlardan kurtulmak amacıyla yeniden ayetler koyarken, yeniden çelişkiler yaratmıştır. Bu çelişkileri ve çelişkilerin nedenlerini anlayabilmek için Kur’an’da rızık konusuyla ilgili bazı ayetlere göz atalım:

Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, bazı kimselere az ve bazı kimselere bol rızık verdiğini bildirmiş, bunu yeryüzünde düzen sağlamak için yapmış ve örneğin Zuhruf Suresi’nde şöyle demiştir:

“Dünya hayatında geçimlerini aralarında böldük ve bazılarım bazılarından üstün kıldık ki, bazıları bazılarına hizmet etmekle alem düzen bula...” (Zuhruf Suresi, ayet 32).

Şura Suresi’nde Tanrı, az ve çok rızık dağıtmak şeklinde yeryüzünde azgınlık çıkmasını önlediğini belirtiyor:

“Eğer Allah bütün kullarına bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki azgınlık eder, azarlardı; ama o, dilediğine bir ölçüye göre verir” (Şura Suresi, ayet 27).

Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı’nın kimine az, kimine çok rızık vermesi, onları sınamak içindir:

“(Tanrı) size verdiği şeylerle sizi sınamak için, bir kısmınızı bir kısmınızla, mevki ve paye bakımından yüceltir” (Enam Suresi, ayet 165).

“Andolsun ki, mutlaka sizi, birazcık korkuyla, açlıkla, mal ve meyve noksanıyla sınayacağız...” (Bakara Suresi, ayet 155; ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 153, 156).

Görülüyor ki, Tanrı, kendine özgü bir mantıkla, insanlardan bir kısmına az, bir kısmına da bol rızık verdiğini bildirmekte. Bildirirken de bu farklılığı, “alemin düzen bulması” ve “yeryüzüne azgınlık çıkmaması”, “kullanın sınamak” için yarattığını söylemektedir. Fakat, bunları söyleyen Tanrı, bol rızık dağıttığı kimseleri,’fakirlere sadaka ve zekat vermekle sorumlu tutmak üzere şu buyrukta bulunuyor:

“Allah (vermiş olduğunuz sadakaları) günahlarınızdan bir kısınma karşılık tutar (günahlarınızı yok sayar)... Sarf ettiğinizin (verdiğiniz sadaka ve zekatın) sevabı size aittir: Sarf ettiğiniz.. şeyin karşılığı... size verilir” (Bakara Suresi, ayet 271272).

Dikkat edileceği gibi, burada Tanrı, bol rızık verdiği kimseleri fakirlere sadaka vermeye çağırırken, verdikleri sadakaya karşılık onların günahlarını (suçlarını) affedeceğini ve üstelik kendilerine sarf ettikleri şeyin karşılığını vereceğini bildirmekte! Evet, ama bunu yapmakla hem çelişki yaratmış hem de adalet fikrine ters düşmüş olmuyor mu Tanrı? Çünkü, bir kere, az rızık verenin kendisi olduğunu ve bunu belli bir amaçla yaptığını söylerken (örneğin, Şura Suresi, ayet 27; Enam Suresi, ayet 165; Bakara Suresi, ayet 153, 155156) diğer yandan fakir kıldığı bu kişilerin geçimini başkalarının sırtına yüklemesi (örneğin, Bakara Suresi, ayet 271272) çelişki değil midir? Ve sonra az rızık verdiklerine, sadaka yoluyla ayrıca kazanç sağlayacak idiyse, onlara az rızık vermiş olmanın, onları yoksul kılmanın anlamı var mı? Öte yandan sadaka verenlere, sarf ettiklerinin karşılığını verecek yerde, bunu kendisi yapsa, yani fakirlere kendisi rızık dağıtsa daha uygun olmaz mı? Ve nihayet sadaka verenleri, sarf ettiklerinin karşılığı olarak, günahlardan kurtarmakla, adalet ve ahlakilik duygusunu zedelemiş olmuyor mu? Şimdi geliniz, bütün bu çelişmelerin nedenlerini ve bu çelişmeler yüzünden Muhammed’in karşılaştığı güçlükleri inceleyelim:

İslami kabul ederek Muhammed’e katılanların büyük bir çoğunluğunu halkın en yoksul sınıfları oluşturmuştu; savaş ve saldırı yoluyla elde edilen ganimetlerin paylaşılmasından sonra da durum genellikle bu olmuştur. Ve işte çoğunluğu yoksul kişilerden oluşan bu taraftarlarına “yoksulluk” durumunu tahammül edilebilir kılmak için, Muhammed, rızkın Tanrı’dan geldiğini ve kulların geçiminin Tanrı tarafından belirli ölçülere göre hesap edildiğini, Tanrı’nın kimi kullarına bol, kimi kullarına ise az rızık verdiğini söylemiş, Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koymuştur. Biraz yukarıda örnek verdiğimiz Zuhruf Suresi’ndeki ayeti tekrar okuyalım:

“Dünya hayatında geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını bazılarından üstün kıldık ki, bazıları bazılarına hizmet etmekle alem düzen bula...” (Zuhruf Suresi, ayet 32).

Görülüyor ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, yeryüzünün düzen içinde kalmasını sağlamak amacıyla, insanlardan bazılarını diğer bazılarına üstün yapmak istemiş ve yapabilmek için geçimlerini ona göre ayarlamıştır; yani kimine az, kimine bol rızık sağlamıştır. Bunu yapmakla insanlardan bir kısmını, diğer bir kısmına hizmet eder durumda kılmış ve böylece dünya yaşamını bir düzene bağlamıştır. Fakat, kişileri ve özellikle kendilerine az rızık verilmiş olan sınıfları kendi kaderlerine rahatlıkla razı kılabilmek için, Şura Suresi’ne şöyle bir ayet koymuştur:

“Eğer Allah bütün kullarına bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki azgınlık eder, azarlardı; ama o, dilediğine bir ölçüye göre verir” (Şura Suresi, ayet 27).

Yani eğer Tanrı, bütün kullarına bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünün düzeni bozuk olurdu; çünkü, bol rızık verdiği kimselerden bazıları azarlardı! Bundan dolayıdır ki, bu bazılarına daha az rızık vermeyi uygun bulmuş olmaktadır Tanrı!

Muhammed, bu tür ayetleri koyarken, şunu çok iyi bilmekteydi ki, cehalet ve korku içinde tutulan Arap toplumunda hiçbir yoksul kişi kalkıp da kendisine bu ayetlerin gerçeği yansıtmaktan uzak ve çelişkilerle dolu olduğunu söylemeyecektir; örneğin, kalkıp da, “Ey Muhammed! Sen böyle diyorsun, ama yeryüzündeki azgınlıklar, saldırganlıklar, savaşlar, mutsuzluklar ve düzensizlikler, rızkın kimine az ve kimine çok verilmiş olmasından, yani eşitlik dışı ölçülerde dağılmış bulunmasındandır. Eğer herkesin rızkı bol olmuş olsaydı, yeryüzünde barış ve mutluluk hüküm sürerdi!” şeklinde bir şeyler diyemeyecektir. Bunu bildiği içindir ki, işi biraz daha sağlama bağlamak amacıyla, yoksulluğun Tanrı tarafından bir sınav olmak üzere verildiğini anlatmak istemiş ve Kur’an’a, “(Tanrı) size verdiği şevlerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızla, mevki ve paye bakımından yüceltir” (Enam Suresi, ayet 165) ya da “Andolsun ki, mutlaka sizi, birazcık korkuyla, açlıkla, mal ve meyve noksanıyla sınayacağız...” (Bakara Suresi, ayet 155; ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 153, 156) şeklinde ayetler yerleştirmiştir. Yoksul kişileri, yoksulluk durumuna katlandırabilmek için, Tanrı’nın onları cennetin baş köşelerine yerleştireceğine dair hükümler koymayı da ihmal etmemiştir; örneğin, şöyle demiştir:

“Haline razı olduğu vakit fakirden efdal (iyi) kimse yoktur... Ey fakirler topluluğu, Allah’ın taksimatına kalbinizden rıza gösteriniz ki, fakirliğin mükafatını güresiniz. Böyle yapmazsanız mükafat alamazsınız!”

Yine bu doğrultuda olmak üzere, fakirlerin cennete zenginlerden beş yüz yıl önce ulaşacaklarını bildirmiş ve Tanrı’nın fakirler hakkında şöyle dediğini söylemiştir:

“Benim halis kullarım... verdiğime kanaat edip, taksimatıma razı olan fakir kullarımdır. Onları cennete koyun... “3

Muhammed, bütün bu ayetlerle, “rızık” denen şeyin, Tanrı’nın keyfine ve dileğine bağlı olarak dağıtıldığını anlatmaktaydı. Ancak, bu ayetler, sadece çelişkili olmak bakımından değil, kendisini güç durumlarda bırakabilecek yönleri olmak bakımından da sakıncalıydı. Yoksul kişiler, Tanrı’nın kendilerine bol rızık vermesi için, Muhammed’den, Tanrı nezdinde aracı olmasını isteyebilirlerdi. Nitekim günlerden bir gün, Salebe İbni Hatib adında biri gelip, kendisine, “Mademki Tanrı dilediği gibi rızık dağıtıyor ve mademki sen onun peygamberisin, o halde Tanrı’ya söyle de, beni varlıklı kılsın” demiştir.4 Sayıları az olmuş olsa, bu gibi kişileri belki ganimet mallarından bir şeyler vererek susturabilirdi. Fakat, aynı şeyi bütün fakirler yapmaya kalkışacak olursa, iş ciddileşir, tehlike arz edebilirdi. Bu nedenle yapılacak şey, yoksul sınıfı varlıklı sınıfın sırtına yüklemekti. Sadaka ve zekat usulünü getirmek yoluyla, bu duruma bir çözüm araması bundandır. Bu amaçla, Kur’an’a, sadaka vermenin günah çıkarmak anlamına geleceğine dair hükümler koymuştur:

“Allah (vermiş olduğunuz sadakaları) günahlarınızdan bir kısmına, karşılık tutar (günahlarınızı yok sayar)... Sarf ettiğinizin (verdiğiniz sadaka ve zekatın) sevabı size aittir. Sarf ettiğiniz... şeyin karşılığı... size verilir” (Bakara Suresi, ayet 271 272).

3 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İlhan Arsel, Şeriat Develi’nden Laik Cum

lıuriyet’e, dördüncü basım, Kaynak Yayınlan, İstanbul, Eylül 1997.

 4.’s.282

 

Ancak, bunu yapmakla, bu kez varlıklı sınıfın hışmına uğramıştır. Zira, kendilerinden sadaka ve zekat verilmesini isteyenlerden bir kısmı, “Allah fakir edecek, biz besleyeceğiz, öyle mi?” şeklinde yakınmaya başlamışlar ve “...biz hiç yedirir miyiz o kişiye ki, Allah dilene ona yiyeceğini verirdi...’ ya da “Mademki rızık veren Allah’tır ve mademki Allah dilediğine dilediği kadar rızık verir, o halde onları doyurmak bize düşmez!” (Yasin Suresi, ayet 47) şeklinde konuşur olmuşlardır.6 Muhammed, onların bu tutumunu belirlemek için, Kur’an’a şu ayeti koyar:

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden havra sarf ediniz denildiğinde, kafirler müminlere dediler ki, ‘Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?... (Yasin Suresi, ayet 47).

Kuşkusuz ki, kendilerinden sadaka ve zekat verilmesi istenen kimselerin bu şekilde konuşmalarında gerçek yatmaktaydı: çünkü, mademki fakirleri “fakir” yapan Tanrı’dır ve Tanrı bu işi, yeryüzünde azgınlık olmasın, düzen kurulsun diye yapmıştır, o hakle, Tanrı’nın az rızık verdiği fakir sınıfları daha fazla rızıklandırmak insanlara düşmez; Şu durumda Tanrı, az rızık verdiği sınıfların geçimini, çok rızık verdiği varlıklı sınıfın sırtına yüklemekle yanlış davranmış olmaktaydı. Muhammed, bunu bildiği içindir ki, varlıklı sınıfa mensup kişilerin “Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” şeklinde konuşmaları karşısında güç durumda .kalmış ve bu yüzden onları “kafir”likle, “münafıklık”la, “sapıklık”la suçlamaktan başka çare bulamamıştır. Bir de, kendisinin sadece “tebliğ eden” olduğunu söyleyip, daha önceki dönemlerde de halkların Tanrı’ya isyankar olduklarını hatırlatmıştır: Bu amaçla, Kur’an’a koyduğu ayetlerden biri şöyledir:

“(Onlar) Kendilerinden önce de böyle yapmıştı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka ne vazife düşer?” (Nahl Suresi, ayet 35).

Bunu yaparken, onların isyankar davranmış olmalarının sorumluluğunu Tanrı’nın sırtına yüklemekten geri kalmamış, şu tür ayetler koymuştur:

5 Elmalılı H. Yazır. age. c.5. s.4024.

6 Yasin Suresi’nde şöyle yazar: “Onlara. ‘Allah’ın nite verdiği rızıktan sarf edin’ denince, inkar edenler imlanı, ‘Allah dileseydi duyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz apaçık bir sapıklıktasınız’ dediler” (Yasin Suresi, ayet 47).

 

 

“Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah, saptırdığını doğru yola iletmez. “ (Nahl Suresi, ayet 37).

Yani güya “münafik”ları ve “kafir”leri saptıran Tanrı’dır. Tanrı’nın bu davranışı karşısında Muhammed’in yapabileceği bir şey yoktur.

Bütün bu örnekler göstermektedir ki, Muhammed, günlük siyasetinin gereksinimlerine çözüm bulabilmek için çelişkili hükümler yerleştirirken, kendisini ve Tanrı’yı güç durumlarda bırakmıştır. Hem de öylesine ki, hemen her vesileyle Tanrı’yı, “keyfi” şekilde hareket eden, dilediğine az, dilediğine bol rızık veren ya da dilediğini doğru yola sokan, cennete alan ve dilediğini saptırıp cehenneme atan bir “Yaratıcı” (halik) olarak tanımlamaktan geri kalmamıştır. Ve üstelik de kendisini, insanları doğru yola soksun diye “peygamber” olarak gönderdiğini söylediği bu “Yaratıcı “yi, “Ey Muhammed! Sen ne yaparsan yap, onları doğru yola sokamazsın “diye konuşur göstermiştir.