"Elçi'lik İşinin Muhammed'e Kazandırdıkları: ".. .Ben (Kur'an'ı Tebliğe) Karşılık Sizden... Ücret İstemiyorum..."

Kendisini "Tanrı elçisi" olarak kabul ettirmek suretiyle Muham­med, sınırsız bir iktidar ve itibara, maddi ve manevi çıkarlara sahip olma olasılığına kavuşmuştur. Her ne kadar "Peygamberliğini ilan ettiği andan itibaren hiçbir maddi kazanç, hiçbir ücret peşinde koş­madığını, kişisel ve bencil duygulara kapılmadığını tekrarlamış ve kendisini, sadece Tanrı'nın buyruklarını bildirmekle görevli bir el­çi, "ulvi" ve "kudsi" bir davaya terk etmiş kimse olarak tanıtmaya çalışmışsa da, bunu "mahviyyet" (alçak gönüllülük) duygusuyla de­ğil, fakat sırf bu yoldan Arapların güvenini kazanacağını ve onları Tanrı'ya ve dolayısıyla kendisine kolaylıkla boyun eğdirtebileceğini düşündüğü için yapmıştır. Çünkü Tevrat'ı ve İncil'i bilenlerden öğenmiştir ki, geçmişteki "peygamber"ler de hizmet karşılığında hiçbir ücret beklemediklerini söyleyerek işe başlamışlardır. Onlar­dan örnek vermek üzere Kur'an'a koyduğu ayetler arasında Ad kav­mine gönderildiği söylenen Hud peygamberle ilgili şu var:

"Ad (kavmi) de Peygamberleri yalanlamışlardı. Kardeşleri Hud onlara şöyle demişti: '... bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçisiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyo­rum. Benim ecrimi verecek olan ancak alemlerin Rabbidir'..." (K. 26, Şuara Suresi, ayet 123127.) * K. 42, Şura Suresi, ayet 23: ayrıca bkz, Yasin Suresi, ayet 21.

Yine bunun gibi Salih "peygamber" hakkında şunu koymuştur:

"... Kardeşleri Salih onlara demişti: '... Bilin ki, ben size gön­derilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret iste­miyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbi­dir...'" (K. 26, Şuara Suresi, ayet 142145.)

Bu doğrultuda olmak üzere Kehf Suresi'ne koyduğu ayetlerle ZülKarneyn'i dahi Tanrı emirlerini ücretsiz olarak yerine getiren bir kimse olarak tanıtmıştır (bkz. Kehf Suresi, ayet 8399). Gerçekten de bu ayetlere göre güya Tanrı ZülKarneyn'i,1 yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kılar ve güneşin battığı ve doğduğu bölgelerde yaşayan halkları imana getirmek için gönderir; gönderirken de:

"Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin..." der

(K. 18, Kehf Suresi, ayet 8486).

ZülKarneyn Tanrı'nın dediği gibi yapar ve nihayet iki dağ arasında söz dinlemeyen bir kavme rastlar. Bunlar ZülKarneyn'e dertlerini anlatırlar ve bozgunculuk yapan bir kavimden (Ye'cuc ve Me'cu'clardan) yakınarak yardım di­lerler; yardım karşılığında ona vergi vereceklerini, maddi kazanç sağlayacaklarını bildirirler. Fakat ZülKarneyn, onların para teklifi­ni geri çevirir; maddi kazanç peşinde koşmadığını belirterek:

"Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır..."  der ve onlardan sadece kendisine destek olmalarını ister. Ve onların desteğiyle büyük bir set meydana getirir, ki bozguncu kavim onu ne aşabilecek ve ne de delebilecektir (Kehf Suresi, ayet 9497). Bütün bu işleri ücretsiz olarak ve sadece Tanrı'dan bir rahmet olarak yap­tığını anlatmak üzere şöyle der:

l Kaynaklara göre ZülKarneyn, eski çağların fatihlerinden Büyük İskender'dir. Konuyu ileride kısaca tekrar ele alacağız. Daha geniş bilgi için bkz. İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler.

"Bu Rabhimden bir rahmettir..." (Kehf Suresi, ayet 98.)

Ve işte Muhammed, geçmişteki buna benzer örnekleri kendisine destek edinerek her vesileyle şunu tekrarlardı ki, "elçilik" görevi karşılığında hiç kimselerden ücret ya da maddi herhangi bir kazanç diye bir şey beklememektedir. Bu konuda Tanrı'nın kendisine ses­lendiğini söyleyerek Kur'an'a koyduğu ayetlerden biri şöyle:

"(Ey Muhammed!) ...De ki: Ben buna (Allah'ın müjdesini tebli­ğe) karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemi­yorum. .," (K. 42, Şura Suresi, ayet, 23; ayrıca bkz. Yasin Suresi, ayet 21.)

Burada geçen "akrabalık sevgisinden başka" deyimiyle ne anla­tılmak istendiği kesin olarak bilinmez. Kimi yorumculara göre "ak­raba" sözcüğünden maksat Muhammed'in yakın akrabalarıdır; kimi yorumculara göre sadece kızı Fatma ile kocası Ali ve onların ço­cuklarıdır; kimi yorumculara göre Allah'a yakınlıktır.2 Fakat her ne olursa olsun, yukarıdaki ayet ile anlatılmak istenen şey, Tanrı'nın buyruklarını ve müjdelerini bildirmek karşılığı olarak Muham­med'in herhangi bir ücret istemediğidir.

Ne var ki, bunları söylerken Muhammed, "peygamber"lik mesle­ğinin kendisine her hususta kazanç sağlayacağından emindi. Nitekim maddi ve manevi nimetlere erişmesi, insanları kendisine baş eğdirtmesi, Tanrısal bir iktidara sahip olarak onlara hükmetmesi, çete sal­dırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler, araziler, köleler, cariyeler ve güzel kadınlar edinmesi, kin ve düşmanlık beslediği kişilerden inti­kam alabilmesi, hep bu meslek sayesinde mümkün olmuştur.

Gerçekten de İslami kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muham­med, yirmi beş yaşma gelinceye kadar Mekke'de çobanlıkla meş­guldü; ömrünü koyun sürüleri güderek yoksulluk, sıkıntı içerisinde

2 Buhari, Müslim, Tirmizi gibi kaynaklara ve İbn Abbas, Said İbn Cubeyr ya da Abd İbni Harnid gibi kişilerin rivayetlerine göre farklı görüşler için bkz. Elmalılı H. Ya­zır, Hak Dini Kur'an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul 1993, c.V, s.4240 vd.

geçirirdi. Yirmi beş yaşına bastığında, zengin, saygın ve itibar sahi­bi bir kadın olan Hatice ile evlenir; evlendikten sonra yaşamında büyük değişiklikler olur; Hatice sayesinde refah ve itibara kavuşur. Kur'an'a, koyduğu ayetlerle bunu Tanrı'nın bir lütfü olarak gösterir:

"Ey Muhammed! (Rabbin)... seni şaşırmış bulup da yol gös­termedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? ..." (K. 93, Duha Suresi, ayet 78.)

Fakat şu muhakkak ki, Muhammed için asıl "izzet ve saadet devri", kendisini Tanrı'nın "son" ve "en sevgili" elçisi olarak ilan edip de peygamberlik "mesleğini" seçmesinden sonra başlar. Bu meslek ona zamanla, iktidar, ihtişam, itibar ve maddi olanaklar ya­nında, bir de "...Bana cinsi münasebette 40 erkek gücü verildi" di­yerek çok sayıda kadın edinme olasılığını sağlamak bakımdan da yararlı olmuştur. Her ne kadar "ücret" karşılığında iş yapmadığını söylemekle beraber, Medine'ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler almaya ve ganimetin beşte birini kendisine ayır­maya başladıktan sonra oldukça varlıklı bir duruma geçmiştir; ara­zilere, hurmalıklara, kölelere sahip olmuş, bu arazilerinde köleler çalıştırmıştır. Kölelerinin sayısının sekseni bulduğu söylenir. Bedir Savaşı'nda ve daha sonra Yahudilere karşı giriştiği savaşlarda (ör­neğin Hayber'de) kendisine ganimet payı olarak düşen varlıklar ya­nında, savaşsız olarak ele geçirdiği arazilerin ve hurmalıkların tama­mına sahip olmuştur (örneğin Benu Nadir ve Fedek gibi).3 Öte yan­dan kendisine özgü ayrıcalıklar ve maddi olasılıklar sağlamanın baş­kaca yollarından da yararlanmaktan geri kalmamıştır; hem de öylesi­ne ki, düğün masraflarını bile halka yüklediği olmuştur. Örneğin İs­lam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Safiye ile evlendiğinde, "Kim­de bir şey varsa getirsin" diye emretmiş ve halktan kişiler yağ, hur­ma cinsi şeyler getirip vermişler ve Muhammed bu getirilen şeyleri

3 Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.VIIL s.2356. İbn İshak ve İbn Hişam'ın Siret'i, İbni Sa'd'ın Tabakat'ı gibi islam kaynaklanma hemen hepsinde bu konuda bilgi bulunmakta.

kendi "velimesi" olarak düğün merasimine katılanlara dağıtmıştır; daha başka bir deyimle halktan aldığı şeylerle halka düğün ziyafeti çekmiştir.4 Yine bunun gibi, evlendiği kadınlara mehir verme zorun­luluğundan kurtulmak maksadıyla ve sırf kendisine özgü olmak üze­re hükümler getirmiştir. İlerideki sayfalarda bu hususları ayrıca ele alacağız. Fakat Muhammed bu seçtiği "meslek" sayesinde sadece mal. mülk gibi şeyler bakımından varlıklı olmakla kalmamış, bir de aynı zamanda cinsel ihtiyacını gidermek bakımından sınırsız olası­lıklara kavuşmuştur. Örneğin Tanrı'nın kendisine çok büyük bir şeh­vet gücü sağladığını anlatmak için şöyle derdi:

"Cebrail bana bir çömlek getirdi ve ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsi münasebette kırk erkek gücü verildi. "5

Ve işte bu güç sayesindedir ki, altmış üç yıllık yaşamının "peygam­berlikle geçen 23 yılı içerisinde, birbirinden genç ve güzel iki dü­zineye yakın kadınla (ayrıca cariyelerle) yaşama mutluluğuna eriş­miştir. Başka erkeklere dört kadınla evlenme olasılığım tanırken kendisini bu sınırlamanın dışında tutmuştur.

Ve işte kendi çıkarlarına yatkın bütün bu işleri Muhammed, "vahiy" şeklinde Tanrı'dan geldiğini söylediği hükümlerle sağlama­sını bilmiştir. Başka bir deyimle Tanrı fikrini o, günlük siyasetinin gereksinimlerini en bereketli şekilde karşılayacak bir ustalıkla işle­miştir. Bundan dolayı şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Muham­med, İslamiyet adım verdiği dinsel kuruluşu, bu tür bir siyaset üze­rine bina etmiştir. Bu kuruluşun temeli, onun Kur'an şeklinde ya da Kur'an olmayarak6 yerleştirdiği hükümlerdir. Dostluklarına, düş­manlıklarına, kindarlıklarına, kıskançlıklarına, maddi ve manevi ya da şehevi ihtiyaçlarına varıncaya kadar kendi günlük yaşam gerek­sinimleriyle ilgili olarak akla gelebilecek ne varsa her şeyi "Tan

4 Sahihi Buhari Muhtasarı.... c.II, s.309310.

5 İbni Sa'd, etTahakaatu'l Kühra, c.I, s.374, Beyrut 1960. Bu alıntı için bkz. Y.N. Özturk, Kendi Dilinde Son Peygamber, İstanbul 1984, s.59.

6  Kur'an olmayarak yerleştirdiği hükümler "hadis", "sünnet" hükümleri şeklinde bilinen hükümlerdir.

rı'dan vahiy olundu" diyerek, yerleştirdiği bu hükümlerle sağlamış­tır. Her ne kadar Tanrı'yı konuşuyormuş gibi göstermekle beraber gerçekte konuşan bizzat kendisidir. Bundan dolayıdır ki, Kur'an di­li, tıpkı Arapların konuştuğu türde bir dildir; Kur'an'daki Tanrı, tıp­kı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına "yabani eşekler", "susamış develer", "dilini sarkıtıp soluyan köpek­ler" ya da "alçak zorbalar" şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!

Muhammed'in Tanrı'dan geldiğini söylediği "vahiyler", genel­likle kendi günlük siyasetinin ve geksinimlerinin ürünü niteliğinde şeyler olduğu için çelişkilerle doludur. Şu bakımdan ki, belli bir çı­kar vesilesiyle koyduğu hükmü, bir başka çıkar vesilesiyle farklı şekle soktuğu çok olmuştur. Bu konuyu Kur'an'ın Eleştirisi I baş­lıklı kitabımızda ayrıca incelemiş olmakla beraber, tipik bir örnek olmak üzere Ahkaf Suresi'nin 19. ayeti ile Enfal Suresi'nin 125. (ve benzeri olan Şura Suresi'nin 24.) ayetlerini kısaca hatırlatmakta ya­rar var. Ahkaf Suresi'nin 19. ayetinde kişinin davranışlarının (örne­ğin İslam olmasının) kendi istek ve iradesine bağlı olduğu belirtil­diği halde, En'am Suresi'nin 125. (ve Şura Suresi'nin 24.) ayetinde bu işin kişi istek ve iradesiyle ilgili bulunmadığı bildirilmiştir. Ger­çekten de Ahkaf Suresi'nin 19. ayetinde:

"Herkese işlediklerinin karşılığı verilir..." (K. 46, Ahkaf Suresi, ayet 19.)

diye yazılıdır ki, kişi davranışlarının sorumluluk yarattığına işaret sa­yılır. Örneğin İslam olan bir kimse, doğru yolu seçmiş ve davranışı­nın sonucu olarak Tanrı'nın inayetlerine kavuşmuş sayılır. İslama gir­memiş ise, yine kendi davranışının kötü sonuçlarına katlanır. Söylen­diğine göre Muhammed bu ayeti, Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman'ın Müslümanlığı kabul etmesi üzerine koymuştur. Çünkü Abdurrahman, önceleri İslama girmeyi reddetmişken daha sonra kendi dileğiyle Müslüman olmuştu. İşte onun bu davranışını başkalarına örnek gös­termek maksadıyla Muhammed, İslama girecek olanların mükafatlandırılacaklanna dair Kur'an'a yukarıdaki ayeti koymuştur.7

Ne var ki, kendi yakın akrabalarının, örneğin Ebu Talib ya da Ebu Leheb gibi amcalarının Müslümanlığı kabul etmeyip putperest kalma­ları üzerine çevresindekilerin dedikodu yapacaklarını, örneğin: "Bu nasıl peyamberdir ki, kendi amcalarını bile Müslüman yapamadı" şek­linde konuşacaklarını ve bu yüzden prestijinin sarsılacağını düşündü­ğü içindir ki, İslam olup olmamanın kişi iradesine değil, doğrudan doğruya Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğuna dair Kur'an'a ayetler koymuştur ki bunlardan biri şöyle:

"Tanrı dilediğinin kalbini açar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, kafır yapar..." (K. 6, En'am 125 ve 42 Şura 24.)

Söylendiğine göre bu ayeti, Ebu Talib'in Müslüman olmayı reddederek ölmesi üzerine koymuştur. Bununla anlatmak istemiştir ki, Ebu Talib'in Müslüman olmamasının sorumlusu Tanrı'dır, çünkü Tanrı onun gönlünü İslama açmamıştır.

Görülüyor ki, yukarıdaki ayetler arasında çelişki yatmaktadır: Örneğin Ahkaf Suresi'nin:

"Herkese işlediklerinin karşılığı verilir" (K. 46, Ahkaf Suresi, ayet 19).

şeklindeki ayeti ile kişi davranışlarının özgür iradeye bağlı olduğu belirtilmişken, En'am Suresi'nin

"Tanrı dilediğinin kalbini açar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, kafir yapar" (K. 6, En'am Suresi, ayet 125).

7 Aslında Abdurrahman bu işi, daha çok babası Ebu Bekir'in etkisiyle yapmıştı. Fa­kat Muhammed onu, sanki kendi özgür iradesiyle İslam olmuş gibi göstermiştir.

şeklindeki ayeti ile kişi davranışlannda özgür iradenin etkisi bulun­madığı anlatılıştır. İlerideki sayfalarda bunlara benzer başkaca örnekler yer alacaktır. Bu örnekler şu gerçeği pekiştirmiş olacaktır ki Kur'an. Muhammed'in günlük siyasetinin gereksinimlerine ve kişisel çıkarlarına dayalı hükümlerle ve bu hükümlerden doğma çe­lişkilerle dolu bir kitaptır.