İçeriklik ve Biçimsellik Bakımından, Kur'an'daki Tutarsızlıklar, Uyumsuzluklar ve Bilimselliğe Aykırılıklar (Devam)

Çağdaş zihniyette görünmek hevesiyle İslamcılardan bir kısmı, Kur'an'ı olduğundan farklı şekilde tanımlamaktan ve örneğin hüküm ayetlerinin yaşam şartlarına göre biçimlendirilebileceği iddialarına sa­rılmaktan geri kalmazlar. Güya, Kur'an'daki hüküm ayetleri "inanç", "ibadet" ve "muamelat" hükümleri olarak üç grupta toplanmıştır. Ve güya bunlardan "inanç" ve "ibadet" hükümleri evrensel olarak değiş­mezlik vasfı taşırlar; bunlar İslamiyetin ilk gününden beri geçerli ol­muşlardır ve ebediyetler boyunca da geçerli olacaklardır. Üçüncü gruplaki hüküm ayetleri ise hukukla ilgili ayetlerdir (örneğin, ceza hukuku, miras hukuku, borçlar hukuku, devletler hukuku vd...). Güya, bunlar yo­ruma dayalı ayetler olup, yaşam şartlarına göre ve kamu yararı dü­şünülerek yeniden biçimlendirilebilirler; yani, Kur'an bu bakımdan de­ğiştirilebilir; Kur'an'ın değiştirilmezliğinin  ileri sürülmesi, Kur'an'ın mantığına ve mesajına da aykırıdır.( Muğla Üniversitesi rektörü olan bir ilahiyat profesörünün bu doğrultudaki görüşleri için bkz. Hürriyet gazetesi, 12 Eylül 1999, s.8.) Oysa, bu söylenenler baştan aşağı yanılgıya dayalı şeylerdir. Kur'an'ın hiçbir yerinde, Tanrı sözlerinin şu veya bu şekilde biçimlendirilebileceğini, değiştirilebileceğini öngören Bir hüküm yoktur. Aksine, Tanrı sözlerinin beşer iradesiyle, insan yapısı özlerle değiştirilemeyeceği bildirilmiştir. Konuya daha önce değinmiş ve örneğin Maide Suresi'nin üçüncü ayetinde yer alan, "...Bugün size di­ninizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim..." şeklindeki sözlerin ya da Kur'an'daki ayetlerin bir benzerinin insanlar tarafından ortaya atılamayacağına dair hükmün (Yunus Suresi, ayet 3738) ya da bu doğrultudaki diğer buyrukların Kur'an bakımından değişmezlik işaretleri olduğunu görmüştük. Bu iti­barla bunları burada tekrar etmeyeceğiz. Fakat, yukarıdaki iddiaların diğer yönüne değineceğiz ki, o da, Kur'an'daki ayetlerin içeriklik bakımından bilimsel bir nitelikte olmadığı hususuyla ilgilidir.

 

Her şeyden önce şunu tekrar edelim ki, 114 sureden ve bu surelerin çeşitli sayıdaki ayetlerinden oluşan Kur'an, hem biçim (şekil) hem de içeriklik (muhteva) bakımından tam bir uyumsuzluk, tutarsızlık ve in­sicamsızlık örneği bir kitaptır. Bir kere, sureler, bilimsel bir sıralamaya tabi kılınmış değildir; uzunluk ya da kısalık bakımından tam bir ter­tipsizlik içerisinde dizilmişlerdir: kimi sureler, ölçüsüz şekilde uzun, ki­misi de ölçüsüz şekilde kısadır. Örneğin, Bakara Suresi'nde 286 ayet, A'raf Suresi'nde 206, Ali İmran Suresi'nde 200, Saffat Suresi'nde 182, En'am Suresi'nde 165 ayet bulunur; buna karşılık Asr, Kevser ve Nasr sureleri sadece üçer ayetten ibarettir; İhlas ile Kureyş sureleri dörder ayetten meydana gelmişlerdir. Uzunluk ve kısalık bu minval üzere gider.

 

Daha önce değindiğimiz gibi, her ne hikmetse, çok sayıda ayeti kapsayan sureler, kitabın baş tarafına alınmış, az sayıda ayeti kap­sayan sureler ise son tarafa konmuştur. Bunun tek istisnası, Kur'an'ın ilk başına konan sure Fatiha Suresi'dir. Bu sure yedi ayetten oluşur. Fakat, Fatiha Suresi'ni izleyen Bakara Suresi 286 ayetten oluşur; bunu izleyen Ali İmran Suresi 195 ayeti kapsar. Beşinci sure olan Maide Suresi 120, altıncı sure olan En'am Suresi 165, yedinci sure olan A'raf Suresi 206, sekizinci sure olan Enfal Suresi 75 ayetten, dokuzuncu sure olan Tevbe Suresi 129 ayetten oluşur. Bu şekilde devam edecek olursak görürüz ki, surelerdeki ayetlerin sayısı, kitabın sonlarına gi­dildikçe azalmaya başlar; fakat bu azalma yine de tertipli bir sıraya göre değildir. Örneğin, 108. sure olan Kevser Suresi ile 110. sure olan Nasr Suresi her biri üçer ayetten oluşur. 112. sure olan İhlas Suresi 4 ayetten, daha sonraki Felak Suresi 5 ayetten ve nihayet en son sure olan Nas Suresi ise altı kısa ayetten oluşur. Daha önce de bah­settiğimiz gibi, eğer surelerin ve ayetlerin "iniş" tarihleri kıstas olarak alınmış olsaydı, kuşkusuz ki, ilkönce indiği kabul edilen surenin ya da ayetin başa alınması ve zaman esasına göre sıralama yapılması ge­rekirdi. Oysa ki,böyle bir yola gidilmemiştir.

 

Eğer surelerdeki ayet sayısının azlığına ya da çokluğuna göre bir düzenleme düşünülmüş olsaydı, bu takdirde, en kısa sureler (örneğin, Asr, Kevser) başa konur ve diğer sureler, ayet sayısı esasına göre di­zilir ve en fazla ayeti kapsayan Bakara Suresi en sona konurdu.

 

Eğer konu esasına dayalı bir düzenleme yapılmak işlenseydi, bu tak­dirde her konuya ve soruna ait ayetlerin bir araya getirilmesi ve surelerin de buna göre düzenlenmesi gerekirdi. Örneğin, hukukla ilgili ayetler belli bir düzende olmak üzere, bir bölümde, ibadetle ya da ahlakilikle ya da kıssalarla vd... ilgili ayetler başka bir bölümde olurdu. Oysa ki, bir­birleriyle hiçbir şekilde ilgisi bulunmayan konulara ait ayetler iç içedir. Hem de öylesine ki, bazen bir ayetin içinde, birbiriyle ilgisi bulunmayan konulara ait tümceler yer almıştır. Örneğin, yetimlerden ya da evlilik ve boşanmadan söz edilirken, bakarsınız birdenbire şarap ve kumarın fayda ve zararlarına, oradan savaşın Müslümanlara farz kılındığına geçilir, sonra tekrar yetimlere, evlilik ve boşanma konusuna dönülür (Bakara Su­resi, ayet 216251). Müşriklerden ve Yahudilerden söz edilirken, ba­karsınız karşınıza boşanma konusunda bir ayet çıkıverir (Ahzab Suresi, ayet 2832); "Geceleri pek az uyuyanlar"dan, "Seher vaktinde istiğfar edenler"den ve Tanrı'nın kişilere semada rızık verdiğinden söz edilirken, bakarsınız karşınızda, "İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?" diye bir ayet belirir ki, İbrahim "Peygamber"in çok yaşlı olan karısının çocuk edinmesi olayıyla ilgilidir (Zariyat Suresi, ayet 1537); Süleyman "Peygamber'in hikayesi anlatılırken, birdenbire, "Biz bir aye­tin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz..." şeklindeki bir anlatıma geçilir ve hemen sonra Musa'ya ve ehli kitab'a dair konuşmaya atlanır (Bakara Suresi, ayet 102106); Mağaradaki gençlerin masalı anlatılırken, birdenbire masal yarıda kesilir ve "İnşallah" demeden konuşmamak gerektiği hatırlatılır (Kehf Suresi, ayet 2324); ana bir kardeşlerin miras durumları belirtilirken, konu tamamlamadan fuhuş sorunlarına, oradan Yahudilerle Hıristiyanların peygamberlerine geçilir (Nisa Suresi, ayet 12) ve altmış dört ayetlik bir atlamadan sonra "ana baba bir" ve "baba bir" kardeşlerin miras haklan konusuna dönülür (Nisa Suresi, ayet 176). Bunlara benzer örneklerin ortaya koyduğu gerçek şu ki, Kur'an'daki ayetlerin ve surelerin düzenlenmesinde, bilimselliğe yer veren hiçbir şey dikkate alınmamış, bütün bunlar tamamıyla keyfilik esasına dayalı olarak hazırlanmıştır. Birbiriyle ilgisi olmayan sorunlar ve olaylar karmakarışık bir şekilde ve hiçbir bilimsel kıstasa dayanılmaksızın, gelişigüzel, düzensiz, uyumsuz ve tutarsız tarzda kitabın orasına burasına oturtulmuştur. Bu kitapta belli bir konunun biteviye işlenmesi ya da bir olayın mantıki bir silsile esasına göre, kesintisiz bir şekilde anlatılması diye bir şey yoktur. Her ne kadar ilerideki sayfalarda bununla ilgili örnekler vereceksek de, burada şimdilik bir iki örnekle yetinelim, "namaz" ve "aptes" konularıyla ilgili ayetleri in­celeyelim.

 

Fıkıh bilginlerine göre namaz kılmak aptesle olur; aptessiz namaz kı­lınmaz. Şu durumda, namaz ile aptes sorunlarını içeren hükümlerin bir arada, yan yana ve peşi peşine olmaları gerekirdi. Oysa, bu hususlar Kur'an'da, ayrı ayrı ve farklı surelerin farklı ayetleri şeklinde olmak üzere ele alınmıştır; hem de tersyüz edilmiş olarak; yani aptes ile ilgili ayetler, namazla ilgili ayetlerden daha sonra konulmak suretiyle:

 

Muhammed, namaz kılmanın imandan sonra ilk görev olduğunu daha Mekke döneminde bildirmişti. Ona göre "namaz", Müslümanlar bakımından, "iman"dan sonra en önemli bir görevdi. Namazın en önemli şeklinin cuma namazı olduğunu şu ayetle belirtmişti:

 

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın... Namaz kılınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin..." (Cum'a Suresi, ayet 910).

 

Bu ayetin Mekke'de indiğini söyleyenler yanında, Medine'de indiğini söyleyenler de vardır.( Ayetin mekki olduğu İbn Yesar'dan rivayet olunmakta; buna karşın Buharı gibi kay­naklar, bu ayetin Medine'de indiğini rivayet ederler. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4951.) Fakat, her ne olursa olsun, şu mu­hakkak ki, Cum'a Suresi, nüzul (iniş) sırası itibariyle 110. sure olup, Tanrı'dan son olarak indiği söylenen beş sureden biridir. Muhammed, Mekke döneminde Kur'an'a, aptes almakla ilgili herhangi bir hüküm koymuş değildir. Her ne kadar İslamcılar, "...aptes... Mekke'de na­mazla beraber farz kılınmış" derlerse de yanlıştır; çünkü, Mekke döneminde aptes konusunu hükme bağlayan bir ayet yoktur. Mu­hammed, aptesle ilgili ayeti, Medine'ye hicret ettikten çok sonra, Maide Suresi'nin altıncı ayeti olarak Kur'an'a koymuştur:

 

"Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, boy aptesi alın..." (Maide Suresi, ayet 6).    

                                               

Maide Suresi ise, "nüzul" (iniş) sırası itibariyle 112. sure olup, Tanrı'dan geldiği söylenen en son üç sureden biridir. Hemen ekleyelim ki, Maide Suresi'nin bu ayetinde "namaza kalkış" değil, sadece "aptes" söz konusu edilmiştir; buradaki amaç, namazı "ibadet" aracı yapmak değil, aptesin nasıl olacağını anlatmaktır. Görülüyor ki, ortada, "namaz" ve "aptes" konularıyla ilgili acayip bir durum var; hani sanki Muham­med zamanında Müslümanlar, "aptes ayeti" (yani, Maide Suresi'nin 6. ayeti) ininceye kadar, aptes almadan namaz kılmışlardır!

 

Gerek bu doğrultudaki düşünceleri ve gerek Kur'an'daki bilimselliğe ters düşen bu acayipliği gidermek amacıyla yorumcular, "aptes ayeti" diye bilinen Maide Suresi'nin bu ayetini, "Hükmü önce gelip kendisi sonra inen ayetler"den sayarlar.( Süyuti'nin El İtkan Fi Ulum'lKıır'an adlı yapıtından aktarma için bkz. Turan Dursun, age, c.l, s.20.) Kuşkusuz ki, bu iddiaya karşı şu söylenebilir:

 

"Eğer aptes ile ilgili hüküm daha önce geldi ise, aptes ayetini koymaya niye gerek görülsün ?"

Ancak, şeriatçılar öylesine kurnazdırlar ki, "minareyi çalan kılıfını hazırlar" tekerlemesi gereğince, buna da yanıt bulurlar ve "Ayet gel­miştir, çünkü Tanrı aptes işini yerleştirmek, benimsetip sağlamlaştır­mak için böyle yapmıştır" şeklinde konuşurlar.( Dürer gibi kaynaklardan çıkma bu iddialar için bkz. Turan Dursun, age, c.l, s.21.) Pek güzel, ama her şeyi en iyi bilen bir Tanrı, bu işleri daha önce hep birlikte yapacak yerde, birini (namazı) öne alıp, diğerini (aptes işini) daha sonraya bırakır mı? Mademki ibadet için namazı ve onunla birlikte aptesi "iman"dan sonra en önemli görev saymıştır. O halde, neden bu iki şeyi birlikte "apaçık" olmak üzere belli etmesin ve neden Mekke döneminde namazı, yıllarca sonra Medine döneminde aptes konusunu ele alsın?

 

Bir başka örnek olmak üzere Uhud Savaşı ile ilgili ayetlere göz atalım. Bu ayetler, tertipsiz ve dağınık olarak Ali İmran Suresi'ne serpiştirilmiştir (Ali İmran Suresi, ayet 154, 157, 168), hem de önce gelmesi gereken ayetler sonraya bırakılmak suretiyle. Örneğin, Ali İmran Suresi'nin 168. ayetinde, Uhud Seferi'ne katılıp da ölenlerin ai­lelerinin "(Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında, 'Bize itaat et­selerdi, ölmezlerdi..." diye yakındıkları yazılı. Her ne kadar ayetin devamı, "...'Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kur­tarın bakalım' de" ise de, "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" şeklindeki yakınmanın asıl karşılığı, Ali İmran Suresi'nin daha önceki 154. aye­tinde bulunmaktadır:

 

"Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp gi­derlerdi. Allah, İçinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekini te­mizlemek için (böyle yaptı)..." (Ali İmran Suresi, ayet 154).

 

Yani, güya Tanrı demektedir ki, Uhud Savaşı'na çıkmayıp, ev­lerinde kalmış olsalar bile, ölümleri yazılmış olan Müslümanlar, her ne suretle olursa olsun öleceklerdi. Çünkü, güya Tanrı, onları sınamak için öldürtecekti.( Elmalılı H. Yazır, age, c.2, s. 1208.)

 

Görüldüğü gibi, Ali İmran Suresi'nin 168. ayetindeki, "...Bize itaat etselerdi, ölmezlerdi" şeklindeki yakınmaların karşılığı, daha önceki 154. ayetle karşılanmış olmaktadır. Yani, yakınmadan söz edilmeden yakınmanın karşılığı verilmiştir.

***

Öte yandan, Kur'an'daki sureler ve ayetler, fikir ya da olay silsilesine göre düzenlenmiş değildir; bilimsel bir kıstas içerisinde bölümlere ve ke­simlere ayrılmış da değildir. Bölüm işini gören sureler, bölüm başlığı ile ilgisiz hükümlerden ve olaylardan oluşmuştur. Nice örnekten birisi şudur: Kur'an'ın üçüncü suresinin başlığı Ali İmran'dır. Yorumcuların bildirmelerine göre, "İmran ailesi"nden söz eden ayetleri kapsadığı için, sure "Ali İmran" adını taşır ve iki yüz ayetten oluşur. Başlığa bakarak sanırsınız ki, bu sure İmran ailesiyle ilgili bilgiler verecektir. Oysa sure, İmran ailesinini konu edinmiş olarak söze başlamaz; baştan otuz iki ayet "İmran'la ilgisi olmayan hususları kapsar. "İmran" adı sadece 33. ve 35. ayetlerde geçer.

 

Gerçekten de, "Ali İmran" Suresi, "Elif, Lam, Man" şeklindeki anla­şılması imkansız bir ayetle başlar; sonra Tanrı'nın yüceliğine, insanları ana rahminde dilediği gibi şekillendirdiğine, Kur'an'ı indirdiğine, ayetleri "muhkem"ya da "müteşabih" olmak üzere nitelendirdiğine, inkarcıları la­netlediğine dair ayetler yanında; Firavun'un yaptıklarına, Bedir Savaşı'na, Kitaplıların (Yahudilerin ve Hıristiyanların) sapıklıklarına ve bunlar gibi birbiriyle ilgisi olmayan hususlara değinerek devam eder. 33. ayete gelince, "AIIah birbirinden gelme bir nesil olarak, Adem'i, Nuh'u, ibrahim ailesi ile İmran ailesini seçip alemlere üstün kıldı..." (Ali İmran Suresi, ayet 3334) der. Bunu, "imran'ın karısı şöyle demişti: 'Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adadığımı kabul buyur..." (Ali İmran Suresi, ayet 35) şeklindeki bir ayet izler. Bundan sonra Meryem'in İsa'yı doğurmasıyla ve ayrıca İsa ile ilgili haberlere ge­çilir (Ali İmran Suresi, ayet 3660). Meryem'den söz edilmekle beraber, onunla ilgili hususlar burada tamamlanmış değildir. Meryem hakkında biraz daha bilgi edinebilmek için, 16 sürelik bir atlama ile Meryem Su­resi'ne geçmemiz ve orada Meryem'in İsa'yı nasıl doğurmuş olduğuna dair olan ilk 29 ayeti okumamız, sonra 33 sürelik yeni bir atlama ile Tahrim Suresi'nin 12. ayetine göz atmamız gerekir. Zira orada, "...Biz ona (İmran kızı Meryem'e) ruhumuzdan üfledik ve (o) Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi" (Tahrim Suresi, ayet 12) diye yazılıdır. Ve Kur'an'ın, 3., 19. ve 66. sıralarında yer alan bu surelerin nüzul (iniş) sırası daha da şaşırtıcıdır; Meryem Suresi 44. sırada, Ali İmran Suresi 89. sırada ve Tahrim Suresi 107. sırada bu­lunmaktadır. Yukarıda değindiğimiz ayetleri, surelerin "nüzul" sırasına göre okuyacak olursanız, daha da anlaşılamaz durumlarla karşı karşıya kalırsınız.

 

Fakat, her ne olursa olsun, yukarıda görüldüğü gibi, Ali İmran Su­resi'nde yer alan 200 ayetten sadece dördü İmran"dan ve karısından söz eder (Ali İmran Suresi, ayet 3335); bunlar dışında 11 ayet, İmran'ın karısından olma Meryem ile ve Meryem'in İsa'yı doğurmasıyla ilgilidir (Ali İmran Suresi, ayet 3648). Bunlar dışında kalan ayetler, Muham­med'in Yahudilerle olan ilişkilerini, Yahudilerin "kötülükleri"ni, Müslü­manların durumunu ve Uhud Savaşı'nda Kureyşlilere karşı tutumunu, Uhud'dan önce olmuş Bedir Savaşı'nı vd... anlatır. Daha başka bir de­yimle, 200 ayetlik Ali İmran Suresi'nde, İmran'la ilgili olarak doğru dürüst bir bilgi edinmek mümkün değildir.

 

Öte yandan, "Ali İmran Suresi'nde adı geçen "İmran", Hıristiyan inanışına göre, İsa'nın büyükbabası sayılır ve İsa'yı doğuran Mer­yem'in anası Hanna'nın ki Faruz'un kızı olarak bilinir kocasıdır. Oysa "İmran ailesi" ile ilgili yukarıdaki ayette (yani, Ali İmran Su­resi'nin 33. ayetinde) "İbrahim ailesi" de zikredilmiştir. Tevrat'taki anlatışa ve Yahudi inanışlarına göre İmran, İbrahim'in torunlarından olup, Musa'nın, Harun'un ve Meryem'in babalarıdır. Daha başka bir deyimle, "İmran ailesi" denince akla ilk gelen şey Musa'nın babası olan İmran'ın oluşturduğu ailedir; ama Kur'an'da bu ayrıma yer ve­rilmez ve hangi İmran ailesinden söz edildiği belli edilmez. Aksine, her iki İmran ve her iki Meryem, birbirleriyle karıştırılmış gibidir. Çünkü, bir kere Meryem Suresi'nde, İsa'nın anası Meryem'den söz eden ayetleri okurken, karşımıza, birdenbire, "Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi" (Meryem Suresi, ayet 28) diye bir ayet çıkmakta. Oysa Harun, biraz önce değindiğimiz gibi, Musa'nın kardeşi olup, İbrahim'in torunu diye bilinen İmran'ın çocuklarından biridir. Ve onların babaları olan İmran ile, Kur'an'da Meryem'in babası olarak belirtilen İmran, l 700 yıllık bir zaman aralığıyla yaşamış olan kimselerdir.( Her ne kadar yorumcular, burada geçen Harun'u, Musa'nın değil, İsa'nın anası olan Mer­yem'in kardeşi olarak gösterirlerse de, yalandır. Harun'un kız kardeşi olan Meryem, aynı zamanda Musa'nın da kız kardeşi olup, ibrahim'in torunlarından olan İmran'ın kızıdır; bu itibarla İsa'nın anası ile bir yakınlığı yoktur.) Nitekim, Kur'an'ın pek çok yerinde Harun, hem Musa'nın hem de Meryem'in kardeşi ola­rak belirtilmiştir. Örneğin, TaHa Suresi'nde, Musa'nın Tanrı'ya, "Ai­lemden kardeşim Harun'u da bana yardımcı olarak ver" ya da "Harun'la beni güçlendir, onu işimde bana ortak yap..." (TaHa Suresi, ayet 3135) diyerek dua ettiği, Tanrı'nın bu duayı kabul ettiği ve "(Ey Musa) Haydi sen ve kardeşin (Harun) gidin ayetlerimle. İkiniz de beni anmakta gevşeklik göstermeyin..." diyerek karşılık verdiği yazılıdır (bkz. TaHa Suresi, ayet 4245, 4950, 9294). Görülüyor ki, "İmran ailesi" ko­nusu, Kur'an'ın çeşitli surelerinin çeşitli ayetlerine dağılmış olarak ve karmakarışık bir şekilde anlatılmış bulunmaktadır.

 

Kur'an'daki sıraya göre, "Ali İmran"dan sonra gelen dördüncü sure "Nisa" başlığını taşır. Her ne kadar Kur'an'da dördüncü sure olarak yer almış ise de, nüzul (iniş) sırasına göre 92. sure olarak bilinir. "Nisa" sözcüğü, "kadınlar" demek anlamına geldiği için, sanılır ki bu sure ka­dınların kişisel, hukuksal ve sosyal bakımdan durumlarını ele alacak, bunları belli konular ve bilimsel bir sıra esasına göre hükme bağlaya­caktır. Oysa böyle değil; çünkü, her ne kadar Nisa Suresi'nde, kadınlarla ilgili bazı ayetler bulunmakla beraber, bunlar, bilimsel bir düzenleme ile konmuş olmadıktan başka, kadın sorunlarını yeterince ve gereğince kap­sar nitelikte şeyler de değildir. Kadınlarla ilgili önemli sorunlar, Kur'an'ın diğer surelerinin çeşitli ayetleri arasında yer almıştır. Gerçekten de, 176 ayetten oluşan Nisa Suresi'nin ilk 36 ayetinde, kadın sorunları konusunda bir şey yoktur. 36 ayet boyunca, Tanrı'nın insanı "bir tek nefisten" ve eşini de ondan yarattığı; insanların Allah'a ve akrabalık haklarına ri­ayetsizlikten sakınmaları gerektiği; yetimlere haksızlık edilmemesi; er­keklerin dörde kadar kadın ve diledikleri sayıda cariye alabilecekleri; kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla vermeleri gerektiği; evlilik çağına gelen yetimlere mallarının verilmesi; miras mallarının paylaşılmasında, kadınlara, erkeklere oranla yarım pay verilmesi; fuhuş yapmanın sonuç­lan; boşama hakkının erkeklere ait olduğu; erkekler için haram sayılan kadınların kimler oldukları gibi hususlar belirtilmiştir. Geri kalan 140 ayet, başka konulara ve sorunlara ayrılmıştır. Kadınlarla ilgili hükümle­rin pek çoğu, Kur'an'ın başka surelerine dağıtılmıştır. Örneğin, gebe kadınlar hakkında Talak Suresi'nin 4. ve 6. ayetlerinde; çocuk doğurmuş olan kadınlar hakkında Bakara Suresi'nin 233. ayetinde; aybaşılı kadınlar hakkında Bakara Suresi'nin 22. ayetinde; hiç aybaşı görmemiş ya da aybaşından kesilmiş kadınlar hakkında, Talak Suresi'nin 4. ayetinde; evde kalmış kadınlar hakkında Nur Suresi'nin 60. ayetinde; kısır kadınlar hakkında, Ali İmran (ayet 40), Meryem (ayet 5, 8), Zariyat (ayet 29) su­relerinde; dul kadınlar hakkında Tahrim Suresi'nin 5. ayetinde; kızlar hakkında Tahrim (ayet 5) ve Vakıa (ayet 37) surelerinde; kötü kadınlar hakkında, Nur Suresi'nin 26. ayetinde; güzel huylu kadınlar hakkında, Rahman Suresi'nin 70. ayetinde; iyiliksever ve Tanrı'yı anar kadınlar hakkında Ahzab Suresi'nin 29. ve 35. ayetlerinde; tevbe eden ve ko­calarının mallarını koruyan kadınlar hakkında, Tahrim Suresi'nin 5. aye­tinde; hırsız kadınlar hakkında Maide Suresi'nin 38. ayetinde hükümler vardır.8 Görülüyor ki, kadınlarla ilgili sorunlar, pek dağınık bir şekilde Kur'an'ın orasına burasına serpiştirilmiş bulunmakta. Nisa Suresi'nde bu sorunların pek az bir kısmı bulunmakta. Bu itibarla, surenin "kadınlar" (Nisa) anlamına gelen başlığı ile içeriği arasında pek büyük bir ilişki yok!

 

Ali İmran ve Nisa surelerini biraz ileride tekrar ele alacağımız için, burada şimdilik şunu belirtmekle yetinelim ki, Kur'an'ın her suresinde, surenin başlığı ile içeriği arasında uyumsuzluklar bir yana, bir de anlatış bakımından kopukluklar, hiç yeri yokken bir konudan bir başka konuya atlamalar, birbiriyle hiç ilgisi olmayan sorunlara dalmalar, bir olayı anlatırken anlatılanı yarıda kesip bir başka olaya sıçramalar, hukukla il­gili bir kural yanında, ibadetle ya da hurafe ile ilgili kurallara atlamalar görülür. Belli bir konuda düzenli olarak bilgi vermek diye bir şey yoktur: örneğin, dünyevi nitelikte hüküm konurken, bu iş daha tamamlanmadan, uhrevi nitelikte ya da batıl inanç doğrultusundaki hususlara ve o bitmeden bir başka masala geçilir; oradan ticaretle ilgili sorunlara el atılır; bu arada kadınlarla ilgili bazı hususlara değinilir, oradan cennetin ceylan gözlü hu­rilerine ya da cehennem tehditlerine, oradan da şiddet ve savaş yollarına sapılır; kısacası, karmakarışık usullerle Tanrı'nın söylemek istedikleri anlatılır.

***

Evet, Kur'an, bütünü itibariyle, karşımıza tutarsızlıklarla, uyum­suzluklarla ve anlaşılmazlıklarla dolu içerikte (muhtevada) olarak çıkmakta. Bunun böyle olduğunu anlatmaya ciltler dolusu kitap yet­mez. Biz burada, sadece birkaç örnekle yetineceğiz:

 

Kur'an'ın ilk başlarında ikinci sure olarak yer alan Bakara Suresi, "Elif, Lam, Mim" şeklindeki bir ayet ile başlar; bununla ne anlatılmak is­tenmiştir, bilinmez! Daha önce de değindiğimiz gibi, Kur'an'ın çoğu su­relerinin başında "elhurufulmukatta" adı verilen bu tür "harfler" vardır ki, anlamı açık olmadığı için, yorumculardan bazılarına göre "müteşa­bih" ayetlerden sayılır ve bunların gerçek anlamının sadece Tanrı tarafından bilindiği anlatılır. Pek güzel, ama "Eğer sadece kendi bilecek idiyse Tanrı bu ayetleri ne için koymuştur?" diye sormak mümkün! Fa­kat, muhtemelen böyle bir sorunun dinsizlik demek olacağı düşünüldüğü için, yorumculardan bir kısmı, bu harflere birtakım anlamlar vermeye çalışırlar; ancak bu çabalarıyla işi biraz daha anlaşılmaz kılarlar. Çünkü, onlara göre, güya Tanrı bu harfleri, dikkatleri toplamak için koymuştur! Ya da güya öğrenmenin harflerle başladığını anlatmak için koymuştur! Yine güzel, ama eğer maksat bu ise, neden Tanrı bu maksadını açıkça or­taya koymaz ve kullarını tartışmaya sürükleyip birbirine katar!

 

Bakara Suresi'nin bu anlaşılması mümkün olmayan birinci ayetinden sonra, Kur'an'ın "şüphe" götürmeyen bir kitap olduğunu ve "müttakilere" (yani, Tanrı'nın azabından korkan ve onun buyruklarına karşı gelmekten sakınanlara) "yol gösterici" nitelikte olduğunu bildiren ikinci ayet gelir. Bunu da üçüncü ayet izler:

 

"Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar" (Bakara Suresi, ayet 3).

 

Burada geçen "onlar" deyimi, Kur'an'a inanmış olup, onun buyrukla­rına uyanlar için kullanılmıştır. "Gayba inanırlar" deyimi "görülmeyene inanırlar" demektir ki, burada, "Tanrı'ya inanırlar" anlamına gelmekte­dir. Ayetin geri kalan kısmı, "namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar" şeklinde. Görülüyor ki, burada söz konusu edilen şey, "namaz" ile "zekaf'tir. Daha ilk başlarda yer alan bu ayeti okurken, sanırsınız ki, İslam bu iki temel üzerine oturtulmuştur. Oysa, İslamın, "gayba iman"dan sonra beş temel şartı vardır ki, bunlar, "kelimei şahadet, namaz, zekat, oruç ve hac" olarak tanımlanır. Ancak, Bakara Suresi'nin üçüncü ayetinde, bu beş temel şarttan sadece ikisi, yani sadece "namaz" ile "zekat" zikredilmiştir. Diğer üç temel şart, Kur'an'ın başka yerlerinde yer alacaktır. Örneğin, hac göreviyle ilgili olarak "...in­sanları hacca çağır..." şeklindeki sözleri kapsayan ayet, Kur'an'ın 22. su­resi olan "Hac" Suresi'nin 27. ayeti olarak yer almıştır. Kabe'yi "hac" bi­çiminde ziyaret etmenin, Müslümanlar için bir görev olduğu, "Ali İm­ran" Suresi'nin 97. ayetiyle belirtilmiştir. Hac aylarının ne olduğu, Bakara Suresi'nin 189. ve 197. ayetlerinde; hac sırasında "Safa" ile "Merve" tepe­leri arasında koşmak gerektiği, Bakara Suresi'nin 235. ayetinde; Mina'daki ibadetin iki günde bitirilmesi, Bakara Suresi'nin 203. ayetinde; Hac sırasında ihramdayken avlanmanın haram ya da sevap olduğu Maide Suresi'nin l. ve 2. ayetlerinde; haccın üç temelinin ne olduğu Maide Su­resi'nin 95. ve 97. ayetlerinde; "büyük hac günü"nün ne olduğu, Tevbe Suresi'nin 1. ve 3. ayetlerinde bildirilmiştir. Görüldüğü gibi, hacla ilgili sorunlar, çeşitli surelerin çeşitli ayetlerinde ve kopuk kopuk olmak üzere ele alınmış bulunuyor.

 

"Oruç" konusunda da aynı kopukluk söz konusu! Kur'an, İslamın bu diğer temel şartına, Bakara Suresi'nin 183. ayetinde değinerek şöyle de­mektedir:

 

"Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelmiş geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılınmıştır. Umulur ki, korunursunuz. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı)..." (Bakara Su­resi, ayet 183185).

 

Oruç gecesinde, kadınlara yaklaşmanın "helal" olduğu, sabah ay­dınlığının gece karanlığından ayırt edilmesine kadar yemek yiyip, sonra akşama kadar orucu tamamlamanın gerekli bulunduğu, yine Ba­kara Suresi'nin 187. ayetinde belirtiliyor.

 

Dikkat edileceği gibi, Kur'an'ın daha bu ilk başlangıcında, İslamın temel beş şartı konusunda göze batar nitelikteki kopukluklar ve anla­şılmazlıklarla karşı karşıya bulunmaktayız.

 

Şimdi, yukarıda kaldığımız yerden devam edelim ve Bakara Su­resi'nin 4. ayetine geçelim: burada, Tanrı'nın Muhammed'e şöyle de­diği yazılıdır:

 

"Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar" (Bakara Suresi, ayet 4).

 

Görülüyor ki, ayet, Muhammed'e "indirilen" şey ile ki bu "Kur'an" oluyor, Muhammed'den önce "indirilen" şeyden söz etmekte. Pek iyi, ama nedir bu "önce indirilen" şey? Bunu anlamak için, yine Kur'an'ın başka yerlerine göz atmak gerekiyor. O zaman öğreniyoruz ki, Tanrı, da­ha önce Yahudilerden Musa'ya Tevrat'ı, Davud'a Zebur'u ve İsa aracı­lığıyla Hıristiyanlara da İncil'i vermiştir. Örneğin, Kur'an'ın 28. sırasında yer alan Kasas Suresi'nde, "Andolsun biz... Musa'ya... o kitabı (Tevrat'ı) vermişizdir" (Kasas Suresi, ayet 43) diye yazılı. Beşinci sure olan Maide Suresi'nde de, "Onların ardından... Meryem oğlu İsa'yı gönderdik. Ona İncil'i verdik..." deniyor (Maide Suresi, ayet 46). Pek güzel, ama acaba Tanrı, Bakara Suresi'nin 4. ayetinde, "Yine onlar, sana indirilene ve sen­den önce indirilene iman ederler..." derken, neyi kastetmiştir? Kur'an'a uymak gerektiği gibi, Tevrat'a, Zebur'a, ve İncil'e de uyulmasını mı em­retmiştir? Eğer bu böyle ise, Kur'an'dan daha önce gönderilmiş olan ki­tapların, yani Tevrat ile İncil'in tahrif edilmiş olduklarına ve bu nedenle Kur'an'dan başka uyulacak kitap bulunmadığına dair ayetlere ne demeli? Gerçekten de, Kur'an'ın birçok yerinde, Yahudilerin ve Hıristiyanların, kendilerine verilen kitapları tahrif ettikleri (örneğin, Ali İmran Suresi, ayet 78, 187188) ve bu nedenle Kur'an'dan başka uygulanacak kitap olmadığı bildirilmektedir. Yani, Müslümanlar gibi Yahudilerin ve Hıristiyanların da uygulayacakları tek kitap Kur'an olmaktadır. Nitekim, Nisa Suresi'nde, "Ey ehli kitab! Size gelenleri doğrulamak üzere in­dirdiğimiz (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka y erine gelecektir" (Nisa Suresi, ayet 47; ayrıca bkz. Beyyine Suresi, ayet 14). Bu böyleyken, yani daha önceki kitaplar (Tevrat ve İncil) tahrif edilmişken, Bakara Suresi'nin bu 4. ayetinde yer alan, "Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar" (Bakara Suresi, ayet 4) şeklindeki sözlerin anlamı olur mu?

 

Bu hususlarla ilgili örnekleri çoğaltmak kolay; fakat, anlatmak is­tediğimiz şudur ki, Bakara Suresi'nin 2. ayetinde, Muhammed'e in­dirilmiş olan Kur'an'a uymak gerektiği bildirilmişken, bir ayet atlama ile, yani Bakara Suresi'nin 4. ayetiyle, Muhammed'den önce indirilmiş ki­taplara Tevrat ile İncil'e iman etmek gerektiği emredilmekte! Bu çelişkiyi çözebilmek için, Kur'an'ın daha sonra gelen surelerini ya da ayetlerim ön­ceden okuyup bilmek gerekiyor! Daha başka bir deyimle, Kur'an'ı baştan sona doğru değil, sondan ya da orta kısımlardan başlayıp başa doğru gel­mek, yani Bakara Suresi'nin bu ilk ayetlerini okumak gerekiyor. Bunları yapınca şu anlaşılıyor ki, daha önceki kitaplar (Tevrat ve İncil) değiş­tirilmiş, tahrif edilmiş olduğu için, Yahudiler ve Hıristiyanlar bakımın­dan uygulanması gereken tek bir kitap vardır, o da Kur'an'dır.

 

Bakara Suresi'nin yukarıda değindiğimiz ayetlerinden sonrakileri oku­maya devam edecek olursak, konular ve sorunlar bakımından aynı uyum­suzluklara, kopukluklara, çelişki ve anlaşılmazlıklara tanık oluruz. Gerçekten de, bu surenin ilk 29 ayeti boyunca, Tanrı'dan başka "Tanrı" olmayışından, "iman"dan, "kafir'lerden, "münafik"lardan, vb... söz edi­lirken (Bakara Suresi, ayet 229), birdenbire Tanrı'nın meleklere hitaben, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..." (Bakara Suresi, ayet 30) dediği görülür! Hemen bir ayet sonra, "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti..." (Bakara Suresi, ayet 30) diye yazılı! Ama ortada henüz Adem yok! Daha başka bir deyimle, Tanrı, daha evreni, evrendeki varlıkları, bu arada Adem'i (yani, insanı) nasıl ve ne şekilde yarattığım anlatmaya başlamadan önce, "inanan'lardan ya da "inanmayan" insanlardan söz et­mekte! Oysa, mantıken ve bilimsel olarak yapılması gereken şey, önce evrenin, varlıkların ve insanın (Adem'in) yaratılışını, yaratılıştan sonra insanların ne yaptıkları, tutum ve davranışlarını anlatmaktı. Oysa, böyle yapacak yerde Tanrı, Kur'an'ın baştan ikinci sırasında yer alan Bakara Suresi'nin en başına, bunlarla ilgisi bulunmayan 29 ayet koyuyor ve sonra 30. ayetle meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Ba­kara Suresi, ayet 30) diye sesleniyor. Buna karşı melekler de ona, "...Bizler hamdinle seni tespih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?" diye so­ruyorlar. Tanrı da onlara, "Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim" (Bakara Suresi, ayet 30) diye karşılık veriyor. Bunu izleyen ayette, Tanrı'nın Adem'e, eşyanın ve her şeyin adını öğrettiği ve meleklere dönerek, "...Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bil­dirin" dediği yazılı (Bakara Suresi, ayet 31). Güya, bu soruyu sormakla melekleri sınamakta ve onların Adem'e nazaran daha aşağı durumda olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır Tanrı! Ancak, Adem kimdir; Tanrı onu ne zaman, nasıl ve neden yaratmıştır; peygamber midir; eşi var mıdır; var ise o nasıl ve neden yaratılmıştır, bunlar burada belli edilmiyor! Bu konularda fikir edinebilmek için, Kur'an'ın başka surelerine atlamak, başka ayetlerine başvurmak gerek. Örneğin, Secde Suresi'nde ki Kur'an'ın 32. sırasında yer almıştır, Adem'in çamurdan yaratıldığı (Secde Suresi, ayet 69); Ali İmran Suresi'nde Tanrı'nın Adem'i seçtiği (Ali İmran Suresi, ayet 33); Zümer Su­resi'nde Adem'i ve Adem'den de eşini yarattığı (Zümer Suresi, ayet 6); A'raf Suresi'nde ki 7. suredir, Adem'in eşiyle birlikte şeytan tarafından kandırıldığı ve bunun üzerine her ikisinin de cennetten atıldıkları yazılıdır (A'raf Suresi, ayet 1922, 2425). Görüldüğü gibi, her şey kopuk kopuk anlatılmakta.

 

Eğer Adem'le ilgili yukarıdaki hususları, surelerin ve ayetlerin nü­zul (iniş) sırasına göre bellemeye kalkışacak olursak, konunun biraz daha anlaşılamaz şekle girdiğine tanık oluruz; çünkü, Bakara Suresi 87. sırada, Secde Suresi 75. sırada, Ali İmran Suresi 89. sırada, A'raf Suresi 39. sırada olmak üzere inmiş sayılırlar.

 

Şimdi, biraz önce kaldığımız yere dönelim ve Tanrı'nın, "...Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerim bana bildirin" (Bakara Suresi, ayet 31) diyerek sorduğu soruyu ele alalım. Melekler bu soruyu bir türlü cevaplandıramazlar; cevaplandıramayınca, Tanrı Adem'e emreder;

 

"Ey Adem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat... "

 

Pek güzel, ama "eşyanın isimleri" derken, Tanrı neyi kastediyor, belli değil! Bu konuda yorumcular çeşitli şeyler rivayet ederler. Kimine göre bu isimler insanların birbirleriyle tanışmalarına, anlaşmalarına sebep olan isimlerdir; örneğin, insan, hayvan, yerküre, deniz, dağ vd... gibi her şeyin ismi. Kimine göre duygular, nitelikler, keyfiyetler...'' Fakat, her ne olursa olsun, Tanrı, bu şekilde buyurduktan hemen sonra, melekleri ve cinleri Adem'e secde ettirmeye çalışır (Bakara Suresi, ayet 3233). Sonra da, "Ey Adem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın... " (Bakara Suresi, ayet 35) der. Fakat, şeytan Adem'le eşinin ayaklarını kaydırıp, onların cennetten atılmalarına sebep olur (Bakara Suresi, ayet 3639). Dikkat edileceği gibi, bu anlatılanların hepsi de anlaşılmazlıklar ve kopukluklarla dolu: Şeytan ne yapmıştır, Adem ile eşine neler vaat etmiş ve onların ayaklarını ne şekilde kaydırmıştır, belli değil! Adem'in eşi nereden çıktı, adı nedir, bunlar burada anlatıl­mıyor! Çünkü, Adem'le ilgili hikaye burada birdenbire kesiliyor ve karşı­mıza bambaşka bir konu çıkıveriyor ki, o da İsrailoğullarının tarihi ile il­gili! Şöyle başlar:

 

"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vaat ettiklerimi ve­reyim. Yalnızca benden korkun" (Bakara Suresi, ayet 40).

 

Ve bu söylenenler de, tıpkı diğerleri gibi, bilinmeyen ve anlaşılama­yan şeylerle dolu: bir kere kimdir bu İsrailoğulları? Nereden türemiş­lerdir? Tanrı'nın onlara verdiği nimetler nedir ki, hatırlatmada bulunu­luyor? Onlardan aldığı söz nedir ki, "bana verdiğiniz sözü yerine getirin" diyor? Sözlerini yerine getirdikleri takdirde onlara vereceğini söylediği vaat nedir? Hiçbir şey belli değil! Çünkü, daha önceki ayetlerde bu hu­suslar hiç belirtilmemiş! Ve Tanrı devam ediyor:

 

 "Elinizdeki (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkar edenlerin ilki olmayın! Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benim azabımdan

.   korkun" (Bakara Suresi, ayet 41).

 

Yine anlaşılmazlıklarla karşı karşıyayız! Neden dolayı Tanrı, İsrailoğullarına Tevrat yerine Kur'an'a iman etmelerini söylemekte? Ne­den dolayı, "...Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın!" diye onları ikaz et­mekte, belli değil! Ve bunları belli etmeden Tanrı İsrailoğullarına namaz kılmalarını, zekat vermelerini emrediyor (Bakara Suresi, ayet 4346) ve sonra, "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle aleme üstün kıldığımı hatırlayın" (Bakara Suresi, ayet 47) diyerek, birkaç ayet önce yapmış olduğu hatırlatmayı, "...sizi (bir zamanlar) cüm­le aleme üstün kıldığımı hatırlayın", eklemesiyle yineliyor. Yeryüzünde birçok ümmet varken, neden dolayı İsrailoğullarını üstün kılıp onlara ni­metler vermiştir ve neden dolayı şimdi onlardan şikayetçidir, belli değil! Bunlar belli değilken, konuşmasına şöyle devam ediyor Tanrı:

 

"Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü, onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar; yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar (fenalık için), kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı (Bakara Suresi, ayet 49).

 

Yine bilinmezlikler içindeyiz! Neden dolayı Firavun taraftarları, İsrailoğullarının yeni doğan erkek çocuklarını kesip kızları bırakıyor­lardı da, Tanrı İsrailoğullarını onlardan kurtarmıştır? Bu ayeti 50. ayet izliyor:

 

"Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık. Fi­ravun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk" (Bakara Suresi, ayet 50).

 

Neden dolayı deniz yanlıyor ve yarılan bu deniz hangi denizdir, belli değil! Bu ayetten sonra karşımıza 51. ayeti çıkıyor:

 

"Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksız­lık ederek buzağıyı (Tanrı) edindiniz" (Bakara Suresi, ayet 51).

 

Kimdir bu Musa? Babası kimdir? Kimden doğmuştur? Kimler tarafından yetiştirilmiştir? Buzağının İsrailoğulları tarafından "Tanrı" edinilmesi nasıl olmuş, hiçbir şey belli değil! Daha sonraki ayetlerde Musa ile kavmi arasındaki 'çekişmeler ele alınmış. "Cumartesi günü azgınlık" ettikleri için, İsrailoğullarının "aşağılık maymunlar" şekline dönüştürüldükleri bildiriliyor (Bakara Suresi, ayet 6566). Musa'nın, kavmine bir sığır kesmelerini emrettiği, fakat kavminin kendisini alaya aldığı ekleniyor (Bakara Suresi, ayet 6771). Ve sonra Tanrı, "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de, onun hakkında birbirinizle alışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır" (Bakara Su­resi, ayet 72) diye devam ediyor. Öldürülen adam kimdir? Neden dolayı öldürülmüştür? Bunlar belirtilmeden, Tanrı'nın, "Haydi şimdi (öldürü­len) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun" dediği ve "Böylece Allah, ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye ayetlerini gösterir" diye ekle­diği görülmekte (Bakara Suresi, ayet 73). Bunu izleyen ayetlerde, İsrail­oğullarının Tanrı emirlerine başkaldırmaları, Tanrı ile çekişmeleri be­lirtiliyor (Bakara Suresi, ayet 7486). Ve yine birdenbire, "Andolsun ki, biz Musa'ya kitabı verdik. Ondan sonra art arda peygamberler gön­derdik. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik. Ve onu Ruhül Kudüs ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygam­berlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmım da öldürdünüz" (Bakara Suresi, ayet 87) şeklindeki bir konuşma ile Tanrı, İsrailoğullarına ye­niden sitem etmeye başlar. Bu arada onları Kur'an'a ve Muhammed'e inanmamakla suçlar (Bakara Suresi, ayet 8891) ve sonra Muhammed'e hitaben, "...(Ey Muhammed), onlara, 'Şayet siz gerçekten inanıyor idiy­seniz, daha önceki Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?' deyiver" der (Bakara Suresi, ayet 91). Sonra, yine Musa ile Yahudiler arasındaki çekişmelere ve Kur'an'ın Muhammed'e indirilmesine değinir (Bakara Suresi, ayet 92101); sonra Süleyman'ın hükümdarlığına geçer (Bakara Suresi, ayet 102); sonra iman edenlere buyruklar indirir (Ba­kara Suresi, ayet 103104) ve Yahudilerden ve Hıristiyanlardan Müs­lümanlara hayır gelmeyeceğini bildirir (Bakara Suresi, ayet 105). Daha sonra, Yahudilerle Hıristiyanların çekişmelerinden ya da kafirliklerin­den söz eder (Bakara Suresi, ayet 106121). Yine birdenbire Yahudilere, "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle aleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın" (Bakara Suresi, ayet 122) di­yerek, daha önce birçok kez söylemiş olduğu hatırlatmayı aynen yine­ler. Ve sonra İbrahim hikayesine geçer: "Bir zamanlar, Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince, 'Ben seni insanlara önder yapacağım' demişti..." (Bakara Suresi, ayet 124) diyerek, onun İsmail ile birlikte Kabe'nin yapımı işine başlayışını anlatır (Bakara Suresi, ayet 125 vd...). Oysa ki, İbrahim, Musa'dan, Sü­leyman'dan, İsa'dan vd... çok önce yaşamıştır. Ve işte Tanrı, olayları tersyüz ederek, bir süre bu şekilde konuştuktan sonra, tekrar "Tanrı'nın tek oluşu" konusuna döner (Bakara Suresi, ayet 164167); sonra "ha­ramlar" konusuna geçer (Bakara Suresi, ayet 168 vd...) sonra "kısas" ve "vasiyet" gibi ceza ve hukuk konularına değinir (Bakara Suresi, ayet 17183), sonra dinle ilgili olarak oruç konusuna yer verir (Bakara Su­resi, ayet 188 vd...). Bu arada, "Birbirinizin mallarını yemeyin, rüş­vetle hakimlere koşmayın" der (Bakara Suresi, ayet 188) ve hemen ardından haccın ifası için yeni doğan aylardan söz eder; ederken, hiç ilgisi olmadığı halde, "Evlere arka tarafından değil, ön kapısından girin" diye ekler (Bakara Suresi, ayet 189); hemen peşinden "(müş­rikleri) bulduğunuz her yerde öldürün!.." diye emirler verir (Bakara Su­resi, ayet 191); ve sonra fitneden, haram aylardan, Allah yolunda har­camalardan, hacdan söz ederek (Bakara Suresi, ayet 192221) kadınla­rın özel durumlarına (örneğin, adet, hayz durumlarına) atlar (Bakara Suresi, ayet 222); sonra, "Kadınlarınız sizin ekin alanınız, tarlanızdır. O halde (ön organ olan) tarlanıza ne şekilde isterseniz o şekilde varın..." diye kadınlarla cinsi münasebet usullerinden söz eder ve cinsi münasebet sırasında onlara "arka organlarından" temas edilmemesi ge­rektiğini belirtir (Bakara Suresi, ayet 223); cinsi münasebetle (seksle) il­gili bu emirlerden hemen sonra, "boşanma" ve "hülle" konularını hükme bağlar; böylece, hukuk dışı konulardan, hukukla ilgili konulara atlamış olur. Ve işte hukukla ilgili bu kuralları belirtirken (Bakara Su­resi, ayet 225238), birdenbire bundan vaz geçer ve yine hiç yeri ve gereği olmadığı halde, ibadetle ilgili bir konuya (örneğin, namaz kılma usullerine ve bununla ilgili kurallara) döner (Bakara Suresi, ayet 238239); hemen sonra, tekrar hukuk sorunlarını ele alır ve boşanma konu­suna değinir (Bakara Suresi, ayet 240242); fakat, bu konuyu işlemeden ve yine hiç yeri gelmemişken, cihada (savaşa) çıkma gereğine değinir ve vaktiyle İsrailoğullarına savaş farz kıldığından, Talut ve Calut or­dularının bozguna uğratıldığından söz eder ve yeryüzü düzenini, ancak ve ancak insanları birbirleriyle dövüştürtmek suretiyle sağlayabilece­ğinden söz eder (Bakara Suresi, ayet 244252). Fakat, Talut'un ya da Calut'un kim olduklarını bildirmez! Neden insanları birbirlerine boğaz­latmadan iş göremediğini de belirlemez! Az geçmeden, "zekat" ve "sa­daka" konularını ele alır (Bakara Suresi, ayet 273274); bunlar ilgili olarak yeterince fikir vermeden, hiç yeri ve ilgisi olmadığı halde borçlar hukukunun, faiz ve ticaret sorunlarına geçer (Bakara Suresi, ayet 275284); akabinde yeryüzüne gönderdiği "peygamberler" arasında ayrım yapmadığını belirtir (Bakara Suresi, ayet 285) ve hemen sonra kişiye takatinden fazla yük yüklemediğini bildirir (Bakara Suresi, ayet 286). Böylece, birbiriyle ilgisi olmayan konulara ve sorunlara değinerek, bi­rinden diğerine atlayarak Bakara Suresi'ni sona erdirir! Yine hatırla­talım ki, bu Bakara Suresi, Kur'an'da baştan ikinci sırada yer almakla beraber, Tanrı'dan indiği söylenen surelerin seksen yedincisidir. Ve yukarıda değindiğimiz sorunları ve konuları, surelerin Kur'an'daki sıralarına göre değil de, surelerin iniş sırasına göre incelemeye kalkışacak olursak, aynı tutarsızlıklarla, aynı karışıklıklarla, aynı uyumsuzluklarla ve aynı çelişmelerle karşılaşırız.

 

Kur'an'da, Bakara Suresi'nden sonra, 3. sırada olarak yer alan Ali İmran Suresi'nde de aynı düzensizlikleri görmekteyiz: Sure, biraz önce değindiğimiz gibi, İsa'nın anası Meryem'in babasının mensup bulunduğu "İmran'ın ailesinden söz eden ayetleri kapsadığı için, "Ali İmran Suresi" adını taşır. Ancak, 200 ayetten oluşan bu surenin, pek az bir kısmı bu konuya ayrılmıştır; daha başka bir deyimle, surenin başlığı ile içeriği arasında pek az ilişki vardır. Üstelik de sure "İmran ailesi" konusunu ele alan ayetlerle başlamaz. Ali İmran Suresi'ne şöyle bir göz atacak olursak, görürüz ki, ilk birinci ayet, "Elif, Lam, Mim" şeklindeki harflerle başlar. Henüz, hiç kimseler tarafından an­laşılmış değildir. Bunu, "Hayy ve kayyum olan, Allah'tan başka ilah yoktur" (Ali İmran Suresi, ayet 2) şeklindeki ikinci ayet izler ki, daha önce Bakara Suresi'nde yer alan ve Tanrı'nın kendi yüceliğiyle övün­mesini belirten 255. ayetin kısaltılmış şeklidir. Bunu, Tanrı'nın in­sanlara doğru yolu göstermek üzere, Tevrat'ı, İncil'i ve Furkan'ı (Kur'an'ı) indirmiş olduğunu, Kur'an'ın önceki kitapları onayladığını ve Allah'ın ayetlerini inkar edenlerin azaba uğrayacaklarını bildiren iki ayet izler (Ali İmran Suresi, ayet 34).