Arabın Kötü Geleneklerinden Sayılan "Zıhar" Uygulaması, Muhammed'in Günlük Siyasetinin Gereksinimi Olarak Bazı Değişikliklerle K

Daha önce değindiğimiz gibi Araplarda, çok eskiden beri (yani "Cahiliyye" denen dönemde) uygulanagelen "zıhar" adında bir ge­lenek vardı ki, bir kimsenin kendi karısına: "Sen bana anamın sırtı gibisin" demesi ya da karısının karın, bel, kasık gibi mahrem bir uz­vunu kendine benzetmesi üzerine, onu kendisine haram kılması so­nucunu doğururdu. Başka bir deyimle koca şu veya bu nedenle ka­rısına "zıhar" tabir olunan bir sözü sarf etmekle karısından uzaklaş­mış, yani onu bir bakıma boşamış olur ve yaptığından pişmanlık 3uysa bile artık bir daha onu geri alamazdı. Bu bakımdan "zıhar", boşama eyleminden farklı bir nitelik taşımaktaydı. Zira, her ne ka­dar koca: "Boş ol" demek suretiyle de karısını boşayabilir, ondan uzaklaşabilir olmakla beraber, hiç değilse sözünü geri alarak boşa­dığı kadına dönebilirdi. Hatta Muhammed'in getirdiği "Talakı selase" denen usulde (yani kocanın karısına "Seni üç kez boşadım" de­mesiyle) bile kadının "hülle" yoluna başvurarak (yani başka bir er­kekle evlenip cinsi münasebette bulunduktan sonra ondan ayrılma­sı) eski kocasına dönmesi mümkündü. Ama "zıhar" yaparak kadın­larından uzaklaşan erkekler için artık bir daha karılarına dönme ola­sılığı yoktu. Örneğin bir kimse, öfkeye kapılıp karısına: "Sen bana anamın sırtı gibisin" demiş olsa, o kadın ona haram olurdu. Zıhar yaparak karısından uzaklaşan koca, tekrar karısıyla birlikte yaşa

 

* K. 53, Mücadele Suresi, ayet 24.

 

mak istese de, artık bir daha o kadını geri alamazdı. Bu bakımdan "zıhar" denen bu uygulama, özellikle kadınlar bakımından, boşan­madan çok daha insafsız sonuçlar yaratan bir uygulamaydı. Bundan dolayıdır ki, din bilginleri "zıhar" yapmayı "çirkin bir amel, çirkin bir yalan", "zevcin zevcesine el sürmesine engel bir günah" olarak tanımlamışlardır ve bu çirkin sözü söylemenin "kadının haysiyet ve mevcudiyetini öldürmek" anlamına geldiğini anlatmışlardır. Hatta bunun "kadının gönlünü kıran ve hukukunu haleldar eden bir şey" ya da "ağza alınmaması gereken bir cinayet, bir günah" olduğunu söyleyenler yanında, "bir insanı yanlışlıkla öldürmek cinayeti ka­dar büyük bir günah" sayılmak gerektiğini söyleyenler olmuştur.' Ve işte böylesine kötü ve insan haklarıyla bağdaşmaz bir gele­neğin uygulanmasına karşı Muhammed, her ne hikmetse uzun yıl­lar sesini çıkarmamıştır. Kendisini "peygamber" olarak ilan ettiği tarihten on beş ya da on yedi yıl sonrasına gelinceye kadar bu ko­nuda bir hüküm koymamıştır. Koymak şöyle dursun, fakat Medine döneminin ortalarına doğru, kocası tarafından zıhar yapılan Havle binti Salebe adındaki bir kadınla ilgili olayda, Tanrı'nın kendisine bu konuda buyruk indirmediğini öne sürmüş ve kadıncağızın peri­şan ve acıklı haline aldırmayarak: "Sen artık kocana haramsın" de­mekte ısrar etmiştir. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Mu­hammed'den bu yanıtı alan Havle, şikayetini Tanrı'ya yöneltmiş ve bunun üzerine Muhammed zıharla ilgili olmak üzere Tanrı'dan va­hiy indiğini müjdelemiş ve zıhar yapan kocalara, karılarını geri ala­bilme yollarını bildirmiştir. Konu hakkında fikir edinebilmemiz için Havle olayını kısaca ele almamız gerekiyor:

 

Evs İbni Samit adındaki Müslüman bir kişi, bir gün karısı Hav­le binti Sa'lebe'ye öfkelenir ve: "Sen bana anamın sırtı gibisin" di­yerek zıhar yapar ve uzun yıllar birlikte yaşadığı ve çocuklar edin­diği karısından uzaklaşmış olur. Fakat az geçmeden pişman olur ve karısına eve dönmesini söyler. Ancak kadın, yerleşik Arap geleneği gereğince dönemeyeceğini bildirir ve şöyle der:

 

l Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.47794780.

 

"Canını elinde olan Rabbime kasem ederim ki, sen o lakırdıyı söyledikten sonra Allah ve Resul'ü hükmünü verinceye kadar sen benim yanıma gelemezsin; git Resulallah'a danış."

 

Yani ister ki, kocası gidip Muhammed'den tekrar bir arada yaşa­yabileceklerine dair fetva getirsin. Fakat kocası:

 

"Ben utanırım, Resullallah'a bunu soramam"

 

der.2 Bunun üzerine Havle, Muhammed'in yanına giderek bir çö­züm yolu bulması için yalvarıp yakarır:

 

"Ey Resulallah!" der, "Kocam benimle evlendiğinde ben genç, güzel bir kadındım. Herkes tarafından sevilir, beğenilirdim. Fakat vaktaki çocuklarım oldu ve yaşım ilerledi, kocam şimdi bana zıhar yaptı, beni anası gibi kıldı, kimsesiz bırakıverdi. Eğer bana bir ruhsat bulur da beni yine onunla geçindirirsen, beyan buyur ya Resullallah."

 

Kadının bu isteği üzerine Muhammed kararsız kalır. Kadını hak­lı çıkaracak bir karar vermekten ve hele erkekler lehine iş gören "zı­har" gibi bir geleneği değiştirmekten çekinir. Çünkü "zıhar", erkek­lerin kadınlar üzerindeki egemenliklerini pekiştiren bir gelenek ol­duğu için, bunu kendi kararıyla işlemez hale sokmayı, kendi presti­jinin sarsılması ihtimali bakımından sakıncalı görür. Bu nedenle Havle'ye bu konuda Tanrı'dan herhangi bir buyruk almadığını söy­ler ve kocasına "haram" sayıldığını tekrarlar; şöyle der:

 

"Ben şimdiye kadar bu babda bir şey ile emrolunmadım; re'yim (şu ki, sen kocana) haram olmuşsun."

 

Kadıncağız ağlamaya başlar ve kocasının kendisini "talak" ile boşamayıp zıhar yaptığını hatırlatır. Fakat Muhammed, kadının feryad edip yalvarmasına aldırış etmeyerek: "Sen kocana haram ol

 

2 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4775.

 

muşsun" demekte ısrar eder. Havle yine yalvarmaya devamla: "Kurbanın olayım, nazar buyur ya Nebiyyallah" der; fakat Muhammed'den yine aynı yanıtı alır:

 

"Sen kocana haram olmuşsun!"

 

Oysa her vesileyle Muhammed'in söylediği şudur ki, Tanrı ken­di Peygamberi'nin gönlünde saklı olan her şeyi bilir ve her dileğini yerine getirir. Nitekim güya Kıble'nin Mescidi Aksa'dan (Ku­düs'ten), Mescidi Haram'a (Mekke'deki Ka'be'ye) yöneltilmesi is­teğini içinden geçirdiğinde, Tanrı onun bu gizli isteğini bilmiş ve yerine getirmiştir (bkz. Bakara Suresi, ayet 143144). Ve işte her is­tediği şeyin Tanrı tarafından yerine derhal getirildiğini söylediği halde, işte şimdi haksızlığa uğrayan Havle'ye yardımcı olmak için Tanrı'dan herhangi bir dilekte bulunmayı düşünmemektedir! O her şeyi gören ve her konuşulan şeyi işiten Tanrı ise, her ne hikmetse susup oturmaktadır; ta ki Havle'nin kendisine hitap ettiğini fark edene kadar. Gerçekten de Havle, bütün ağlamalarına ve sızlanma­larına rağmen Muhammed'den olumlu bir yanıt alamayınca şikaye­tini Allah'a yönelterek şöyle der:

 

"Allahım yalnızlığımın şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılmamın acısından sana şikayet ederim; küçük çocuklarım var, onları kocama bıraksam zayi olacaklar, kendime alsam aç kalacaklar... Allahım sana şikayet ederim. Allahım Peygam­beri'nin lisanına bir vahiy indir."

 

Havle'nin bu şekildeki konuşması üzerine Muhammed, muhte­melen düşünür ki, eğer zıhar yapan kişilere, bazı koşullan yerine getirmek kaydıyla karılarını geri alma olasılığını sağlayacak olursa, bu takdirde zıhar geleneğini, kendi günlük siyasetinin gereksinimi­ne yarayacak bir şekle sokmuş olacaktır. Ve işte bu düşüncesini ger­çekleştirmek üzere: "Ya Havle müjde!" der ve Tanrı'dan indiğini söylediği vahiyleri ona okur. Her şeyden önce "zıhar"ı kötülermiş gibi görünüp "Sen bana anamın sırrı gibisin" şeklinde sözlerin çir­kin ve yalan olduğunu anlatmak üzere şu ayeti koyar:

 

"İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphe­siz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah af­fedicidir, bağışlayıcıdır" (K. 58, Mücadele Suresi, ayet 2).

 

Dikkat edileceği gibi bu ayeti koymakla Muhammed, her ne kadar zıhar yapmayı olumsuz bir şeymiş gibi göstermekle beraber ortadan kaldırmış değildir. Örneğin "Tanrı zıhar denen uygulamayı ortadan kaldırmıştır" ya da "zıhar yapmak günahtır; yapan cezalandırılır" şek­linde bir şey söylemiş değildir. Bu konuda bir yenilik getirmiş değildir. Aksine Tanrı'yı, zıhar yapan erkeklerin affedicisi ve bağışlayıcısı şek­linde tanıtmıştır; zira görüldüğü gibi ayete göre Tanrı, zıhar yapan ki­şinin karısına hitaben: "Sen anamın sırtı gibisin" şeklindeki sözlerinin "çirkin bir laf ve yalan" olduğunu belirtmekle beraber, bu sözleri sarf edenleri affedeceğini ve bağışlayacağını bildirmekten geri kalmıyor. Başka bir deyimle kocaları "zıhar" yapmaktan yasaklamıyor.

 

Bununla beraber Muhammed, zıhar yapan kocalara, zıhardan vazgeçip karılarını geri alabilmeleri için bazı zorunluluklar yükle­meyi yararlı bulur. Daha doğrusu "Cahiliye" diye küçümsediği bir dönemin bu geleneğini sanki ıslah ediyormuş gibi görünmek üzere bazı değişiklikler getirir. Bu değişikliklere göre zıhar yapan bir kimse, bundan vageçebilmek (yani kendisine haram saydığı karısı­nı geri alabilmek) için bir köle azat edecektir; eğer buna imkan bulamıyorsa iki ay oruç tutacaktır, buna da gücü yetmiyorsa altmış fa­kiri doyuracaktır (Mücadele Suresi, ayet 34);3 bunu da yapamı­yorsa muhtemelen karısını geri alamayacaktır; meğer ki, birileri kendisine mali bakımdan yardımda bulunsun.

 

3 Ayetler şöyle: "Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip sonra söylediklerinden dö­nenlerin kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi azad etmeleri gerekir... (Buna imkan) bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur..." (K. 58, Mücadele Suresi, ayet 24.)

 

 

 

Bu ayetlerin ilk olarak uygulanışına örnek vermek maksadıyla Muhammed, Havle'nin kocası Evs İbni Samit'i karşısına alır ve ona:

 

"Bir rakabe (4) azad etmeye gücün yeter mi?"

 

diye sorar. Evs:

 

"La vallah ya Resullallah, ona gücüm yetmez, malımın hepsi gider, rakabe pahalıdır, benimse malım azdır"

 

diye cevap verir. Muhammed sorar:

 

"Ona gücün yetmezse iki ay sırasıyla oruç tutabilir misin ?" Evs bunu da yapamayacağını söyler ve şöyle der:

 

"La vallah ben günde üç kere yemezsem gözümün feri kaçar."

 

Bu sefer Muhammed yine sorar: "O halde altmış miskin doyurabilir misin?"

 

Bu soruya karşı Evs, altmış fakiri doyuracak parası olmadığını bildirerek:

 

"La vallah meğer ki, bana iane buyurasınız (para yardımında bulmasınız)"

 

der. Bunun üzerine Muhammed, Evs'e az bir miktar para vererek şöyle der:

 

"Ben sana onbeş sa' ile yardım ederim ve bereketine dua ede­rim. "5

 

böylece karı kocanın aralarını düzeltmiş olur.

 

Anlaşılan o ki, zıhar yapan koca eğer bu yukarıdaki koşullan ye­rine getiremiyorsa, karısını geri alamayacaktır! Nitekim yukarıdaki

 

4 "Rakabe" deyimi "köle" demek olup büyük ya da küçük, dişi ya da erkek kul an­lamına gelir.

5 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4776.    

                                                          ;

örnekte Evs, ancak Muhammed'in kendisine verdiği az bir para saye­sinde karısına kavuşabilmiştir; böyle bir para yardımından yararlanamasaydı, Havle'yi geri alamayacaktı! Şu durumda sormak gerekiyor: "Tanrı yukarıdaki ayetleri hiç işe yaramasın diye mi indirdi?"

 

Görülüyor ki, Muhammed söz konusu zıhar geleneğinin bir kıs­mını (daha doğrusu özünü) olduğu gibi bırakmış, bir kısmını değiş­tirmiştir. Her ne kadar İslamcılar bu değişikliği sanki kötü bir gele­neğin iyi bir şekle sokulması şeklinde tanımlasalar da hiç de öyle değil. Çünkü bir kere "kadının gönlünü kıran ve hukukunu haleldar eden bir şey" ya da "bir insanı yanlışlıkla öldürmek cinayeti kadar büyük bir günah" olarak tanımlanan zıhar geleneğini kökünden yok etmeyip pamuk ipliği niteliğindeki bazı koşullara bağlamanın Tan­rı'nın yüceliği fikriyle bağdaşır bir yönü olamaz. "Pamuk ipliği ni­teliğinde" diyoruz, çünkü yukarıdaki Evs örneğinde görüldüğü gibi koca, azat edecek köleye sahip değilse, oruç tutamayacaksa ya da altmış fakiri geçindirecek parası yoksa, karısını geri alamayacak ve bundan kadın zarara uğrayacaktır. Başka bir deyimle zıhar yapan kocasının hatası ya da kaprisleri yüzünden haksızlığa uğrayan ka­dın, yine kocasının yetersizliği (yani söz konusu koşullan yerine getirememesi) yüzünden yuvasına dönemeyecek, yani cezalandırıl­mış olacaktır. Başka bir deyimle, Muhammed'in getirdiği bu koşul­lar, kadınlarından zıhar yapan kocayı cezalandırmaya değil, fakat kocanın bu haksız eyleminden dolayı zarar gören kadını daha da kötü durumda bırakmaya yarar nitelikte şeylerdir.

***

Öte yandan yukarıdaki ayetlere bakarak muhtemelen samlacaktır ki, Muhammed zıhar yapan kocayı köle azat etmeye ya da fakir­leri doyurtmaya zorlamakla, hem onu cezalandırmak ve hem de kö­lelik kuruluşunu yok etmek ve fakirliği sona erdirmek gibi güzel düşüncelere yönelmiştir. Oysa hiç de öyle değil. Çünkü bir kere kiŞİyi köle azat etmeye zorlamanın, onu cezalandırmakla ilgisi yoktur. Şu bakımdan ki, köle azat eden kişi, azat ettiği bir köle yerine, isterse on köle edinebilir. Muhammed, kölelik kuruluşunu yok etme­yip aksine doğal bir kuruluş olarak benimsediğine ve köle edinmeyi bir hak olarak belirlediğine ve üstelik kendisini köle sahibi olarak Müslüman kişilere örnek verdiğine göre, zıhar yapan kocalara "bir köle azat etme" zorunluluğunu yüklemesinin hiçbir anlamı yoktur.

 

Oruç tutma koşulu için de aynı şeyi söylemek mümkün: Üç günlük bir oruç tutma zorunluluğunu, zıhar yolu ile kadına yapılan büyük haksızlığın kefareti olarak kabul etmek gülünç olur. Kaldı ki, koca için sağlık bahanesiyle bu zorunluluktan kurtulmak da pek zor bir şey değildir.

 

Altmış fakiri doyurmakla ilgili koşula gelince: Erkeğin ağzın­dan çıkan çirkin bir söz ile zıhara uğrayan kadın, kocasının altmış kişiyi doyurmak zorunluluğunda kalmasıyla iki misli eza çekmiş olacaktır. Şu bakımdan ki, kocasının bu şekilde harcayacağı paralar ailenin (kadının ve çocuklarının) nafakasında azalma yaratacaktır. Eğer koca o hatayı işlememiş olsaydı, altmış kişiyi doyurmak için para harcamayacak ve bu paralar karısının ve çocuklarının geçimi için sarf olunacaktı.

 

***

Bütün bu hususlar bir yana, fakat bir de şunu belirtmek gerekiyor ki, Muhammed "Peygamber" olarak gönderildiğini iddia ettiği tarih­ten sonraki 15 ya da 17 yıl boyunca zıhar uygulamasına ses çıkarma­mıştır. Kötü ve insan haysiyetiyle bağdaşmaz böyle bir geleneği yok etmeyi aklından geçirmemiştir. Aklından geçirmek şöyle dursun, fa­kat Havle'nin acıklı haliyle ilgili olarak önüne gelen bir olayda bile, zıhar uygulamasını geçerli saymış ve yukarıda belirttiğimiz gibi: "Ben şimdiye kadar bu babda bir şey ile emrolunmadım" (yani "Tan­rı bana bugüne kadar zıhar konusunda bir buyruk göndermedi") de­miş ve kadıncağıza; "... re'yim (şu ki, sen kocana) haram olmuşsun" diye eklemiştir. Zıharla ilgili yukarıdaki ayetleri Medine döneminin ortalarına doğru (yani Peygamber olduğunu iddia ettiği tarihten 15 ya da 17 yıl sonra) koyduğuna göre,6 bu 15 ya da 17 yıllık süre bo­yunca nice günahsız kadının başına zıhar uyugulaması yüzünden fe­laketler gelmiştir. Zıhar yapmaktan pişmanlık duyan kocalar da, ka­nlarıyla bir araya gelme olasılığından yoksun kalmışlardır.

 

Öte yandan Muhammed'in en güzel niteliklerle tanımladığı ve örneğin "Rahman" (herkese çok acıyan), "Rahim" (inanırlara mer­hamet yağdıran), "Kuddus" (çok kutsal), "Müheymin" (görüp göze­ten), "Cebbar" (buyruğunu her şeye geçiren) vs. gibi yüceliklere sa­hip olarak tanıttığı Tanrı, her bakımdan kötü ve vicdan sızlatıcı zı­har uygulamasına karşı yıllar boyu sessiz kalmış, kılını bile kıpır­datmamıştır: Ta ki, Havle adında bir kadın zıhar uygulamasından yakınıp Tanrı'ya ve Muhammed'e yalvarana kadar! Hiç Tanrı'nın yüceliği fikriyle bağdaşır şey midir bu?

 

***

Şimdi tekrar soralım: Acaba neden dolayı Muhammed, "ka­dının gönlünü kıran ve ve hukukunu yok kılan", kadın haysiyetini yıkan, böylesine kötü bir geleneği yok etmedi de, yukarıda belirt­tiğimiz gibi pamuk ipliğine bağladı. Bu soruya verilecek yanıtı, benzeri sorularla açıklığa kavuşturmak mümkündür ki, o da şu: Neden dolayı Muhammed kadınları "aklen ve dinen dun", "şa­hitlikte ve mirasta erkeğin yansı", erkekler için "meta" (bir mal, hem de uğursuz bir mal), "dövülmeye layık bir yaratık", "dişi ko­yun" (Na'ce)7 ve daha buna benzer nice aşağılamalara eş tutmuş­tur? Neden dolayı "kölelik" gibi insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir kuruluşu yok etmeyip, İslamın doğal bir kuruluşu yapmıştır?8 Neden dolayı "Hülle" denen o olumsuz geleneğin uygulanmasına ses çıkarmamıştır? Neden dolayı İslamdan gayrı bir din ve inanca

 

6 Her ne kadar Mücadele Suresi, Tanrı'dan 105. sırada olmak üzere nazil olmuş (in­miş) sayılırsa da Kur'an'da 58. sure olarak yer almıştır.

7 Bkz. Sad Suresi, ayet 2324.

8 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.

 

bağlı olanları sapık saymıştır? Neden dolayı "müşriklerin" ya da "mürted"lerin (İslamı terk edenlerin) öldürülmelerini gerekli bul­muştur? Neden dolayı Müslüman olmayarak ölen ana ve babaya mağfiret dilenmesini yasaklamış ve kendi öz anasıyla ilgili olarak "Tanrı bana, anam için mağfiret dileme iznini vermedi" diye ko­nuşmuştur? Bu tür sorulan sonsuza dek çoğaltmak kolay. Fakat bunların tümüne birden verilecek bir tek yanıt var ki, o da bütün bu ve buna benzer hususlarla ilgili buyrukların (ayetlerin vs.), Mu­hammed'in günlük siyasetinden ve yaşam gereksinimlerinden çık­tığıdır. "Zıhar" konusunda da aynı şey söz konusudur. İstemiştir ki, kadın erkeğin mutlak egemenliği ve baskısı altında kaladursun. "Zıhar"ı ortadan kaldırmayıp, "zıhar" yapan erkekleri karılarına dönebilmek için bazı koşulları yerine getirme zorunluluğunda kıl­mış gibi görünmesi, bunun ilginç kanıtlarındandır.