Ateşin Çalınması

İnsan, evrimi süresince önce konuşmayı öğrendi sonra da bunu kullanarak iletişimi geliştirdi. Bunu diğerleriyle bir arada yaşadığı için yapmıştı.

Konuşma dilinin ortaya çıkması köklü bir deneyim aktarımına yol açtı. Hayvanlıktan insanlığa gidilen uzun yolda ‘kültür’, insanlığın bugünkü haline gelmesinde büyük rol oynadı. Kültürün temelinde ‘deneyimlerin sonraki kuşaklara aktarılarak topluluğun bir arada tutulması’ olgusu yatar.

Geriye baktığımızda insanlığın tarih öncesini kapsayan kültürel birikiminin izlerini bulabilmemiz mümkün görünüyor. Bunları yazılı tarihin dışında arkeoloji ve sözlü aktarımlar yoluyla öğrenebiliyoruz. Bu aktarımlar daha sonra yazılı hale de geldi… Bu sayede toplumların üretim ilişkilerine bakarak içinde bulundukları ekonomik yapı ve kültürel ilişkilerinin bir kıyaslamasını yapmak mümkün olacak… Buradan da atalarımız hakkında oldukça ilginç bilgilere ulaşabileceğiz.

İnsanlığın içinde bulunduğu ilk ekonomik edimlerin avcılık ve toplayıcılık olduğunu biliyoruz. Atalarımızın 200.000 senelik serüveninde yaşamı belirleyen temel ekonomik faaliyet avcılık ve toplayıcılık olmuş ve atalarımız bunu ortaklaşmacı bir tarzda yürütmüşlerdir. Şimdi bazı uygarlıklardaki bazı mitosların hayret verici benzerlikleri ile bunların daha sonraki kültürlerde bir arada bulunabilmeleri ile ayrımlarına dikkat çekmek istiyorum:

Kolomb’un Amerika’ya ayak basışından sonra Amerika Kızılderilileri ile ilgili oldukça kapsamlı gözlem ve araştırmalar mevcut. Bunlardan İngiliz Kolombiyası'ndaki Thompson Irmağı çevresinde yaşayan ve avcılık ile uğraşan Kızılderililer şu efsaneyi anlatır:

”Koyot bir akşam bir dağın tepesinde dikilip güneye bakar. Çok uzakta bir ateş gördüğünü düşünür. Önce ne olduğunu bilemez sonra ilahi bir biçimde onun ateş olduğunu öğrenir. Bu mucizeye sahip olmayı düşünerek yanına arkadaşlarını da alıp Tilki, Kurt, Antilop gibi bütün iyi koşucularla yola çıkar. Uzun bir yolculuktan sonra ‘ateş insanları’nın evine ulaşırlar. Onlara "Sizi ziyaret etmeye; dans edip oynamaya, kumar oynamaya geldik " derler. Gece onların onuruna dans hazırlıkları yapılır.

Koyot kendisine çıralı çam dikenleri ve sedir kabuğundan yere kadar uzanan bir başlık hazırlar. Önce ‘ateş insanları’ dans ederler; ateş çok küçüktür. Sonra Koyot ve arkadaşları da dans ederler ama ateşin yetersiz oluşundan yakınırlar. Ateş insanları ateşi büyütür fakat Koyot dört kez daha şikâyet eder. Sonunda ateş kocaman olmuştur. Koyot’un arkadaşları bu kez de sıcaktan bunalır ve serinlemek için dışarı çıkarlar. Yalnız Koyot içeride kalır ve başlığı alev alana kadar çılgınca sıçrayıp durur. Sonra korkmuş gibi yaparak ateş insanlarından onu söndürmelerini ister. Onlar da onu ateşe çok yakın dans etmemesi için uyarır.

Koyot başlığının uzun uçlarını ateşe sallar ve dışarı koşar. Ateş insanları onun peşine düşerler. Alev almış başlığı Antilop’a verir, o da bir diğerine ve bu tekrarlanır. Ateş insanları onları teker teker yakalayıp öldürürler; yalnızca Koyot kalır. Tam onu yakalayacaklarken bir ağacın arkasına kaçar ve ateşi ağaca verir. O günden beri insanlar ağaçların tahtalarından elde ettikleri ‘ateş çubukları’ ile ateş yakabilirler.”

3 Bin mil uzaklıktaki Georgia ve Alabama'da yaşayan ‘Creek Kızılderilileri’nde aynı öykünün kahramanı ‘Tavşan'dır; daha kuzeydeki ‘Chilcotin Kızılderilileri’nde ise Kuzgun… En kuzeydeki ‘Athapascan Kızılderilileri’nde öykü biraz daha farklıdır. Bu kabileler ateşin çok eskiden ‘Ayı’nın mülkiyetinde olduğunu söylerler:

“Ayının kıvılcım taşı vardır ve istediği zaman ateş yakabilmektedir. Fakat insanların ateşi yoktur; ayı kıskançlıkla ‘ateş taşı’nı saklamakta, beline bağlamaktadır. Bir gün kulübesinde sakin sakin yatarken küçük bir kuş yanına gelir. Ayı ona tepkiyle "Ne istiyorsun?" diye sorar. Küçük kuş "Neredeyse donuyorum; ısınmaya geldim" der. Ayı onun ısınmasına bitini kırması şartıyla razı olur. Kuş, ayının üstüne çıkıp zıplayarak bitini kırmaya başlar. Bu arada da ateş taşını tutan ipi keser. İp tamamıyla kopunca kuş aniden taşı kapar ve uçup gider.

Aslında tüm hayvanlar dışarıda beklemektedir çünkü ateşin çalınmasını birlikte tasarlamışlardır; sıraya girmişlerdir. Ayı kuşu kovaladı ve sıradaki hayvana ulaştığında yakaladı. Kuş ateş taşını çoktan bu hayvana vermişti. Ayı bu hayvanı yakaladığında o da taşı sonrakine geçirmişti bile. Bu, sıranın sonuna kadar böyle gitti. Ateş tilkiye geçti; o da neşe içinde bir dağa çıktı. Artık ayı çok yorulmuştu, koşamıyordu. Tilki dağın başında taşı kırdı ve her kabileye bir parça attı.”


Bengal Körfezi açıklarındaki adalar zincirinde yaşayan Andamanlılar’da aynı efsanenin pek çok farklı anlatımı vardır. En yaygınlarından birinde kahraman ‘yalıçapkını’dır. Burada ateş en güçlü ve önemli kişilik olan Biliku'nun mülkiyetindedir. Biliku hem yararlı hem zararlı kuzey doğu musonlarının çabuk kızan dişi kişileştirilmesiydi. Atalar uykudayken ateşi çalmaya karar verdiklerinde yalıçapkını sessizce kulübesine sıçradı ve ateşi aldı. Fakat Biliku uyandı; yalıçapkını kaçmaya çalışırken peşinden sedef fırlatıp kanatlarını ve kuyruğunu kesti. Yalıçapkını denize daldı, Bet-ra-kudu denilen yere yüzdü ve ateşi orada bekleyen hayvanlardan birine verdi; o da ateşi bronz kaplı ‘kumru’ya geçirdi, kumrudan da ötekilere geçti. Yalıçapkını yaşadığı kaza sonucu insan oldu ve Biliku öfkelenerek dünyadaki evini terk etti; o zamandan beri göklerde bir yerde yaşamaya başladı.

Dikkat edilirse bu öykülerin tümünde ortak olan bazı figürler var. Bu öykülerdeki kurnaz, düzenbaz, hileci figürler aynı zamanda insanların da yaratıcısı ve yardımcısı konumundadırlar. Bu halkların yaratılış mitoslarını incelediğimizde bu figürlerin bir kısmını yaratıcı konumunda da bulabiliriz. Bu ilkel anlatımlarda ahlaki iyilik - kötülük ikiliği olmadan yaratıcı güç tüm masumluğu ile ortaya konur.

Ancak bu anlatımların tamamında bizim şu an için algıladığımız tanrı kavramına rastlayamayız. Öyküler somuttur ve her şey doğa çerçevesinde olup bitmektedir. Tüm figürler elle tutulabilir-gözle görülebilir haldedir. Herhangi bir soyutlamadan ya da ceza-ödül gibi kavramlardan uzaktadır. Örneğin Biliku ateşi çaldırdıktan sonra herhangi bir ceza ya da kötülük düşünmez; küser gider.

Bu öykülerden yola çıkarak çok bilinen bir öyküyü de bu başlıkta ele almakta yarar var. Bu Prometheus'un öyküsüdür. Yalnız arada artık bir fark vardır. Prometheus bir Titan’dır ve artık insanların karşısında doğal görüngüler ve hayvanlar değil tanrılar vardır. İnsanların eski avcı ekonomisi ve kolektif yaşamı yerini tarımsal ekonomiye bırakmak üzeredir. Ancak insanlar arasında sınıflaşma başlamıştır. Prometheus öyküsü tam da bu ara dönemde yer alır. Zaten Prometheus'un kendisi de rahipler tarafından alt edilen Şaman’dan başkası değildir. Rahipler nasıl Şaman’ı alt edip tarım ekonomisi ile tanrıları oluşturduysa Zeus da Titanları alt etmiş ve Olympos Krallığı’nı kurmuştur. Ancak öykü tam da bu geçiş dönemindeki eski ve yeni motiflerin karmaşasını ve kültürünü bize verdiği için önem kazanmaktadır.

Prometheus eski motiflerde gördüğümüz dolandırıcı oyuncu, kandırıcı öğelere sahiptir. Titan kurbanlık bir boğayı kestikten sonra etlerin iyi taraflarını insanlara verir. O zamana kadar tanrılar ve insanlar paylaşım içerisindedirler. Fakat Prometheus kemikleri yağlarla süsleyerek güzel kokular eşliğinde tanrılara verir. Bu oyun ve hile tanrıları çok kızdırır. Bunun üzerine Zeus insanlardan ateşi alır. Prometheus ise Zeus’tan ateşi çalarak insanlara verir. Bu yüzden de sonsuza kadar lanetlenerek cezalandırılır. Bir kayaya bağlanır; ciğeri bir kartal tarafından yenir. Ne var ki ciğerin yenen bölümü gece tekrar büyür ve bu sonsuza kadar devam eder.

Ancak bu durum ile ilgili bir kehanet olduğu, Prometheus'un buna güvenerek direnmesi ve bu kurban olayından sonra tarım ve kadının ortaya çıkması da mitin diğer özelliklerindendir. Burada bizi ilgilendiren kısım mitin neredeyse avcı toplumlardaki şekliyle kültürel aktarımıdır. Fakat bu aktarım toplumun ekonomik seviyesine göre kültürel bir biçim alır ve eskinin izlerini de barındırır. Yine de Zeus, Prometheus'u aşağılamaz; yalnızca cezalandırır. Prometheus aynı zamanda eski toplumun kültürünün yeni oluşumlara karşı direnmesini de simgelemektedir.

Daha ilerleyen evrelerdeki İbrani yaradılış destanında bugün bize din olarak lanse edilen kutsal kitaptaki anlatımı görürüz. Ateş artık bilinmektedir ve bunun aktarılmasına yer yoktur. Fakat öyküde hala kurnaz ve dolandırıcı bir figür vardır. Bu daha sonra Şeytan olarak tanımlanacak olan yılandır. Yılanın dolandırıcı ya da kurnaz niteliği Havva’yı kandırıp onun yasak elmayı yemesine neden olur. Ama şimdi ekonomi tamamen değişmiş ve toplum sınıflara ayrılmış durumdadır. İnsanlar hayvan yetiştirmekte ve tarımla uğraşmaktadırlar. Bireysel özgürlükten ziyade kolektif toplumun otoritesi ve buna uygun hukuk ön plandadır; suç cezasız kalmaz. Suçlular en ağır şekilde cezalandırılır. Eski Ahit şöyle yazar :

13- RAB Tanrı kadına “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.

14- Bunun üzerine RAB Tanrı yılana “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabani hayvanların en lanetlisi sen olacaksın; karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.”dedi.

15- Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.”

16- RAB Tanrı kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın. Seni o yönetecek.”dedi.

17- RAB Tanrı Adem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.”dedi.

18- “Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin.”

19- “Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”dedi.

Görüldüğü gibi yılanın bu hilesine karşı herkes acımasızca cezalandırılmıştır. Hâlbuki avcı toplumunun mitoslarında böyle bir ceza ile karşılaşmıyorduk. Ama şimdi sonsuza kadar sürecek bir ceza var. Topluma tarım girmiştir ve tarım toplumsal bir üretimi gerektirir; emeği, köle emeğini gerektirir. Bunun sonucu olarak genişleyen üretim bir artı ürün yaratacak ve bu ürün de sömürünün temelini oluşturacaktır. Artık hileye, oyuna, ahengi bozacak davranışa izin yoktur.

Tanrı bütün haşmeti ile ve otoritesi ile Panteon’un en tepesinde yer alır artık tüm insanların egemenidir. Onun yetişemediği yerlerde ise otoriteyi kral ya da monark onun adına kullanacaktır.

Bu iki gelenek karışmış olarak yalnızca Batı uygarlığının kalıntıları içerisinde değil bütün uygarlıklarda bulunur ve insanın ruhsal geriliminin kutuplarını ifade eder. Bir yanda insan eleştirisi ve gücünün ötesinde evreni yaratan gücün -ayı ve güneşi, denizleri, Leviathan'ı, Behemot'u ve dağları yaratan; önünde insanın huşu ile eğildiği güç- rahipçe temsili ve öte yanda kendine yeterli büyücünün, Titan güçlü Şaman’ın, Babil Kulesi yapıcının, tanrının gazabına aldırmayanın, kendisinin tanrılardan daha eski, büyük ve güçlü olduğunu bilenin eğilmezliği…

Tanrıyı yaratan insandır ve evreni yaratan güç insanı yöneten iradeden başka bir şey değildir. İnsan bu sayede kendi krallığını, gücünü ve ihtişamını elde etmiştir.

Yapılacak tek şey eski toplumun kültürü ile bugünkünü kıyaslamaktır. Hiç bir ilahi inanış vahiy yoluyla gelmedi. Onlar eski inanç ve davranış biçimlerinin gelişen üretim ilişkileri içerisinde yeniden ve yeniden yorumlanması ile ortaya çıkt