Kur'an'ın Bilimsellik Açısından Eleştirisi

19. yüzyılın ortalarında Avrupa'nın en geri kalmış iki ülkesinden biri Çarlık Rusya'sı, diğeri ise Osmanlı imparatorluğu idi. O dönemin ünlü bir düşünürü, bu iki ülkenin geleceğe yönelik durumlarını bilimselliğe vurarak şu kıyaslamada bulunmaktaydı: "Rusya muhtemelen gelişme sürecine girecek ve içinde bulunduğu atalet'ten sıyrılabilecektir; fakat Osmanlı İmparatorluğu için böyle bir ihtimal söz konusu olamaz; çünkü, Osmanlı Kur'an'a bağlıdır." Tarihi gelişme göstermiştir ki, bu sözlerde "kehanet" değil, gerçek yatmaktaydı. Nitekim, bilindiği gibi Rusya, 20. yüzyılda yeryüzünün iki "Süper Devletinden biri kertesine erişmiş, Os­manlı Devleti ise, bütün reform çabalarına rağmen, Kur'an'a saplanmışlık nedeniyle, yok olup gitmiştir. Atatürk'ün yarattığı Cumhuriyet, Kur'an rehberliği yerine, akıl rehberliğine dayalı olduğu içindir ki, yeryüzünde mevcut bütün İslam ülkelerinin önüne geçmiş, siyasal ve sosyal alanlarda uygarlık sürecine girmiş ve işte bugün Avrupa Birliği'ne üye olma şansına erişmiştir. Bu örnek, bir kez daha şu gerçeği ortaya vurmuştur ki, Kur'an'a dayalı olarak hiçbir toplum için siyasal, sosyal, ekonomik ve daha doğrusu fikirsel ve bilimsel yönde gelişme olasılığı yoktur. Ni­tekim, l400 yıllık İslam tarihi bunun böyle olduğunun kanıtıdır. Birçok yayınımızda değindiğimiz gibi, her ne kadar iki yüzyıl gibi kısa sürelik bir İslam uygarlığından söz edilirse de, bu uygarlık Kur'an'dan kay­naklanmış değildir; Eski Yunan bilimlerinden kaynaklanmış ve bu kay­naklardan koptuğu an son bulmuştur.

 

Ne yazık ki, tarihsel gerçeğin bu olduğundan habersiz aydınlarımız ve onlara mihmandarlık eden mollalarımız, İslam vahyi demek olan "Kur'an" ile "akıl" arasında uzlaşmazlık bulunmadığını, Kur'an'ın akla hitap ettiğini ve onu kendisine "rakip" ya da "muhalif görmediğini söylemekten ve genellikle vahyi aklın önüne geçirme heveslerinden kendilerini alamazlar. Oysa İslam vahyi, akla önem ve değer vermez; vermek şöyle dursun ve fakat aklı, her hususta kendisine baş eğmekle görevli bir robot bilir. İslamda "vahiy" ile "akıl" arasında uzlaşma diye bir şey yok­tur ve olamaz; çünkü, "vahiy" Tanrı'nın (yani "Yaratan"ın) iradesi, "akıl" ise insanın (yani "Yaratılan "in) iradesini yapan şey olarak kabul edilir. Tanrı'nın her şeyi bildiği, insanın ise hiçbir şey bilmediği faraziyesinden hareketle, vahyin akla rehberlik etmesi beklenir.

 

Ne var ki, akıl, vahyin rehberliğine tabi kılındığı an müspet ilim ya­pamaz durumda kalır; çünkü, "müspet ilim" denen şey, aklın bağımsız olarak iş görebilmesiyle, deney ve eleştirilere girişebilmesiyle, tezantitez gibi "diyalog" usullerine dayalı olarak senteze ulaşabilmesiyle, doğa olaylarındaki "sebep" ve "illet" ilişkilerini akılcı yoldan ortaya vurabilmesiyle, "olay" ile "sonuç" arasında değerlendirme yapabilmesiyle elde edilebilen bir şeydir. Oysa İslam vahyi, ne deney ve eleştiriye, ne tartışma usullerine, ne "sebep ve illet" ilişkilerinin incelenmesine, ne de aklın özgür ve serbest işleyişine olanak tanır. O kendisini, yanılmazlığın işareti ve "mutlak gerçeğin" ta kendisi olarak her şeyin üstünde görür; bu nedenle hiçbir konuda akıl ile uzlaşma gereği  hissetmez. Nitekim, Kur'an'ı gözden geçirdiğimizde tanık olduğumuz ilk şey, vahiy ile aklın her konuda çatıştığıdır. Bu çatışma, insan sorunları alanında olduğu :adar evren ve doğayı kapsayan tüm sorunlar bakımından kendini belli der;  başka bir deyimle Kur'an'ın ne  "Tanrı" anlayışı,  ne  "insan" anlayışı, ne de "evren" anlayışı, akılcı verilerle bağdaşabilir nitelikte şeylerdir. Bu hususlardan bir kısmına daha önceki çalışmalarımızla değinmiştik; bir kısmına da yeni yayınlarımızla ayrıca değineceğiz, fakat, aklın vahiy ile uzlaşamaz olduğu hususundaki sayısız örnekten şu birkaçını   tekrar  anımsatalım  ki,   Kur'an'da,   "Müşrikleri öldürünüz" "Tevbe Suresi, ayet 5) diye ayetler var; Kur'an'da "İslamdan başka bir ne yönelenler sapıktırlar" (Ali İmran Suresi, ayet 85; Saff Suresi, ayet Vs...) şeklinde ayetler var; Kur'an'da Yahudileri ve Hıristiyanları, Müslümanlığı kabul etmemelerinin cezası olarak "cizye" (kafa parası) vermeye zorlayan, ödemedikleri takdirde onlara karşı savaş açılmasını gören ayetler var (Tevbe Suresi, ayet 29); Kur'an'da, ana baba ve kardeş gibi yakın akraba dahi olsalar "müşriklere", "kafirlere" mağfiret dilenmemesini öngören ayetler var (Tevbe Suresi, ayet 113); Kur'an'da.

 

İslamdan başka inançta olanlarla dost olmayı ya da onlara karşı sevgi ve saygı beslemeyi yasaklayan ayetler var (Ali İmran Suresi, ayet 28; Mide Suresi, ayet 5152, 5760; Bakara Suresi, ayet 2829 vs...); Kur'an'da, farklı inançta olanları kötüleyen, aşağılayan daha nice ayet var. Bu ayet­ler l 400 yıl boyunca benimsenmiş ve uygulanmış şeyler. Şimdi sora­lım: Hiç bu tür ayetlerin sağlam bir akılla uzlaşabileceğini düşünmek mümkün olur mu? Hiç farklı inançtaki insanları birbirlerine düşman kılan, birbirlerine boğazlatan vahiyleri akılcı temele oturtmak düşünüle­bilir mi? (Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Aydın ve "Aydın", yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basını, Kaynak Yayınlan, İstanbul, Mart 1997; Top­lumsal Geriliklerimizin Sorumlu/arı Din Adamları, üçüncü basım, Kaynak Yayınları, Aralık 1996; İslama Göre Diğer Dinler, birinci basım, Kaynak Yayınları, Mart 1999.) Ve hele hiç, Tanrı'nın insanları kafir yapıp, sonra onları ce­zalandırmak için cehenneme attığını düşünmek mümkün müdür? (Ör­neğin, Enam Suresi, ayet 125.)

 

Yine bunun gibi Kur'an, köleliği Tanrısal bir kuruluş olarak doğal bilir ve örneğin, "Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık harcayan (hür) bir kimseyi örnek verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı?.." şeklindeki ayetler (bkz. Nahl Suresi, ayet 75; Rum Suresi, ayet 28, 30 vs...) yanında, erkeklerin diledikleri kadar cariye (köle kadın) edi­nebileceklerine dair hükümleri (örneğin, Nisa Suresi, ayet 3) içerir. Bu tür ayetlere dayalı olaraktır ki, Muhammed, yaşamı boyunca köleler edin­miş, köleleri kendi hizmetinde çalıştırmış, köle almış, köle satmış, böylece köleliği İslamın temel kuruluşlarından biri haline getirmek hu­susunda kendinden örnekler vermiştir. Yine bu yüzdendir ki, kölelik, bütün İslam ülkelerinde l 400 yıl boyunca doğal bir kuruluş olarak be­nimsenmiş ve ancak uygar ülkelerin baskıları sonucunda resmen uy­gulanmaktan çıkarılmıştır.( Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, birinci basım, Kaynak Yayınları, Ağustos 1997.) Söylemeye gerek yoktur ki, Kur'an'daki bu tür vahiyleri akıl ile uzlaştırmak mümkün değildir; çünkü, akıl, köleliği insan şahsiyetinin haysiyetine aykırı bulur.

Yine aynı şekilde Kur'an, kadını aşağılayan hükümlerle dolu! Kadını aklen ve dinen eksik olarak tanımlamaktan, şahitlikte ya da miras pay­laşmasında yarım saymaktan tutunuz da, kadını, giyinmesine, oturup kalkmasına, sokağa çıkmasına, konuşmasına, sesinin tonunu ayarlaması­na, kocasının seks ihtiyacını kusursuzca karşılamasına ya da kocası tarafından dövülmesine varıncaya kadar her hususta özgürlükten yoksun, aşağılık bir yaratık sayan vahiyler içermekte.( Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kaçtın, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on beşinci' basım, Kaynak Yayınlan, Ekim 1997). Hiç bu tür vahiylerin akıl tarafından benimsenmesi mümkün müdür?

Yine bunun gibi Kur'an'da, bazı kişilerin gönüllerini İslama ısındırabilmek için Tanrı'nın maddi çıkarlar sağladığına dair ayetler vardır ki (örneğin Tevbe Suresi, ayet 60), Arabın ünlü ve güçlü kişilerini (Müelle­fetü'lKulub) İslama kazandırmak maksadıyla konmuştur ve Taberi gibi yorumcuların açıklamalarına göre "rüşvet" anlamına gelir.( Ki, aralarında, Muhammed'e karşı önce kafa tutan Ebu Süfyan ya da Avf oğlu Malik, Habisoğlu Akra, Hişam oğlu Amr vs... gibi kimseler vardır.) Söylemeye gerek yoktur ki, akıl, Tanrı'nın bu tür yollara başvurarak iş görebilece­ğini kabul edemez.

 

Yine Kur'an'da Tanrı'nın, tıpkı insanlar gibi, fakat onlardan çok daha büyük bir ustalıkla hile yaptığına, tuzak kurduğuna dair ayetler var ki (örneğin, Ali İmran Suresi, ayet 54; Enfal Suresi, ayet 30; Yunus Suresi, ayet 21), (Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu I, Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1990, s.74, 232.) Tanrı fikrine saygılı bir akıl için kabul edi­lemeyecek nitelikte şeylerdir.

Yine aynı şekilde Kur'an'da Tanrı'nın, sırf gözü kapalı şekilde boyun eğsinler diye, erkek kullarına "memeleri yeni sertleşmiş ceylan gözlü güzel kızlar", vaat ettiği yazılıdır ki (örneğin, Rahman Suresi, ayet 4678; Sad Suresi, ayet 4952 vs...), Tanrı fikrindeki kutsallığa inanmış bir akıl için, asla geçerli olamaz.

 

Kuşku edilemez ki, saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu tür vahiylerle aklın uzlaşabileceğini düşünmek güçtür. Aksine akıl, bun­lara karşı her an isyan edercesine muhtemelen şu sorulan sorma ih­tiyacındadır: İslamdan başka din ve inançtadırlar diye neden insanlar öldürülsün? Neden onlara karşı düşmanlık beslensin? Neden ana baba ya da kardeşler için, farklı inançtandırlar diye mağfiret di­lenmesin? Önemli olan şey, insanlığa yararlı olmak, dürüst olmak, iyiliksever olmak vs... değil midir? İslamdan başka din ve inançta bulunan, iyi, dürüst, insansever kimselere karşı neden sevgi bes­lenmesin? Neden Tanrı, insanlar arasında köle olanlar ve olmayanlar diye ayrım yapsın ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan bu tür bir eşitsizliğe yer vermekle övünsün? Neden Tanrı kadını aşağılasın ve kadını aşağılamanın bütün insanlığı aşağılamak olduğundan habersiz bulunsun? Neden Tanrı insanların gönüllerini açıp onları dilediği gibi Müslüman yapmak gücüne sahip olduğu halde, onlara ganimetten pay ayırmak ya da güzel kadınlar sağlamak gibi usullere başvursun?

 

Öte yandan vahiy, hiçbir şeyi akılcı yoldan ortaya vurmaz. Vahyin ortaya vurduğu verilerde "sebep" ve "illet" ilişkisi ya da "olay" ile "so­nuç" arasında nedensel değerlendirme diye bir şey söz konusu olmaz. Örneğin vahiy, "Altın ve gümüş kaplarda yiyip içenlerin karınlarında ce­hennem ateşi kaynayacaktır" der. Yani, altın ve gümüş kapta yiyip içmenin günah olup yasaklandığını belirtmek ister. Fakat, belirtirken bu yasağı, "olay" ile "sonuç" arasındaki nedensel ilişkilere dayalı olarak değerlendirmez. Akla hitap etmediği için akılcı nitelikteki bir gerekçeye yönelmez. Yine bunun gibi vahiy, "Çorba içerken ya da yemek yerken çanağın ortasından değil, kenarından başlayın" der ve ekler: "Çünkü Tanrı 'nın inayeti çanağın kenarında toplanmış olup, anasına doğru azalır." Yine vahiy, "Yemek yerken örtüye dökülen kırıntıları yiyin, aksi takdirde şeytan gelir onları yer" der. Görüldüğü gibi, vahyin yaptırım gücü cehennem ateşiyle ya da cinler ve şeytanlarla korkutmalara daya­lıdır ki, gelişmiş bir aklın ciddiye alamayacağı şeylerdir. Çünkü, aklın yaptırım gücü, deney ve diyalektik usullerine dayalıdır. Kişi yaşam ku­rallarının mantıksal anlamını ve amacını akılcı düşünce yoluyla öğren­miş olsa, örneğin çorbayı içerken çanağın ortasından değil, kenarından başlamakla dilinin yanmayacağını ve çünkü çanağın kenarlarının orta kısma nazaran daha ılık olduğunu deneysel ve biçimsel mantık yoluyla bellemiş olsa, düşünme gücüne ve yaratıcı zekaya yönelmekte güçlük çekmez. Böylece yaşamını ve davranışlarını akıl ve mantık rehberliğiyle ayarlamak ve fikren gelişmek olasılığını bulur.

 

Öte yandan vahiylerden oluştuğu söylenen Kur'an'da, İslamcıların "ilim" diye tanımladıkları her şey akla ve bilimsel araştırmalara ters düşer nitelikte şeylerdir. Nice örnekten biri olarak şunu verelim: Kur'an'a göre Tanrı, yeryüzünü (arz'ı) bir döşek yapmış, uzatıp döşemiş ve dağları da birer çivi (ya da "kazık") olarak çakmış ve şöyle demiş:

 

 "Biz yeri bir döşek, dağlan da birer çivi (evtad) yapmadık mı ? " (Nebe1 Suresi, ayet 67; Nazik Suresi, ayet 32).   "O,  o Tanrı'dır ki, yer'i uzatıp döşemiştir ve onda yerleşik dağlar yapmıştır..." (Rad Suresi, ayet 3).

 

Yeri döşek yapıp uzattığını ve dağlan da çivi (kazık) olarak çaktığını söylemekle Tanrı ne demek istemiştir? Belli değil. Bunun nedenini Tanrı, Kur'an'ın başka yerlerine serpiştirmiş bulunduğunu ayetlerle bil­diriyor  ve  diyor ki,   dağlan   çivi   gibi   çakmakla,  yeryüzünün   (ve içindekilerin) sallanmasını, sarsılmasını önlemiştir: "Tanrı, sizi sallayıp çalkalamasın diye, yeryüzüne, yerleşik dağlar koydu..." (Nahl Suresi, ayet 15).( Aynı doğrultudaki sözler için ayrıca bkz. Enbiya Suresi, ayet 31; Lokman Suresi, ayet 10; Neml Suresi, ayet 61; Fussilet Suresi, ayet 10; Kaf Suresi, ayet 7; Mürselat Suresi, ayet 27; bu konuda bkz. Turan Dursun, age. s.232) Anlaşılan o ki, Tanrı, deprem olmasın ve deprem yüzünden in­sanlar sarsıntıya ve sefalete uğramasın diye, dağlan, yeryüzüne birer çivi gibi çakıvermiştir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu sözlerde akılcı bilime yatkın hiçbir şey yok. Aksine bütün bunlar, aklın bilimsel ve deneysel yollarla cerh ettiği şeylerdir.

 

Üstelik bir de şu var ki, "vahiy" diye öne sürülen bu yukarıdaki sözler, "ilim" olsun diye sarf edilmiş değil, fakat sadece Tanrı'yı put­lardan daha güçlü imiş gibi göstermek için Muhammed tarafından Kur'an'a konmuş şeylerdir. Nitekim, Kur'an'da şöyle yazılı:

 

"(Allah) daha nice alametler (yarattı)... O halde yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hala düşünmüyor musunuz?" (Nahl Suresi, ayet 1617)

 

 Dikkat edileceği gibi Tanrı, üstünlüğünü anlatmak için, hani sanki şöyle der gibidir:

 

 "Ben yeryüzünü yarattım; sarsılmasın diye üzerine dağlan çivi gibi çaktım. Bunun gibi daha nice alametler yarattım. Şimdi düşünün bir, kere: yaratıcı olan ben mi üstünüm, yoksa  yaratma  gücünden  yoksun  olan putlar  mı?"  Üstelik   de üstünlüğüyle putlara meydan okuyan bu Tanrı, kullarıyla adeta alay edercesine, "Hala düşünmüyor musunuz?" diye sormakta! Sanki bu yukarıdaki anlatımlar, akılcı düşünceye yer verir şeylermiş gibi!

 

Yine bunun gibi Kur'an ayetlerinin büyük bir kısmı, aklı dışlayan ef­sane niteliğindeki hikaye ve masallardan oluşur. Bu hikayelerin ve ma­salların hemen tümü, uydurma olaylarla ve hayali nitelikteki kahramanlarla doldurulmuştur. Örneğin, tarih içerisinde "İbrahim Peygam­ber" diye bir kimse mevcut olmadığı halde, Kur'an'da Tanrı'nın İbrahim'e "Müslim ol" dediği ve onun da "Müslim oldum" dediği (Bakara Suresi, ayet 131132); İbrahim'in ne Yahudi ne de Hıristiyan olmayıp  "ilk Müslüman" ve "Müslümanların babası" olduğu (Ali İmran Suresi, ayet 67; Hac Suresi, ayet 78); yakılmak üzere ateşe atıldığı halde ateşin onu yakmadığı (Enbiya Suresi, ayet 6870); Muhammed'in Tanrı tarafından onun dinine eriştirildiği (Nisa Suresi, ayet 125; Enam Suresi, ayet 161); ya da buna benzer hususlar belirtildikten  sonra evlilik yaşamı  ve çocukları (İshak ve İsmail) hakkında bilgi verilir (İbrahim Suresi, ayet 3741; Saffat Suresi, ayet 101113); ve sonra oğlu İsmail’i kurban olarak sunuşu hikaye edilir (Saffat Suresi, ayet 101111). Oysa İbrahim'le ilgili hikayeyi Muhammed, Tevrat'tan almış ve bazı değişikliklerle Kur'an'a sokmuştur. Tevrat'a göre, İbrahim Yahudi ırkının babası olarak kabul edildiği halde, Muhammed onu "hanif, "müslim" olarak Müslümanların isim babası saymıştır. Ancak, ne var ki, tarihi verilere göre "İbrahim" diye bir kimse yok. Tevrat'ı hazırlayanlar, eski Hint efsanelerinden ya­rarlanarak kendi kafalarından İbrahim'i yaratmışlardır. Nitekim, Tevrat'a göre, İbrahim'in ilk adı "Abram1 'dır. Bu ad, Hint dilindeki "Brama"dan gelir. Hintlilerin "Yaratıcı" diye bildikleri şeydir. Hintçe kökeni "Parabrahm" iken Farsçaya "Ahriman" olarak girmiştir ki, "Kötülük Tanrı­sı" (ya da "Karanlıklar diyarının hükümdarı" anlamındadır. Babilonya esatirinde (mitolojisinde) ise, "Abarama" şekline sokulmuştur ki, "çiftçi" anlamındadır. Kitabı Mukaddes yorumcularının uydurmasına göre, güya bu çiftçinin ahfadından biri ilk "tek Tanrı" fikrine sahip olarak Haran 'a ve oradan da Ken'an denen yere gitmiş ve İbranice "Abraham" olarak tanın­mıştır. Fakat, her ne olursa olsun gerçek anlamda İbrahim diye tarihi bir şahsiyetten söz etmek mümkün değil: gerek Tevrat'ta ve gerek Kur'an'da adı geçen "İbrahim", eski çağların esatirinden esinlenmiş bir şey.(Bu konuda pek çok yapıt var. Geniş bilgi için bkz. Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bibler, Is the Holy Bible Holy? Is it The Word of God?, New York, 1979, s.110 vd.)

 

Yine bunun gibi Musa ve onunla ilgili haberler konusunda da aynı şeyleri söylemek mümkün. Şu bakımdan ki, Kur'an'ın çeşitli surelerinde, Musa'nın yaşam hikayesiyle ilgili pek çok ayet var: Güya Tanrı, Mısır'da firavunların zulmü altında yaşayan Yahudileri kurtarmak istemiş ve yeni doğan Musa'nın anasına, "Musa'yı sandığa koy, sonra onu denize (Nil Nehri'ne) bırak, deniz onu kıyıya atsın ve benim düşmanını ve onun düşmanı olan biri onu alsın..." demiş ve sonra güya, Firavun'un karısı onu sudan çıkarıp sarayda yetiştirmiştir (Taha Suresi, ayet 38 vd; Kasas Suresi, ayet 128); güya Musa büyüdükten sonra İsrailoğullarını Mısır fi­ravunlarının zulmünden kurtarıp, Tanrı'nın belli ettiği ülkeye götürmüş­tür (Şuara Suresi, ayet 1067); güya kavmini putlara tapmaktan vazgeçir­mek istemiş ve bu yüzden kötülenmiş, büyücülükle suçlandırılmıştır (Yunus Suresi, ayet 78; 28; 19); güya kendisine İslami esasları kapsayan bir kitap, Tevrat vahyedilmiştir (Bakara Suresi, ayet 53; Enbiya Suresi, ayet 48; Neml Suresi, ayet 3637; Ala Suresi, ayet 19); güya Mu­hammed'in peygamber olarak geleceğini müjdelemiştir (Şura Suresi, ayet 13; Araf Suresi, ayet 157) vs...

 

Kur'an'daki Musa ile ilgili hikayenin aslı Tevrat'ın "Çıkış" başlıklı kitabında bulunmakta. Yahudiler onu kendi peygamberleri olarak bilirler. Ve işte Muhammed, diğer hikaye ve masallar gibi, Musa hikayesini de, Yahudi kaynaklarından aktarmış ve aktarırken de kendine göre değişik­likler yapmıştır. Fakat, her ne olarsa olsun, bilimsel gerçek şu ki, Yahudi kaynaklarında (örneğin, Tevrat ve Haggada gibi kitaplarda) Musa diye adı geçen kişinin aslı yok. Esasen Musa adı, Yahudi adı da değil; Firavun'lar döneminde Mısırlı  bir kahinin  adıdır. Eski Mısır dilinde "Musa" sözcüğü, "sudan çıkartılmış kişi" anlamına gelir. Yahudi din adanılan, Musa ile ilgili olarak Mısır tarihinden çaldıkları bir hikayeyi kendi milli gereksinimlerine mal etmişlerdir. Bunun böyle olduğunu bi­limsel araştırmalar ortaya vurmuştur. Gerçekten de, 19. yüzyılın ünlü bilim adamlarından Karl Richard Lepsius, tarihi kazılar ve araştırmalar sonucu şunu kanıtlamıştır ki, Mısır'da, firavunlar döneminde, Musa adındaki bir kahin, bir grup cüzamlı insanı peşine takmış, Mısır dışında bir bölgeye götürüp yerleştirmiştir.( Bu konularda Karl Richard Lepsius'un, Denkmaler aus Agypten und Athiopien (Mısır ve Habeşistan Mezar Taşları) adlı 12 ciltlik yapıtında geniş bilgiler var (Berlin, 18491860).

 

 Tevrat'ın  ikinci kitabını (yani "Çıkış" adlı kitabı) yazan Yahudi din adamları, bu Eski Mısır hikayesini, kendi hayal güçlerine göre şekillendirmişler, kendi kavimleri için bir tarih başlangıcı yapmışlardır. "Sudan çıkarılmış" anlamına gelen Musa adına uygun düşecek şekilde düzenledikleri hikayenin çok kısaltılmış şekli şöyle: İsrailoğullarını zulüm altında tutan Mısır Kralı, her doğan erkek çocuğunun öldürülmesini emreder. Bunu duyan bir Yahudi, yeni doğan üç aylık çocuğunu sazdan bir sepet içine koyup ırmağa bırakır. O sırada Firavun'un kızı ırmakta yıkanmaktadır. Sepetteki çocuğu ken­disine evlat edinir ve adını "Musa" koyup, "Çünkü onu sulardan çıkar­dım" der. Musa büyüdükten sonra, Tanrı'nın yardımlarıyla Yahudileri Fi­ravun'un egemenliğinden kurtarır ve yine Tanrı tarafından belli edilen ülkeye götürüp yerleştirir (Tevrat, "Çıkış", Bap 140).

 

Ve işte Kur'an'da, Muhammed'in selefi ve örnek bir Müslüman diye gösterilen Musa, Yahudi din adamları tarafından Eski Mısır esa­tirinden esinlenerek, hayal ürünü olmak üzere Tevrat'a geçirilen böyle bir Musa'dır.

 

İlerideki bölümlerde Kur'an'ın bu tür hikaye ve masallarından başkaca örnekler vereceğiz. Ve göreceğiz ki, göklerin, yerin, dağların, denizlerin, insanın, cin ve meleklerin vs. yaratılmasından tutunuz da,( Bu konuda, Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu adlı yapıtlarına bakınız.) Ademle eşinin, günahkar olarak cennetten kovulmalarına; Nuh'un tufan masalına; cumartesi yasağına riayet etmeyen Yahudilerin may­mun ya da sıçan şekline dönüştürülmüş olmalarına; Üzeyr'in eşeğiyle birlikte yüz yıl ölü kılınıp, yeniden canlandırılmasına; cinlerin Müslüman oluşlarına; Semud kavmine gönderilen Salih'in duası üzerine kaya parçasının içinden dişi deve çıkmasına; Tanrı'nın Müs­lüman yapmak istediği Ümeyye'nin şeytanlar tarafından Müslüman­lıktan uzak kılınmasına, mağaraya sığınmış gençlerin ve köpekle­rinin 309 yıl boyunca uykuda kalmalarına; Süleyman'ın karınca di­liyle karıncalara, kuş diliyle kuşlara hitap etmesine; taş fırlatan fil­lere; kesilen ineğin bir parçasıyla vurulan ölünün dirilmesine; ge­miden denize atılan Yunus'un bir balık tarafından yutulduktan sonra, günlerce balığın karnında yaşayıp Tanrı'ya dualar etmesine ve sonra Tanrı tarafından kurtarılmasına; Tanrı'nın şeytan aracılığıyla Eyüb'ü denemesine ve hilei seriye yolunu seçmesine; Süleyman'ın mührünü ele geçiren şeytanın marifetlerine; Tanrı’nın günde elli vakit namaz kılınmasını emredip, sonra bu emrini Musa’nın Muhammed aracılığı ile yaptığı tavsiyeye uyarak günde beş vakit namaz şeklinde indirmesine (miraç hikayesine); ya da saymakla bitmeyecek bu tür anlatımlara varıncaya kadar aklı dışlayan ne varsa her şeyi Kur’an’da bulmak mümkündür. (Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat'tan Kıssa'lar ve Şeriat'tan Kıssalar 2 adlı ki­tapları.)

 

***

 

Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, Kur'an'ı akılcı usul­lerle incelemeye kalkıştığımızda, sonu gelmez ve gereksiz tekrarlama­ların, sure ve ayetlerdeki düzensizliklerin, çelişki niteliğindeki tutarsızlık­ların, uyumsuzlukların, batıl inançların, efsane ve hurafe türünden hikaye ve masalların, tümüyle akılcı düşünceye meydan okuyan verilerin varlı­ğına tanık olmakla hayal kırıklığına uğrarız. Bizlere "Tanrı'dan başka hiç kimsenin bir benzerini ortaya koyamayacağı mükemmelliyette yapıt" olarak tanımlanan Kur'an (Örneğin bkz. İsra Suresi, ayet 88; Hud Suresi, ayet 1314; Kasas Suresi, ayet 4950; Bakara Suresi, ayet 2324; Yunus Suresi, ayet 3739 vs..) gerek biçimsellik yönünden ve gerek içeriklik (muhteva) açısından tam manasıyla akılcı düşünceye meydan okur ni­telikte bir kitaptır. Örneğin, ibadetle ilgili hükümler, çoğu zaman hiç ge­reği ve yeri olmadan, hukuk ya da ekonomik sorunları kapsayan hüküm­lerle birlikte, iç içe geçmiş olarak karşınıza dikiliverir. Ne zaman ve ne­rede söylendiği belli olmayan sözler, hiçbir bilimsel tasnife ve tertibe bağlı olmaksızın bir araya getirilmiş olup birbirleriyle ilgisi bulunmayan konular ve olaylar şeklinde ardı ardına dizilivermişlerdir. Kur'an'ı der­leyenler, hemen hiçbir konuyu sistemli, uyumlu (istikrarlı) ve melodik bir şekilde işlemiş değillerdir. Çoğu konulan Yahudilerin ve Hıristiyanların "kutsal" bildikleri kitaplardan (Tevrat'tan ve İncil'den) aktarırlarken, an­lamlarını dahi bilmeden Kur'an'ın orasına burasına serpiştirmişlerdir. Ayetlerin birbirleriyle çelişki halinde bulunmaları bir yana, fakat bir de anlamları üzerinde anlaşılmazlıklar ve anlamsızlıklar vardır ki, İslam dinbilirlerini ve Kur'an yorumcularını birbirlerine katmaya yeterlidir. Bütün bu hususları aşağıda kısaca ele alacağız.